Giresun Üniversitesi Türkçe Topluluğu

Türkiye'den erişim engeli nedeniyle yeni adresimiz: turkcetoplulugu.weebly.com

Nar Ağacı
Nazan Bekiroğlu
(%25 İndirimle)
Beyaz Türkler K.
Alev Alatlı
(%25 İndirimle)
turkcetoplulugu.weebly.com Topluluğumuzun yeni adresi
Kendini Açma
B. Çetinkaya

    ...MUSTAFA...

    Paylaş

    0801060035

    Mesaj Sayısı : 1
    Kayıt tarihi : 22/12/10

    ...MUSTAFA...

    Mesaj  0801060035 Bir Perş. Ara. 23, 2010 12:51 pm

    MUSTAFA
    Şehir yine kalabalık ve sıkıcıydı. Caddelerde yürümek insanlar yüzünden zorlaşıyordu. Biri olmasa diğerine kesin çarpıyordu insan bu kalabalık şehirde. Ne kadar zordu burada yaşamak. Kendini dinlemek istesen sakince oturacağın hiçbir yer yoktu. İğne atsan yere düşmez sözü tam bu şehir için söylenmişti. Gökyüzü masmaviydi. Deniz her zamankinden hırçın, martılar huzursuzdu. Sanki onlar da sıkılmıştı bu kalabalıktan. Onlar da sakin ve duru bir şehir istiyordu. Vapurlar hınçla öttürüyordu düdüklerini. Yorulmuş ve isyan edercesine yapıyorlardı bunu. Yorulmaz mı hiç? O kadar insanı taşımak, derdini çekmek hiç de kolay değildi tabi. Ama o her gün her saat hiç bıkmadan bunu yapmak zorundaydı. Güneşin parıltısı, kuşların cıvıltısı ifadesizdi sanki… Mustafa’ya bu şehirde tek huzur veren kuşların sesiydi. Bir tek onlar neşe dolu ve masumdu. Kendini öylesine çaresiz ve yapayalnız hissetmişti ki; önüne gelen bir kola kutusuna olanca hızıyla vurdu: “ Keşke hayat daha kolay olsa, bu geçim derdi olmasa. “ diye söylendi.
    * * *
    Anne Fatma ‘nın doğuştan bir bacağı sakattı, aksayarak yürüyordu. Baba Fikret ise doğuştan kördü. Kader onları zor şartlar altında bir araya getirmişti. Sivas’ta görücü usulü evlenmişlerdi. İkisinin de ailesinin maddi durumu çok iyi değildi. Başta onlara göre her şey iyiydi. Düğünde topladıkları para ve yardımlarla hayatlarını geçindiriyorlardı. Bir süre sonra ellerindekiler yavaş yavaş tükenmeye başladı. Hazıra dağlar dayanmaz ne de olsa. Bu arada günler geçtikçe Fatma’nın mide bulantıları ve baş dönmeleri artıyordu. Fatma bir bebek bekliyordu artık. Çok mutlu olmuştu. Hemen haberi eşine verdi:
    — Bey sana bir şey söyleyeceğim.
    — Söyle bakalım hanım derdin neymiş.
    — Bir bebeğimiz olacak bey.
    — Gerçekten mi Fatma?
    Fikret sevinsin mi üzülsün mü anlayamamıştı. Şaşkınlıkla karşılamıştı bu haberi. Bebeği olacaktı. Ne kadar güzel, ne mutlu bir haberdi. Ama zaten kendileri zar zor geçiniyorlardı. Bir de bebek gelirse ne yapacaklardı? Fikret o gece sabaha kadar düşündü. Bir çare bulmalıydı. Aklına babasının İstanbul’daki askerlik arkadaşı gelmişti. Mehmet Amca’nın yanına gidip, ondan iş isteyecekti. O günün sabahında hazırlandı. Hemen İstanbul’a gitti. Mehmet amca çok yardımsever bir insan değildi ama Fikret’i de böylesine zor bir durumda bırakmaz, bir şeyler ayarlardı. Öylede oldu. Mehmet amca biraz söylenerek de olsa Fikret’e rahat çalışabileceği, masa başı bir iş ayarlamıştı. Fikret hemen çalışmaya başladı. O hafta içinde küçük bir ev tuttu. İçine birkaç parça eşya alıp, evini yerleştirdi. Daha sonra köyü arayarak Fatma’yı yanına aldırdı. İkisi de çok mutluydu. Fikret işe gidip geliyor, Fatma da evinde ev işleriyle uğraşıp, komşularıyla vakit geçiriyordu. Her hafta bebeği için renkli yünler alıp, ona kıyafetler örüyordu. Öyle böyle derken dokuz ay geçmişti. Fikret ve Fatma dört gözle bebeklerinin doğacağı günü bekliyorlardı. On gün sonra bu tatlı bekleyiş sona ermişti. Nur topu gibi bir oğulları olmuştu. Fikret ölmüş babasının ismini vermek istedi oğluna. Babası gibi dürüst, çalışkan ve namuslu olmasını istiyordu. Adını Mustafa koydu. Kucağına aldı ve: “Hoş geldin bu dünyaya oğlum. Senin adın Mustafa. İsmin gibi yaşarsın inşallah bu dünyada.” dedi.
    Artık üç kişi olmuşlardı. Fikret daha bir canla başla çalışıyordu. Çünkü oğlunun onun kazandığı paraya ihtiyacı vardı. Mustafa’nın rahat yetişmesi için Fikret’in çalışması gerekiyordu. Günler Mustafa’nın etrafında onunla gülüp, onunla ağlayarak geçiyordu. Fikret Mustafa’yı görmüyordu ama dokunuşlarıyla sevgisini nakış nakış işliyordu yüreğine. Oğlunun yeri bambaşkaydı Fikret’te. Günler ne kadar hızlı geçiyordu. Mustafa okul çağına gelmişti artık. Bir akşam odada otururlarken Fikret şöyle demişti Fatma’ya:
    — Zaman ne acımasız Fatma. Hatırlıyor musun evlendiğimiz günü? Daha dün gibi geliyor bana. Ama kaç sene geçmiş üzerinden. Bir oğlumuz olmuş, okul çağına gelmiş. Daha doğduğu günü dün gibi hatırlıyorum keratanın. Ah Fatma ah! Doyasıya yaşayıp, oğlumuzun okuduğunu, iş sahibi olduğunu, evlendiğini görür müyüz acaba?
    — O nasıl söz bey, tabi ki göreceğiz. Daha torunlarımız olacak onları da seveceğiz. Torunlarımı görmeden bir yere gitmeye niyetim yok benim.
    Ertesi gün alışveriş vardı. Mustafa için okul malzemeleri alınacaktı. Annesiyle birlikte çarşıya çıktılar. Akşama kadar her yeri gezdiler. Bütün malzemeleri aldılar. Akşam eve geldiklerinde çok yorulmuşlardı. Değmişti ama bu yorgunluğa. Fikret eve geldiğinde Mustafa babasını aceleyle içeri aldı. Hemen odaya götürüp, kanepeye oturttu. Aldıkları her şeyi heyecanla anlatmaya başladı. Çok mutlu olmuştu. Fikret hiçbirini görmüyordu ama dokunarak ne olduklarını tahmin ediyordu. Mustafa’nın mutluluğu babasını da sarmıştı. Oğlunun böylesine mutlu olduğunu hissetmek çok güzel bir duyguydu. Bir hafta geçmiş ve okul günü gelmişti. Sabah erkenden uyanmıştı Mustafa. Çok heyecanlı olduğu için gözüne uyku girmiyordu. Hemen elini yüzünü yıkadı, mavi önlüğünü giydi, çantasını hazırladı. Okula gitmeye hazırdı artık. Annesinin hazırladığı kahvaltılıkları hep birlikte yediler. Sonra birlikte evden ayrıldılar. Baba işe gitti, annesi ve Mustafa da okula gittiler. Annesi ilk gün onu yalnız bırakmamıştı. Yolda giderken oğluna nasihatler etti. Onun iyi ve çalışkan bir öğrenci olması için güzel sözler söyledi. Konuşurlarken yol bitmiş ve okula gelmişlerdi. Annesi oğlunu sınıfa kadar bıraktı ve öğretmeniyle tanıştı. İsmi Günay idi öğretmenin. Çok hoş ve çalışkan birine benziyordu. Fatma, Mustafa’nın böyle bir öğretmeni olduğu için çok sevinmişti. Ders başlamadan Günay öğretmenle biraz konuşmuşlardı. Daha sonra oğlunu ona emanet ederek sınıftan ayrıldı. Ayrılmadan önce oğluna okul çıkışında bir yere gitmemesini, bahçede kendisini beklemesini söyledi. O gün Mustafa için biraz zor geçmişti. İlk defa annesinden ayrılıyordu. Ayrılık çok uzun değildi ama annesi yanında değildi. Ders bitmiş, eve gitme vakti gelmişti. Mustafa annesini çok özlediği için onu beklemeden evin yolunu tutmuştu. Yolu biraz karıştırdı. Yanlış bir yere gitmişti. Ne yapacağını şaşırmış, çok korkmuştu. Keşke annesinin sözünü dinlemiş olsaydı. Hem kaybolduğu için üzülüyor hem de annesinin kızacağını düşünerek korkuyordu. Fatma okul vaktinin geldiğini görünce apar topar evden çıkmıştı. Öğrenciler dağılmıştı. “İnşallah Mustafa beni bekliyordur.” diyerek hızlı hızlı yürümeye başladı. Bacağı zorluk çıkartıyordu ama oğluna yetişmek zorundaydı. Okula vardığında kimseyi göremedi. Mustafa bahçede yoktu. Okulun içine baktı. Kimseleri bulamadı sadece temizlik görevlileri vardı onlar da okulu temizliyordu. Bir tanesini çevirerek oğlunu sordu. Görevli okulda kimsenin kalmadığını, oğlunun da eve gitmiş olabileceğini söyledi. Fatma aceleyle eve gitmeye başladı. Bu arada geçtiği yerlere, Mustafa buralarda olabilir düşüncesiyle bakınıyordu. Ama yol boyunca göremedi oğlunu. “Evdedir umarım.” diyerek yolu bitirdi. Eve geldiğinde daha oğlu gelmemişti. Korkmaya başladı Fatma. Ya oğlunun başına kötü bir şey gelmişse? Fikret’i aramayı düşündü. Ne yapacağını bilmiyordu. Tam elinde telefon Fikret’i ararken kapı çaldı. Telefonu kapatıp, hemen kapıya koştu. Önce sevinçle, daha sonra kızgın bir sesle:
    — Ah oğlum! Canım oğlum nerdesin sen? Nasıl korkuttun beni yavrum. Ben sana demedim mi sakın bir yere ayrılma, gelip seni alacağım diye.
    O arada oğlunun yanında duran bayanı fark etti. Üst komşusu Ayla teyzeydi. Ne olduğunu anlamadı. Ayla teyze hemen anlatmaya başladı:
    — Fatma kızım, bugün benim birkaç sokak ötede günüm vardı. Akşam vakti olunca eve gelmek için yola koyuldum. Bir de ne göreyim? Senin ufaklık Mustafa kaldırıma oturmuş, ağlıyor. “Oğlum ne yapıyorsun burada?” dedim. “ Ben eve gidecektim ama kayboldum Ayla teyze. Annem çok korkmuştur beni okulda bulamayınca.” dedi. Ben de aldım eve getirdim. Yavrucuk zaten çok korkmuş. Kızma ona annesi; ama bol bol nasihat et ki bir daha böyle bir şey yapmasın.
    Fatma, Ayla teyzeye çok teşekkür etti ve Mustafa’yı içeri aldı. Onunla konuştu. Kendisinin ne kadar korktuğunu ve üzüldüğünü ona anlattı, bunun üzerine Mustafa hatasını anladı. Bu annesi ile Mustafa arasında bir sır olarak kalacaktı. Babasına anlatmayacaklardı. Çünkü babası çok sinirlenip, Mustafa’yı üzebilirdi. Annesi ona, bu olayı babasına bu defalık anlatmayacağını; ama bir daha böyle bir durum olursa hemen babasına anlatacağını söyledi. Mustafa sevinmişti çünkü bir daha böyle bir şey yapmayacaktı. Bu onun için çok büyük bir ders olmuştu. Bugünden sonra bir daha annesinden habersiz hiçbir şey yapmamıştı. Akşam babası geldiğinde okulda neler yaptığını anlattı:
    — Günay öğretmenimi çok sevdim baba. O da bizi çok sevdi galiba, hepimizle tek tek ilgilendi. Sınıfta herkesle tanıştım ve arkadaş oldum.
    Babası oğlunun bu halini çok sevmiş ve onunla gurur duymuştu. Gün geçtikçe Mustafa okula daha çok alışıyor, daha çok seviyordu. Artık tek başına gidip geliyordu. Çok çalışıyordu. Sınıfta ilk okumayı söken öğrenci olmuştu. Öğretmeni ona hemen bir kırmızı kurdele taktı. Mustafa’nın azmi ve başarısı öğretmenini çok sevindiriyordu. Akşam eve geldiğinde çok sevinçliydi. Hemen annesine kurdelesini gösterdi. “ Anne anne! Bak öğretmenim bana kurdele taktı. Ben okumayı söktüm.” sesleri evin içinde yankılanıyordu. Annesi ve babası da mutlu olmuşlardı. Bunun üzerine Fikret işten gelirken bir kitapçıya girerek, oğluna hikâye kitabı aldı. Hediyeyi Mustafa’ya verir vermez Mustafa büyük bir heyecanla hikâyeyi babasına okumaya başladı. Ertesi gün öğretmeni, Mustafa’ya ailesiyle görüşmek istediğini söyledi. Fikret işte olduğu için görüşmeye Fatma geldi. Günay öğretmen, Fatma’ya oğlunun çok zeki ve çalışkan olduğunu söyledi ve ondan çok memnun olduğunu belirtti. Mustafa’nın dersleriyle ilgilenmelerini, onu desteklemelerini istedi. Çünkü onun çok iyi yerlere geleceğini bildiği için şimdiden bu güzel öğrenciyi koruma altına almayı istiyordu. Fatma oğlunun öğretmeninden bu cümleleri duyunca çok mutlu olmuştu ve oğluyla iftihar etmişti. O da çok güveniyordu oğluna. İlerde iyi yerlere geleceğine gönülden inanıyordu. Bu konuşmadan sonra oğluyla daha çok ilgilenmeye başladı. Artık bütün dünyası Mustafa idi. Fikret de bu durumdan çok memnundu. Hayatlarında her şey yolunda gidiyordu. Fikret bazı geceler bunun bir rüya olduğunu, bir gün uyanmak zorunda kalacağını düşünüyordu. Bu düşünce onu çok korkutuyordu. Ara sıra Fatma’ya her şeyin yolunda gittiğini ama bu durumun bozulmasından çok korktuğunu söylüyordu. Fatma da her zamanki gibi iyi niyetiyle ona karamsar düşündüğünü, öyle bir şeyin olmadığını, bir ömür böyle mutlu yaşayacaklarını söylüyordu. Fikret de “ Umarım öyle olur.” düşüncesiyle korkularından kendini uzak tutmaya çalışıyordu.
    * * *
    Günler bir su gibi akıp gidiyordu. Mustafa delikanlı oluyordu artık. İlkokul ve ortaokulu başarıyla bitirmişti Mustafa. Her yıl aldığı takdir belgesiyle, ailesini hep mutlu etmeyi başarmıştı. Babası çok ümitliydi. Oğlu okuyacak, kendini kurtaracaktı. Bugüne kadar hep oğlu için çalışmıştı. Mustafa onun her şeyiydi, tutunacağı tek dalı, gözünün nuruydu. Onun üniversite bitirip, bir meslek sahibi olmasını her şeyden çok istiyordu ama ne yazık ki hayatta her şey istenildiği gibi güzel gitmiyordu. Fikret’in yıllardır düşündüğü, korktuğu şey başına gelmişti. Rüyadan uyanmıştı sanki. Çünkü çalıştığı şirket eleman çıkartıyordu. Bunlardan biri de Fikret olmuştu. Ne yapacaktı şimdi? Zaten bu işi de Mehmet Amca’nın sayesinde zar zor bulmuştu. Kimse Fikret’e kolay kolay iş vermezdi. Bu ülkede sağlam insanlar bile zor iş bulurken, Fikret bu haliyle nasıl iş bulacaktı ki? İşten çıkarıldıktan sonra eve gitmemişti. Akşama kadar ne yapacağını düşünmüş, ama bir çıkar yol bulamamıştı. Eve gidip, bunu söylemesi gerekiyordu. Akşam, iş çıkışı vaktinde eve gitti. Yüzü solgundu. Zili çaldı, Fatma kapıyı açtı. Fikret’in yüz ifadesini görünce çok korkmuştu. Kötü bir şey olduğunu anlamıştı ama işten çıkarıldığını hiç düşünmemişti. Fikret içeri girer girmez Fatma:
    — Bey, ne oldu sana? Yüzün bembeyaz, hiç iyi görünmüyorsun. Bir şey mi oldu?
    — Bir şey yok. İçeri geçelim, kapının ağzında kaldık.
    İkisi de sessiz bir şekilde içeri girdiler. Fikret Fatma’ya yemeği hazırlamasını söyledi. Fikret’in ağzını bıçak açmadı yemek boyunca. Herkes durgundu o akşam. Yemekten sonra Fikret, Mustafa ile Fatma’yı yanına çağırdı ve anlatmaya başladı:
    — Bizim şirket zor durumdaymış. Eleman çıkarmaları gerekiyormuş. Çıkarılan elemanlardan biri de benim. Anlayacağınız artık bir işim yok. Zor olacak ama iş bulmaya çalışacağım.
    Mustafa ve Fatma bu duruma çok üzülmüşlerdi. İkisi de Fikret’e destek olacaklarını, ellerinden ne gelirse yapacaklarını söyledi. Fikret mutlu olmuştu ama onları zor günlerin beklediğinin de farkındaydı. O gece sabaha kadar uyuyamadı. Yalnız değildi. Fatma da uyuyormuş gibi yapıyordu ama onun da gözüne bir damla uyku girmemişti. Sabah olduğunda yine işe gider gibi evden çıktı Fikret ve iş aramaya başladı. Gittiği her kapı birer birer yüzüne kapanıyordu. Kimse kör bir insanı yanında çalıştırmak istemiyordu. Akşama kadar gitmediği yer kalmamıştı. Tanıdığı birçok insana haber göndermişti. İşten ayrıldığını, hemen iş bulması gerektiğini söylemişti. İnşallah iyi bir haber gelir umuduyla bekliyordu. Akşam eve gittiğinde Fatma iş bulamadığını anlamıştı ve hiç üstüne gitmedi. O hep umutluydu. Fikret’in iş bulacağına gönülden inanıyordu. Keşke Fikret de Fatma gibi umutlu olsaydı ama bir türlü olamıyordu. Bugün yaşadıklarını Fikret’ten başka kimse bilmiyordu. Bu yüzden de çok fazla umudu yoktu. Birkaç gün geçti aradan Fikret gittiği hiçbir yerde iş bulamamıştı. Tanıdıklara gönderilen haberden de cevap yoktu. Çaresiz kalmıştı Fikret. Yine de iş aramaya devam ediyordu. Fatma her sabah bir umutla eşini evden gönderiyordu. Elinden bir şey gelmediği için de çok üzülüyordu. Bu durumdan en çok etkilenen ise Mustafa olmuştu. Babasına yardım etmeyi istiyordu ama okulla birlikte nasıl sürdüreceğini bilmiyordu. En çok sevindiği şey ise, birkaç hafta içinde okulun tatile girecek olmasıydı. Yaz tatilinde Mustafa bir iş bulup, babasına yardım edecekti. Son sınavları biter bitmez iş aramaya başladı. Birkaç gün iş aradı, bulamadı. Bıkmadan iş bulana kadar arayacaktı. Bir gün Laleli’de etrafına bakınırken bir ses duydu:
    — Hey evlat! Öyle etrafına bakınacağına gel de yardım et, harçlığını çıkar.
    Bu ses ilaç gibi gelmişti Mustafa’ya, hemen koştu yardıma. Arabadan dükkâna mal taşıyacaktı. Var gücüyle yardım etti çalışanlara. Dükkânın sahibi Nazım Bey dikkatle inceledi bu genç delikanlıyı. Çalışması çok hoşuna gitmişti. İçinden, “Böyle çalışan birkaç adamım olsa ne kadar rahat ederim.” diye geçirdi. Çalışanlarından birine iş bittikten sonra bu genç delikanlıyı yanına göndermelerini söyledi. İş bir saate kalmadan bitmişti. Mustafa yorulmuştu ama mutluydu; çünkü para kazanmıştı. Kendi emeğiyle kazandığı parayı evine götürecekti. Çalışanlardan biri yanına geldi ve patronunun kendisini görmek istediğini söyledi. Mustafa biraz tedirgin olmuştu. Yanlış bir şey mi yapmıştı acaba? Patron neden çağırsın ki yanına yoksa. Kesin yanlış bir şey yapmıştı. İçinde biraz korkuyla patronun yanına gitti:
    — Buyurun efendim beni çağırmışsınız.
    — Gel bakalım oğlum otur şöyle. Adın ne senin?
    — Mustafa efendim.
    — Demek ismin Mustafa. Anlat bakalım Mustafa. Ben seni daha önce hiç görmedim. Ne işin var buralarda?
    — Çalışmaya ihtiyacım olduğu için iş bakıyordum.
    — Tamam, oğlum iş aramana gerek yok, gel benim yanımda çalış. Benim de senin gibi bir elemana ihtiyacım var.
    — Sağ ol Nazım Bey, bak gör çok çalışacağım.
    Mustafa eve giderken çok sevinçliydi çünkü bu çevrenin en büyük işporta toptancısının yanında iş bulmuştu. Anne ve babasına iş bulduğunu anlattı. Babası oğlunun çalışmasını istemiyordu. Okumasını istiyordu; ama elinden başka bir şey gelmiyordu. Birinin çalışması gerekiyordu. Faturalar, giderler, ev kirası… Bunları birinin ödemesi lazımdı. Kendisi aylardır iş arıyordu. Hala bulamamıştı. Mecburen Mustafa çalışacaktı. Çaresiz bir şekilde bunu kabul etti babası. Mustafa işe başladı ve dört elle sarıldı. Bir yaz boyunca hiç bıkmadan çalıştı dükkânda. Nazım Bey’le çok iyi anlaşıyordu. Nazım Bey Mustafa’nın durumunu bildiği için ona daha çok yardımcı oluyordu. Artık aralarında kuvvetli bir bağ oluşmuştu. İkisi de bu durumdan memnundu. Mustafa azimle çalışıyordu. Hem evin geçimini sağlıyor hem de gelecek için ufak ufak birikim yapıyordu. Birkaç ay çalıştıktan sonra Nazım Bey’den biraz mal aldı. Sokak sokak gezerek bu malları satmaya başladı. Güneşli bir günün öğleninde güzel mi güzel bir kızla karşılaştı. Su gibi duru, çok hoş bir kızdı. Mustafa durduğu yerde öylece bakakaldı. Kız ise ona yaklaştıkça yaklaşıyordu. “İğne takımı var mı?” diye sordu. Mustafa’dan yanıt yoktu. Dili tutulmuştu sanki. Evet bile diyemiyordu. Vurulmuştu bu güzel kıza. Kız sorusunu tekrarlamak zorunda kaldı. Mustafa kendini toparlayıp, “Var.” diyebildi. Kız bir kutu istediğini söyledi. Mustafa hemen bir kutu iğneyi kıza uzattı. Kız ücretini ödemek için parayı uzattığında Mustafa , “ Ücreti hiç önemli değil.” demek istedi ama diyemedi. Çünkü eve para götürmesi gerekiyordu. Kız para üstünü de alınca evine doğru yol aldı. O gün akşama kadar o güzel kızı düşündü. Ertesi gün yine o sokağa geldi ve güzel bir satış yaptı. İçi daha bir rahattı. Bir yandan da dün gördüğü kızı arıyordu. Onu tekrar görmek istiyordu. Bir süre bekledi, etrafına bakındı ancak kız bir türlü görünmedi. Burada oturmuyor mu yoksa diye düşündü. Belki de bir akrabasının yanına gelmişti, kim bilir? Kızı göremeyince oradan ayrıldı. Üzülmüştü biraz. Akşama kadar yine satış yapmaya devam etti. Gün sonuna kadar epeyce satış yapmıştı. Her geçen gün daha çok mutlu oluyordu satış yaptığı için. Karar vermişti yarın yine gidecekti aynı sokağa; çünkü o kızı görmeyi çok istiyordu. Sabah erkenden gitmişti işe. Biraz satış yaptı ve beklemeye koyuldu. Bir de baktı ki geçen gün gördüğü kız, yakınlardaki bir evin balkonunda ipe çamaşır seriyordu. Sabırsızlıkla gitti evin önüne. Onu görünce yüreği pır pır etmeye başladı. Kuş gibiydi yüreği, çıkıp gidecekti kafesten. Kız bir an kafasını çevirince aşağıda ona bakan birini fark etti, hemen tanıdı. Geçen gün iğne aldığı gençti bu. Aslında kız da hoşlanmıştı bu gençten. Mustafa’yı görünce mutlu oldu, ona gülümsedi. Mustafa karşılık bulunca sevinçten havaya uçtu. Adını çok merak ediyordu. Çamaşırlar bitince kız içeri girdi. Mustafa onu görüp göremeyeceğini düşünürken, apartmanın kapısı açıldı ve kız çıktı. Mustafa’nın yanına geldi: “ El aynası var mı?” diye sordu. Mustafa bu kez sorusunu hemen cevapladı:
    — Evet, var. Senin gibi güzel bir kıza bu aynalar layık değil ama elimdekiler bunlar, istersen bakabilirsin.
    — Ayna olsun da ne olursa olsun, önemli değil. Bu arada benim adım Nükhet. Sen buraya satış yapmak için hep gelir misin?
    — Benim adım da Mustafa. Evet, genelde geliyorum ama bundan sonra her gün geleceğim buraya.
    Nükhet sevinmişti. Hoşlandığı genci her gün az da olsa görebilecekti. Günler günleri takip ediyor. Nükhet’le Mustafa’nın aşkı daha çok artıyordu. Mustafa her gün bir saatini Nükhet’e ayırıyor, geri kalan vakitlerde satışa devam ediyordu. Mustafa’nın yüzündeki mutluluk ifadesini annesi de fark ediyordu. Mustafa bir akşam mutfağa su içmek için girdiğinde annesi de arkasından geldi:
    — Bu ara yüzün çok gülüyor oğlum, mutlu görünüyorsun. Yanlış anlama şikâyetim yok bu durumdan ama bir sebebi vardır diye düşünüyorum.
    — Bir kıza âşık oldum anne. Görsen öyle güzel ki. Çok seversin. Adı Nükhet, su gibi duru bir kız.
    Fatma bu habere sevinmişti. Oğlunun mutluluğu kendisini de mutlu ediyordu ama biraz da kıskanmıştı. Biricik yavrusu Mustafa’yı başka biriyle paylaşacaktı. Oğlunun kendisine olan sevgisinin azalacağını düşünerek korktu biraz, ona belli etmemeye çalıştı. Korkusu yersizdi aslında. Mustafa adil bir insandı. Onda herkesin yeri farklıydı.
    Yaz tatili bitmek üzereydi. Okullar açılacaktı. Mustafa bu yıl son sınıftaydı. Okulların açılmasıyla birlikte gündüz satışa çıkamayacaktı. Kara kara ne yapacağını düşünüyordu. Durumun farkına varan Nazım Bey, Mustafa’yı yanına çağırdı: “ Bak Mustafa, okullar kısa bir süre sonra açılacak. Sıkıntılarının farkındayım. Okuyacaksan eğer sana yardım ederim gündüz okula git, akşamları da bana yardım edersin.” dedi. Mustafa öyle sevinçliydi ki: “ Ne iyi insanlar var şu dünyada.” diye içinden geçirdi. Kısa bir mutluluktan sonra eski sıkıntılı haline döndü. “ Taşıma su ile ne kadar değirmen döndürülür ki.” dedi kendi kendine. Nazım Bey kendisini destekleyecekti ama ailesini düşündü bir an. Ne yapacaktı onlar? Aç mı kalacaklardı? Onun için, dünyadaki en değerli varlıkları olan anne ve babası sefil mi olacaktı? Bunu yapamazdı. Okulu bırakıp, çalışmaya devam edecekti. Düşüncelerini Nazım Bey’e anlattı: ”Ağabey okula devam edemeyeceğim. Ben çalışmazsam aileme kim bakacak? Zor durumda kalmalarını istemiyorum.” dedi. Nazım Bey çok uğraştı ve sonunda Mustafa’yı okulu bitirmesi için ikna etti. Mustafa o gün eve geldiğinde çok bitkindi. Bütün bu olanlar onu yormuştu. Anne ve babasına sarıldı. Onların varlığı ile büyük bir kuvvet buluyordu kendisinde. Bir şeyler yediler, havadan sudan konuştular; çünkü gelecek onlar için belirsizdi. Mustafa’nın aklı anne ve babasındaydı.

    Günler aylar geçti. Mustafa’nın aklı bin parçaya bölünmüştü. Okuldayken aklı hep dükkânda, para kazanmakta, anne ve babasındaydı. İşte olduğu zamanlarda sürekli Nükhet’i düşünüyordu. Uzun zamandır göremiyordu. Okul açıldığından beri hafta içleri işe çıkamadığı için Nükhet’i de göremiyordu. Ama hafta sonları onlar için bulunmaz bir fırsat oluyordu. Yine tatildeki gibi biraz satış yapıp Nüket’in yanına gidiyordu. Biraz olsun özlem gideriyorlardı. Sonra yine iş başı yapıyordu Mustafa. Evin bütün yükü omuzlarındaydı çünkü. O para kazanmasa evde aç kalırlardı. Mustafa’nın aklı ticarete iyi çalışıyordu. Olmadık anlarda ticari fikirler tasarlıyor, hangi sokakta neyi ucuz alır, neyi en iyi fiyata satarım düşüncelerine dalıyordu. Bunca koşuşturmaya rağmen derslerinde yine de iyiydi. Öğretmenleri Mustafa’nın büyümüş de küçülmüş halinden gayet memnundular. Ailenin durumunu bildiklerinden dolayı ellerinden gelen yardımı yapıyor, ona kolaylık sağlıyorlardı. Mustafa’nın tek dert ortağı okuldaki genç rehber öğretmeni Deniz idi. Mustafa’nın bu zor durumlarda psikolojik olarak sorunlarının üstesinden gelmesini sağlayan oydu. Öğretmenini çok sever, her gün yanına uğrardı. Onunla konuşmak, sıkıntılarını biraz olsun paylaşmak onu rahatlatıyordu. Bir gün Deniz öğretmen Mustafa’yı özel olarak yanına çağırdı. Bir süre sohbet ettikten sonra rehber öğretmeni asıl konuya giriş yaptı:
    — Günler geçiyor, okul bitmek üzere Mustafa. Üniversite sınavı yaklaşıyor. Gördüğüm kadarıyla sınava hazırlanmıyorsun. Ne yapmayı düşünüyorsun?
    — Bilmiyorum hocam kafam çok karışık. Ailemin durumunu biliyorsunuz. Bu durumda üniversite okuma fikri bana çok uzak geliyor. Zaten bu sene çok zor şartlar altında okuyorum. Nazım amca da yardım etmeseydi bu seneyi de bitiremezdim hocam. Üniversiteye gidince çok masraf olacak. Ben kimseye yük olmak istemiyorum. Lise bitsin çalışmaya devam edeceğim.
    Deniz öğretmen üzülmüştü bu duruma. Böylesine zeki ve çalışkan bir öğrenciyi maddi imkânsızlıklardan dolayı kaybediyordu. Hâlbuki Mustafa üniversite okusa çok iyi mevkilere gelebilecek kapasiteye sahip bir öğrenciydi. Elinden bir şey gelmiyordu ne yazık ki.
    Lise bitmiş, Mustafa mezun olmuştu bugün. Okuldaki bütün arkadaşlarıyla vedalaşmıştı. O gün bütün öğretmenlerini tek tek ziyaret etmişti. Hepsiyle ayrı ayrı vedalaşmış, en zorunu sona bırakmıştı. Evet, Deniz öğretmenini en sona bırakmıştı. Okuldaki tek sırdaşıyla da vedalaşma vakti gelmişti. Deniz öğretmenle Mustafa arasındaki bağ bambaşkaydı. Aralarında öğretmen-öğrenci ilişkisinden çok, ağabey kardeş ilişkisi vardı. Tabi bunda, ikisinin de ailenin tek çocuğu olma faktörü vardı. Onlar birbirlerini kardeş gibi görüyorlardı. Kişisel birçok özellikleri birbirine benziyordu. Mustafa rehberlik odasının kapısını tıklatıp, içeri girdi.
    — Hoş geldin Mustafa, gel otur bakalım şöyle.
    Mustafa masanın önünde duran sandalyeye geçti. Öğretmeni de masanın başından kalkıp, Mustafa’nın önündeki sandalyeye oturdu. Böylece Mustafa ile daha samimi bir bağ kuruyordu.
    — Evet, Mustafa, yılın sonuna geldik. Göz açıp kapayıncaya kadar geçip gitti koskoca üç yıl. Bundan sonra hayatına nasıl bir yön vereceğine iyi karar vermelisin. Artık hayatın yavaş yavaş şekilleniyor. Üniversite eğitimi almak istemiyorsun. Umarım iş hayatında çok başarılı bir insan olursun.
    — Bitirdim sonunda öğretmenim. Sizin de desteğiniz olmasa ne yapardım bilmiyorum. Babamın işten ayrılmasından sonra çok zor günler geçirdim. Bütün zor zamanlarımda yanımda oldunuz, sağ olun. Bundan sonra hayatıma düzgün bir çizgide devam etmeye çalışacağım. Sizinle okul dışında da görüşmek isterim; çünkü hayatımın her döneminde yardımınıza ihtiyacım olacak.
    Öğretmeni bu isteğe çok sevindi.
    — Tabii ki Mustafa, istediğin zaman görüşürüz. Artık okul da bitti, beni ağabeyin bil. Her zaman senin yanındayım.
    Daha sonra ayağa kalktılar, tokalaştılar ve birbirlerine sarıldılar. Mustafa o akşam işe gitmedi, Nazım amca izin vermişti. “ Bugün senin olsun, doyasıya yaşa.” demişti. Bu fırsatı değerlendirdi ve Nükhet ile buluştu. Uzun uzun konuştular. Onunla birkaç yıl içinde evlenmeyi düşündüğünü söyledi. Mustafa Nükhet’i çok seviyordu. O an aklına babası geldi. Ya babası onu Mustafa’ya vermezse, ne yapacaktı o zaman? Nükhet Mustafa’yı çok seviyordu, onsuz bir hayat düşünemiyordu asla. Hemen bu kötü düşünceyi kafasından attı. O gün ikisi de birlikte oldukları için çok mutluydular.
    * * *
    Okul bitmişti, Mustafa ne yapacağını düşünüyordu. Birden Nazım Bey’in sesiyle irkildi:
    — Mustafa, bak yavrum artık öğrencilik bitti. Hayata tam olarak atılmalısın. Kendi ayaklarının üzerinde durmalısın. İş yerine bir eleman aldım, sen artık benden mal al, tezgâhta satmaya devam et.
    Mustafa bu söze hiç gücenmemişti.
    — Sağ ol ağabey, sen benim ustamsın. Sen nasıl istersen ben öyle yaparım.
    Artık hayata bir yerden başlamalıydı. Kısa bir koşuşturmadan sonra Mustafa’ya öncekinden daha büyük, üç tekerlekli bir tezgâh hazırlandı. Günlerden cumaydı, işe koyuldu ve Eminönü tarafına gitti. Pazara geldiğinde kısa bir araştırma yaptı. Elindeki malzemeler diğerlerininkine göre daha ucuzdu. Malların hepsini seyyar satıcılara sattı. O gün Nazım Bey’in mağazasından üç sefer mal aldı. Bütün mallarını sattı. Bugün iyi iş çıkardığı için oldukça sevinçliydi. Eğer bir süre daha böyle giderse durumunu toparlayabilirdi. Hatta daha fazla para biriktirip Nükhet’e layık bir düğün yapabilirdi. Anne ve babasının gönlünü hoş tutmak, Nükhet’in isteyeceği her şeyi alabilmek için çok çalışması gerekiyordu. Ayrıca bir yıl sonra da askere gidecekti. Mustafa askerdeyken evi geçindirecek kimse olmadığı için ailesine toplu bir para bırakması gerekiyordu. Bunun için gecesini gündüzüne katıp çalışıyordu. Bu tempoda Nükhet’i görmek zor oluyordu ama Mustafa ne yapıp edip bir şekilde sevdiği kızı görüyordu.
    Mustafa’nın azimli çalışmasıyla iki yıl geçmişti. İşleri de gayet yolunda gitmişti. Askere gitmeden evin ihtiyaçlarını sağlayacak ve elinde harçlık kalacak kadar da para biriktirmişti. Nazım Bey’le arası çok iyiydi. Mustafa’nın askere gidip gelmesiyle, Nazım Bey için ticarette çok şey değişecekti. Bu planlardan Mustafa’nın haberi yoktu tabi ki. Nazım Bey her şeyi tek tek düşünüp, planlamıştı. Askerliğini yapıp, gelince Mustafa ile ortak olacaktı. Bir gün dükkânda otururken Nazım Bey ile Mustafa konuşmaya başladılar:
    — Evlat, askerlik ne zaman? Yolculuk hangi gün?
    — Ağabey, kâğıt öylece bekliyor ama bilmiyorum. Ailemi kime emanet edeceğim. Bir de biliyorsun sevdiğim kız var. O ne olacak? Bu düşünceler beni çok yoruyor. Ne yapacağım? Nasıl edeceğim? Hiç bilemiyorum.
    — O nasıl söz oğlum. Ben burada ne güne duruyorum. Annen ve babanı hiç merak etme. Sen yokken elimden geleni yaparım. Hiçbir şeyden eksik bırakmam onları. Sevdiğin kıza gelince, sen gitmeden ailesine gideriz. Babasından bir söz alır, seni rahat rahat göndeririz askere.
    — Çok sağ ol ağabey, sen olmasan halim ne olurdu, bilemiyorum. Öyleyse ben bugün hem annemlerle hem de Nükhet’le konuşup, işleri halledeyim.
    Mustafa akşamüzeri Nükhet’le buluşup, durumu anlattı:
    — Nükhet, biliyorsun vatani görevimi yapma vaktim geldi. Artık gitmem gerekiyor. Aklımın sende kalmasını istemiyorum. Bugün Nazım ağabeyle konuştuk. Yarın akşam gelelim ve aramızda bir söz keselim. Bende askere kafam rahat gideyim.
    — İyi diyorsun da Mustafa babam bu işe ne diyecek? Hem beni istemeye gelecekler diye nasıl derim babama.
    — Önce durumu annene anlat. O bir şekilde babana anlatır. Komşuların vasıtasıyla geliyorlarmış der, ne bileyim Nükhet uydurur bir şeyler işte.
    — Peki, ben bugün annemle konuşup, sana haber veririm Mustafa. Yarın öğle vakitlerinde yine burada buluşuruz.
    — Tamam, Nükhet, seni burada beklerim.
    Konuştuktan sonra sessiz bir şekilde biraz yürüyüp, evin yoluna koyuldular. Mustafa Nükhet’i sokağın başına kadar bırakıp, kendi evine gitti. Akşam durumu anne ve babasına açtı. Annesine zaten daha önceden anlatmıştı. Şimdi babasına anlatacaktı. Akşam yemeğinden sonra oturma odasına geçtiler. Mustafa konuşmaya başladı:
    — Baba sana anlatacaklarım var.
    — Hayırdır inşallah oğlum. Anlatacakların iyidir umarım.
    — İyi baba iyi. Kötü bir şey anlatmayacağım.
    — Eee, hadi anlat öyleyse.
    — Baba benim sevdiğim bir kız var. Adı Nükhet. Satışa çıktığım bir gün tanışmıştık. Çok zarif ve hanımefendi bir kız. Biliyorsun artık askere gitmem gerekiyor. Bir sorun var: Ben gitmeden Nükhet’le aramda söz kesilmesini istiyorum. Böylece kafam daha rahat giderim askere.
    — Oğlum bu işler hemen öyle olur mu? Daha kızın ailesini tanımıyorsun. Onlar da bizi tanımıyor. Gittik diyelim, ya babası vermezse. Doğru düzgün işi bile yok derse ne yapacaksın?
    — Ben her şeyi hallederim baba, Nükhet’i aç bırakmam. İnşallah babasını ikna ederim. Sen evet de, yarın akşam istemeye gidelim.
    — Peki oğlum gidelim. Zaten bana bir iş kalmıyor. Her şey sende bitiyor. Ben Allah’ın emriyle isterim, olur biter.
    — Çok sağ ol baba. Çok sağ ol.
    O gece sevinçten uyuyamamıştı Mustafa. Sabahı iple çekiyordu. Hayaller kuruyordu sürekli. Nükhet’le evlendiğini, mutlu bir yuvası olduğunu, çocuklarının olduğunu düşünüyordu. Bu hayalleri kurarken uyuduğunun bile farkına varmamıştı. Yüzüne vuran gün ışığıyla uyandı birden. Hazırlandı, kahvaltısını yapıp işe çıktı. Öğleye kadar ne satarsa kardı. Çok satışı olmasa da kazandığı bugün iyiydi. Öğle vakti gelince Nükhet’le dün buluştukları yere gitti. Biraz erken gelmişti, Nükhet’i bekledi. On dakika sonra o da geldi. Mutlu bir haber bekliyordu Mustafa. Nükhet hemen söze başladı:
    — Tamam, Mustafa. Gelebilirsiniz akşama, annemle konuştum. Saat sekizde sizi bekliyoruz.
    — Göreceksin Nükhet, çok güzel olacak her şey. Bu sözlerinle beni çok mutlu ettin.
    Mustafa ve Nükhet evlerine gittiler. Her iki ailede de hazırlık vardı. Fatma giyecekleri kıyafetleri özenle ütüleyip hazırlamıştı. Mustafa çiçekçiye gitti, çok güzel bir buket yaptırdı. Buketin tamamını beyaz güller oluşturuyordu. Arada da beyaz süs çiçekleri vardı. Nükhet beyaz gülü çok seviyordu. Mustafa da giderken sevdiği kız gibi duru ve masum olan beyaz gülleri götürecekti. Çiçeği aldıktan sonra da bir kutu çikolata yaptırdı. Heyecanı her geçen saat artıyordu. Bu heyecanla Nazım Bey’e haber vermeyi unutmuştu. Koşa koşa mağazaya gitti ve durumu anlattı. Nazım Bey akşama arabayla onları alacağını söyleyince çok sevindi. Eve geldi, duşa girip, tıraş oldu ve takım elbisesini giydi. Akşam yemeğini yedikten yarım sonra Nazım Bey geldi. Aşağıdan kornaya basınca, Mustafa cama çıkıp baktı: “hemen iniyoruz.” dedi. Heyecanla indiği için çikolata kutusunu evde unutmuştu. Anne ve babasını arabaya bindirip , tekrar eve çıktı. Paketi alıp, indi aşağıya. Arabaya binince, adresi tarif etti ve on beş dakika sonra Nükhetlerin evinin önünde oldular. Babasını dikkatlice arabadan indirip, apartmana geçtiler. Kapıyı Nükhet açtı. “ Hoş geldiniz.” dedi. ”Hoş bulduk.” diyerek içeri geçildi. Nükhet’in annesinin adı Şükran, babasının adı Mahmut idi. Evin en büyük çocuğuydu Nükhet. Bir kız kardeşi ve bir de erkek kardeşi vardı. Kız kardeşinin adı Demet, erkek kardeşinin adı Musa idi. Herkes yerine oturduğunda bir müddet sessizlik oluştu. Bu sessiz ortamı Nazım Bey bozdu:
    — Ee Mahmut Bey, nasılsınız?
    — İyiyim efendim, sizi sormalı?
    — Çok şükür ben de iyiyim.
    Hal hatır sorma işi bir müddet devam etti. Sorulacak kimse kalmayınca yine sessizlik oldu. Sessizliği bozan yine Nazım Bey oldu:
    — Mahmut Bey, ne işle uğraşıyorsunuz?
    — Sınıf öğretmenliği yapıyorum. 25. yılım bu yıl. Siz ne işle uğraşıyorsunuz?
    — Benim de işporta malları sattığım mağazam var.
    — İşler nasıl, iyi gidiyor mu peki?
    — Çok şükür iyi gidiyor satışlarımız. Dükkânın yeri iyi, tabi bir de Mustafa gibi çalışkan bir elemanım olunca işler yolunda gidiyor.
    — Demek Mustafa sizin yanınızda çalışıyor. Aylık kazancı da belli değil.
    — Öyle ama Mustafa çalışkan, azimli bir çocuktur. Ekmeğini taştan çıkarır, her konuda güvenirim ben ona.
    — Güvenmek ayrı tabi Nazım Bey. Bugünün şartlarını biliyorsunuz. Eskiden ekmek aslanın ağzındaydı, şimdi deyim yerindeyse midesine indi. İşportacılık ile ev nasıl geçindirilir? Kolay değil ev kurup onu geçindirmek.
    — Böyle düşünmekte haklısınız tabi. Benim Mustafa için düşündüğüm çok güzel planlar var. Gerçi daha kendisine de anlatmadım ama vakit bu vakitmiş demek. Askerden gelince Mustafa’yı mağazaya ortak olarak almak istiyorum. Ben de yoruldum yaşlanıyorum yavaş yavaş. Güvenilir biri olsun istiyorum yanımda. Mustafa’ya kendi çocuğum gibi güvenirim. İş konusunda sıkıntı çekmeyin. Mustafa mağazayı çekip, çevirir. Kazancına kat kat para ekler.
    — Bu durumda iş biraz değişir tabi Nazım Bey. Ortaklık başka, yanında eleman olarak çalışmak başka.
    — Asıl meseleye gelecek olursak efendim, buraya geliş sebebimiz belli. Kusura bakmayın konuşmayı ben yapıyorum ama isteme olayı benim ağzımdan gerçekleşsin istediler. O yüzden ben söze başladım. Neyse dediğim gibi geliş sebebimiz belli. Allah’ın emri peygamberin kavliyle kızımız Nükhet’i oğlumuz Mustafa’ya istiyoruz.
    — Ben bu durumda bir şey söyleyemem. Kızımla konuşmam gerek. Onun isteği olmadan olmaz.
    Nükhet içerdeki odada büyük bir heyecanla olacakları bekliyordu. Kapı tıklandı ve odaya babası girdi:
    — Kızım bildiğin gibi seni istemeye geldiler. Sen ne dersen ben onu yaparım. Canım kızım, sen benim ilk göz ağrım; kıymetlimsin. Gün gelecek sen de Demet de bu yuvadan uçup gideceksiniz. Tek istediğim ikinizin de mutlu olmasıdır. Eğer mutlu olacağını düşünüyorsan tamamdır. Ben her kararında arkandayım senin:
    — Ne diyeceğimi bilmiyorum baba.
    — Utanıp, çekinmene gerek yok kızım. İstiyorsan eğer, evet de.
    — Tamam, baba olur.
    — Peki kızım.
    Mahmut Bey bu sözün üzerine gözleri dolarak sarıldı kızına. Çünkü Nükhet babasının en kıymetlisiydi. Onu gözünden bile sakınırken bir anda tanımadığı birine verecekti. Bu onun için çok zordu. Sonra gözlerini silerek odadan birlikte çıktılar. Mahmut Bey misafirlerin yanına gelip, konuşmaya başladı:
    — Pekâlâ, kızımla konuştum tamam diyor. Bilirsiniz kız vermek kolay değildir.
    — Ben de tamam demeden önce sizi bir araştırmak istiyorum. Birkaç güne biz size haber veririz. Durum ondan sonra netleşir.
    — Elbette Mahmut Bey bu en doğal hakkınız. Kızınız ne de olsa, bir anda başka bir aileye vermek kolay değil. Ben ve eşim zaten aynı memleketliyiz. Sivas’ın Zara ilçesindeniz. Gidin görün memleketimi, memnun kalacaksınız.
    Bu konuşmadan sonra herkes kalktı. Mahmut Bey ve Şükran Hanım misafirleri yolcu etti. Zaten yatma vakti gelmişti, herkes sessizce odasına çekildi. Mahmut Bey sabaha kadar ne yapacağını düşündü. Yarın cumaydı. Hafta sonu iyi bir fırsattı. Sivas’a gidip aileyi araştırabilirdi. Şükran hanımın düşünceleri ise daha farklıydı. Çeyizi nasıl yetiştireceğini, neler yapacağını, ne vereceğini, dantelleri ve işlemeleri düşünüyordu. Nükhet’in içini de yuvadan uçma korkusu almıştı. Sevdiği insanla evlenecekti; ama baba evi kolay kolay bırakılmazdı. O gece Demet’le birlikte uyudular. Demet, ablası ile arasında çok yaş farkı olmadığı için arkadaş gibiydi. Her şeyini Demet’e anlatırdı. O da sırdaşının evden ayrılacağını düşüncesiyle üzülüyordu. O gece herkes farklı şeyler düşünüyordu. Mustafa da ise biraz endişe vardı. Ya Nükhet’in babası vermekten vazgeçerse, o zaman ne yapacaktı. “inşallah Nükhet’i bana verir” düşüncesiyle uykuya daldı.
    Ertesi gün herkes işlerine devam etti. Mustafa işe gitti, anne ve babası evdeydi. Nükhetlerde de durum aynıydı. Sabah kahvaltısı yapıldı ve Mahmut Bey okula gitti. Bu gün evden biraz daha evden çıkmıştı; çünkü otogara uğrayıp Sivas’a gitmek için bilet alacaktı. Biletini ayarladı, akşam sekizde yola çıkacaktı. Derse girdi, öğrencileriyle her zamanki gibi ilgilendi. Bugün kafası daha doluydu. Dün gece olanlar onu çok düşündürüyordu. Bugüne kadar kızını evlendireceğini hiç düşünmemişti ya da düşünmek istememişti. Hangi baba gün gelip güzel kızının yuvadan uçup gideceğini düşünmek ister ki zaten. Demek ki vakit yavaş yavaş geliyordu. Her şeyin hayırlısı dedi kendi kendine. Dersler bitince hemen eve gitti. Eve vardığında kapıyı Nükhet açtı:
    — Merhaba kızım, nasılsın? Annen evde yok mu?
    — Evde baba, mutfakta yemek yapıyor.
    — Tamam kızım.
    Eşinin mutfakta olduğunu öğrenen Mahmut Bey hemen yanına gitti:
    — Kolay gelsin hanım, nasılsın?
    — Sağ ol canım, iyiyim. Hayırdır, telaşlı görünüyorsun?
    — Bilet aldım, bugün saat sekizde Sivas’a gidiyorum.
    — Bu da nerden çıktı şimdi canım?
    — En kısa zamanda gidip, sorup soruşturayım dedim. Uzatmanın âlemi yok, iyi mi kötü mü öğrenelim ne olduğunu. Zaten araya hafta sonu giriyor. Tatilde halletmiş olurum bu işi.
    — Peki, canım sen bilirsin, çanta hazırlamama gerek var mı?
    — Birkaç parça bir şey koy işte, ne olur ne olmaz belki lazım olur.
    — Tamam, şu yemeği pişireyim, hemen hazırlarım. Sen de aç gitmiş olmazsın. Karnını doyurur öyle çıkarsın.
    — Peki, sen telaş yapma ama hızlı ol yinede. Ben oturma odasına geçiyorum, televizyon izleyeyim biraz.
    Mahmut Bey televizyonun karşısına geçti ama televizyonu izlemekten çok, sanki ekrana boş boş bakıyordu. Sürekli kızını düşünüyordu. Şükran hanımın yanına geldiğini bile fark etmemişti:
    — Yemek hazır canım, hadi gel başlayalım.
    Mahmut Bey duymamıştı. Şükran hanım tekrarladı.
    — Canım yemek hazır diyorum, hadi artık.
    — Affedersin Şükran dalmışım, seni duymadım.
    — Belli oluyor halinden. Bu kadar yorma kendini. Her şey olacağına varır.
    — Tamam Şükran. Ellerimi yıkayayım, geliyorum. Siz yemeğe başlayın hadi.
    Herkes yemeğini yemeye başladı. Yemek bitti, masa toplandı. Saat yediye gelmişti. Mahmut Bey hazırlandı, herkesle vedalaştı:
    — Beni merak etmeyin. Allah’ın izniyle sağ salim gidip, geleceğim.
    — Allah’a emanet ol canım. Bizi merakta bırakma, molalarda ara bizi. Erken saatlerde bile varsan, bizi yine de ara.
    — Tamam, Şükran. Merak etmeyin, haberdar ederim sizi.
    Yolculuk rahat geçmişti, evdekileri her molada aramıştı. Sivas’a sağ salim varmıştı daha sonra da Zara’ya geçti. Sordu, soruşturdu. Hiç kimseden kötü bir söz duymadı. Sorduğu herkes ailenin gayet iyi ve temiz olduğunu söylüyordu. Mahmut Bey’in içi rahatlamıştı. Kızını kötü bir aileye vermiyordu. Bir de İstanbul’da araştırma yapacaktı. O gün eve tekrar dönüş yaptı. Yolculuğun ertesi günü Mustafa’nın oturduğu mahalleye gidip komşularına sordu. Herkes Mustafa’nın çok iyi, dürüst, çalışkan ve terbiyeli bir delikanlı olduğunu söylüyordu. Artık baba yüreği daha da rahatlamıştı. Zaten Nükhet’i istemeye geldikleri gece Mustafa’nın oturuşuna, kalkışına ve konuşmasına dikkatle bakmıştı. Çok hoşuna gitmişti. Akşam eve geldi ve Nükhet’e dedi ki:
    — Tamam kızım. Mustafa’yı ara yarın akşam gelsinler, söz keselim.
    — Gerçekten mi baba? Peki, hemen arıyorum.
    Nükhet’in yüzünde sevinçten güller açıyordu. Mustafa’yı aradı ve konuştular:
    — Mustafa, tamamdır. Yarın gelebilirsiniz. Babam söz kesmek için sizi bekliyor.
    — İnanamıyorum Nükhet, bu haberin beni öyle çok mutlu etti ki anlatamam. Öyleyse yarın öğlen bir gibi çıkalım, alyanslarımızı alalım.
    — Tamam, anneme söylerim. O saate hazır olurum, evden alırsın beni.
    — Peki, Nükhet yarın görüşürüz. Annenlere çok selam söyle.
    — Aleyküm selam Mustafa. Sen de annenlere selam söyle. İyi akşamlar.
    — Baş üstüne. Sana da iyi akşamlar.
    Ertesi gün Mustafa ve Nükhet alyanslarını almak için evden çıktılar. Çarşıdaki bütün kuyumcuları gezip, en güzel alyansı aldılar. Akşam birkaç yakın dost davet edildi. Neşe içinde alyanslar takıldı. Nükhet ve Mustafa çok mutluydu. Mutluluktan adeta gözlerinin içi gülüyordu. O gün herkes çok mutluydu. Fatma ve Fikret’in mutluluğu ise bambaşkaydı. Çünkü bir tanecik yavruları evliliğe giden ilk adımı atmıştı. Tarifi zor bir duyguydu onlar için. O gece çok güzeldi onlar için, her şey yolundaydı. Artık Mustafa kafası rahat bir şekilde askere gidebilirdi.
    * * *
    Aradan bir ay geçmiş Mustafa’nın askere gitme vakti gelmişti. Acemi birliği Isparta’ya çıkmıştı. Ailesi ve Nükhet buna çok sevinmişti. Rahat olacağını düşünüyorlardı. Davullu, zurnalı gönderdiler askere. Nükhet’in yüreği bin parçaydı. İlk kez sevdiğinden bu kadar uzun süre ayrı kalmıştı:
    — On beş ay dile kolay Mustafa’m. Ne yaparım ben on beş ay sensiz.
    — Geçer gülüm geçer, üzme kendini fazla. Bak bir de oralarda aklımı sende bırakma. Seni öyle ağlarken değil, gülerken bırakmak istiyorum.
    — Peki, Mustafa’m. Sen nasıl istersen öyle olsun.
    — Nazım ağabey anam ve babam sana emanet. Nükhet seni de önce Allah’a sonra da annenle babana emanet bırakıyorum. Hepiniz kendinize iyi bakın, beni merak etmeyin.
    Büyüklerin ellerini tek tek öpüp, helalliklerini aldı. En son sıra Nükhet’e geldi. Ona da sıkıca sarılıp, alnından öptü. Otobüs hareket etti ve oradan uzaklaştı. Yol boyunca ailesini ve Nükhet’i düşündü. Asker ocağına varınca her şeyi geride bıraktığını anladı. Isparta acemi birliğindeydi. Üç ay burada kaldıktan sonra başka bir yere gidecekti. Günler çok hızlı geçiyordu. Üç ay öyle çabuk geçmişti ki askerde. Üç ay sonra askerlik yeri belli olmuştu. Hakkâri Yüksekova çıkmıştı. Evdekileri aradı, annesine ve Nükhet’e haberi verdi. İkisi de kötü olmuştu. Mustafa Hakkâri’ye, teröristlerin yuvalandığı bir yere gidiyordu. Annesi kendini zor tuttu ağlamamak için:
    — Hayırlısı olsun yavrum. Orası da vatan toprağı, vatanın size her yerde ihtiyacı var.
    Daha sonra Nükhet’le konuştu. Nükhet kendini tutamıyor, sürekli ağlıyordu. Sözlüsünün doğuda askerlik yapması en çok korktuğu şeydi. Ne yazık ki elinden yapacak hiçbir şey gelmiyordu:
    — Kendine dikkat et Mustafa. Sensiz ben ne yaparım, kendine çok iyi bak.
    Mustafa Hakkâri’ye gideli dört buçuk ay olmuştu. Bu güne kadar hiç izin kullanmamıştı. Herkesi çok özlüyordu ama askerlik hemen bitsin diye izin almak istemiyordu. Nerdeyse her gün annesiyle ve Nükhet’le konuşuyordu. Bu onun özlemini biraz olsun hafifletiyordu. Günler zor da olsa geçip gidiyordu. Terhise on beş gün kalmıştı. O kadar ay su gibi geçmişti ama şu an on beş gün geçmek bilmiyordu. Evde Nükhet bir bir şafak sayıyordu. Geçmez denen günler geçmiş ve Mustafa terhis olmuştu. Eve dönüş zamanı gelmişti. Otobüsün iniş vaktinde, herkes otogarda Mustafa’yı bekliyordu. Mustafa otobüsten inince Nükhet sevinçle boynuna atıldı, uzunca sarıldı ona. Daha sonra Mustafa herkesle kucaklaştı. Eve gittiler, güzel bir çay demleyip sohbete koyuldular. Mustafa’nın askerlik anıları anlatmakla bitmiyordu. Askerde günler sevdiklerine duyduğu hasretle zor ama arkadaşlarıyla güzel geçmişti.
    * * *
    Aradan bir ay geçmişti. Nazım Bey dediği gibi Mustafa’yı mağazaya ortak yapmıştı. Mustafa, “Bundan böyle hep çalışmak, dürüstlükten ayrılmamak, yardıma muhtaç insanlara yardımcı olmak boynumun borcudur.” diyerek yolunu çizdi. Her gün kendisine yeni prensipler sıralıyordu. Masanın karşısına da bu prensipleri yazıp astı. “ işleri yoluna koyayım, anacığıma babacığıma iyi bir ev alayım. İkisine de dost ve yoldaş olacak bakıcılar tutayım. Sonra Nükhet’le güzel bir düğünle dünya evine gireyim. Biraz daha işlerim yoluna girsin, fakirlere yardım edeyim. Ben okuyamadım, her yıl birkaç öğrenci okutayım…” sözlerini kendi kendisine sıralıyordu. Üç-dört ay içinde anne ve babasına güzel bir ev aldı. Durumunu toparladı. Artık Nükhet’le rahat rahat evlenebilirdi. Düğün tarihi belirlendi. Mustafa’nın doğum günü olan 1 Temmuzda evleneceklerdi. Bu tarihi Nükhet istemişti:
    — Senin doğduğun gün benim için en mutlu gün. İyi ki doğmuşsun Mustafa. Ben bu mutluluğu seninle ikiye katlamak istiyorum. Düğünümüz 1 Temmuzda olsun lütfen.
    — Peki, Nükhet. Sen nasıl mutlu olacaksan ben onu yaparım.
    Hemen düğün hazırlıklarına başladılar. Her şeyin çok hızlı olması gerekiyordu. Çünkü düğüne yirmi gün vardı. Hemen ev tutup, içini dayayıp döşediler. Eşyaları alırken kimse karışmadı. Her şeyi Nükhet ve Mustafa kendi zevklerine göre aldılar. Ev kurmak kolay değildi. O kadar çok eşya gerekiyordu ki. Bu arada epeyce masraf olmuştu. Mustafa Nükhet’in ailesinden hiçbir şey istememişti. Kimseye masraf çıkartmak istemiyordu. Her şeyi kendi kazancıyla yapacaktı. Biraz zorlandı ama yine de Nükhet’in istediği tüm eşyaları aldı. Salon tutuldu, kıyafetler alındı, aşağı yukarı çoğu hazırlıklar tamamlanmıştı. Düğün gününe de çok az kalmıştı, son iki gündü. Gelinlik alındığı gün çok heyecanlıydı. Nükhet’i beyazlar içinde görmek harika bir duyguydu. Beyaz ne kadar güzel yakışmıştı Nükhet’e. Nikâhtan önce gelini görmek uğursuzluk derlerdi ama Mustafa düğün gününe kadar sabredemedi. 1 Temmuzu iple çekiyordu ikisi de. Sonun da beklenen gün gelmişti. Düğün günü şahaneydi. Nükhet’le Mustafa salonda yıldız gibi parlıyorlardı. Gelinlik bir kıza bu kadar güzel olur, damatlık da bir erkeğe bu kadar güzel yakışırdı. İkisi de bu mutlu günlerinde doyasıya oynadılar. Birbirlerine pasta yedirirken gözlerinin içi gülüyordu. Takı töreninden sonra misafirler yavaş yavaş dağılmaya başladı. Aileler ile birlikte fotoğraflar çekildi. Her şey Nükhet’in ailesiyle vedalaşmasına gelene kadar çok güzeldi. Nükhet babasına sarıldı ve bir türlü bırakamadı. Hayatta en sevdiği varlığını , bir tanecik babasını , bırakıp gitmek hiç kolay değildi. Nükhet zaten duygusal bir insandı, üstüne babasından ayrılma fikri eklenince, Nükhet daha çok üzülüyordu. Kolay olmadı ama sonunda Mustafa ile evlerine gelmişlerdi. Mustafa, Nükhet’i, içinde bulunduğu duygusal halden kurtarabilmek için onu teselli etmeye çalıştı.
    * * *
    Aradan bir ay geçmişti. Bu bir ay gerçekten çok güzel geçmişti. Mustafa işe gidip geliyor, Nükhet onun için yemekler yapıyordu. Arada bir dışarıda yemek yiyorlardı. Mustafa Nükhet’i hoş tutmak için elinden gelen her şeyi yapıyordu. Aynı şekilde Nükhet de Mustafa’yı memnun etmek için elinden geleni yapıyordu. Mustafa o akşam eve geldiğinde Nükhet’e güzel bir haber verdi:
    — Canım her şey yolunda gidiyor, işler çok iyi. Birkaç yıla durumumuz çok daha iyi olacak. Seni el üstünde yaşatacağım.
    — İnşallah Mustafa. Ben seninle olayım da para pul çok da önemli değil benim için. Benim sana daha güzel bir haberim var.
    — Öyle mi? Neymiş haberin çok merak ettim.
    — Bir bebeğimiz olacak Mustafa’m.
    — Gerçekten mi Nükhet? Ne kadar güzel bir haber bu. Öyle mutlu oldum ki anlatamam. Bu ana kadar bana verdiğin en güzel haber bu.
    Ayağa kalktı ve Nükhet’e sarıldı. İkisi de çok mutluydu, bir bebekleri olacaktı. Dünyada bir bebekten daha güzel ne olabilirdi ki. Nükhet hayatının en güzel hediyesini verecekti Mustafa’ya. Nükhet Mustafa için zaten çok değerliydi ama şu andan sonra daha da değerliydi. Çünkü iki canlıydı, bir de emanet taşıyordu üzerinde. Artık her şeyde daha dikkatli olmalıydı. Nükhet’e ağır hiçbir şey kaldırtmıyordu. Bu durum Nükhet’in çok hoşuna gidiyordu. Dört buçuk ay böyle geçmişti. Çocuğun cinsiyetini çok merak ediyorlardı:
    — Benim için cinsiyeti önemli değil Nükhetçiğim.
    — Tabi, tabi. Zaten onun için kaç aydır, hiç erkek kıyafeti almıyorsun değil mi? Aldığın tüm kıyafetlerin rengi mavi Mustafa, bunları bebeğimiz kız olursa ona nasıl giydireceğim?
    — Yok, canım. Gerçekten öyle mi olmuş? Hiç farkında değilim.
    — Mustafa bir de benle dalga mı geçiyorsun?
    — Yok, hayatım ne dalga geçmesi. Tamam, tamam yani evet erkek olmasını istiyorum. Erkek adamın erkek oğlu olur ama Nükhet. Ben onunla maça giderim. Beraber futbol oynarız, daha neler neler yaparız.
    — Hayırlısı olsun Mustafam. Hayali çok güzel ama eli ayağı düzgün, kendisi sağlıklı olsun da kızmış erkekmiş benim için fark etmez.
    — Öyle tabi canım, hayırlısı ile olsun inşallah. Yarın gidiyoruz değil mi doktora?
    — Evet, saat on bire randevu aldım.
    — Tamam, canım. Uyuyalım artık, yarını iple çekiyorum.
    — Peki hayatım.
    Sabah erkenden uyandılar. Kahvaltı yapıp evden ayrıldılar. Mustafa da Nükhet de heyecanlıydı. Acaba çocuğun cinsiyeti neydi? Sıra Nükhet’e geldi, doktor ultrasona aldı. O gün güzel bir sürpriz yaşadılar; bebekleri ikizdi. İkisi de şaşkına döndü. Bir tane beklerken iki tane bebekleri olacaktı. Şaşkınlıkları geçince birbirlerine sarılıp, sevinçlerini paylaştılar. Hemen ailelerine haber verdiler. Bu haber, iki ailede de mutluluk ve sevinçle karşılandı. Fatma hanımla Şükran hanım en güzel yemeklerini alıp, akşama Mustafa ile Nükhet’e geldiler. Hep birlikte yemek yiyip bu güzel haberi kutladılar. Günler ardı ardına geçiyor, doğum vakti yaklaşıyordu. İkiz çocukları olacağını öğrendikleri gün, heyecandan çocukların cinsiyetini sormayı unutmuşlardı. Bir daha ki kontrole gittiklerinde bir kız bir erkek çocukları olacağını öğrendiler. Bu mutluluk paha biçilemezdi. Aynı anda hem kızları hem de oğulları olacaktı. Birçok isim düşündüler ama bir türlü karar veremiyorlardı. Yedinci ayı doldurdukları bir akşam Nükhet sancılanmaya başladı. Doğum vaktinin geldiğini düşünmek bile istemiyordu. Çünkü daha iki ay vardı. Ama bebekler galiba erkenden dünyaya gözlerini açmak istiyorlardı. Apar topar hastaneye gittiler. Mustafa yolda ailelere haber verdi. Nükhet’i hemen doğuma aldılar. Onun için zor bir doğum olacaktı. On sekiz saat sonra doğum gerçekleşmiş, bebeklerin ağlama sesi ameliyathaneyi doldurmuştu. Bebekler erken doğdukları için kuvöze konulmuşlardı. Gelişimlerini tamamlayana kadar bir süre burada kalacaklardı. Mustafa içinden, “sağ salim doğdular ya buna da şükür.” diye geçirdi. Sonra Nükhet’i normal odaya aldılar. Herkes bir anda Nükhet’in odasını doldurdu. Mustafa Nükhet’in yanına geldi:
    — Geçmiş olsun bir tanem. Sağ salim doğdu bebeklerimiz. Gelişimlerinin rahat bir şekilde sürmesi için onları kuvöze aldılar. Sen biraz düzelince gider bakarız.
    — Peki canım. Sen gördün mü? Nasıllar?
    — Yok, daha göstermediler. Birazdan birlikte bakarız.
    Birkaç saat sonra bebeklerin yanına gidip, baktılar. İkisi de o kadar küçüktü ki. Mustafa bir anda bebekleri eline nasıl alacağını düşündü:
    — Nükhet bunlar küçücük, elime alırken yanlış bir şey yapacağım diye korkuyorum. Bebeklerimiz çok narin görünüyor.
    — Korkma hayatım, bak gör eline verilince hiç düşünmeden kucağına alacaksın.
    — İsimleri düşündüğümüz gibi mi olacak?
    — Evet, hayatım. Düşündüğümüz gibi kızımızın adı Ebru, oğlumuzun adı Eymen olacak. Rabbim ikisine de hayırlı ömürler yazsın inşallah.
    — İnşallah canım inşallah.
    Üç hafta sonra bebekler de Nükhet de eve gelmişti. Evin içi bir anda çocuk sesleriyle dolmuştu. Şükran hanım ve Fatma hanım da dönüşümlü olarak Nükhet’in yanında kalıp, bebeklerle ilgileniyorlardı. Bebekler artık evin eğlencesi olmuştu. Mustafa ve Nükhet’in yuvalarına neşe ve mutluluk getirmişlerdi. Mustafa babasının hissettiklerini, kendisi de baba olunca daha iyi anlamaya başlamıştı. Gerçekten de insana sorumluluk yükleyen bir olaymış evladının olması. Artık iki kişi değil, dört kişilerdi. Mustafa’ya göre Eymen’le Ebru’nun bir gülücüğü dünyaya bedeldi. Mustafa gündüzleri çalışıyor, akşam olunca da bebekleriyle zaman geçiriyordu. İşleri çok iyi gidiyordu. Evin yeni misafirleri babalarına uğur getirmişlerdi. İşler gittikçe büyüyordu. İhracat ve ithalat şirketi kurmaya karar verdi. “ Sattığım mallarda aracıyı aradan çıkarmalıyım, aracıya verdiğim farkı müşterime yansıtmalıyım.” düşüncesindeydi. Zamanla bu düşüncesini uyguladı ve müşterilerini artırdı. İşler büyüdükçe büyüdü. Önce kendi memleketi Sivas’a sonra Ankara , İzmir, kayseri, Antalya, Mersin, Gaziantep, Erzurum ve Adana gibi şehirlere şubeler açtı. Artık toplantılara, fuarlara gidiyor, yurtdışına davetler alıyor, meclisin tanınmış vekilleri ve bakanlarıyla görüşüyor, kartvizit alışverişlerinde bulunuyordu. Bu uğraşın içinde evini, ailesini, anne ve babasını kesinlikle ihmal etmiyordu. Anne ve babası için elinden geleni yapıyordu. Onların daha rahat bir yaşam sürebilmeleri için yardımcılara ihtiyaçları vardı. Tanıdıklarının da yardımı ile babasına Hasan, annesine de Rabia adında iki yardımcı bulundu. Yardımcılardan ikisi de temiz yüzlü, dürüst insanlardı. Mustafa, onları işe almadan önce yanına çağırdı, Rabia ve Hasan mahcup bir şekilde içeriye girdi. Kısa bir sessizlikten sonra Mustafa sessizliği bozdu: “Rabia Hanım, Hasan Bey, hoş geldiniz. Buraya niye geldiğinizi biliyorsunuz. Sizi uzun uğraşlar sonucu buldum. Bunu inkar edemem. Ben anamı ve babamı çok severim. Onlar benim varlık sebebim. Doğduğumda hem anam hem babam, oğlumuz oldu, biricik evladımız Mustafa’mız diye sevinmişler. Babamın gözleri kör, anamın ise bir bacağı sakat. Ne zorlukla beni büyüttüler, üzerime titrediler… İkinizin de yaşlı ana ve babanıza çok iyi baktığınızı duydum. Bu yüzden buradasınız. Size yine de hatırlatayım. Rabia, sen anamla, Hasan, sen babamla ilgileneceksiniz. Buraya hizmetçi olarak gelmediniz. Onlara hem arkadaş, hem yoldaş, hem de yardımcı olacaksınız. Bu eve zengini de fakiri de gelir. Hangi durum olursa olsun, anamı babamı asla yalnız bırakmayacaksınız. Yaşlı oldukları için zaman zaman sizi kırarlarsa, asla onlara karşılık vermeyeceksiniz. Yanımda kim olursa olsun, isterse Cumhurbaşkanı olsun, beni görmek istediklerinde derhal yanıma getireceksiniz” dedi.
    Mustafa, kültüre ve manevi değerlere de çok önem verirdi. Okuyamamak, hep içinde bir yaraydı. Kitapçılarda çokça vakit geçiriyordu. Aldığı kitapları bir solukta bitiriyordu. Mustafa’nın dini kitaplara büyük bir merakı vardı. Bu kitapları okudukça, İslâm dininin ne kadar yüce bir din olduğunu daha iyi anlıyor, hayır yapmanın, kazandığını paylaşmanın değerini bir kez daha anlıyordu. Kitaplarda edindiği en büyük ders ise ana babaya saygı ile kul hakkını gözetmekti. İçinde hep bir yaraydı okuyamamak. Gençlik, dinini, tarihini, soyunu, kültürünü, bilimi öğrenmeliydi. Bu da kitaplar sayesinde olurdu. Karar verdi, uygun bir yere derhal bir kütüphane kurmalıydı. İstanbul Gazi Mahallesi’ndeki bir liseye giderek okulun müdürü ile görüştü. Fikrini ona açtı. Okul Müdürü kendisine: “Mustafa Bey, bu düşünceniz beni çok memnun etti; ancak siz buraya her türlü kitabı koymak istiyorsunuz. Bakanlığın onayı olmayan kitapları buraya alamayız” dedi. Mustafa, bu çağda bu zihniyet olur mu diye düşünerek okuldan ayrıldı. Kararlıydı, kütüphaneyi kuracaktı. O sırada ilçe müftüsü ile karşılaştı. Müftü, Mustafa’ya dalgınlığının sebebini sordu. Mustafa, ona kafasındaki kütüphane projesini açtı. Bunun üzerine Müftü: “Merkez camimizin bünyesinde böyle bir kütüphane kurabiliriz” dedi. Mustafa, sevinçten havalara uçtu. Sonunda çok istediği kütüphaneyi kuracaktı. Tamamen kendi hazırladığı listeye dayanarak 16 bin kitap aldı ve müftülüğün kütüphanesine bağışladı. Topluma ve insanlığa yol gösterecek özlü sözlerini de kütüphanenin duvarlarına astı. Mustafa, fırsat buldukça kütüphaneyi ziyaret ediyor, öğrencilerin o kitaplardan yararlandığını görünce çok mutlu oluyordu.
    Mustafa, daha önce kendine vermiş olduğu sözü unutmamıştı. Fakir öğrencileri okutmalıydı: “Yüce Allah’ım bana veriyor. Niye ben kulundan sakınayım?” diye düşünüyordu. Çevreden zeki, muhtaç öğrencileri tespit ettirdi. Onlara burs vererek, yüzlercesinin okumasını ve meslek sahibi olmasını sağladı.
    Mustafa’ya göre önce kızlar okumalıydı. Burslarından öncelikle kızlar yararlanmalıydı; çünkü Mustafa, büyük şehirlerin genç kızlara karşı kurulmuş tuzaklarını çok iyi biliyordu. Cüzi bir maaş karşılığı iş isteyen bayana, karşı tarafın bakışlarını, ilerde bu cüzi maaşın faturasının nelere mal olabileceğini çok iyi biliyordu. Kızlar mutlaka okumalıydı.
    Mustafa, ticaretteki dürüstlüğü, eğitim ve kültüre verdiği destek nedeniyle Türkiye’de kısa sürede tanındı. Sanatçılar, milletvekilleri, bakanlar, onunla bir akşam yemeği karesinde görünebilmek; onunla sohbet edebilmek için aylar öncesinden randevu alıyorlardı. Yine böyle bir akşamdı. Yemek salonunda sanatçılar, meslek temsilcileri, siyasetçiler birkaç ülkenin büyükelçisi vardı. Herkes büyük bir iştahla yemek yiyor, sohbet edip eğleniyordu. Birden salona bir sessizlik hakim oldu, bütün bakışlar giriş kapısına yöneldi. Yaşlı âmâ bir ihtiyar, eliyle yoklayarak ilerliyor; yanında da saçları kırlaşmış beli kambur bir bayan da el işareti ile oradakilere bir şeyler anlatmaya çalışıyordu. Salonda gülüşmeler oldu. Misafirlerle koyu bir sohbete dalmış olan Mustafa, gülüşmelerin sebebini öğrenmek için bakışlarını kapıya yönelttiğinde, anne ve babasını gördü. Yerinden fırlayarak onlara sarıldı. Salona dönüp konuşmaya başladı: “Muhterem misafirler, değerli dostlar, sizlere takdim edeyim. Dünyaya gelişimin, varlığımı borçlu olduğum insanlar: anam ve babam. Onları yeryüzünün hiçbir servetine değişmem…” dedi ve onların elini öptü. Bütün salon mahcubiyet ve tebessüm içinde onlara bakıyordu. Mustafa ölümlerine kadar anne ve babasını el üstünde tuttu. Dürüstlüğü ve çalışkanlığı sayesinde mutlu bir yuvası, sağlam bir işi oldu.

      Forum Saati Salı Tem. 25, 2017 6:42 pm