Giresun Üniversitesi Türkçe Topluluğu

Türkiye'den erişim engeli nedeniyle yeni adresimiz: turkcetoplulugu.weebly.com

Nar Ağacı
Nazan Bekiroğlu
(%25 İndirimle)
Beyaz Türkler K.
Alev Alatlı
(%25 İndirimle)
turkcetoplulugu.weebly.com Topluluğumuzun yeni adresi
Kendini Açma
B. Çetinkaya

    BÜYÜK HAYAL ( Y İ Ğ İ T )----2

    Paylaş

    1001030069

    Mesaj Sayısı : 2
    Kayıt tarihi : 21/12/10
    Nerden : GAZİANTEP

    BÜYÜK HAYAL ( Y İ Ğ İ T )----2

    Mesaj  1001030069 Bir Perş. Ara. 23, 2010 4:12 pm

    - Kızım hayırdır kötü bir şey mi var ? Neden ağlıyorsun ? diye sordum.
    - Babacığım görmüyor musun ? Şu adam hanımını başka bir kadınla aldatıyor. Hanımı çok temiz kalpli ve saf bir insan. Eşini çok seviyor ve eşinin onu aldattığından haberdar değil. Zalim adam ise eşinin değerini bilmiyor, gidiyor başka bir kadınla oluyor. Diyerek televizyonu gösterdi. Anlayacağın, dostum bizim gelin televizyondaki bir filme kapılmış ağlıyor. Diğer amca katıla katıla gülmeye başladı. Arkadaşına dönerek :
    - Yahu televizyondaki olay içinde ağlanır mı be adam, sizin gelinde çok safmış be.
    Erhan anlatılanları duyarak, kendini tutamayıp gülmeye başladı. Tabi çok sessiz bir şekilde gülüyordu. Çünkü amcaların onu fark etmesini istemiyordu. Amcalar, gerçekten hayat dolu iki adamdı. Hayatın en küçük mutluluğundan bile keyif almayı biliyorlardı. Güler yüzlü olmak hayatta her zaman iyi yönde etki yaptığını amcaların yüzüne bakarak anlayabiliyordu Erhan. Erhan, istemeyerek ayrılmak zorundaydı bu amcalardan. Peşlerini bırakarak tekrardan evine mahallesine doğru yürümeye başladı. Birkaç dakika sonra evine yetişti ve kapıyı çalarak içeri girdi. Hemen odasına geçerek ders programına baktı. Çantasını dolabından çıkararak içine kitap defterlerini koydu. Üniformasını giyerek çantasın sırtına geçirdi. Mutfağa doğru geçerek bir yudum su içtikten sonra ;
    - Anne ben okula gidiyorum hadi akşam görüşürüz, dedi. Gamze oğluna doğru seslenerek :
    - Tamam oğlum hadi sana iyi dersler, derslerini iyi dinle, diyerek tembihledi oğlunu…
    Erhan dışarı doğru çıkarak okula doğru yürüdü.

    Okulda ilk ders matematikti. Yeni yılın yeni hocalarından Bahri ERTAŞ, bu sınıfın matematik dersine girecek. Bahri Hoca hafif şişman, kısa boylu, ve beyaz saçlı bir öğretmendi. Kendini mesleğinde kanıtlamış bir öğretmendi. Bu okulda yıllarını öğrencilerin gelecekleri için harcayan bir öğretmen… ‘‘Her zaman, her yerde en iyi olamaya çalışın’’ der öğrencilerine. İşte Erhan bir yıl boyunca bu nitelikte bir öğretmenden ders alacaktı. Artık genç sayılır Erhan. Yeni sınıfında, yeni arkadaşlarla tanışan Erhan, yeni çevresine ayak uydurmaya çalışıyordu. Erhan, sınıfta yeni tanıştığı bayan öğrencilerden olan Alev, adlı bir öğrenciye aşık olmaya başlamıştı. Onu gördüğü zaman içi kıpır kıpır oluyor, heyecanlanıyor ve ayakları birbirine dolanıyordu. Alev çok güzel bir kızdı. Hafif uzun boylu, esmer tenli, uzun ve siyah saçlı ve karagözlü, adeta ceylanları andıran bir yürüyüş tarzı vardı. İşte böyle bir kıza vurulmuştu, artık gençlik yaşlarına girdiğinden dolayı ilgisini çekiyordu bu tür konular. İlk defa aşık oluyordu ve ilk defa bu kadar heyecan basıyordu yüreğine. Alev’i her gördüğünde dayanamayarak yanına gidip konuşmak istiyor, fakat
    yapamıyor, olmuyordu. Ayakları tutuluyor gibi oluyor, yanına yaklaşamıyordu. Ders içinde gözleri sürekli O’ndaydı. Alev de farkındaydı, Erhan’ın kendisi karşı ilgisinin olduğunu ama belli ettirmemeye çalışıyordu. Onunda hoşuna gidiyordu kendisine karşı ilgi gösterilmesinin. Alev’de Erhan’a karşı bir şeyler hissetmeye başlamıştı. Yani karşılıksız değildi Erhan’ın sevgisi. Onlar öylece birbirlerine bakıyorlardı. Alev Erhan’ın kendisine baktığını görünce hemen gözlerini kaçırıyor, başka bir yere odaklanıyordu…. Matematik dersi bitmek üzereydi. Bahri Hoca , son sorularını çözdükten sonra ‘‘Gençler bugünlük buraya kadar’’ dedikten sonra tahtayı sildi ve çantasını toparlayarak sınıftan çıktı. Hoca, dersten çıkar çıkmaz Alev’in gözü direkt Erhan’ a takıldı. Tabi bu arada Erhan hiç ayırmıyordu gözlerini Alev’den ve bir anda göz göze geldiler. Alev, hemen kafasını çevirerek başka bir şeyle meşgul oluyormuş gibi görüntü verdi. Teneffüste arkadaşlarıyla takılan Erhan, grup halinde bahçeyi dolaşıyorlardı. Kendi aralarında şakalar yaparak , gülüp eğleniyorlardı. Okulun bahçesinde bir köşeye çekilen grup, bahçede gelen geçene bakıp yorum yapıyorlardı kişiler hakkında . Daha sonra ders zili çaldıktan sonra herke sınıflarına doğru çıkmaya başladılar. Son dersleri fen bilgisi idi. Hiç sevmiyordu bu dersi Erhan. Daha önce çok seviyordu fen bilgisini Yasin Öğretmen sevdirmişti, bu dersi öğrencisine. Ama bu yıl yani 6. sınıfında yeni fen bilgisi öğretmenini sevmediği için, bu dersi sevemiyordu Erhan. Zaten öğrenci psikolojisi hep böyledir. Eğer bir dersi seviyorlarsa bu büyük ihtimalle öğretmenden kaynaklanıyordur. Tam tersi eğer sevmiyorlarsa yine öğretmenden kaynaklanır, öğrenciye göre. Son ders işlendikten sonra, öğrenciler defterlerini kitaplarını toparlayarak çantalarına koyup, yavaş yavaş sınıftan çıkarak evlerine doğru yürüdüler…

    Erhan, arkadaşı İbrahim ile birlikte yürüyordu. Çükü ikisinin evleri birbirine çok yakındı. Yolda yürürken, kendi aralarında fıkralar anlatarak, komik şeyler konuşarak gülüyorlardı. Bu arada da yolun nasıl çabuk bitiğinin farkına varmıyorlardı. Yaklaşık bir on dakika sonra evlerine yetişeceklerdi. İbrahim, arkadaşına çok komik bir fıkra anlatmış olmalıydı ki Erhan artık gülmekten ayakta duramıyordu. İbrahim de arkadışın gülmesine dayanamayıp, O’da başlıyordu gülmeye. Yolda bu şekilde yürüyorlardı. İbrahim arkadaşına bakarak:

    - Erhan bugün bize gelsene bizde kalalım, beraber televizyon izleriz daha sonra ders çalışırız, olmaz mı? Diyerek arkadaşını evlerine davet etti. Birbirlerine iyi ısınan bu iki arkadaş, bütün zamanlarını beraber geçirmek istiyorlardı. Erhan İbrahim’in davetini şöyle cevapladı:
    - Neden olmasın İbrahim. Hem, gelir seninle yapamadığımız ödevleri de yaparız. İbrahim ama öncelikle evdekilerden izin almam lazım , eğer izin verirlerse ben size telefon açar ve gelip gelemeyeceğim hakkında bilgi veririm sana, diyerek gülümsedi. İbrahim arkadaşının bu cevabına sevindi ve içinden söyle konuştu; ‘‘Büyük ihtimalle aile izin verir ve bu gece müthiş eğleniriz’’ ve Erhan’a bakarak:
    - Peki o zaman senden haber bekliyorum, inşallah izin alabilirsin ailenden, bence izin verirler. Zaten sende benim gibi sınıfa alışma aşamasındasın. Canın sıkılıyordur, söyle babana izin verir bence, diyerek arkadaşının evlerine gelmesini candan istiyordu. Eve yaklaşmışlardı ve kavşaktan karşıya geçerek, yol ayrımına geldiler ve selamlaşıp her biri başka bir sokağa girdi. Evlerine doğru yürüdüler. Erhan kapıya yetişir yetişmez elini zile uzattı. Bu arada Erhan’ın boyu biraz kısa olduğundan eli zile tam olarak yetişemiyordu. Kapının demirlerine tutunarak zile basabiliyordu ancak. Pencereden dışarı bakan anne hemen kapıyı açarak içeri aldı oğlunu.
    -Nasılsın oğlum okulda neler öğrendiniz bugün? Diyerek Erhan’ın yüzüne baktı. Erhan annesinin sorusuna cevap verdi:
    - Anne ilk ders matematikti birkaç şey anlattı hocamız. Daha sonraki dersimiz ise boş geçti. Hocamızın eşi rahatsızlanmış, Onu hastaneye kaldırmışlar. Son dersimiz ise fen bilgisi idi. Anne ben bu dersten sıkılmaya başladım öğretmenimiz açıklayıcı bir şekilde anlatamıyor, ve ben hiçbir şey anlayamıyorum. Yasin Öğretmen çok açıklayıcı bir şekilde anlatıyordu bu dersi. Onun anlattığı her şeyi anlıyordum . Açıkçası bu hocayı pek sevemedim ben, diyerek hem okuldaki durumu anlattı, hem de fen bilgisi öğretmenini sevmediğini belirtti annesine. Annesi ise:
    - Evladım olur mu öyle şey? Bu öğretmeninizde iyidir. Sen bu yıl 6. sınıf olduğundan dolayı dersler zor geliyor olabilir. Hem daha sınıfa alışamamış olman da, derse konsantre olamamanı etkiliyordur. Birkaç hafta sonra alışırsın bu sınıfına, o zaman daha iyi anlarsın derslerin, dedikten sonra mutfağa doğru geçti. Erhan da odasına doğru giderek okul üniformasını indirerek, normal elbiselerini giydi ve çantasından kitaplarını çıkararak masasına düzmeye başladı. Ardından lavaboya geçerek elini yüzünü yıkadı. Kardeşinin yanına giderek, derslerine yardım etmeye başladı.

    Erhan , kardeşiyle biraz ilgilendikten sonra, televizyon izlemek için eline kumandayı alarak kanepeye doğru uzandı. Kanalları çevirirken çocukken çok sevdiği çizgi dizi olan ‘‘CEDRİC’’ i izlemeye başladı. Çok seviyordu bu diziyi, kendisine çok benzetiyordu başroldeki kahramanı. Yaklaşık yarım saat izledi televizyonu. Birden mutfaktan yemek kokusunu duyunca acıktığını fark etti ve kumandayı bırakarak mutfağa doğru gitti. Annesi yine her zamanki gibi güzel güzel yemekler yapmıştı. Sofranın kurulmasını beklemeden, tezgahta duran yemeklerden birkaç kaşık ağzına doğru götürmeye başladı. Annesi yine yakalamıştı Erhan’ı :

    - Oğlum hep böyle yapıyorsun, dur biraz sabret. Sofrayı kuralım, hep beraber yeriz. Erhan annesinin kızdığını hissedince, hemen boynuna sarılıp:
    - Güzel anneciğim benim, sen nasıl istersen, tamam bundan sonra böyle yapmayacağıma söz veriyorum, diyerek sarıldı annesine. Birazdan babası gelecekti ki geldi de. Mahalleden arabanın sesini duyar duymaz , pencereye koşan Erhan, hemen Kafasını dışarı doğru uzattı. Beyaz araba, mahallenin ucundan kıvrıla kıvrıla geliyordu. Hemen ayakkabılarını giyerek, babasını karşılamak için dışarı doğru koşar adımlarla indi. Babası arabayı evin önüne park ederek, kapıya doğru geldi ve kapıda karşılaştılar. Erhan babasının boynuna sarılarak:

    - Babacığım hoş geldin.
    - Hoş bulduk canım oğlum nasılsın bakalım ?
    -İyiyim baba seni bekliyordum. Çok acıkmıştım ve hemen gelmeni istiyordum ve sen geldin.
    -Demek çok acıktın, hadi o zaman neyi bekliyoruz yukarı doğru çıkalım yemek yiyelim.
    Hüseyin ile Erhan beraber merdivenleri çıkarak, yukarı doğru geldiler. Hanımıyla selamlaştıktan sonra, hemen banyoya girerek sıcacık bir duş alıp, odasına geçerek rahat elbiselerini eşofmanlarını giydi. Mutfağa doğru indi.

    -Yine yapmışsın güzel yemeklerden hanım çok güzel görünüyorlar, diyerek sofraya oturdu. Ardından Erhan ve Gökhan da oturdu sofraya. Yemeklerin tadı çok güzel olmuş olmalı ki Erhan iştahla kaşığını bir o tabağa bir bu tabağa uzatıyordu. Artık çocukluktan çıkıp gençliğe doğru gidiyordu Erhan. Erhan, gençliğin verdiği iştahla bol yemek yiyerek karnını iyice doyurdu. Herkes yemek yedikten sonra Erhan, annesine yardım ederek sofrayı toparladı. Hüseyin ise televizyon izlemek için yan odaya geçti ve kanepesine uzandı. Mutfakta annesi ile yalnız kalan Erhan, İbrahim’in kendisine karşı olan davetini söyleyecekti:

    - Anne, sınıfta uzun zamandan beri tanıştığım bir arkadaşım var. Hemen bizim arka mahallede oturuyor. Adı İbrahim, çok iyi bir arkadaşım. Bugün okul çıkışı beni evlerine davet etti. Gel bu gece bizde kal dedi. Bende evden izin alabilirsim seni ararım dedim. Anne, ben babama söylemeye çekiniyorum. Seninde iznin varsa eğer, babama söyleyebilir misin?

    - Evladım arkadaşını daha yeni tanıyorsun. Ne olduğunu , nasıl biri olduğunu iyi biliyor musun ? Belki çocuk iyidir ama annesi, babası nasıl biridir tahmin ede biliyor musun ? Bence şimdilik arkadaşının davetini geri çevir derim. Hem baban da izin vermez bence ama yinede gitmek istiyorsan eğer ben babana söyleyebilirim.

    - Anne çocuk çok iyi birisi. Hem ailesi kötü olsa bu çocuğuna yansımaz mı? Hadi anne gitmek istiyorum lütfen…
    - Peki evladım, sen bilirsin ama babanın izin vereceğini hiç sanmıyorum, dedi. İkisi beraber yan odaya geçerek Hüseyin’in yanına geldiler. Hüseyin yorgunluktan olmalı ki televizyon izlerken uyuyakalmış. Gamze eşini dürterek:
    - Bey bey … Hüseyin’in uykusu çok ağırdı, duyamıyordu. Gamze daha sert bir şekilde dürterek:
    - Bey uyan, Hüseyin uyansana . birkaç kez tekrarlayarak zar zor uyandırabildi eşini…
    - Bey bugün Erhan okul çıkışında bir arkadaşıyla beraber gelirken, arkadaşı Erhan’ı evlerine davet etmiş. Birikmiş ödevleri falan varmış, ödevlerini beraber yapacaklarmış, onun için senden izin bekliyor.
    - Baba, arkadaşımla birlikte ödevlerimiz yapacağız , e oda bir iki saatimizi alır. Ondan sonra eve dönmem de uygun olmaz, bu sebepten dolayı bu gece orda kalabilir miyim ? Hüseyin biraz düşündükten sonra; oğluna izin vermek istemiyordu ama kalbini de kırmak istemiyordu.
    - Peki evladım, ama bakın bir yaramazlık yapmayacaksınız söz mü?
    - Tamam babacığım söz, zaten ders çalışacağız, diyerek hemen telefona sarılıp İbrahim’i aradı.
    - İbrahim kusura bakma, babamdan izin alamadım gelemiyorum.
    - Hadi ya neden izin vermediler ki ? Bende senin için birkaç yiyecek malzemesi falan almıştım. Birlikte yeriz diye düşünüyordum, dedi. Erhan hafif sırıtarak;
    - Hadi o zaman, sen yerimi ayarla, geliyorum, diyerek güldü arkadaşına. Daha sonra hemen odasına çıktı. Çantasını eline alarak içine çalışacakları kitapları, defterli doldurdu. Aşağı inerek
    - Baba, ben gidiyorum hadi iyi günler
    - İyi çalışmalar evladım, arkadaşının babasına selam söylersin benden…
    -Tamam baba…

    Erhan ayakkabılarını giyerek dışarı çıktı. Saat akşam 7 civarlarıydı. Erhan ilk kez bu saatlerde dışarı çıkıyordu. Yolda yürürken karanlık bir mahalleden geçiyordu. İlerde küçük bir kedi duruyordu. Daha doğrusu onu kedi sanıyordu Erhan. Yanına yaklaşınca, küçük köpek yavrusu olduğunu fark etti. Ürkmeye başladı, yavaş yavaş uzaklaştı oradan. Korktu. Hemen hızlı adımlar atarak o mahalleyi geçti. Daha sonra İbrahim’lerin mahallesine geldi ve kapılarının zilini çaldı. İbrahim gilin zili, kendi evlerinin ziline göre, daha düşük bir hizada yapılmıştı. Yani bu zile yetişiyordu parmağı. Zile bastı. İbrahim camdan baktı ve arkadaşını içeri almak için hemen aşağı inerek kapıyı açtı. Evin büyük odasına geçtiler. Büyük odada, İbrahim’in annesi bir tarafta, babası bir tarafta oturmuştu. Yüksek ve gösterişli koltuklarda oturmuşlardı. Durumlarının iyi olduğu anlaşılıyordu. İbrahim, arkadaşını ailesiyle tanıştırmak için söz aldı:
    Baba, arkadaşım Erhan, aynı sınıftayız ve çok seviyorum onu sizinle tanıştırayım. Erhan babamın adı Bilal annem ise Ayşegül…
    Bilal Bey söz alarak:
    Evladım nasılsın, iyisin inşallah.
    Teşekkür ederim amca, sizleri sormalı…
    -Bizde iyiyiz Allah’a şükür. Sen kimin oğlusun de bakayım bana
    - Ben Hüseyin’ in oğluyum. Kalıpçı Hüseyin.
    - Hmm Hüseyin , hani geçenlerde beyaz bir araba almıştı, bizim arkadaştan acaba o Hüseyin mi?
    - Evet amca, benim babam geçenlerde yeni bir araba aldı.
    - Tanırım babanı evladım, çok mülayim bir insandır. Hadi siz zaman kaybetmeyin, gidin derslerinizi yapın iyi çalışın vatanımızın, milletimizin sizin gibi gençlere ihtiyacı var.
    - Peki amca, sizi inşallah ileride mahcup etmeyiz. Gayemiz de bu zaten milletimizi, vatanımızı yüceltmek ve hiçbir düşmanımıza göz açtırmamak için okuyup büyük adamlar olacağız. Diyerek, arkadaşı İbrahim ile birlikte diğer odaya geçerek biraz muhabbet ettiler
    - Görüyor musun Erhan, babamla Hüseyin amca tanışıyorlarmış.
    - Evet ya şaşırdım bir an. Kendi aralarında böyle uzun uzun konuştular. Daha sonra, Erhan çantasını açarak, içinde ders çalışacakları kitabı çıkardı. İbrahim de aynı kitabını getirerek uzun bir müddet okuma yaptılar. Sonrada, birlikte ders çalışmaya başladılar. Geceyi bu şekilde geçiriyorlardı. İkisi birlikte ders çalışırken, Erhan sürekli ön planda oluyordu. Yani İbrahim’ in anlayamadığı konularda daha çok yardımcı oluyordu. Yardımlaşma içerisinde derslerini ağır ağır bitirme noktasına geldiler. Gece yarısı olmuştu ve artık uyku yavaş yavaş bastırmaya başladı. Erhan, ailesinden ayrı ilk kez uyuyacaktı. İbrahim’in odasındaki ranzayı ayırarak biri bir köşede, diğeri öbür köşeye uyumak için hazırladılar ranzaları. Yarım saat boyunca yataklarında muhabbet ederek uyuyakaldılar. Erhan, uyurken doğduğu günden bugüne kadar geçen zamanı derin bir şekilde düşünüyordu. Kafasını yastığına dayamış, gözlerini zindan karanlığı gibi tavana dikmiş, öylece düşünüyordu. Yasin Öğretmeni’ni eski arkadaşlarını, Mehmet’i çok özlemişti. Nasıl büyüdüğünü nasıl bugünlere geldiğini düşünüyordu. Biraz önceki neşeli çocuk gitmiş, sanki 30 yaşına basmış bir adamı andırıyordu düşünceleri… Zaman böylece akıp gidiyordu…

    Takvimler 5 Eylül 2005’i gösteriyordu. Erhan, delikanlılık yaşına ayak basmış hatta geçiyordu. Hemen hemen 15 yaşına girmişti. Artık eskisi gibi, her şeye gülebilen bir çocuk değildi. Belki ailesi el üstünde tutmaya çalışıyordu bu genci, ama okul hayatında yaşadıkları onu yıpratmak için yetmiş ve artmıştı bile… 6 , 7, 8 . sınıfındaki yaşadığı sahte aşklar sürekli boyun eğer gibi bir görüntü sergilemiş bir vazıyette bakıyordu etrafa. Her genç gibi Erhan da, aşkta yanıldığı noktalar oldu. Daha fazla oldu ama. İlk aşkı Alev ile yaşamaya çalışmıştı. Fakat yapamadı. Aşkını sevdiğine söyleyemiyor bir türlü cesaretini toparlayamıyordu. 7. sınıfa geldiğinde ise, O çok sevdiği kız Onun üstüne geleceğe dair hayal kurduğu kız, okulda yoktu. Başka bir okula nakil olmuştu. Hayattan yediği ilk darbe bu olmuştu. 7. sınıfın ikinci döneminde başka bir Alev’e gönlünü kaptırdı. Tuğba idi adı. Tıpkı alev gibiydi. Onun gibi bakışları vardı. Onun gibi gülüşü, Onun gibi yürüyüşü vardı. Her hareketiyle Alev’i hatırlatıyordu Erhan’a. Bu sefer kaybetmek istemiyordu . Çünkü aşkta dayanacak gücü kalmamıştı. Belki karşılıklı sevgi ile karşılaşamadı ama karşılıklı sevgi daha da yakıyordu gönlünü. Bunun bilincindeydi. Karşısındakinin cevabı ne olursa olsun açıklayacaktı duygularını. O gün gelip çatmıştı. Evden okula giderken çok kararlıydı. Emin adımlara yürüyordu sokakta. Her şeyi iyice düşündü. Cevabı ne olursa olsun razı idi. Yeter ki açıklayabilsin. Çünkü, bu sebepten dolayı çok sevdiği kızı kaybetti. Okulun kapısına geldiğinde, birden heyecan bastı yüreğini. Daha yavaş adımlar atmaya başladı. Sınıfa doğru yöneliyordu ki, birden sınıfın kapısı açıldı ve Tuğba kapıda göründü. Yüreği dayanamıyordu artık bu heyecana. Tam sırasıydı. Gidip söylemeliydi artık. Aşkını itiraf etmeliydi ikinci Alev’ine.

    Sabah olmuştu. Gün her zamanki gibi başlamadı. Artık güneşli günler eskide kaldı. Erhan kendine geldiğinde, kendisini pencerenin kenarında bir sandalyenin üzerinde oturur bir şekilde gördü. Neden bu şekilde uymuştu...? Neden bu kadar karanlık düşüncelere dalmıştı…? Düne ait hiçbir şey hatırlamak istemiyordu.Gözleri cam çerçeve takılı kalmış, dışarıyı izliyordu. Yağmurun taneleri yere her çarpışında, yüreği yerinden oynuyordu adeta. Çok sevdiği Tuğba’yı düşünüyordu. Dün en son ‘‘ HAYIR ’’ cevabını hatırlıyordu. Hayır… Bu hayır cevabı yüreği kırık yiğidin, yüreğini daha da dağıttı. Dünya ya isyan etmeye başlamıştı. Hayatı, yapılan işleri, okulu, her şey artık ona boş bir şey ifade ediyordu. Her şeye inat yaşamak zorundaydı. Yaşayacaktı… Onun ailesine bir sözü vardı. ‘‘ büyük adam olacağım’’… İşte bu söz onu düşündürüyordu. ‘‘Ben nasıl büyük adam olacağım? Anneme , babama kardeşime nasıl bakacağım’’ diye düşünüyordu. Bu yaştaki çocuğun böyle düşünceler düşünmesi çok garip olabilir. Fakat, eğer bir söz vermiş ise sonuna kadar mücadelesini vermeli…

    Hayata, her şeye yeniden başlama istiyordu Erhan. Geçmişine ait hiçbir şey düşünmek istemiyordu. Yeni bir sayfa açmıştı hayatına. Lise dönemi başlıyordu Erhan için. Karanlık geçmişini değiştiremiyor ama geleceğini aydınlık tutmak için ilk ateşi yakmalı idi. Yiğidimiz liseli artık… Hala, her şeyi ilköğretim gibi düşünüyor, dersleri dinlememeye, arkadaş ortamına kapılıyordu. Düşüncelerinden ödün veriyordu bir anlamda. Sanki kendisi değil bu çocuk. Hatalarının farkında ama bile bile ısrarla hata yapmaya devam ediyordu. Ta ki bir gün babası oğluna öğüt vermek için odasına çağırdığı ana kadar. Hüseyin, oğlunun bu kötü gidişini önlemeye çalışıyor ve çabası bunun içindi. Odasına çağırdığı Erhan ile yaklaşık bir saate yakın konuştu. Hayatın gerçeklerini anlatıyordu oğluna. Oğluna çok güzel bir söz söyledi ‘‘ Bak oğlum, bu hayatta ya bileğin çalışacak, ya da beynin çalışacak . ’’ Bu söz derinden etkiledi Erhan’ı. Birden gözleri yerdeki halılara takılı kalarak, düşüncelere daldı. Babasının bileği daha çok çalıştığı için okuluna devam edememişti. Okula devam edememesinin sebebi maddi durumlardı. Zamanında babası ağır hastalık geçirdiği için, evdeki bireylere O bakmalı idi. Evin en büyüğü olduğu için bu iş Ona düşüyordu. Bunun için okulu bırakıp, bir işe başlamalıydı ve öyle yaptı. Oğlunun kendisi gibi olmasını istemiyordu. Hayatın acımasızlığı üzerine bir konuşma yapıyordu evladına. Oğlunu eski zamanlardaki başarısını tekrardan göstermesini istiyordu. Oğlu için her şeyini feda edebilecek bir baba. Erhan, babasının konuşmasından, çok etkilenmiş olmalıydı ki, konuşma bittikten sonra kendine çeki düzen vereceğine söz verip, hemen odasına gidip, hocasının anlattığı konulara bakarak ders çalışmaya başladı. Kendisi için çalışmıyor, sırf babasına, ailesine kol kanat germek için çalışıyordu. Şimdilik öyle düşünüyordu… bu şekilde adapte olabiliyordu derslere. Kendisine hiç acımıyordu ama annesi, babası gözünün önüne geldiğinde azimle kaleme sarılıp, derslerine büyük bir hırsla çalışıyordu. Hedefi en büyük olmaktı. En büyük…

    Henüz lise 1’in ilk haftalarıydı. Hüseyin, çok uygun ve yerinde bir konuşma yapmıştı oğluna. Adeta çocuğunun üzerindeki kötü tozları silkindirdi . Erhan, eskisi gibi başarılı olmaya ant içmişti. Gel zaman git zaman, lisedeki ilk sınavına giriyordu. İlk sınavına geç kalmıştı. Onun için, evden okula kadar koşa koşa geldi. Sınıfa girdiğinde sınav başlamıştı. Hemen boş bulduğu bir sıraya geçerek, hocanın sınav kağıdını getirmesini bekledi. Silahı olarak nitelendirdiği, kalemini eline alarak, başladı soruları çözmeye. Bir , iki demeden on soruyu da cevapladı. Sınava çok iyi hazırlanmıştı. Soruları çok çabuk cevaplayıp bitirdi. Sınavın bitmesine daha 10 dakika vardı. Geç gelmesine rağmen, ilk kağıdı O verdi öğretmenine. İlk sınavı bu şekilde geçti yiğidimizin. Sınav bittikten sonra, yoluna dolu dizgin devam ediyordu. Gereksiz nitelikteki arkadaşlarla dolaşmıyordu artık. Aşk hayatına girmeyi hiç düşünmüyordu. Çünkü aşk bu yiğide göre değildi. Adeta yutuyor, bitiriyor bu yiğidi. Bunun çok iyi farkındaydı kendisi. Bundan dolayı etrafındaki kızlarla arasını kötü tutmaya çalışıyordu. Güzel bir strateji idi. Derslerine iyice ısınan Erhan, ilkokuldaki gibi, lisede de kendisini göstermeyi başarıyordu. Hocalar kendi aralarında Ondan konuşmaya başlamışlardı. İyi çocuk, geleceği parlak, okulumuzu iyi temsil edecek bir öğrenci vb. sözler duyuluyordu öğretmenler odasında. Öğretmenlerin bakışları değişmişti Erhan’a karşı. İlk sınavların biteceği gündü. Son sınav matematikti. Matematik … Erhan’ın çok sevdiği derslerden biriydi. Temelini sağlam oturtmuştu. Yasin Öğretmen, bu öğrencisini iyi yetiştirmişti. Her zaman kendini göstermeyi başarıyordu matematik derslerindeki başarılarıyla. Lisede ki ilk matematik sınavı idi. Sınav başladığı andan itibaren, heyecan bastı Erhan’ı. Sanki okula yeni başlamış gibi hisseti kendisini. Kalemi tutuşu bile değişti bir anda. Neyse ki, kısa sürede kendine geldi. Sorulara bir göz attı. Çok basit gelmişti sorular. Hızlıca hareket edip, başladı soruları çözmeye. İki soruda çok takıldı. O sorularda matematikte bir türlü anlayamadığı kümelerle ilgili sorulardı. Ne kadar da çalışsa bu konu için, istediğini bir türlü yapamıyordu. Yine karşısına çıkmıştı kümeler konusu ve yine yapamamıştı. Sınavı bu şekilde bitirerek teslim etti kağıdını. İlk dönemin, ilk sınavları bitmişti. Biraz rahatlamaya başlamıştı. Onun düşüncesine ‘‘ rahat ’’ kelimesi tersti. Her zaman babasının sözü çınlıyordu kulağında. ‘‘ ya bileğin daha iyi çalışacak, ya da beynin.’’ Bu delikanlı çok kararlıydı beynini çalıştırmaya. Bu sözleri düşünerek rehavete kapılmıyordu. Sosyal hayatını sınırlandırdı ve kendine hakim olmayı başarıyordu. Sadece derslerini düşünüyor ve ev okul arasında geçiyordu hayatı. İlk sınavları açıklanıyordu tek tek… Geç kaldığı, yani lisedeki ilk sınavı, yani coğrafya sınavı açıklanıyordu. Sınıftaki durum genelde iyiye yakındı. Herkesin ismi tek tek okunuyordu. Sıra Erhan’a geldi. Öğretmen söze şu şekilde başladı.
    Gel evladım, seni tebrik etmek istiyorum. Koskoca okulda sadece sen bütün sorulara doğru cevap verdin. Yüzz, dedi. Erhan çok sevindi ve elini hocasının uzattığı elle tokalaştırarak, hocasının iltifatını çok mütevazi bir şekilde karşıladı. Sınavlara iyi çalışması meyvelerini vermeye başlamıştı. İlk sınavda tam not almanın sevinci ile teneffüse mutlu bir şekilde çıktı. Onun fazla hakki yoktu rahatlama konusunda. Hani herkes kendine bir söz bulur ona göre uymaya çalışır ya hayata, işte Erhan’ın sözü de babasının söylediği söz idi. ‘‘ ya bileğin, ya beynin… ’’ Erhan için durmak yoktu. Okuldaki dersler biter bitmez, eve doğru yürüdü. Hemen üstünü başını değiştirerek,babasının gelmesini bekledi. Yaklaşık bir saat sonra babası kapının önüne arabasıyla gelmişti. Kapıdan girerek hemen banyoya yöneldi. Kısa sürede, duş alarak hemen sofraya geçti. Ardından Erhan da geldi. Hep beraber yemek yediler. Gamze her zamanki gibi sofrayı topladı. Baba Hüseyin ise televizyonun başına geçti. Gökhan ise ağabeyini örnek alarak ders çalışmaya başladı. Tıpkı Gökhan gibi, Erhan da odasında ders çalışıyordu. Yaklaşık 2 saat ödevleri ile meşgul oldular. Erhan ödevini bitirdikten sonra yarin ki derslerine, ön hazırlık yaparak toparladı masasını. Çantasını geceden hazırladı. Sonra eline romanını alarak yatağına geçti. Romanın adı MONTE KRİSTO idi. Akıl oyunları ile dolu bir roman. Kendine güven kazanılması için çok ideal bir kitap. Erhan bu kitabi okurken, sanki kahraman kendisi imiş; gibi heyecanlanıyor, yüzünün rengi değişiyordu. Çok sürükleyici bir kitap olduğu her hallinden belli idi. Gece yarısı çoktan geçmiş idi. Uykusu hafif hafif bastırıyordu. Yarım saat sonra elindeki kitabını yatağının baş ucundaki masaya bırakarak uyudu.

    Yeni bir güne uyanan aile mensupları, kahvaltı masasında bir araya geldiler. Kahvaltı yapıldıktan sonra her biri bir odaya girerek hazırlanmaya başladılar. Hüseyin her zamanki gibi iş elbiselerini giyerek, oturma odasına geçti ve bir iki bardak çay içtikten sonra salondan ayakkabılarını alarak giydi. Daha sonra merdivenlerden hızla inerek , arabasına bindi ve işe gitmek için yola koyuldu. Erhan ise okul üniformasını giyerek, saçını düzeltmek için aynanın karşısına geçti. Kendini baştan aşağı süzdü. Odasına dönerek çantasını sırtına aldı. Yavaş ve rahat bir şekilde okula doğru yürüdü. İlk ders matematik idi. Ders başlamadan önce matematik öğretmeni Fatma Kılıç, sınav notlarını okumaya başladı. Öğrencilerin ismini okuyarak, ayağa kaldırıp, kaç beklediğini soruyordu. Sıra Erhan’a geldi. ‘‘kaç bekliyorsun evladım ? ’’. Erhan sınavda yapamadığı iki soruyu düşünerek ‘‘ Hocam 2 soruyu tam olarak yapamadım aşağı yukarı 70-80 arasında bir şey bekliyorum ’’ dedi. ‘‘ doğru tahminde bulundun, 75… ’’ Notunu öğrendikten sonra, oturarak diğer arkadaşlarının notlarını dinledi. Sınıfın ortalaması 60- 70 arasındaydı. Sınıfa göre aldığı nottan memnundu Erhan. Ders başladıktan sonra konsantre olmaya başladı öğrenciler. Derse katılım yüksekti. Öğrenciler iyi anlıyordu bu dersi. Matematik dersi bittikten sonra öğrenciler teneffüse çıktı bütün günler bu şekilde geçiyordu. Bir ay , iki ay derken ilk dönemin sonuna gelinmişti. Sınıf öğretmeni Fatma Kılıç, öğrencilerin karnelerini tek tek uzatıyordu. Sınıfın genel durumu iyi idi. Erhan da karnesini aldı. Karnesi iyi idi ama O, daha iyi bekliyordu. İlk dönemi Teşekkür Belgesi ile geçmişti. İkinci dönem daha iyi çalışmalı idi. Onun hedefi her zaman sınıfı Takdir Belgesi ile geçmekti. Karnesini alarak eve doğru yürüdü. Yolda giderken sağa sola bakarak gidiyordu. Güzel bir gündü. Hava ne sıcak ne soğuk idi. Çocuklar sokakta çok neşeli bir şekilde eğleniyorlardı. Kimileri birbirlerini kovalıyordu, kimileri kenarda onları izliyordu. Kimisi mahallenin kenarında oturmuş gelen geçene bakıyordu. Hayat dolu bir sokak… Konu komşu herkes kaynaşmıştı bu mahallede. Sokakta yavaş adımlarda evine doğru yürüyordu Erhan. Kapının zilini çalarak eve girdi. Annesi :
    - oğlum karnen nasıl.? Karnesini annesine uzatır. Annesi dikkatlice inceledikten sonra:
    - Belli ki beğenmemişsin karneyi. Neden kırıştırmışsın karneni.? Oğlum bak ne güzel notlar almışsın. Tamam, belki senin için iyi notlar değil bunlar, ama sen daha iyisini yapabilirsin emin ol buna. Diyerek oğluna güvenini belirtiyordu.
    - Anne notlarım beni hiç mutlu etmedi. Ben en büyük olmayı düşünüyorum. Aldığım notlara bak. Ben bu şekilde değil ne en büyük olmalıyım… Sitem ediyordu kendine.

    Saat, akşam yedi civarı olmuştu. Erhan kapının tıkırdısından babasının geldiğini anladı. Erhan, hemen salona geçerek babasını bekledi. Babası tozlu elbiselerle göründü kapıdan.
    Nasılsın oğlum? Bugün çalışırken çok yoruldum, duş alıp geliyorum odaya. Karnen iyidir inşallah… Hüseyin, banyo yaptıktan sonra odaya geçerek oğlundan karnesini getirmesini istedi. Erhan, hemen odasına geçip masanın üzerinde duran karneyi alarak babasına uzattı.
    Fena değil oğlum, ama ikinci dönem daha iyi istiyorum tamam mı? Diyerek karneyi uzattı oğluna. Aslında karneden çok memnundu Hüseyin. Çocuğunun rehavete kapılıp, derslerini boşlamaması için biraz beğenmemiş gibi yaptı. Erhan babasını mutlu etmek için
    Baba, ikinci dönem daha iyi olacağım buna emin olabilirsin.


    Aradan 6 ay gibi uzun bir zaman geçti. Erhan’ın lisedeki durumu, ilk döneme göre gayet başarılı idi. İlk dönemi Teşekkür Belgesi ile bitirmişti. Azmini ve hırsını ikinci dönemde de göstererek daha başarılı oldu. Takdir Belgesi ile bitirmişti birinci sınıfı… Hayatta her şey yolunda gidiyordu Erhan için. Artık önünde 3 ay gibi uzun bir tatil dönemi vardı. Bu üç ayı iyi değerlendirerek 2. sınıfa iyi bir giriş yapmayı düşünüyordu. Bir yanda da ailesine, babasına destek vermek için çalışmayı düşünüyordu. Bu 3 ay tatilini, çok planlı bir şekilde değerlendirmesi gerekiyor. Böyle geçen bir yılın sonunda artık daha verimi işler yapmak istiyordu.

    Temmuz aylarının kavurucu sıcakları başlamış idi. Erhan geçen hafta bir şirkette iş başvurusu yapmıştı ve bugün sonucu belli olacak. Erken saatlerde uyanarak hemen kahvaltısını yaptı. Odasına geçerek şık elbiselerini giydi. Ayakkabılarını bağladıktan sonra dışarı çıktı. Hayat her şekilde güzel. Yaşamaya değer bir dünya. Erhan, etrafına bakınarak dolaşıyordu. Memnun idi hayatından ta ki, karşı yola geçene kadar… Erhan, yoldan geçer iken sağ tarafından gelen minibüsü fark edemedi. Tam karşıya geçeceği vakit o vahşet olay gerçekleşmişti. Minibüsün süratle Erhan’a çarpmasıyla yerlere yuvarlanan Erhan, ne olduğunun farkına varmadan bilincini kaybetti. Minibüs şoförü hemen aracından inerek Erhan’ı araca alarak hastaneye doğru hızla gitti. Bu arada Erhan’ın kaza geçirdiğini gören çocuklar hemen Gamze Hanıma haber verdiler. Gamze çocukların söylediği sözlere inanamadı. Bir anda beyninden vurulmuşa döndü. Dünya başına yılıkmış gibi idi. Hemen hastaneye gitti. Hastaneye geldiğinde oğlunun ameliyata alındığını duydu. Bu olayı, yaklaşık 14 yıl önce tekrara yaşamıştı. Kendinden geçti resmen… Haber, Hüseyin’e de ulaşılmıştı. Tıpkı 14 yıl önceki gibi işini gücünü bırakıp, hışımla hastaneye girdi. Oğlunun ameliyatta olduğunu duyunca olduğu yerde yıkıldı. Doktorlar, içerde ölüm kalım savaşı veren Erhan’ı kurtarmak için elinden geleni yapıyorlardı. Çok kötü bir kaza geçirmişti yiğidimiz. Bekli de hayatının son saatlerini yaşıyordu. Ameliyathanenin kapısında herkes gelecek haberi bekliyorlardı. Yaklaşık 2 saat sonra doktor kapıdan çıktı. Etrafını saran millete bakarak:
    - Bakın arkadaşlar, biz elimizden geleni yapıyoruz. Şu anda içerde olan evladımız, çok çetin bir savaş geçiriyor. Sizler, burada ancak dua ederek ona yardımcı olabilirsiniz. Lütfen umudunuzu yitirmeyiniz. Olacak kötü şeylere de hazırlıklı olunuz. Diyerek odasına doğru yürüdü… Aile, doktorun söylediği son cümleyi ağzı açık bir şekilde dinledi. Doktor odasına gidene kadar ardından bakakaldılar. Hastanede gergin bir bekleyiş hakimdi


    Yiğidimiz , aslanımız, en büyük olacak adamımız... gözlerini hayata yumdu... bu hayatta bütün savaşlarda galip çıkmasını bildi. Ancak son savaşında... Doktorlar, ameliyathaneden çıktılarında yine etrafı çevirili bir şekilde bir şeyler söylenmesini bekliyorlardı. Doktor, her çıkışında aileyi duruma hazılamak için uyarıyordu. Kaya gibi Hüseyin:
    - Doktoorrrrr ... Söyleeee... Ne oldu oğluma... Kaya gibi adam buz gibi eriyordu doktorun karşısında... Ayakları tutmuyordu artık. Kendini yere bırakarak doktorun iki dudağından çıkacağı sözü bekliyordu... Doktor:

    BAŞIMIZ SAĞOLSUN…


    Hüseyin, doktorun yakasına tutunarak anca ayakta durabiliyordu. Ayaklarını hissedemiyordu. Diğer tarafta Gamze, şok geçirerek bayılmıştı. Komşuları , arkadaşları herkes bir köşede yığılıp kalmıştı… Kimse inanamıyordu… İnanılacak gibi değil… Yiğidimiz , göç etmişti bu dünyadan… Hastane yerinden oynadı. Hüseyin’in kandan kafası görünecek şekilde değildi. Başını duvarlarda parçalamıştı resmen…

    Aradan 1 gün geçmişti. Evde, dünyayı yerinden oynatacak biçimde ağıtlar, feryatlar yakılıyordu… Bir tek Küçük Erhan, suskundu. Gökhan … Gökhan, ağabeyini kaybettiğine hala inanmış değildi. Bir köşede oturmuş annesini, babasını onları bu kadar perişan bir halde ilk kez görüyordu. Dağ gibi babası eriyordu… Yaklaşık bir saat sonra herkes arabalarına binerek, hastaneye doğru gelip, yiğidi alıp götürdüler.

    Kara topraklara gömülen yiğidimiz… Hüseyin kara toprağın, mezarın başında öylece bekliyordu. Gözleri, toprağın altındaki beyaz elbisede takılı kalmıştı. Oğlunun doğduğu günü hatırlıyordu… Gözleri sadece karşısındaki toprağı görüyordu. Etrafında neler oluyor, hiç haberi yoktu… Arkasından gelen Aziz Bey, Hüseyin’in kollarından tutarak ayağa kaldırabilmişti. Herkes adım adım uzaklaşıyordu mezardan… En son ayrılan Aziz Bey ile Hüseyin idi… Babanın gözleri hala kara topraktaydı… Artık her akşam kendisini karşılayacak oğlu yoktu. Oysa ki ne hayalleri vardı…

    Okuyacaktı…
    Babasının gururu olacaktı…
    Ailesinin gözbebeği olacaktı…
    Olmadı…
    Olamadı…

    Mezar taşındaki yazı şu şekildi ‘‘ YİĞİDİNİZ ÖLMEDİ BABA ’’






    Yiğidimiz EN BÜYÜK OLAMADI…








    ------------------ SON ---------------

      Forum Saati Salı Şub. 21, 2017 12:37 am