Giresun Üniversitesi Türkçe Topluluğu

Türkiye'den erişim engeli nedeniyle yeni adresimiz: turkcetoplulugu.weebly.com

Nar Ağacı
Nazan Bekiroğlu
(%25 İndirimle)
Beyaz Türkler K.
Alev Alatlı
(%25 İndirimle)
turkcetoplulugu.weebly.com Topluluğumuzun yeni adresi
Kendini Açma
B. Çetinkaya

    GİTMEMELİYDİN...

    Paylaş

    1001030057

    Mesaj Sayısı : 1
    Kayıt tarihi : 03/12/10

    GİTMEMELİYDİN...

    Mesaj  1001030057 Bir Ptsi Ara. 20, 2010 2:20 pm

    Gitmemeliydin.
    Böyle bitmemeliydi.
    Söz vermiştik.
    Mutlu olacaktık, oldukta…
    Söz vermiştik dedim ya sözlerimizin içinde sonsuzlukta vardı.
    Olmadı sonsuz olamadık.
    Senin gibi sert esiyordu rüzgâr. Yer yer maviydi gökyüzü gözlerin gibi.
    Ben ise vazgeçtim artık sen kokan bu şehirden.
    Ölesiye severken İstanbul ‘u.



    Kapının çalmasıyla irkilerek uyandım. Anlaşılan Pınar yine parmağını zilde unutmuştu. Zil sesini umursamayarak tekrar gözlerimi kapadım. Tam tekrar uykuya dalacaktım ki Pınar’ın o hoş sesi kulağımda yankılandı.
    — Günaydın Sevil yine erkencisin.
    —Hadi dalga geçmeyi bırakta ben yatağımı toplarken sende hazırlanmama yardım et. Daha fazla geç kalmayalım.
    — Tamam. Mavi tişörtün çekmecendeydi değil mi?
    — Evet de maviyi giymek istemiyorum.
    — Ama sana mavi çok yakışıyor.
    —Yapma Allah aşkına alt tarafı yürüyüşe gidiyoruz.
    —Kim bilir belki hayatının aşkıyla karşılaşırsın.
    —Ya tabi ne demezsin. Neyse tamam onu ver bide lacivert eşofmanımı verir misin?
    —Al canım.
    Giyindim. Saçlarımı aceleyle topladım. Su şişemi ve telefonumu aldım. Hızlı adımlarla evden çıktık.
    Pınar’ın her zaman olduğu gibi gevezeliği üzerindeydi. Yürüyüşe başladığımızdan beri hiç ara vermeden konuşmaya devam etti. Bende sadece Pınar’ın erkek arkadaşı Emre ile ilgili anlattıklarını dinliyormuş gibi yapıp ara sıra başımı sallıyordum.
    Pınar iyi kızdır çokta severim. Ama işte karakterlerimiz çok farklı o ne kadar hareketli renkli ise bende bir o kadar durgun ve sadeyim. Bu yüzden birbirimizi tamamlıyoruz.
    Annem ve babam çalıştıkları için beni babaannem büyüttü. Otoriter bir babaanneyle büyümek zor oldu. Ama ona çok şey borçluyum. Üç sene önce babaannemi kaybettiğimizde uzun bir süre bunalımdan çıkamadım. O yaşıma kadar yaşadığım en büyük acı buydu.
    Ben bunları düşünürken Pınar konuşmaya devam ediyordu. Pınar’ın kolumu sıkmasıyla kendime geldim. Kafamı yerden kaldırdığımda bir çift gözle karşılaştım. Okyanus kadar derin bir çift mavi göz…
    Hiç böyle hissetmemiştim. Farklı bir şeydi bu. Ne oluyordu dizlerim mi titriyordu. Bana ne olduğunu anlayamadan yanımdan geçip gitti mavi gözler.
    —Sevil, sana nasıl baktığını gördün mü? Çok yakışıklıydı yaa!
    —Kimin baktığını, anlamadım?
    —Fark etmedim deme yanımızdan geçen mavi gözlü çocuktan bahsediyorum tabi ki.
    Daha gördüğüm mavi gözlerin büyüsünden kurtulamamışken bir de Pınar’ın çenesini çekemeyecektim. Anlamamış gibi davranarak
    --Yaa mavi miydi gözleri?
    Derken yüzümde ki o tatlı tebessüm hala duruyordu. Bunu fark etmiş olmalıydı ki Sinsice gülerek:
    —Peki dedi dönelim.
    Dönüş yolu boyunca hep o gözleri düşündüm. Etkilendiğim çok açıktı. Sonra kendi kendime belki de bir daha göremeyeceğim birinden bu kadar etkilenmemin ne kadar aptalca olduğunu sayıkladım durdum.
    Pınar’la vedalaştık ve eve girdim. Pembe mutfağımızdan gelen kokulara bakılırsa annem sabah erkenden kalkıp o çok sevdiğim un kurabiyelerinden yapmış ve işe gitmişti.
    Odama çıkıp ılık bir duş aldım, geçen yaz annemin bana hediye ettiği biraz da bol gelen eşofmanlarımı giydim, o çok sevdiğim belime kadar uzanan saçlarımı kurutup mutfağa indim.
    Dışarı çıkmayacaktım bugün nedenini bilmediğim bir ağırlık vardı üzerimde. Bir an kimseyi görmek, konuşmak istemediğimi hissettim. Kendime bir kahve yaptım. Eskimişte olsa babaannemden kalan pembe çiçekli tabağa birkaç tane kurabiye koyarak balkona çıktım.
    Kocaman bir balkonumuz vardı. Annemin begonyalarının güzel kokuları eşliğinde deniz bir başka güzel görünüyordu gözüme. Ne kadar zaman oturdum bilmiyorum balkonda, telefonumun sesiyle irkildim. Meğer dalıp gitmişim denizin mavisine…
    Arayan tabi ki de Pınardı.
    —Sevil ya sence kırmızı elbisemi mi giysem yoksa pembeyi mi?
    —Bende iyiyim Pınar sen nasılsın?
    —Üff bırak şimdi gevezeliği cevap ver bana kafam çok karıştı.
    —Dur bir dakika sakin ol nereye gidiyorsun?
    —Ah Sevil sana inanamıyorum. Akşam ki partiyi unutmuş olamazsın.
    Evet, gerçekten de unutmuştum akşam ki bahar şenliğini. Ama Pınar’ı kızdırmaya da hiç niyetim yoktu.
    —Hayır, canım tabi ki unutmadım. Bir an dalgınlığıma geldi sadece.
    —Tamam, buna sevindim. Peki, ne giymeliyim.
    —Çok abartıyorsun bence ama pembe elbisen iyi bir seçim.
    —Bende öyle düşünmüştüm. Pembeyi giymeliyim. Ee sen ne giymeyi düşünüyorsun?
    —Ya Pınar ben gelmesem?
    —Yapma Sevil ya mezun oluyoruz bu son bahar şenliğimiz gelmelisin.
    —Haklısın. Zaten sadece şansımı denemek istedim.
    —Tamam, acele et hazırlan o zaman akşam yedide alırım seni evden.
    —Tamam görüşürüz.
    Telefonu kapattım her zaman ki gibi Pınar kazanmıştı. Odama çıkıp dolabıma bir göz attım. Şenlik için siyah elbisemi giymeye karar verdim. Aynanın karşısına oturdum düz kumral saçlarımı açık bıraktım. Doğal görünmeyi daha çok seviyordum. Bu yüzden yosun yeşili iri gözlerime siyah bir kalem ve yüzüme de uçuk pembe bir allık sürdüm. Ve hazırdım. Saat yediye gelmek üzereydi çantamı ve ayakkabılarımı seçerken kapı çaldı. Pınar gelmiş olmalıydı.
    —Vuuv Sevil süper görünüyorsun!
    —Sağ ol canım sende çok güzel olmuşsun. Hadi bir an önce gidip gelelim.
    —Aa Sevil başladın yine daha gitmeden.
    —Ya alınma hemen. Geliyorum işte. Sende biliyorsun gürültülü ortamlardan hoşlanmıyorum.
    —Bilmez miyim hiç.
    Parti düşündüğüm kadar sıkıcı geçmedi hatta güzel geçti bile denilebilir. Eve geldiğimde on iki olmuştu bile annem ve babamla rutin konuşmalardan sonra odama çıktım. Çok yorgundum yastığa başımı koyduğum gibi uyumuşum.
    Rüyamda hava soğuk ve rüzgârlıydı. Sahilde bir bankta oturuyordum. Nedenini bilmiyordum ama hıçkırarak ağlıyordum. Sonra omzumda bir el hissettim dönüp arkama baktım. Bir anda her şey masmavi oldu ve saatimin alarmıyla uyandım. Saat henüz yedi buçuk. Ama bu gün her zamankinden daha çok yürüyüşe gitmek istiyordum. Belki diyordum içimden belki…
    Bu sefer erkenden kalkıyorum, özeniyorum saçlarıma. Daha bir güzel olsun istiyorum. Yeşil taşlı küçük bir toka takıyorum perçemimin kenarına. Uyumlu olsun istiyorum ve yeşil bir tişört ve siyah eşofmanımı giyiyorum.
    Saat sekiz ama hala Pınar ortalıklarda yok. Bir an içime bir korku düşüyor ya uyuyakaldıysa dünkü parti yorgunluğundan sonra. Telefonumu almış pınarı aramaya çalışırken zilin sesiyle irkiliyorum. Pınarın geldiğine ilk defa bu kadar sevinmiştim. Koşarak kapıyı açtım Pınar beni karşısında hazır görünce hayretle beni süzdü.
    —Erken kalkmışsın, hazırlanmışsın ve süper gözüküyorsun.
    —Sanada günaydın tatlım. Hadi çıkalım artık.
    —Tamam, çıkalım da sendeki bu değişikliğin sebebi ne? Saçlar falan dünkü parti iyi gelmiş sana belli.
    —Ya evet öyle oldu biraz.
    Gülüştük ve havadan sudan muhabbet ederek yürümeye başladık.
    Gözlerim hep onu aradı. Biliyordum göremeyecektim bir daha. Ama işte içimde bitmek bilmeyen bir umut taşıyordum yinede.
    Yürüyüşe çıkalı tam bir saat olmuştu. Pınar;
    —Yoruldum dönelim artık, dedi.
    —Tamam, dedim çaresizce. Zaten ne olmasını bekliyordum ki.
    Geri dönüyorduk. Ama bir anda ben tam umudumu kaybedip eve yaklaşmışken onu gördüm karşımda. Uzun boyluydu. Sporcuydu tahminimce. Biraz uzun kumral saçları vardı ve mavi gözleri… Allah’ım! Ne kadar güzel bir yüzü vardı. Dünkü gibi takılıp kalmamıştım gözlerine. Yanımdan koşar adımlarla geçerken gözlerime baktı ve gülümsedi hafifçe. Orada düşüp bayılacağımı sandım. Ama kendimi çabuk toparladım. Ve başımı biraz eğerek gülümsedim bende.
    Evdeyim. Midemde kelebeklerin uçuştuğunu hissediyorum. Bugünde gördüm onu. Her gün geliyor muydu acaba? Daha önce niye fark edememiştim. Tabi ya dün sabah geç kalmasaydım yine göremeyecektim. Bugünde niye bu kadar geç karşılaştığımızı şimdi anlayabiliyorum.
    Bir hafta boyunca her sabah saat sekizde onu görebilmek için sahildeydim. Onunda bakışlarının boş olmadığını hissediyordum. Bendeki değişikliği ilk fark eden Pınardı. Artık eski ben gitmiş yerine yeni bir Sevil gelmişti. Sürekli gülüyor, sürekli şakalaşıyordum. Artık kahvemi tek değil çift şekerli içiyordum. Kimse yalnız kalmamalıydı şeker bile… Ne oluyordu bana âşık mı oluyordum yoksa. Daha önce hiç böyle hissetmemiştim. Acaba aşk dedikleri bu muydu?
    Sanki bir güç tarafından dokuz gündür aynı saatte aynı yerde karşılaştırılıyorduk. Kader miydi yoksa bana mı öyle geliyordu. Bu sabah Pınar gelemeyecekti. Sonbahara yenik düşmüş grip olmuştu. Bugün ilk defa tek başıma yürüyeceğim. Başka zaman olsa asla böyle bir şey yapamazdım. Ama onu bugünde görmeliydim. Eşofmanlarımı giydim ve dışarı çıktım. Hava artık bayağı serinlemişti. Biraz yürüdükten sonra onu gördüm. Bana yaklaştı ve:

    —Merhaba, dedi.
    Nutkum tutulmuştu adeta. Saniyeler saat gibi geliyordu bana. Zar zor yutkundum ve:

    — Merhaba. Diyebildim.
    —Beraber yürüyebilir miyiz? , dedi.
    İşte beklediğim an gelmişti ve kısık bir sesle:
    —Tabi, dedim.
    Ve bundan sonra bizim hikâyemiz başladı. Pınar üç gün boyunca yürüyüşe gelemedi. Ve farkında olmadan bizim birbirimizi tanımamıza yardımcı olmuştu. Oğuz, üniversitesini bitireli iki yıl olmuş. Küçük bir kız kardeşi birde annesi var. Babasını iki yıl önce bir kazada kaybetmiş. Uluslar arası bir şirkette çalışıyormuş. Bende ona bütün hayatımı bir çırpıda anlatmıştım. Bu ben miydim? Nasıl oluyordu da bu kadar çok konuşabiliyordum. Evet, evet bunun adı aşk olmalıydı.
    Her akşam Pınarı ziyarete gidiyor ve bütün olanları anlatıyordum. Pınarda olmasa ne yapardım.
    Onunla tanışalı tam bir ay olmuştu. Artık bir şeylerin değişeceğini hissediyordum. Ama böyle hissetmeme rağmen dün sabah gelmemişti, bu sabahta. Neler oluyordu. Yoksa başlamadan mı bitmişti. Kalbim buna dayanamıyor sürekli gözyaşı döküyordum. Ama düşündüğüm gibi olmadı. Üçüncü gün gelmeyeceğini düşündüğüm halde tekrar gittim. Gözlerime inanamıyordum. Tüm yakışıklılığıyla karşımda duruyordu. Elinde ki gülü bana uzattığında kalbim duracaktı neredeyse. Bana;
    —Sevil, iki gün boyunca çok düşündüm. Başta birine bağlanmaktan çok korktum. Ama sonra anladım ki seni görmeden yapamıyorum. Ben sana âşık oldum. Seni düşünmeden geçen bir anım bile yok.
    —Oğuz, gelmediğin iki gün boyunca anladım ki bende seni görmeden yapamıyorum. Adı aşk mı bilmiyorum ama yanındayken kalbim çok hızlı atıyor ve ben bu halimi çok seviyorum.
    Bana bir adım daha yaklaştı ve yanağıma bir öpücük kondurdu, elimi tuttu. Ve bugünkü yürüyüşümüzü el ele yaptık. O kadar mutluydum ki sanki bulutların üzerinde geziyordum. Hiç Oğuzdan ayrılmak istemiyordum. O mavi gözlerini görmeden yaşayabileceğimi düşünemiyordum.
    Yirmi bir yaşındaydım ve şimdiye kadar hiç bu kadar mutlu olmamıştım. Aklım hep ondaydı. Artık sadece sabahları görüşmekle kalmıyor, her akşam işten çıktıktan sonra gelip beni alıyordu. Saatlerce muhabbet ediyor, gülüyor, eğleniyorduk. Onun hayaliyle uyuyor onunla uyanıyordum. Rüyalarım bile onsuz olmuyordu.
    İçimde ona karşı o kadar büyük bir aşk vardı ki gün geçtikçe daha da artıyordu. Onunda beni sevdiğini biliyordum. Bazı hafta sonları boğaz turu yapıyorduk o kadar çok yakışıyordu ki denize…
    Hayatım ona odaklı olmuştu artık. Pınar ve diğer arkadaşlarıma sadece okulda zaman ayırabiliyordum. Pınar buna çok bozulsa da canım arkadaşım ne kadar mutlu olduğumu görüyor ve bana kızamıyordu. Bazı akşamlar Pınar, Emre ve biz sinemaya gidiyor, bowling oynuyorduk.
    Oğuz o kadar mükemmeldi ki herkesle tanıştırmak istiyordum onu. Onu sevdiğim için kendimle gurur duyuyordum. Anne ve babam Oğuzu biliyorlardı babamla bu konuda hiç konuşmamıştık. Ama annemden hiçbir şeyimi saklamıyordum. Ben çok değişmiştim ve herkes de yeni Sevilden çok memnundu. Şimdi anlıyorum ki senelerce mutlu olmak için Oğuzu beklemiştim.
    Koskoca bir yılı geride bıraktık Oğuzla. Ben artık okulu bitirmiş ve bir mimarlık bürosunda işe başlamıştım. Her günümüz o kadar dolu dolu geçmişti ki onsuz nefes alamaz hale gelmiştim. Hiç unutamayacağım günler geçirdim onunla. Bir keresinde bana çok güzel bir sürpriz hazırlamıştı.
    Gene sıradan bir günde benim iş yerime beni almaya gelmişti.
    —Nereye gidiyoruz? Diye sordum.
    —Sürpriz, diye karşılık verdi bana.
    Ne kadar ısrar ettiysem de bir cevap alamadım.
    Ve en sonunda bizim için çok büyük öneme sahip olan Yeşilköy sahiline geldik. Ben hala burada ne aradığımızı bilmiyordum. Oğuz ise hala sırıtıyordu.
    Biraz daha ilerlediğimizde mumlarla süslenmiş bir yatın bizi beklediğini görünce çok şaşırdım. Oğuza dönüp ne diyeceğimi bilmez halde:
    —Oğuzzzzz bu bizim için mi, dedim
    Oğuz ‘ un cevabı elimden tutup yata götürmesi oldu.
    O an kalbim deli gibi çarpıyordu, elimden tutmuyor olsa düşüp bayılabilirdim. Yatın içi ise dışından daha güzeldi. Etrafta bin bir renkli çiçekler, kırmızı mumlar ve bizim resimlerimiz vardı.
    Her şey gerçek olamayacak kadar güzel ve etkileyiciydi. Şaşkınlığımı üzerimden atmam biraz zaman aldı. İlk önce muhteşem bir şekilde hazırlanmış üzerinde gül yaprakları olan masaya doğru ilerledik. O ana kadar tüm bu olanları sadece filmlerde görmüştüm. Benim yerime oturmama kibarca yardım etti. Ve tüm yakışıklığıyla kendiside karşıma oturdu ve gözlerimiz bir daha hiç ayrılmayacakmış gibi birbirine kenetlendi.
    —Şuan çok şaşkın olduğunu biliyorum aşkım, umarım beğenmişsindir.
    —Seni çok seviyorum aşkım. İyi ki yanımdasın. Dedim.
    Benden beklediği cevabı sanırım almıştı. Gözlerinden geçen parıltıyı fark etmemek mümkün değildi.
    —Bende seni çok seviyorum aşkım, dedi.
    Ve müzik eşliğinde yemeğimize başladık. Her şey imkânsız olacak kadar güzel giderken Oğuz’un telefonu çaldı. Özür dileyerek telefonuna baktı, yüzü bir anda bembeyaz oldu ve meşgule aldı.
    —Oğuz arayan kimdi keşke açsaydın hayatım, dedim.
    —Önemli değildi aşkım. Şu an hiçbir şey bizden önemli değil.
    Konuyu şimdilikte olsa kapatmıştım. Böyle bir geceyi bozmak istemiyordum. Oğuz da havayı değiştirmek için beni dansa kaldırdı. Ve bu gerçekten çok hoşuma gitmişti.
    Oğuz ‘un bir eli hafifçe belimi sararken bende ellerimi boynuna doladım.O derin mavi gözlerinden gözlerimden alamıyordum.Bacaklarım titriyordu.İlk kez dudaklarını dudaklarımda hissettim..Bu ilk öpücüğümdü farklıydı çokta anlamlıydı.Bir anda kulaklarıma kadar kızardığımı hissettim Oğuz da fark etti ve gülmeye başladı.Çok utanmıştım hemen lavaboya gitmem gerektiğini söyleyerek dansı yarım bıraktım.
    Gece çok güzel devam ediyordu hiç bitmesin istedim ama eve dönme vakti gelmişti. Oğuz dudağıma son bir öpücük kondurdu ve beni eve bıraktı.
    Hayatımda geçirdiğim en güzel geceydi. Oğuza olan güvenim sonsuzdu ama içimde de ufakta olsa bir huzursuzluk vardı. Arayan kimdi de Oğuz telefonu açmamıştı. Gece yatağımda bu düşüncelerle boğuşurken uyuyakalmıştım.
    Sabah erkenden çalan telefonumla uyandım. Arayan Emreydi. Sesi çok kötü geliyordu ve biraz da ağlamaklıydı. Bana telaşla bir şeyler anlatmaya çalışıyordu. Anlaşılan kötü bir şeyler olmuştu.
    —Emre, bir dakika sakin olur musun lütfen? Dedim.
    —Sevil, çok kötü şeyler oldu. Pınarla ayrıldık çok kötü bir durumda sana ihtiyacı var onun yanında olur musun? Dedi.
    Durumun ciddiyetini anladım ve hemen yataktan fırlayarak telaşla banyoya koştum. Ve birden aklıma dün gece geldi, yüzümü tatlı bir tebessüm kapladı, sonra bir anda kendime geldim ve utandım. En yakın arkadaşım kötü bir durumdayken ben nasıl mutlu olabiliyordum. Çok hızlı bir şekilde hazırlanıp evden çıktım.
    Kapıyı bana açan Pınarın annesiydi. Zavallı kadın kızı için çok fazla endişeleniyordu ki benim gelişim onu çok mutlu etmişti. Hemen Pınarın odasına gittim. Ağlamaktan gözleri şişmiş bir şekilde beni karşıladı.
    —Ayrıldık Sevil, deyip hıçkırıklara boğuldu.
    —Otur şuraya da anlat neler oldu?
    —Emre’nin ailesi beni istemedi Sevil düşünebiliyor musun?
    —Aa Emre seni ailesiyle mi tanıştırdı? Benim bundan niye hiç haberim olmadı? Bana niye anlatmıyorsun Pınar?
    Bunları derken de bir yandan kafamın içinde şimşekler çakmaya başladı. Neden Oğuz beni ailesiyle tanıştırmıyordu? Nerdeyse bir buçuk yıldır beraberdik. Daha böyle bir konu bile geçmemişti. Ya onlar da beni istemezse diye düşünmekten kendimi alamadım. Ama şuan kendimden çok düşünmem gereken Pınardı.
    —Senin gözün sanki Oğuzdan başka birisini görüyordu. Ne zaman sordun da söylemedim?
    Bir an düşündüm. Pınar haklıydı. Alttan alması gereken bendim ve onun bana ihtiyacı vardı.
    —Haklısın Pınar özür dilerim seni ihmal ettiğimin farkındayım ama benimde kafam bu aralar çok karışık. Beni anlayacağını düşünüyorum. Bana olanları anlatır mısın tatlım?
    —Aslında her şey çok güzel başlamıştı. Beni ailesiyle tanıştırmak istediğinde çok sevinmiştim. Dün gece ailesiyle beraber yemeğe çıktık. Aslında iyi insanlar gibi gözüküyordu. Ama gecenin sonuna doğru bir terslemeler yok efendim laf sokmalar çok fazla canımı sıktı. Üstelik Emre’de annesine karşı beni savunmadı . İnanabiliyor musun Sevil. Bu kadar da ana kuzusu olunmaz ki canım!
    —Sakin ol Pınar Emre seni çok seviyor annesine tabi ki ezdirmez sadece annesini de kırmak istememiştir. Sende alttan almaya çalışsaydın keşke biraz. Yaşlı insanlar çocuk gibi olurlar bilirsin. Hem Emre onların tek çocukları, üstüne fazla düşmeleri çok normal.
    —Ya bilmiyorum Sevil kafam çok karışık. Emreyle de konuşmuyorum dünden beri.
    —Yapma Pınar Emre de çok üzgün. Onu da arada bırakma…
    Pınarla bir süre daha konuştuktan sonra Emre’yi aramaya ikna ettim ve eve kafamda bir sürü soruyla geri döndüm.
    Pınar’ın sorununu halletmiştim. Ama kendime sorun yapacak bir şey daha bulmuştum. Oğuz neden hala ailesiyle beni tanıştırmamıştı. Belki de çok kuruntuluydum. O gün boyunca Oğuzla hiç konuşamamıştım. Oğuzu aradım ve sahilde buluşalım dedim.
    Sahile gittiğimde henüz Oğuz gelmemişti o ilk oturduğumuz banka oturdum ve onu beklemeye başladım. Ve hemen düşüncelere daldım. Bir buçuk yıl ne kadar çabuk geçmişti daha dün gibiydi. Elinde gülle gelip Sevil ben sana âşık oldum demesi gözlerimin önünde canlanmıştı ki Oğuzun sıcak öpücüğüyle kendime geldim.
    —Ne düşünüyorsun hayatım böyle?
    —Senden başka düşünebileceğim bir şey mi var sevgilim. Dedim ve ona en âşık halimle gülümsedim.
    Oğuz sımsıkı sarıldı bana uzun bir süre konuşmadan denizi seyrettik. Kendimi en güvende hissettiğim yerdeydim. Âşık olduğum adamın kollarındaydım. Sessizliği ilk bozan Oğuz oldu:
    —Pınar ile Emre arasında ki sorun neymiş? Dedi.
    —Emre Pınar’ı ailesiyle tanıştırmış dün gece Pınar’a göre ailesi onu istemiyor. Emre de ailesine karşı gelemiyor.
    —Hadi ya çok üzüldüm. Ama halledilemeyecek bir sorun değil bence orta bir nokta bulunur mutlaka.
    — Bilmem öyle olur galiba bu konuda pek bir fikrim yok benim yaşadığım bir durum değil sonuçta.
    — Ne demek istiyorsun Sevil?
    —Bir şey demek istediğim falan yok Oğuz. Nerdeyse birlikteliğimiz bir buçuk yılı buldu ama biz hala başladığımız yerdeyiz gibi geliyor bana.
    —İnanamıyorum Sevil. Bana gerçekten böyle düşünmediğini söyle lütfen.
    —Hayır, Oğuz doğru duydun ben tamamen böyle düşünüyorum.
    —Peki, ben sana bunu düşündürecek ne yaptım?
    —Sorun da bir şey yapmaman Oğuz. Beni ailenle neden tanıştırmıyorsun? Neden çekiniyorsun?
    Tamamen hissettiklerimi söylediğime inanamıyordum. Sonunda içimi kemiren şeyi söylemiştim. İlk kez Oğuza karşı bu kadar soğuktu cümlelerim. Oğuz’unda o derin mavi gözlerinde ilk kez karartıyı görmüştüm. Bir an içimin ürperdiğini hissettim. Yoksa söylememeli miydim? Onu üzmüş olmaktan dolayı kendimden nefret ettim. Elimde olmadan Oğuza sarıldığımda ağlıyordum. Oğuz nazikçe beni itti ve:
    —Sevil ben senin gibi düşünmüyorum. Bu kadar zamanda çok fazla yol aldık. Ben ilk kez birine bu kadar âşık oldum ve bazı şeylerin zamana ihtiyacı olduğunu düşünüyorum.
    Tam ben bu sözlerden yıkılmış bir durumda iken, Oğuzun telefonu çaldı. Ve geçen günkü yemekte olduğu gibi yüzü bir anda bembeyaz oldu ve aceleyle telefonunu kapattı. Ve bana:
    —Sevil geç oldu artık seni evine bırakayım. Sende yalnız kalıp biraz düşünsen iyi olur, dedi.
    Saçma bir sebepten dolayı her şeyi mahvetmiştim. Ondan ayrılıp eve gitmek istemiyordum ama gözlerindeki sert ifadeyi görünce eve gitmemin daha doğru olduğunu düşündüm.
    —Peki Oğuz. Sen nasıl istersen, diye cevap verdim.
    Elini tutmak için uzandığımda bir anda yerinden kalktı ve:
    —Eve geç kalmamalısın, hadi gidelim artık, dedi.
    Bu saatten sonra yapacak bir şeyin olmadığını düşünerek arabaya ilerledim ve eve gidene kadar ikimizde hiç konuşmadık. Eve vardığımızda sessizce arabadan indim ve hiç arkama bakmadan eve girdim.
    Uzun zamandır yaşadığım en kötü geceydi. Sabaha kadar uyumadan sürekli düşündüm. Oğuza haksızlık ettiğimi düşünüyordum. Bunca zamandır bana çok şeyler kattığını biliyordum ve yaşadıklarımız boş şeyler olamazdı.
    Kafam da bunlar dönüp dururken bir yandan da Oğuzun ikidir telefonu meşgule alıp benim yanımda konuşmaması canımı sıkıyordu. Sanki benden bir şeyler saklıyor gibiydi. Sonra birden bu düşüncelerim için kendimden utandım. Artık Oğuza tam anlamıyla güvenmeyi öğrenmeliydim. O gerçekten bunu hak eden biriydi.
    Sabah kalktığımda beni bir sürpriz bekliyordu. Odamın camını açtığımda işte ordaydı. Oğuz tüm yakışıklılığıyla karşımda duruyor, derin masmavi gözleriyle bana bakıyordu. Hemen koşarak aşağı indim ve ona sarıldım. Ve dudağının kenarına bir öpücük kondurdum. Ve o anda Oğuzun bakışlarında bir tuhaflık hissettim ve üzerimdeki geceliğe bakınca kulaklarıma kadar kızardım. Oğuz ise karşımda kıs kıs gülüyordu.
    —Sevilcim, hemen git üstünü değiştir seni çok güzel bir yere götüreceğim. Dedi.
    —Hemen geliyorum sevgilim, dedim.
    Merdivenlerden deli gibi koşarken çok mutluydum. Bir an önce Oğuzun yanına dönmek istiyordum. Dolabımı açtım ve ne giyeceğime karar vermeye çalıştım. Acaba nasıl bir yere gidecektik. Ve en sonunda sade ama çok şık gözüken beyaz keten elbisemi giymeye karar verdim. Ayakkabı olarak ta taşlı beyaz bir babet seçmiştim. Saçlarımı açık bırakıp hafif bir makyajla artık hazırdım.
    Aşağı indiğimde Oğuz beni küçük bir ıslıkla karşıladı.
    —Meleğim, her zamanki gibi şahane gözüküyorsun, dedi.
    —Teşekkür ederim hayatım. Dedim ve gülümsedim. Nazikçe arabanın kapısını açtı ve bana göz kırptıktan sonra koşar adımlarla yanıma oturdu.
    —Hayatım nereye gidiyoruz? Diye sormaktan kendimi alamadım.
    Ama bana bir cevap vermedi sadece bana muzipçe bir bakış attı ve arabayı çalıştırdı. Kısa bir süre sonra bir apartman kapısının önünde durduk ve Oğuz konuşmaya başladı.
    —Burası benim evim hayatım. Seni ailemle tanıştırmak için getirdim. Senin bu konuyu bu kadar önemsediğini bilseydim bunu daha önce yapardım. Dedi.
    Ne diyeceğimi şaşırmış bir halde donup kalmıştım. Şuan sabah ki mutluluğumdan eser kalmamıştı. Bunu yaptığına inanamıyordum.
    —Sen ne yaptığını sanıyorsun? Diye çıkıştım.
    Oğuz bu ani çıkışıma bir anlam verememişti ve bana soru soran gözlerle bakıyordu. Ona:
    —Ya Oğuz ne yapacağım ben? Nasıl davranmalıyım nasıl aniden buraya getirirsin beni dedim.
    Ve o an Oğuzun rahatladığını fark ettim.
    --Ah sevgilim sakin ol dert ettiğin şeye bak annem çok şeker kadındır benim. Rahat davranabilirsin onun yanında. Hadi daha fazla bekletmeyelim annemi.
    Oğuz ne kadar beni rahatlatmaya çalışsa da heyecandan kalbim durmak üzereydi. İçimden sürekli dua ediyordum. İçeri girdiğimizde kırk beş yaşlarında güzel ve sevimli bir kadınla karşılaştım. Oğuz:
    —İşte Sevil benim canım annem Neslihan.
    İlk görüş çok önemli derler ya gerçekten daha o gün ilk gördüğümde çok sevmiştim Neslihan teyzeyi. Birde on dört yaşında bir kız kardeşi vardı Oğuzun. Bana o kadar sıcak davranmışlardı ki daha önce ki kaygılarımdan dolayı utanmıştım kendimden. Babasını kaybettiklerinden beri evin tüm yükünü Oğuz üstlenmişti. Kardeşinin okul masraflarını, evin ihtiyaçlarını hep Oğuz karşılıyordu.
    Neslihan teyzenin o mis kokulu poğaçalarını ve çayımızı içerken Oğuz’un telefonu çaldı ve müsaade isteyerek içerde ki odaya geçti. Ne düşüneceğimi bilemeden bende arkasından fırlayarak Neslihan teyzeye lavaboya gitmek istediğimi söyleyerek odadan çıktım. Yaptığım çok aptalcaydı. Tabi ki Oğuza çok güveniyordum ama yine de içimi içten içe kemiren bu duygudan bir an önce kurtulmalıydım. Oğuz kendi odasında telefonla konuşuyordu kapı aralığından gördüğüm kadarıyla çok huzursuzdu. Ne oluyordu kimdi telefonda ki delirecektim merakımdan. Biraz daha yaklaştım ve duymaya çalıştım oğuz’un sesini Oğuz telefondaki şâhısa “ Ezgi lütfen anla artık” demişti. Bir an beynimde şimşekler çakmaya başladı.
    Mutlaka öğrenmeliydim Ezgi’nin kim olduğunu. Oğuz a fark ettirmemek için dinlemeyi kesip odaya geri döndüm. Neşeli görünmeye çalışsam da Oğuz odaya geri döndüğünde bende bir şeyler olduğunu anlamıştı. Bana
    — Bir şey mi oldu Sevil? Dediğinde ona ters bir bakış attım ve:
    — Hayır Oğuz. Ne olabilir ki. Dedim
    Ama aslında çok ters bir şeyler olmuştu. Sinirden yanaklarımın içini kemiriyordum. Ezgi de kimdi? Allah’ım ne zormuş âşık olduğun adamın ağzından yabancı bir kadın ismi duymak.!
    Oğuzun annesine moralimin bozulduğunu belli etmemek için müsaade isteyerek kalktım. Oğuz beni eve bıraktı. Yol boyunca o tüm sevimliliğiyle şakalar yapıp güldüyse ben de bir o kadar ciddiydim. Ama her şey bugün belli olacaktı Oğuzların evindeyken bir ara fırsat bulup Oğuzun telefonundan son konuştuğu numarayı almıştım. Bir an önce eve gidip bu işi çözmeliydim. Oğuzdan ayrıldım ve koşarak odama çıktım şuan annemle konuşacak halim yoktu. Bu sabah ki tanışmayı sonrada anlatsam olurdu.
    Çok hızlı hareketlerle çantamdan telefonumu çıkardım ve parmaklarım titreyerek numarayı çevirdim. Bir iki defa çaldıktan sonra gayet düzgün konuşan bir bayan sesi duydum. İçimden konuşurken sesimin titrememesi için dualar ediyordum. Kendimi topladım ve cevap verdim:
    —İyi günler rahatsız ediyorum ama Ezgi hanımla görüşecektim. Dedim.
    Bunu bir çırpıda söyleyebildiğim için biraz da olsa rahatlamıştım. Ama biraz sonra duyacaklarıma da kendimi hazırlamaya çalışıyordum.
    —Evet, benim buyurun. Siz kimsiniz?
    —Ben Oğuzun nişanlısıyım, diye bir cevap çıktı ağzımdan. Aslında ben sadece Oğuzun kız arkadaşıydım. Ama söylediğim ufak yalanın şuan için bir önemi olmadığına karar verdim.
    —Sonunda tanışabildik seninle. Sen ne cüretle beni ararsın. Sen kendini ne sanıyorsun. Oğuzu elimden aldıktan sonra ne haldeyim onu sormak için mi aradın? Dedi.
    Duyduklarım karşısında sanki şoka girmiştim. Nefes alamıyordum, yutkunamıyordum, kalbimin attığını hissedemiyordum. Bunların hepsine ben mi neden olmuştum. Ama nasıl? Daha bunlardan haberim bile yoktu. Kendimi toparladım ve cevap verdim.
    — Söylediklerinizden hiçbir şey anlayamıyorum. Nasıl emin olmadığınız şeylerle beni suçlayabilirsiniz. Oğuz sizden bana bahsetmedi bile.
    Sonunda söylemem gerekenleri söylemiştim. Ama yinede kendimi suçlu hissediyordum. Ben gerçekten böyle bir şeye neden olmuş muydum? Zihnim bunlarla bulanıkken telefondan bir ses duydum:
    —Bende seninle uzun zamandır konuşmak istiyordum. Görüşsek iyi olur.

    Aslında iyi fikirdi. Ama ne konuşacaktım. Oraya onun suçlamalarını dinlemeye mi gidecektim. Konuşmalarından hiç hoşlanmamıştım. Ama içimden bir ses buluşmam gerektiğini söylüyordu. Ne olursa olsun gitmeliydim. Kafamdaki soru işaretleri bir an önce çözülmeliydi.
    Saat beşe geliyordu. Ben buluşacağımız yere varmıştım. Onu nasıl tanıyacağımı bile bilmiyordum. Telefon konuşması o kadar hızlı gelişmişti ki… Ben bunları düşünürken karşıdan uzun boylu, sarışın, çok güzel bir fiziğe sahip olan, bakımlı bir bayan yanıma yaklaştı ve:
    —Siz Sevil misiniz? Diye sordu:
    Çok şaşırmıştım beni nasıl tanımıştı. Ayrıca bu ne güzellikti böyle. Yemyeşil gözleri o kadar keskin ve etkileyici bakıyordu ki bir anda Oğuzunda o gözlere baktığını düşünüp tuhaf bir kıskançlık duydum. Bunları düşünmeyi bırakıp cevap vermem gerekiyordu. Ama nedense şaşkınlığımı bir türlü üzerimden atamıyordum.
    —Evet, sizde Ezgi olmalısınız, dedim.
    Karşımdaki sandalyeye oturmuş ve gözlerini bana dikmişti. Çok soğuk ve sinirli gözüküyordu. Bir iki saniyelik sessizliği garson bozdu.
    —Bir şey ister misiniz efendim? Dedi.
    Tam cevap verecekken Ezgi:
    —İki çay lütfen, demişti.
    Bu ne cüretti. Bana sormaya gerek bile duymamıştı. Bu kadın kendini ne sanıyordu. Artık bu kadarı yeterdi. Sinirlerim altüst olmuştu. Ne olacaksa olmalıydı artık. Sesimi hafifçe yükselttim ve:
    —Bizden ne istiyorsun? Dedim.
    —Siz mi? Siz diye bir şey yok ve hiçbir zamanda olmayacak. Dedi.
    Kızgınlığım her konuşmada biraz daha artıyordu. Ne kadar sakin olmaya çalışsam da kontrolümü yavaş yavaş kaybettiğimi farkediyordum. Hayretler içinde kalmıştım. Gerçekten böyle mi düşünüyordu? Yoksa canımı acıtmak için mi yapıyordu.
    —Yeter artık bana her şeyi en baştan anlatır mısın? Diye ani bir çıkış yaptım.
    —Sana her şeyi anlatmak zorunda değilim küçük hanım. Biz Oğuzla kısa bir süre ilişkimize ara vermiştik sende demek ki bu fırsatı kolluyormuşsun ki hemen Oğuza yapıştın. Yeterince açık konuşuyorumdur umarım. Sen olmasan belki de şuan biz evli olurduk. Derken gözlerinde acıyı görebiliyordum.
    Belli ki uzun zamandır bu anı bekliyordu ve içindekilerinin hepsini yüzüme kusuyordu. Ama gerçeklerin hiç biri anlattığı gibi değildi. Şimdi ona gerçekleri anlatsam bana inanacak mıydı? Hiç sanmıyordum. Ama yinede denemeliydim.
    —Bakın, benim sizin varlığınızdan bile haberim yoktu. Geçen gün tamamen rastlantı üzerine sizi öğrendim. İnanın ben sizin anlattığınız şeyleri yapacak biri değilim. Artık bu olanlardan sonrada Oğuzla bir geleceğimizin olması söz konusu bile olamaz. Size mutluluklar dilerim. Dedim.
    Arkama bile bakmadan deli gibi koşuyor ve ağlıyordum. Tüm bunların benim başıma gelebileceğine ihtimal bile vermezken tüm bu olanları yaşamıştım. Artık dayanamıyordum gözyaşlarım hiç durmayacakmışçasına akıyordu. Dünyayla ilişkimi kesmiş gibiydim gözüm kimseyi görmüyor hiçbir şey duymuyordum. Eve gelmiştim sonunda. Telefonuma baktığımda Oğuz’un sekiz cevapsız çağrısını gördüm. Tam telefonu kapatacaktım ki tekrar aramaya başladı. Ne yapmalıydım bilmiyordum Ezgi’yle konuştuklarım geldi bir anda aklıma ve bir hışımla telefonu açıp gayet güçlü bir sesle:
    —Beni bir daha arama Oğuz, deyip telefonu kapattım.
    Saat bire yaklaşıyordu. Ben hala konuştuklarımızı düşünüyordum aklımda gene bir sürü sorular vardı. Acaba Oğuz neden bana hiç Ezgi’den bahsetmemişti ya neden saklamıştı bunu benden… Bunları düşünürken uyuyakalmışım.
    Güneş ışığının odama girmesiyle uyandım. Her sabah ki gibi Oğuz geldi hemen aklıma. Ne yapmıştı acaba? Canım yanıyordu, sızlıyordu adeta. Onsuz ne yapacaktım Oğuzsuz bir hayat… Allah’ım nasıl dayanacaktım. Peki, Oğuz ne yapıyordu şimdi? Ben düşüncelerin içinde boğuluyorken annemin sesiyle irkildim. Oğuz ‘un geldiğini söylüyordu. Üstümle başımla uyuduğumu farkettim odamın kapısından çıkarken gözüm aynaya takıldı makyajım akmıştı korkunç görünüyordum ama bir önemi yoktu. Çünkü görüşmek istemiyordum. Anneme görüşmek istemediğimi söylerken karşımda buldum Oğuzu.
    Onu karşımda görmemle bana sarılması bir oldu. Ondan uzaklaşmalıydım ve hafifçe onu geri ittim. Boş gözlerle bana bakıyordu. Neler olduğunu belli ki biliyordu. Elimden tuttu ve beni yatağa oturttu.
    —Keşke bunları öğrendikten sonra benimle konuşmayı deneseydin. Tüm bu öğrendiklerini neden bana sormadın? Dedi.
    —Oğuz, saçmalama. En başından beri tüm bunları benden saklayan sensin. Bir de kalkmış beni suçluyorsun? Sana inanamıyorum. Kendimi ihanete uğramış gibi hissetmeme sebep oldun, dedim.
    —Sevil şimdi hiç sözümü kesmeden beni dinle. Onunla konuştuysan nasıl bir insan olduğunu anlamışsındır. Seni ondan korumak istedim. Biz Ezgiyle senle tanışmadan çok önce ayrılmıştık. Ama Ezgi bir türlü bunu kabul etmek istemedi. Sürekli tekrar barışabileceğimiz umudunu taşıdı. Senle ilişkim başladıktan sonra bir daha ona dönmeyeceğimi anladı ve bizi ayırmaya kalkıştı. Hatırlıyor musun Sevil? Koşuya üç gün gelmemiştim. Tüm bu olacakları düşündüm işte. İlk başlarda Ezgi böyle bir insan değildi. Bir süre sonra sevgisi saplantıya dönüştü. Çok değişmeye başladı ve sanırım gerçek yüzünü gösterdi. Tekrarlıyorum Sevil sana zarar gelmesini engellemeye çalıştım ben. Zaten o sana ulaşamadı seni hep korudum sakladım. Sen aramışsın onu anlıyorum ki telefonumdan numarasını aldın. Seni suçlamıyorum Sevil sadece beni anlamanı istiyorum.
    Sustuk bir süre.
    Söylediklerinde haklı olabilir miydi? Haklı da olsa haksız da olsa tek bir gerçek vardı ben Oğuzu kendimden çok seviyordum. Ne olursa olsun benden öncesi önemli değil mi demeliydim yoksa bana bütün olanları söylemediği için suçlamalı mıydım? Şuan deli gibi Oğuzun beni öpmesini istiyordum.
    —Ben bütün olanları unutmaya hazırım aşkım, seni seviyorum. Dedim.
    Ve dudaklarımız birleştiği anda benim için dünya durdu. Yavaşça beni belimden kavradı ve kendisine doğru çekti. Artık kalbimin atışını hissedemiyordum sadece hızlı nefes alışverişlerimizi duyabiliyordum. Çok mutluydum bu anın bozulmasını istemiyordum. Tam bu anda Oğuzun telefonu çaldı ve büyü bozuldu. Arayan Ezgiydi.
    —Oğuz nerdesin?
    —Sen hala beni niye arıyorsun? Aramanı istemiyorum, bitti anlamıyor musun? Dedi Oğuz.
    —Son sözün bu mu Oğuz?
    —Evet. Ezgi evet. Rahat bırak bizi.
    —Merak etme Oğuz seni bir daha rahatsız edemeyeceğim. Beni bir daha göremeyeceksin. Hoşçakal.
    —Bu da ne demek oluyor Ezgi?
    Oğuz cümlesini daha tamamlamadan telefon kapanmıştı. Oğuzla birbirimize baktık kısa bir süre. Oğuz:
    —Gidip Ezgiye bakmalıyım kendine bir şey yapmasından korkuyorum.
    —Tamam, bende geliyorum.
    Oğuzla apar topar Ezginin evine gittik. Daha sokağa yeni girmiştik ki Ezginin evinin önünde bir kalabalık vardı. İçimden dualar etmeye başlamıştım. Ne olur Ezgi kendine kötü bir şey yapmamış olsun. Bu Oğuz için bir felaket olurdu. Arabadan indik ve koşarak kalabalığa doğru yaklaştık. Henüz dün gördüğüm o sarışın bebek kadar güzel kızın cansız bedeni kanlar içinde yerde yatıyordu. Ne yapacağımı, ne hissedeceğimi bilemiyordum. Hiç konuşmadan Oğuzu izledim. İlk kez gözlerinde böyle bir acı görmüştüm. Oğuzun Ezginin başında ağlamasını uzaktan yaşlı gözlerle seyrettim. Her şeyin sebebi ben miydim? Oğuzla hiç tanışmamış olsak Ezgi şuan hayatta olurdu belki de. Yavaşça Oğuzun yanına yaklaştım ve:
    —İstersen buradan gidebiliriz, dedim.
    Oğuz çok tepkisizdi sanki beni duymuyordu. Birkaç kez tekrarladım Oğuz, Oğuz diye ama cevap vermiyordu yüzündeki ifade gittikçe kötülüyordu. Ben ona göre biraz daha soğukkanlıydım kendime şaşıyordum ama şuan ona yardımcı olmalıydım. Kolundan tutup arabaya götürdüm. Onu yan koltuğa oturtturdum arabayı kullanacak durumda değildi. Nereye gideceğimizi bilmiyordum ama arabayı çalıştırdım ve sürmeye başladım.
    Gözüm Oğuzdaydı elini bacaklarının arasına almış öylece yere bakıyordu. Ne yapmalıydım bilmiyorum. Aklım neredeydi bilmiyorum kendimi kaybetmiş gibiydim. Ama güçlü olup sevdiğim adama yardımcı olmalıydım. Onu kendi evime götürdüm. Annem işe gittiği için evde yoktu. Oğuz’u odama çıkartıp yatağıma yatırdım. Konuşmasını sağlamalıydım. Ağzını bıçak açmıyordu. Şoka girmiş olmalıydı. Annem geldiğinde şaşırmasın diye kapımı kilitledim. Yavaşça yanına uzandım ve gözlerine baktım. Oda biraz baktıktan sonra gözlerini yumdu ve uyudu. Tüm gece onu seyrettim sabaha karşı bende uyumuşum.
    Gözlerimi açtığımda sarılmış olduğumuzu fark ettim. Uyuyordu. Halimden çok memnundum sevdiğim adamın kollarındaydım ama dün akşam aklıma gelince gözyaşlarıma hâkim olamadım. Bir yandan onu ne kadar sevdiğimi düşünüyordum bir yandan da ona nasıl yardımcı olacağımı… Derler ya yaşadıklarım film şeridi gibi gözlerimin önünden geçti diye aynen o şekilde Oğuzla yaşadıklarımı düşünüyordum. Olmamalıydı ona bir şey, üzülmemeliydi hiç, engel olmalıydım. Gözyaşlarım şiddetlenmişti onu uyandırmak istemiyordum. Kendime engel olmak için sıkıyordum kendimi. Ama maalesef uyanmıştı. Gözlerini açtı. Masmavi gözleri kan çanağına dönmüştü. İçim gitti ve ona öyle bir sarıldım ki… Oğuza:
    —Seni hiç bırakmayacağım aşkım, dedim.
    Güçsüz ve sessizce:
    —Ben de, dedi.
    Evet, dün geceden beri ilk defa konuşmuştu. Tekrar gözlerini yumdu. Saate baktım sekiz buçuktu. Annem çoktan gitmiş olmalıydı. Emin olmak için bakmam gerekiyordu. Merdivenlerden indim tüm odaları gezdim evet tahminim doğruydu gitmişti. Oğuz’a kahvaltı hazırlamak geldi içimden ama yiyecek hali yoktu hem Ezgi ölmüşken… Duraksadım bir anda bunu söylerken. Evet, Ezgi ölmüştü. Gene ağlamaktan alamadım kendimi. Bu sefer ayakta duracak mecalim olmadığını hissedip oturdum bir sandalyeye. Pınar’ı aramak geldi aklıma. Ona ihtiyacım vardı. Fikir verebilirdi. Yukarı çıkıp telefonumu alıp geri indim. Ağlamam durmamıştı. Hemen Pınar’ı aradım. Pınar’ın alo demesine bile fırsat vermeden bir çırpıda anlattım her şeyi.
    —Sevil ne zaman nasıl oldu tüm bunlar, dedi.
    —Dün gece oldu Pınar, şuan Oğuz bizde ve uyuyor. Çok kötü bir durumda ne yapacağımı bilmiyorum. Ne yapmalıyım Pınar elimden bir şey gelmiyor. Oğuzu üzgün görmek beni mahvediyor. Buna dayanamıyorum.
    —Sakin ol Sevilcim. Her şey geçecek her şey düzelecek sizi çok günler bekliyor. Gelecek güzel günlerinizi düşünerek dayanmalısın. Oğuzun sadece biraz zamana ihtiyacı var. Zaman acısını eminim ki azaltacaktır. Sende bu kötü gününde daima onun yanında olmalısın.
    Pınarın söyledikleri biraz da olsa içimi rahatlatmıştı. Söylediklerinde haklı olabilirdi. Oğuzun sadece zamana ihtiyacı vardı. Bende kendimi onun yerine koyup onun acısını paylaşmaya çalışmalıydım. Sonuçta geçmişte bir yaşanmışlıkları vardı. Tam da bunları düşünürken Oğuz uyanmış ve benim yanıma gelmişti. Dünden biraz daha iyi görünüyordu. Yüzümü avucunun içine aldı ve:
    —İyi ki yanımdasın, dedi.
    Bende kollarımı Oğuzun boynuna doladım ve:
    —Bana ihtiyacın olduğu her zaman yanında olacağıma söz veriyorum, dedim.
    Yüzündeki bir anlık mutlu ifadeyi görmek için bütün ömrümü verebilirdim. Ama bu güzel ifade o kadar kısa sürdü ki yüzü tekrar o eski düşünceli halini aldı.
    Aradan iki hafta geçtikten sonra Oğuz tekrar o eski neşeli günlerine dönmüştü. Artık her şey eskisi gibiydi. Çok mutluyduk deliler gibi âşıktık birbirimize. Hiçbir şey ayıramazdı bizi bundan öylesine emindim ki o zamanlar…
    Ama tabi her şey düşündüğüm, hayal ettiğim şekilde ilerlememişti. Sanki kötü kalpli bir cadı gelmiş ve lanetlemişti bizi…
    Oğuz anlam veremediğim bir şekilde uzaklaşmaya başlamıştı benden artık daha az arıyor daha az görüşmek istiyordu. Korktuğum şey mi oluyordu yoksa. Beraberliğimiz iki buçuk seneye dayanmıştı bu süre aşkımıza çok mu fazlaydı. Oğuz soğumuş muydu artık benden. Belki de vazgeçti artık aşkımızdan.. Bilmiyordum Oğuz’a ne olduğunu bilmiyordum…
    Oğuz’a bu sorularımın cevabını soramıyordum. Sanırım vereceği cevaptan korkuyordum. Korkumdan dolayı hiç bir şey yokmuş her şey yolundaymış gibi her gün onu arıyordum.
    Her buluştuğumuzda da ona ne kadar âşık olduğumu söylüyordum. Oda beni sevdiğini söylüyordu sesi eskisi gibi değildi donuktu, ama gözleri hep aynıydı derin mavi gözleri hep bana en âşık haliyle bakıyordu.
    Yine bir gece ben oğuz’un anlamsız uzaklaşmasını düşünmekten uyuyamamıştım. Saat gece yarısını geçeli çok olmuştu. Beynim çatlamak üzereydi. Oğuzun sabahtan beri aramamış olması kalbimi acıtıyordu. Artık ne olacaksa olmalıydı. Yaptığımın ne kadar mantıklı olduğunu bir an bile düşünmeden yatağımdan fırladığım gibi siyah eşofmanımı ve gri hırkamı bir çırpıda giydim ve aşağı indim. Sessizce kapıdan çıktım. Aralık ayındaydık gece düşündüğümden çok daha fazla soğuktu. Bir an içim titredi eve dönmeyi düşünsem bile bu gece ne olacaksa olmalıydı. Kafamdan dönüş fikrini attım ve koşarak caddeye çıktım.
    Hava soğuk ve karanlık olmasına rağmen o kadar kararlıydım ki hiçbir şey beni korkutmuyordu. Bir taksi çağırdım ve Oğuzun evine gittim.
    Oğuzun odasının camının önüne geldim ve mesaj attım. Oğuz “kapının önüne in hemen” mesajımı çabuk okumuş olmalı ki iki dakika sonra nefes nefese kapının önündeydi.
    —Sevil ne oldu? İyisin dimi?
    Aslında bugün hiç bu kadar iyi olmamıştım. Oğuzu görünce bir an rahatladığımı hissettim. O benim ilacımdı. Onsuz nefes almak ne kadar da zordu.
    — Asıl sen söyle Oğuz ne oluyor?
    —Neden bahsettiğini anlayamıyorum açık açık söyler misin?
    —Neden bana bu kadar soğuksun? Neden aramadın beni bütün gün ne yaptım Oğuz söyler misin?
    Oğuz çok üşüdüğümü fark etmiş olmalı ki:
    —İçeri gel Sevil. Dedi.
    İçeri girdim. Oğuzun eliyle yanaklarımdan süzülen yaşı sildiğinde ağladığımı fark ettim.
    —Dinliyorum Oğuz. Dedim
    —Sana olan aşkımdan şüphen mi var Sevil?
    —Korkuyorum Oğuz sensizlikten çok korkuyorum.
    Dedim ve ağlayarak Oğuza sarıldım. Bu Oğuza son sarılmammış sonradan anladım.. Oğuz bütün gün çalıştığının bu aralar işlerin çok yoğun olduğunu bana bu yüzden zaman ayıramadığını bana hala deliler gibi âşık olduğunu söyledi. Tabi ki ona bütün kalbimle inandım. En çok duymak istediğim cümlelerdi bunlar. Daha fazla sorgulamaya cesaretim de yoktu zaten. Oğuz eve bıraktı beni. Kapının önünde son bir öpücükten sonra uzun uzun sarıldı ve gitti.
    O gece belki de çok uzun seneler uyuyamayacağım kadar huzurlu ve mutlu uyudum. Sabah erkenden uyandım anneme kahvaltı hazırlamasında yardımcı oldum ve ailecek güzel bir Pazar kahvaltısı yaptık. Oğuzun telefonunu bekledim bugün pazardı mutlaka beni arayacak ve almaya gelecekti. Daha uyanmadığını düşündüğüm için bir süre bekledim saat on ikiye gelirken dayanamadım ve aradım. Oğuzun telefonu kapalıydı. Şarjı bitmiş olmalıydı. Evlerini aradım telefonu Neslihan teyze açtı.
    —Merhaba Neslihan teyze Oğuzun şarjı bitti sanırım aradım ulaşamadım da evde mi?
    —Kızım haberin yok mu Oğuz gitti.
    —Ya ne kadar oldu çıkalı? Ah Oğuz ya hemen hazırlanmaya başlayayım. Bekletmeyeyim Oğuzu.
    —Kızım Oğuz Amerika ya gitti.
    Başım zonkluyordu. Her yer karanlıktı bir ara bir ışık görür gibi oldum. Annem miydi evet evet babamda yanındaydı bana endişeli gözlerle bakıyorlardı. Ama ağzımı açıp konuşamıyordum sesim çıkmıyordu. Gözlerimin önünde ki sis perdesi yavaşça aralandı ve bir hastane odasında olduğumu fark ettim koluma serum bağlanmıştı.
    —Nerdeyim ben anne neler oluyor. Dememle o cümle yankılandı kulaklarımda “Oğuz Amerika ya gitti.” Bütün bedenim buz kesti bir anda. Annem:
    —Telefonla konuşuyordun bir anda bayıldın bizde anlayamadık apar topar hastaneye getirdik seni. Doktor tansiyonunun çok düştüğünü söyledi. Yarım saattir baygınsın bebeğim bizi çok korkuttun.
    —Anne gitmiş Oğuz gitmiş anne. Dedim hıçkırıklara boğuldum.
    Sakinleştirici iğne yapmışlar bana bir saat sonra uyandım. Eve götürüyorlardı beni hiç konuşmadan ağlıyordum sessizce. Dermanım yoktu. Her şey bir rüyaydı ve sabah olacak ben uyanacaktım. Ama olmadı Bir hafta boyunca deli gibi ağladım her gün . Oğuza ulaşamadım oda aramadı beni hiç. Nedenini bilmeden böyle bir aşkın bitmesi anlamsız geliyordu. Oğuz neden söylemedi bana, neden bir anda çekti gitti? Nasıl dayandım buna bilmiyorum. Geri gelecek ümidi ayakta tuttu hep beni.
    Tam üç ay olmuştu. Oğuz gelmedi… Ona olan sevgim yerini kızgınlığa, yavaş yavaşta nefrete dönüşüyordu. Annesini arıyordu ara sıra, bende öyle haber almaya başlamıştım iş için gitmiş çok iyi bir teklif almış ailesini geçindirmek zorundaymış. Peki, ben ne olacaktım. Nasıl bırakıp gitti beni diye her gün sordum kendime. Annesine beni soruyor mu Oğuz dediğimde adını bile anmıyor diyordu. Doğrumuydu söyledikleri bilmiyordum. Ama kalbim çok acıyordu ilk günkü kadar çok…
    Kendimde buldum bir süre suçu, onun sevgisini hak etmediğimi ve ona yeterince sevgimi gösteremediğimi söylüyordum hep kendime fakat düşündükçe boğuluyordum. Beni bırakıp gidişini hazmedemiyordum. Kimseye güvencim kalmadı, ailemle doğru düzgün konuşmuyordum bile.
    Acıyla dolu tam bir sene aramamıştı beni bir süre ulaşmaya çalıştım ona ama başaramadım. Bende acımı kalbime gömdüm. Bıraktım onu aramayı. Dışarıdan bakıldığında eski halime dönmüştüm. Oğuzdan önceki halime sessiz kendi halinde bir Sevil vardı artık.
    Ama kimse bilmese de her gece gözyaşı döküyordum aşkım için, Oğuz için. Bu ansızın terk edilişi hak etmemiştim. Artık ne denizin bir anlamı vardı benim için ne de gökyüzünün. Mavi olan her şeyden nefret ediyordum. Bana hep onu hatırlatıyordu.
    Sabah işe gidip geliyordum. Pek fazla konuşmadan odama çıkıyor müzik dinliyor ve yatıyordum. Benim en büyük destekçim Pınar oldu oda olmasaydı. Belki de bir akşam denizin, maviden siyaha dönüştüğü saatlerde o karanlık sularda kaybolup gidecektim. Pınar a çok şey borçluyum. En zor anlarımı onun sayesinde atlatabildim.
    Tam bir buçuk yıl olmuştu Oğuz gideli. İşten çıkıp eve geldiğimde kapının önünde beni bir sürpriz bekliyordu. Saçlarını uzatmıştı biraz da kilo almıştı karşımda durmuş öylece bana bakıyordu. İnanamıyordum Oğuz geri dönmüştü. Koşup sarılmak istedim tüm hücrelerim onu deli gibi özlemiştim. Gözlerimden yaşlar yağmur gibi boşalıyordu. Bütün vücudum titriyordu.
    Ama sonra beni terk edip gidişini düşündüm yaşadığım acıları, bana çektirdiklerini… Koşarak evin kapısına yöneldim tam içeri girecektim ki engelledi beni
    —Sevil ne olur bir dakika dinle beni. Diye haykırıyordu.
    —Ne dinlemesi neyi dinleyeceğim? Diye bağırdım.
    —Sevil ya işten çıkarılacaktım ya da Amerika ya gidecektim. Dönüşümün ne zaman olacağını bile bilmiyorken sana beni bekle diyemezdim, gel de diyemedim seni buna mecbur bırakmak istemedim. Tek seçeneğim kalmıştı seni kalbimde götürmek. Ama bu ayrılığa bende daha fazla dayanamadım. Beni ne olur affet seni seviyorum.
    O an kendime engel olamadım kan beynime sıçramıştı. Suratına bir tokat attım. Ne demekti seviyorum. Niye gitmişti ki o zaman kolay mıydı bu kadar. Hayır değildi. Ama elimin yüzüne değdiği an tüylerim diken diken olmuştu. Allah’ım her şeye rağmen deli gibi âşıktım ben bu adama.
    Oğuz verdiğim tepki karşısında sadece gözlerime odaklanmış bakıyordu. Buna daha fazla dayanamazdım. Onu affedemezdim. Aşkımdan, acımdan ölsem de yapamazdım affedemezdim. Ona bir daha nasıl güvenebilirdim ki. Biliyordum şimdi dönsem sarılsam ona her şey eskisi gibi olur muydu asla! Olmazdı olamazdı bir buçuk yıl az değil çok acı yaşadım.
    Ona son kez baktım ve eve girdim kapıyı hızlıca kapattım. O ise arkamdan yaşlı gözlerle baka kaldı.
    Bütün gece camımın önünde beni bekledi. Perdenin arkasından yüzünü izledim sabaha kadar ona bakmayı özlemişim o mavi gözlerini özlemişim. Acı vardı yüzünde belliydi pişman olmuştu. Ama çok geçti artık çok geç. Sabaha kadar o dışarıda ben odamda ağladık.
    Sabaha karşı umudu kalmamış olmalı ki gitti. Bende sessizce valizime en sevdiğim kotumu iki tane tişört, birkaç tane kazak ve iç çamaşırı koydum. Bana beraberliğimiz boyunca aldığı tüm hediyeleri, yazdığı notları bir kutuda saklıyordum. Her gece çıkarıp tekrar tekrar bakıp ağlıyordum. Kutuda ne varsa hepsini çöpe attım. Sadece son gece hırkasını vermişti bana soğuktu üşüyordum. Onu atmaya kıyamadım. Onu da valize koydum. Pasaportumu ve birikmiş paralarımı aldım. Ve hazırdım gitme vaktiydi, sıra bendeydi. Nereye gidecektim bilmiyordum ama gitmeliydim.
    Annemlerin yatak odasına gittim uyuyorlardı. Oğuz yüzünden onları da çok üzmüştüm. Onları tek evlatlarından ayırmak içimi de yaksa başka çarem kalmamıştı. İkisini de uyandırmadan öptüm. Annemin başucuna bir not bıraktım. Oğuzun geri döndüğünü hiçbir şeyin eskisi gibi olamayacağını burada yaşamamın bana sadece acı vereceğini, bana kızmak yerine anlamaya çalışmalarını istedim. Ve evden çıktım
    İstanbul a veda etmeden önce yapmam gereken iki şey kalmıştı. İlk olarak Pınar a gittim. Bu saatte beni karşısında valizle görünce şok oldu. Olanları anlattım çok yalvardı gitmemem için ama kararlı olduğumu görünce sıkı sıkı sarıldık. Ve Pınar’ada veda etmiştim artık son vedamı etmekteydi sıra.
    Oğuza bir mektup yazmıştım evden çıkmadan önce şöyleydi:
    Oğuz’a;
    Seninle sahilde karşılaştığımız ilk gün değişti benim hayatım. Seni o kadar çok sevdim ki. Daha önce hiç yaşamadığım bir duyguydu bu aşktı. Çok güvendim çok inandım. Sensiz nefes alamaz hale geldim. Ekmeğim suyumdun sen benim. Her şey böyle güzel anlamlıyken niye gittin Oğuz neden bıraktın beni. Gel desen gelirdim hiç düşünmeden. Biliyor musun sen gittikten sonra güneş doğmadı bir daha Yeditepe’ye. Benim ki de laf mı sen nerden bilebilirsin ki sen hiç sensizliği yaşamadın ki.
    Ben seni uzakta sevmeye alışmışken sen geri dönüyorsun. Seni seviyorum Sevil diyorsun.
    Söyle ne yapmalıyım bende sana hala deli gibi aşığım mı demeliyim evet sana hala çok aşığım ama yok Oğuz artık biz olamayız. Ben inancımı kaybettim. Biz aşık olmayı beceremedik.
    Sen bu satırları okurken büyük bir ihtimal uçuyor olacağım bilmediğim bir şehre. Şuan nereye gideceğimi bende bilmiyorum sadece gitmek istiyorum.
    Sevdiğim kendine çok iyi bak. Sana bana yaşattığın bu güzel duygular için, hayatımın en özel üç yılı için teşekkür ederim. Artık gitme vakti. Hoşçakal…
    Mektubu mavi bir zarfın içine koydum. Zarfın içine birde bana aldığı küçük kelebekli bilekliğimi de koydum. Zarfı posta kutularına bıraktım. Ve gözyaşları içinde oradan uzaklaştım.
    Artık vakit tamamdı veda edecek kimsem kalmamıştı. Gördüğüm ilk taksiye bindim ve ****** Havalimanı’na dedim. Yaptığım doğrumuydu. Buna hala karar vermemiştim. Ama önemli de değildi bu yanlışsa da yanlıştı. Ben gidecektim sonuçta.
    Saat 7.30 du kırk beş dakika sonra Kanada uçağı vardı. Çok fazla düşünmeden bileti aldım ve bekleme salonunda saatin gelmesini bekledim. Vazgeçmiştim her şeyden herkesten yeni bir hayat kuracaktım kendime. En baştan başlayacaktım.
    Uçakta yeni hayatımı düşündüm. Korkuyordum daha önce hiç görmediğim bir yere gidiyordum. Geride bıraktıklarımı düşündüm. Annem ve babam gittiğimi fark edince ne yaptılar kim bilir canım çok acıdı onlar bunu hak etmemişlerdi.
    Uçaktan inince hemen bir taksi çağırdım ve havalimanında ismini aldığım bir otele götürmesini istedim. Otel orta seviyede güzel sayılabilecek bir yerdi. Odamı deniz görmeyen kısmından seçtim buna tahammülüm yoktu artık. Küçük sevimli bir odaydı. Eşyalarımı çekmeceye yerleştirdim bir süre burada kalacaktım nasıl olsa.
    Kanada ilk iş olarak bir telefon kulübesi buldum ve annemi aradım. Annem telefonda sesimi duyunca bir çığlık attı.
    —Sevil neredesin?
    Yaşadığı acıyı kalbimde hissetmiştim. Elimden geldiğince güçlü bir sesle:
    — Anne şimdi lütfen beni dinle benim için en iyisi buydu ben şuan çok iyiyim lütfen nerede olduğumu sorma sadece mutlu olacağımı bil yeter. Sizi çok seviyorum beni affedin.
    Dedim. Ve telefonu kapattım. Ağlıyordum çok zordu onlardan ayrı kalmak. Pınardan, İstanbul’dan, Oğuzdan ayrı kalmanın ne demek olduğunu öğrenmiştim zaten…
    Bir hafta Kanada’yı tanımaya çalıştım. Neler yapabileceğimi araştırdım. İngilizcem iyi seviyedeydi bundan dolayı çok sorun yaşamadan bir mimarlık bürosunda iş bulabileceğimi umuyordum.
    Annemi aramam gerekiyordu bir haftadır benden haber alamamıştı. Kim bilir ne haldeydi.
    Annem sesimi duyunca çok sevinmişti sesinden bunu anlayabiliyordum. Bir haftadır yaptıklarımı anlattım. Dinledi yorumlar yaptı. Akıl verdi. Ama bir başka konuşuyordu. Bir şey vardı sanki sesinde
    —Anne bir şey mi oldu saklama benden. Yoksa babama mı bir şey oldu?
    Annem susuyordu.
    — Anne konuşsana lütfen ne oldu?
    — Baban iyi Sevil.
    — Peki, kim anne?
    — Sevil Oğuz…
    Sessizlik…
    Hiçbir şey soramıyordum. Beynim donmuştu. Öylece iki üç dakika bekledim. Annem devam etti.
    —Senin mektubunu aldıktan sonra iki gün ulaşamamışlar Oğuz’a.
    Annem yutkundu. Ama devam edemedi sesi titriyordu. Hiçbir şey hissedemiyordum. Adeta taş kesilmiştim.
    —Anne anlat artık Oğuz’a ne oldu!
    — Tamam, ama sakin ol lütfen bebeğim.
    — Tamam, anne anlat!
    — Dün Oğuzu balıkçılar Yeşilköy sahili açıklarında cansız bedenini bulmuşlar.
    Telefon elimden düştü. Telefon kulübesinden çıktım. Ağlamıyordum hiçbir şey hissetmiyordum. Deniz kenarında bir banka oturdum. Kaç saat oturdum bilmiyordum.
    Geri dönmeli miydim buna kalbim dayanır mıydı bilemiyordum. Ben onsuzluğu seçmiş buraya onsuz bir hayat için gelmiştim. Ama beni yaşatan en azından onunla aynı gökyüzünü paylaşabilmekti. Ama şimdi o yoktu…
    İstanbul’a dönmeye karar verdim. İlk uçakla geri döndüm. Oğuz’un cenazesine yetişebildim. O an anlayabildim onu sonsuza dek kaybettiğimi. Bu dayanılmaz bir acıydı. Ama hala gözlerimden bir damla gözyaşı akmamıştı. Öylece orda durmuş, Annesinin feryatlarını izliyordum. Herkes bir süre sonra dağılmaya başladı. Annem ve babam yanımdaydılar onlara gitmelerini beni yalnız bırakmalarını söyledim. Sonra Oğuz’un mezarının başına gittim. Avuçlarımın içine toprağı aldım, sıktım elleri yerine toprağı sıkıyordum. Bir an her şey kayboldu. Bir tek ellerimde ki bir avuç toprak ve ben…

















      Forum Saati Paz Mart 26, 2017 10:59 am