Giresun Üniversitesi Türkçe Topluluğu

Türkiye'den erişim engeli nedeniyle yeni adresimiz: turkcetoplulugu.weebly.com

Nar Ağacı
Nazan Bekiroğlu
(%25 İndirimle)
Beyaz Türkler K.
Alev Alatlı
(%25 İndirimle)
turkcetoplulugu.weebly.com Topluluğumuzun yeni adresi
Kendini Açma
B. Çetinkaya

    BEKLEYİŞ - Erdem CENGİZ

    Paylaş

    Erdem Cengiz

    Mesaj Sayısı : 2
    Kayıt tarihi : 23/12/10
    Yaş : 28
    Nerden : Bartın

    BEKLEYİŞ - Erdem CENGİZ

    Mesaj  Erdem Cengiz Bir Cuma Ara. 24, 2010 11:22 am

    Erdem,1989 yılında Bartın'ın Hacıosmanoğlu Köyü’nde doğmuştu. Bir ailenin ikinci çocuğu olan Erdem, aynı zamanda ailenin tek erkek çocuğuydu. Bu yüzden ailesi onun üzerine titriyordu ve onu gözlerinden bile sakınıyordu. Babası maden ocağında çalışıyordu. Erdem, iş çıkışı babasının çikolata getirişini dört gözle bekliyordu ve çikolatayı aldığındaki mutluğu gözlerinden okunuyordu.
    Çok mutlu ve mesut bir şekilde yaşarlarken, beklenmeyen kötü bir olay oldu. Babası köyden hasta bir çocuğu hastaneye götürmek için evden çıkmıştı. Eşi, annesi, babası "Ne kadar bu havada gitme" dese de onları dinlememişti. Hava sisli, yağmurlu ve soğuktu. Sisten göz gözü görmüyordu. Aradan iki saat geçtikten sonra o kötü haber geldi. Erdem'in babası trafik kazası geçirmiş, sarhoş bir kamyon şoförünün altında kalmıştı. Olay yerinde can vermişti. Bu olaydan sonra Erdem ve ailesi yıkılmıştı. İki saat önce sapasağlam olan kişi, şimdi cansız bir bedene bürünmüştü. Erdem dört yaşında olduğu için olayın ciddiyetinin farkında değildi.
    Aradan bir kaç yıl geçti. Erdem okula gitme çağına gelmişti. Okula başladı. Birinci sınıfta arkadaşları hep babalarından bahsediyordu. İşte o zaman babasının eksikliğini anlamıştı. Bu duruma çok üzülüyordu. Artık annesine hep babasını soruyor, annesi ise "Onu bir daha göremeyeceğini, unutması gerektiğini" söylüyordu.
    Aradan bir süre geçtikten sonra annesinin ona olan ilgisi sayesinde babasının eksikliğini unutmaya başlamıştı. Artık derslerine önem vermeliydi. Amacı, annesini en iyi şekilde yaşatmak olmalıydı. Bu doğrultuda derslerine önem vermeye başlamıştı. Derslerinde çok başarılı olmuş, her sene takdir belgesi getirmeye başlamıştı. Sınıfının da birincisiydi. Ama okul şartları zordu. Köyde okuduğu için eğitim üst düzeyde değildi. Doğru dürüst okulları bile yoktu. Caminin altında, muhtarlık için kullanılan bir odada eğitim görmekteydi. Daha sonra köylünün buranın muhtarlık olması sebebiyle eğitim yapılmamasını istemeleri üzerine, köyde bayramlarda kullanılan köy odasında eğitim görmeye başlamışlardı. Burası iki odalı bir yerdi. Bir odasında 1.-2.-3. sınıfın birlikte eğitim gördüğü, diğer odasında ise 4.-5. sınıfın birlikte eğitim gördüğü bir yerdi. Bakımsızdı, bacası su akıtıyordu, çatısı ise yağmur geçiriyordu.
    Bu rezilliğe daha fazla tahammül edemeyen aileler; çocuklarının köyde yapılmakta olan, inşaatı bitmiş ama kullanıma açılmayan ilköğretim okulunda eğitim görmelerini istiyordu. Bunun için yerel bir televizyon kanalını çağırmışlardı. Televizyon kanalı da köy okulunun berbat durumunu ve yeni okulun yapılan inşaatının son halini yayınlamışlardı. Milli Eğitim Bakanlığı da bu duruma daha fazla kayıtsız kalmamış ve yeni okulu eğitime açmıştı. Erdem ve arkadaşları sonunda okullarına kavuşmuşlardı.
    Okulun birçok eksiği vardı. Ama bu eksiklerin birlik ve beraberlikle üstesinden gelebilirlerdi. Onlar için önemli olan okullarının açılmasıydı. İlk başta o köy için açılan okul, eksiklerin giderilmesiyle diğer köylerden de öğrenci almaya başlamıştı. Okuldaki öğrenci sayısı her yıl artmaya başlamış ve okul gittikçe gelişmişti. Okulun bahçe düzenlemesi yapılmış, öğrenciler için voleybol sahası ve basketbol potası yapılmıştı. Ayrıca okulda satranç çalışma odası yapılmıştı. Okulun bahçesine ağaçlar ve çiçekler dikilmişti. Yeni sıralar ve yeni tahtalar gelmişti. Eğitim için her şey hazırdı artık.
    Erdem ve arkadaşları, okul çıkışı toplanırlar, beraber top oynarlardı. Onların top oynaması için en uygun yer, üç köyün ortasında olan okulun bahçesiydi. Burayı ayrıca cazip kılan başka bir nedense yeni yapılan voleybol sahası ve basketbol potasının burada olmasıydı. Burada çocukluklarının doyasıya tadını çıkarırlardı. Hava kararıncaya kadar top oynarlardı. Bazen hava kararsa da aileleri onları çağırıncaya kadar eve gitmezlerdi.
    Ayrıca köyler arasında küçük rekabetler de söz konusuydu. Bir gün Erdem hastalanmış bir hafta okula gelememişti. Diğer köyün çocukları o köyün çocuklarıyla derslerde başarısız diye dalga geçiyorlardı. Buna daha fazla tahammül edemeyen çocuklar, Erdem'in gelişini dört gözle bekliyorlardı. Erdem'in diğer çocuklara derslerini vereceğinden eminlerdi. Nitekim de öyle oldu. Erdem okula geldiğinde diğer köyün çocuklarından intikamlarını aldı. Erdem çocukların gözünde adeta bir kahramandı.
    Erdem aynı zamanda çok inatçı ve meraklı biriydi. Birinin bir şeyde kendinden üstün olduğunu gördüğünde, onu ondan daha iyi yapabilmek için elinden geleni yapardı. Hiç unutmam bir gün bir arkadaşının satranç oynadığını görmüş ve bu oyunu bilmediği için kendini küçük hissetmişti. Altı ay içinde satrancı o çocuktan daha iyi öğrenmiş ve onu yenecek seviyeye gelmişti. Hatta okul birincisi olarak okul satranç takımına bile seçilmişti. Bir kişinin isteyip de başaramayacağı bir şey olmadığına inanıyordu. Belki de onu başarılı kılan bu yönüydü. Rekabet etmeyi çok sever, hiçbir zaman rekabetten kaçmazdı. Sınıfta biri ondan yüksek not mu almış, diğer sınavda mutlaka onu geçecekti. Onu geçemezse gururuna yediremezdi. Onun defterinde mağlubiyet diye bir şey yoktu.
    Öğrenciler arasındaki bu rekabeti fark eden öğretmenler de, sınıfta bu rekabet ortamını yaratırlardı. Özellikle de İbrahim öğretmen bu ortamı yaratırdı. İbrahim öğretmen, mesleğe yeni başlamış çaylak bir öğretmendi. Ama çok iyi eğitim aldığı belliydi. Öğrencileriyle çok iyi diyalog kuruyordu. Onlara bir şeyler öğretmede hiçbir hoca eline su dökemezdi. Bunun için ödül tekniğini kullanırdı. Doğru cevabı bilen öğrencilere çikolata, kitap gibi hediyeler verirdi. Öğrenciler de doğru cevabı bilmek için birbirleriyle yarışırlardı. Öğretmenlerini çok severlerdi.
    İbrahim öğretmen aynı zamanda alçak gönüllü ve cömert biriydi. Bir gün Erdem'le beraber kırtasiyeye gitti. Erdem'e bir kaç kitap seçmesini söyledi."Niye?" diye sorduğunda "Sen sadece seç" dedi. Erdem bir kaç tane hikâye kitabını seçmişti."Ne olacak bunlar?" diye sordu. İbrahim öğretmen de "O kitapları kendi adına sınıf kütüphanesine bağışlayacaksın.” dedi. Erdem ilk başta buna bir anlam veremedi."Siz niye bağışlamıyorsunuz?" diye sordu. O da "Sen bağışlarsan diğer öğrencilere de örnek olur, onlar da kitap bağışlarlar” dedi. O zaman anlamıştı İbrahim öğretmenin öğrencilerini nasıl bu kadar iyi etkileyebildiğini.
    Erdem ve arkadaşlarının tek korkusu ondan ayrılmaktı. O istenmeyen gün geldi çattı. İbrahim öğretmenin başka okula tayini çıkmıştı. Ona o kadar çok alışmışlardı ki onu kendilerine bir baba gibi görüyorlardı. Özellikle de Erdem bu düşüncedeydi. Baba özlemi çeken Erdem, öğretmeninin ona olan ilgisiyle baba eksikliğini gideriyordu. Erdem ikinci kez bir baba kaybetmiş gibiydi. Bir süre sonra bu üzüntüden de kurtulacaktı. Ama o zamana kadar nasıl dayanacaktı? Annesi sayesinde bu sorununun da üstesinden geldi.
    Diğer öğretmenleriyle de arası iyi olan Erdem, onlarla vakit geçirmeye başladı. Ders aralarında, öğle paydoslarında, okul çıkışlarında öğretmenleriyle voleybol maçı yaparlardı. Öğretmenlerle öğrencileri birbirlerine yakınlaştıran, aralarında arkadaş ortamı yaratan en güzel faaliyetlerden biriydi bu. Bunun meyvelerini de okul voleybol takımının başarılarıyla alıyorlardı.
    Erdem de okul voleybol takımının bir oyuncusuydu. O sıralarda voleybola öyle tutkundu ki ne zaman boş bir vakit bulsa arkadaşlarıyla ya da öğretmenleriyle voleybol oynardı. Yorulmak nedir bilmezdi, ne kadar çok oynasa da bıkmazdı. Aksine "Devam edelim." diye ısrar ederdi. Sanki voleybol oynarken bütün dertlerini unutuyordu. Voleybol sahası onun için başka bir dünyaydı.
    Hatta bir gün hastalanmış, iki hafta okula gidememişti. O sıralarda voleybol takımı seçmeleri vardı. Arkadaşları onun ismini zorla listeye yazdırmışlardı. Öğretmeni onun ismini yazmak istemiyordu. Haklıydı da. Çünkü Erdem hastaydı, bırak voleybol oynamayı okula ne zaman geleceği bile belli değildi. Ayrıca voleybol takımının başındaki öğretmen de okula yeni gelmişti. Erdem'in nasıl oynadığı hakkında en ufak bir fikri bile yoktu. Onu takıma alması büyük bir riskti. Erdem, turnuvanın başlamasına bir kaç gün kala iyileşti. Antrenman eksiği olsa da oynayabilecek seviyeye gelmişti. Turnuvaya katılmışlar ve dereceye girmişlerdi. Hatta Erdem'i ve Hasan'ı Milli Eğitim Bakanlığı'ndan maçları izlemeye gelen kişiler çok beğenmişlerdi. Bu nedenle okullarına forma hediye etmişlerdi. O günlerde doğru dürüst bir formalı olmayan okulları için bu çok güzel bir hediyeydi. Voleybol takımının başındaki öğretmeni de Erdem'i takıma aldığına pişman olmamıştı.
    Erdem hastalığının ve turnuvanın üst üstte gelmesinden dolayı derslere girememişti. Ama bu açığını evde çalışarak kapatmıştı. Derslere de girmeye başladıktan sonra bu sorun ortadan kalkmıştı. Arkadaşlarını derslerde yakalamıştı.
    Aradan bir süre geçtikten sonra okul müdürüne Milli Eğitim Bakanlığı'ndan bir yazı gelmişti. İl genelinde bilgi yarışması yapılacaktı. Bu yarışmaya her okulun katılması zorunluydu. Okulu temsilen matematikte Erdem, türkçede Elif, fen bilgisinde de Berna'nın temsil etmesine karar verildi. Bu seçimi derslerindeki başarılarına göre öğretmenler yapmıştı. Yarışma ilk olarak bölge okulları arasında yapılacaktı. Burada birinci olan okul ise ilçe birinciliği için yarışacaktı. En sonunda da ilçe birincileri seçilip il birinciliği için yarışacaklardı. İl birincisi de Türkiye genelinde yarışmaya hak kazanacaktı.
    İlk etapta bölgesel yarışmalar yapıldı. Erdem ve arkadaşlarından büyük bir başarı beklenmiyordu. Çünkü böyle bir yarışmaya ilk kez katılıyorlardı ve ne tip sorular sorulduğunu bilen yoktu. Yarışma başladı ve beklenilenin aksine gayet iyi bir performans sergileyerek, on okul arasından birinci olup ilçe birinciliği için yarışmaya hak kazandılar.
    Okula döndüklerinde büyük bir coşkuyla karşılandılar. Herkes sevinç içindeydi. Artık herkes ilçe birinciliği yarışmasına odaklanmıştı. Bu yarışma için okuldan birçok otobüs kaldırılmıştı. Ama yarışma beklenildiği gibi geçmedi. Yarışmada dördüncü olmuşlardı. Beklentilerin yüksek olması sevinçlerini kursaklarında bıraksa da bu onlar için iyi bir başarıydı. Okulları bu başarılarını plaketle ödüllendirdi. Artık Erdem ve arkadaşları bu okuldaki misyonlarını tamamlamışlardı.
    Gün gelip çatmış, mezun olma zamanları gelmişti. Okulda Erdem ve Berna arasında okul birinciliği yarışı vardı. Her ikisi de notlarını hesaplıyor, kaçıncı olduklarını araştırıyordu. Erdem okul birincisi olduğunu sanıyordu. Ama sonradan öğrendi ki bir öğretmeninin karnesine yanlış geçirdiği notun düzeltilmemesi yüzünden okul birinciliğini Berna ile paylaşmıştı. Erdem bunun üzerinde fazla durmamış, birinciliği paylaşsa da yine de birinci olduğu için bu konuyu kapatmıştı.
    Erdem ve arkadaşları için yeni bir dönem başlamıştı. Çocukluktan çıkıp gençlik dönemine giriyorlardı. Gelecekleri için en uygun liseyi seçmeliydiler. Erdem de diğer arkadaşları gibi kararsızdı. Birçok araştırmadan sonra Köksal Toptan Yabancı Dil Ağırlıklı Lisesi'ne kaydolmaya karar verdi. Erdem ilk defa bu kadar büyük bir okulda okuyacaktı. Burası kapalı spor salonu olan, bin kişinin eğitim gördüğü bir okuldu. Öğretmen kadrosunu ilin en deneyimli öğretmenlerinden oluşuyordu. Üniversiteyi kazanan öğrenci sayısı çok yüksekti. Erdem'in ideallerini gerçekleştirmek için yeterliydi.
    Okulun açılış zamanı geldi. Erdem ilk kez liseye başlayacak olmanın heyecanını yaşıyordu. Sınıf arkadaşları da heyecanlı görünüyordu. İlk sınıfa girdiklerinde birbirlerine karşı soğuklardı. Aralarında iletişim kurmaya çekiniyorlardı. Sadece birbirlerini tanımak için birbirlerini süzüyorlardı. Erdem de diğer arkadaşlarıyla aynı duyguları yaşıyordu. Etrafa meraklı bakışlarla bakan Erdem'in gözüne birden bir kız takıldı. Kimdi bu güzel kız? Kumral tenli, kahverengi gözlü, fiziği düzgün, gülüşüyle etrafına neşeler saçan çok güzel bir kızdı. Adeta bir su perisi gibiydi.
    Onu gördüğü andan beri kalbi niye bu kadar hızlı çarpıyordu ki? Nefesi kesilecek gibi oluyordu. İlk kez böyle bir şey başına geliyordu. Acaba ask dedikleri şey bu muydu? O gün o şekilde geçmişti. Akşam olup eve gittiğinde hala onu düşünüyordu. Nereye baksa onun hayali gözünün önünden gitmiyordu. Çıldırmış mıydı acaba? Aklında bir sürü soru işareti vardı. O kızın hayalinden başka bir şey görmüyordu. Yarın ilk işi, bu kızın kim olduğunu öğrenmek olmalıydı.
    Sabah oldu, okula gitti. Gözleri her yerde onu arıyordu. Sınıfa gittiklerinde onu gördü. Arkadaş olarak tanışmak istedi. Adının Aslı olduğunu öğrendi. Aslı’yla iyi bir arkadaşlık kurmuştu. Ama Erdem ondan arkadaşlıktan daha öte bir şey bekliyordu. Bunu ona nasıl söylemeliydi ki? Bu duruma daha fazla tahammül edemeyen Erdem duygularını ona açmaya karar verdi. Ama cesaretini toplayıp ona bir türlü söyleyemiyordu. Hayatında ilk defa bir kıza açılacaktı ve reddedilmekten çok korkuyordu. Sonunda bunu yüzüne söyleyemeyeceğinin farkına vardı. En mantıklı çözümün duygularını kâğıda döküp, kâğıdı ona vermenin olduğuna karar verdi.
    Bir gün derste onun ön sırasında oturduğunu fark etti. İşte kâğıdı ona vermek için en uygun zamandı. Kâğıdı ona ürkek, çekingen bir şekilde verdi. Kız kâğıdı okudu ve bu haber sınıfta kulaktan kulağa yayıldı. Erdem'in utangaçlığı daha da artmıştı. Herkes birbirine bu haberden bahsediyordu. Son dersti ve Erdem çıkışta Aslı'nın ne cevap vereceğini çok merak ediyordu. Yerinde duramıyordu. Sanki zaman durmuştu, vakit geçmiyordu. Sonunda o beklenen an geldi, çıkış zili çaldı. Erdem soluğu hemen Aslı'nın yanında almıştı. Aslı Erdem'e o üzücü cevabı verdi:"hayır, olmaz." dedi. Erdem'in morali çok bozulmuştu. "Niye?" diye sormadan çekip gitti. Sonradan Aslı'nın arkadaşlarından öğrendi ki başka biri varmış.
    Erdem bu duruma çok üzüldü ve içine kapandı. Ama onu unutamıyordu. Hayali gözünün önünden gitmiyordu. Ne yapıp da onu unutmalıydı ki? Sonunda karar verdi. Onu her gün görüp de arkadaşıymış gibi konuşamazdı. Onu bu kadar severken arkadaşıymış gibi davranamazdı. Onunla arkadaş olduğu sürece ona daha çok bağlanacaktı. O günden sonra onunla konuşmamaya karar verdi.
    Erdem o günden sonra Aslı'ya hiçbir zaman yakın olmadı. Her zaman onu uzaktan izledi. Ama ona ne kadar uzak olsa da onu sevmekten vazgeçemedi. Onu unutmaya çalıştı ama olmadı, unutamadı.
    Kendini dört duvar arasında kalmış gibi hissediyordu. Nereye baksa onun hayali gözünün önüne gelmeye devam ediyordu. Sanki duvarlar gittikçe ona yaklaşıyordu. Nefes alamıyordu. Bir çıkışı olmalıydı buranın. O çıkışı da içki kadehlerinde buldu. Onu unutmak için her gece içiyordu. O gecelik unutuyordu da. Ama sabah olup uyanınca tekrar en başa dönüyordu. Aklına bir tek o geliyordu. Onu unutmak için tekrar içmeye başlıyordu. Artık her gece içmeye başlamıştı. Erdem bu olayı kendi içinde saklıyordu. Kimselere bir şey söylemiyordu. Galiba kendisiyle dalga geçmelerinden korkuyordu. Belki de haklıydı. Arkadaşları ona "Bir kız için hayatını karartmaya değer mi?” diyecekti.
    Erdem'in bu durum yüzünden ders notları da düşmeye başlamıştı. Bir zamanlar düşük not aldığında ortalığı ayağa kaldıran Erdem, artık notlarını önemsemiyordu. Erdem'in o inatçı, çalışkan, meraklı yapısı gitmişti sanki. Yerine hayatı amaçsız yaşayan biri gelmişti. Hayattan ve kimseden bir şey beklemiyordu.
    Erdem sınıftan sadece Hakan, Oral ve Ferdiyle iyi arkadaştı. Onlar da bu durumu bilirler ama Erdem'in yanında bu konuyu hiç açmazlardı, bilmezlikten gelirlerdi. Hakan komik, hayatı umursamayan, vurdumduymaz biriydi. Yaptığı eşek şakaları meşhurdu. Oral ise espri yapan ama dışarıdan bu yönünü hiç belli etmeyen biriydi. Bazen yaptığı laf cambazlıklarıyla ünlüydü. Ferdi ise çözülemeyen bir denklem gibiydi. Tam bir kapalı kutuydu da denilebilir. Sessiz, kendi halinde, futbolda yetenekli biriydi.
    Aralarında çok iyi bir arkadaşlık vardı. Bu arkadaş ortamı Erdem'i okula bağlayan etkenlerden biriydi. Okulda birbirlerinden hiç ayrılmazlar, boş zamanlarını hep birlikte geçirirlerdi. İlköğretimde bütün sosyal aktivitelere katılan Erdem, lisede hiçbir sosyal aktiviteye katılmıyordu. Öğretmenleri, öğrencileri sosyal aktivitelere yönlendirseler de Erdem "Ben hiçbir spordan anlamam." deyip kaçıyordu.
    Erdem köyde oturmakta olduğu için okula servisle gidip geliyordu. Dersleri 8.00’de başlıyordu. Şehir merkezinde oturan arkadaşları 7.00’da kalkarken, Erdem 6.00’da kalkmak zorundaydı. Evi okula yirmi dört kilometre uzaklıktaydı. Servisle yarım saat sürmekteydi. Kış mevsiminde bir saati bulduğu da oluyordu.
    Birde bunun ikinci perdesi de vardı. Okuldan çıktıktan sonra köye geri dönmesi uzun sürüyordu. Durakta akşama kadar servis beklerlerdi. Eve döndüklerinde ders çalışmaya halleri kalmaz, hemen yatıp uyurlardı. Ama serviste o kadar güzel arkadaşlık ortamı vardı ki kahkahalara boğularak gelip giderlerdi. Servis şoförleri de onlara katılırdı. O servis onların bir parçası olmuştu artık.
    Serviste Songül adında bir arkadaşı vardı. Onunla aynı okulda okuyorlardı. Erdem okula onunla beraber gidiyordu. Bir gün Songül, Erdem’in yanına geldi. Bir arkadaşının ondan hoşlandığını söyledi. Erdem şaşırmıştı. Böyle bir şey beklemiyordu. Kendisi başkasını severken onu fark etmemişti bile. Başkasını severken ona umut da veremezdi. Onu istemediğini söyledi. Arkadaşı Songül kıza bu durumu iletmişti. Kız inatçıydı. Bir ders sonra konuşmak için kendisi geldi. Erdem bu işin olmayacağını onun yüzüne de söyledi. Ama kız peşini bırakmıyordu. Bu sefer de mektup yazmıştı. Duygularını mektupta anlatmıştı. Kızın inatçılığına hayran kalmıştı. Onun yerinde kendisi olsa bu kadar üstelemezdi. Kendisi de üstelememişti zaten. Aslı’dan kaçmayı tercih etmişti. Kızla son kez konuşup, kendisinden hoşlanmadığını son kez anlattı. Sonunda kız vazgeçmişti. Erdem ise bu konuyu hiç olamamış gibi kapatmıştı.
    Servistekiler, okula gitmeden önce hep beraber toplanıp çay içerlerdi. Bu çay içerlerken ki muhabbeti hiçbir yerde bulamazlardı. Daha sonra dağılırlar, herkes kendi okuluna giderdi. Okula hiçbir zaman neşesiz gittiklerini hatırlamazlardı. Erdem’in son dönemdeki halleri bu neşeyi bozan tek şeydi. Ama Erdem bu neşeli ortamı bozmamak için durumunu belli etmemeye çalışırdı.
    Okula gittiğinde o bezgin haline geri dönerdi. Bir süre sonra bu durumla yaşamayı öğrenmişti. Bu durum iki yıl gibi bir süre sürse de, normal hayatına dönme zamanı gelmişti artık. Derslerine odaklanmalıydı. Ailesine ve çevresine karşı sorumlulukları vardı. Artık büyümüştü. Babasının boşluğunu doldurmalıydı. Annesini daha fazla üzmemeliydi. Annesinin ve kız kardeşinin sorumluluğunu almalıydı. Bunu yapabilmesi için kendi ayakları üzerinde durabilmesi gerekiyordu. Bunu da derslerinde başarılı olup, iyi bir meslek sahibi olarak yapabilirdi. Aklını kalbinin yerine koyma zamanı gelmişti. Bu doğrultuda derslerine çalışmaya başladı. Notları yavaş yavaş yükseliyor, ilköğretimdeki başarılı günlerine geri dönüyordu. Özellikle de geometri dersinde çok başarılıydı. Bir derste beş test çözüyordu. Öğretmeninin çözemediği soruları bile çözebiliyordu. Bir sene gibi bir süre içerisinde derslerinde bu kadar başarılı hale gelmesi öğretmenlerini de şaşırtıyordu.
    Bir tek sosyal aktivite yönünden eksik kalmıştı. Bu eksiğini de kapatmak için okul voleybol takımı seçmelerine katılmaya karar vermişti. Fiziki olarak beğenilmişti. Uzun boylu olması bir avantajdı. Ama dershane saatlerinin antrenmanlarla çakışması yüzünden takıma alınmamıştı. Erdem bu eksiğini tamamlamak istiyordu.
    Bir gün okulda okul satranç takımının seçmelerinin yapılacağını duydu. Bu onun için bir fırsattı. Ama ilköğretimden beri satranç oynamamıştı. Acaba unutmuş muydu? Bunu bile tam olarak bilmiyordu. Katılıp, şansını denemeye karar verdi. İlk maçında çok heyecanlıydı. Ama rakibinin satrançtan pek anlamadığı belliydi. Bu onu rahatlattı ve ilk maçını kısa bir sürede kazandı. Artık üzerinden heyecanını atmıştı. İkinci ve üçüncü maçını da rahat kazandı. Dördüncü maçında ise biraz daha zorlu rakip gelse de onu da yenmesini bildi. Artık güveni yerine gelmişti. Ama seçmeleri yarıda bırakmak zorundaydı. Sınavı vardı ve ona girmeliydi. Öğretmenleri onu sınava göndermeyeceklerini söylediler. Okul birinciliğine oynarken onu gönderemezdiler. Öğretmeninden izin alıp onu göndermediler. Öğretmeni de sınavı bir sonraki haftaya erteledi. Erdem bunun üzerine seçmelere devam edip beşinci maçını da kazandı. Elenmeyen son dört kişi kaldılar. Ama hava kararmıştı. Daha fazla devam edemezlerdi. Bir de Erdem'in servisinin kalkma saati gelmişti. Seçmelere ertesi gün devam etmeye karar verdiler. Ertesi gün olmuştu. Arkadaşları da Erdem'in son dörde kaldığını öğrenmişlerdi. Erdem'den sınıfları adına birincilik bekliyorlardı. Erdem altıncı maçına çıktı. Onu da bir buçuk saat gibi bir süre içerisinde kazandı. Artık birincilik mücadelesi vermeye hak kazanmıştı. Arkadaşları Erdem'i, sınıfa geldiğinde büyük bir coşkuyla karşıladılar. Bir saat sonra birincilik maçı için Erdem'i çağırdılar. Birincilik maçı çok çekişmeli geçmişti. İki saat sürdü. Hatta oyun bir ara kilitlenmişti. İkisi de bir hamle daha yapsa kaybedecek duruma gelmişti. Erdem görmediği bir hamle yüzünden maçı kaybetmişti. Satranç hocası, o hamleyi nasıl görmediğine çok şaşırıyordu."Bu kadar iyi oynayan biri bu hamleyi görmeli" diyordu. Erdem, okul ikincisi oldu.
    Okul birincisinin son sınıflardan olup, ÖSS'ye hazırlanması nedeniyle okul birincisi olarak okulunu il turnuvasında temsil etmeye hak kazandı. Bütün okulun önünde ilk üçe girenleri tebrik ettiler. Erdemi çağırdıklarında, sınıfından Erdem lehine tezahüratlar yükselmeye başladı. Erdem'in gözü ise kalbine gömmeye çalıştığı Aslı'daydı. Tek düşüncesi "Onun dikkatini çekebilmiş miydi acaba?" sorusuydu. Erdem, Aslı’dan her zaman bir umut beklemişti.
    Bu sene sonunda sınıflar bölümlere ayrılmıştı. Erdem TM(Türkçe-Matematik) bölümünü seçmişti. Aslı ise FM(Fen Bilimleri-Matematik) bölümünü seçmişti. Artık Aslı’yla aynı sınıfta değillerdi. Erdem bu duruma “Sevinse miydi, üzülse miydi?” karar veremiyordu. Ondan uzak olmak onu unutturdu belki. Ya da onu görmemek onu daha fazla özletmez miydi? Bunu zamanla anlayacaktı.
    Erdem dershaneye başlamıştı. Dershane denemelerinde ilk üçe giriyordu. Dershanede umut vaat eden öğrenciler arasında gösteriliyordu. Hatta Erdem’den derece bekliyorlardı. Ama Erdem dershaneye zor şartlarda gidiyordu. Hafta içi okulu olduğu için dershaneye hafta sonu gidiyordu. Hafta sonu da köyden şehir merkezine servis yoktu. Her hafta sonu iki kilometre yol yürüyordu. Daha sonra da bir araba denk gelirse dershaneye gidiyordu. Araba bulamadığı için dershaneye gidemediği zamanlar da oluyordu. Bu sorunu çözmeliydi ilk önce.
    Köyden dershaneye giden iki kişilerdi. Aralarında konuşup bir çözüm yolu buldular. Çevre köylerden de hafta sonu servis kalkmıyordu. Hafta sonu öğrenciler dışında diğer insanların da işi çıkıyordu mutlaka. Servis olsa bir şekilde dolardı. Köylerindeki servis şoförlerine bir teklifte bulunmaya karar verdiler. Köyde iki servis şoförü vardı. Onlardan biri bu teklife yanaşmadı. Diğeri ise onları kırmayıp kabul etti. Bu iş birazda aklına yatmıştı. Çünkü artık çoğu öğrenci dershaneye gidiyordu. Araç olmadığı için dershaneye gidemeyen birçok öğrenci vardı. Bu sayede onlarda dershaneye yazılacak, arabasına başka öğrenciler de gelecekti. Beklediği gibi de oldu. İlk başlarda birkaç yolcu ile işe başlamıştı. Ama daha sonraki zamanlarda yolcu sayısı giderek artmıştı. Araba artık yolcuların çokluğundan bazı yolcuları alamıyordu. Servis şoförü, Erdem ve arkadaşına çok minnettar kalmıştı. Bu işe girdiği için çok mutlu oluyordu. Bu işi kabul etmeyen servis şoförü ise çok pişman olmuştu. Bu işi kabul etmediği için adeta kafasını taşlara vuruyordu. Çünkü diğer servis şoförü bu işten hafta içi kazandığı kadar para kazanıyordu. Bu da büyük bir miktardı.
    Servis sorununu da halleden Erdem’in üzerinden büyük bir yük kalkmıştı. Ulaşım sorunu çözülmüştü. Artık derslerine daha fazla odaklanabilirdi. Dershanedeki sınıfına alışma sorunu da yoktu. Çünkü çoğu okulundan arkadaşıydı. Hatta ilkokul arkadaşı Berna bile onun sınıfındaydı. Onunla yan yana oturuyorlardı.
    Erdem bir gün dershane kantinine gitmişti. Etrafa bakarken birden donup kaldı. Yanlış mı görüyordu acaba? Hayır, yanlış göremezdi. Çünkü onu nerde görse tanırdı. O Aslı’ydı. Kantinde arkadaşlarıyla oturmuş çay içiyordu. Bu kaderin kötü bir oyunu muydu acaba? Ondan uzaklaşmaya çalışırken birden yine karşısına çıktı. Bu nasıl kaderdi hep karşısına onu çıkarıyordu. Acaba kader, Erdem’in onu unutmasını istemiyor muydu?
    Bir süre sonra Aslı da Erdem’i fark etti. Erdem onun kendisini fark ettiğini anlayınca kafasını başka yöne çevirdi. Onu seviyordu ama gururunu da ayaklar altına alamazdı. Hayatı boyunca gururundan ödün vermemişti. Aslı da Erdem’i görünce şaşırmıştı. İçinden “Onun ne işi var burada?” diye sorduğu her halinden belliydi. Erdem de o ortamda daha fazla kalmamalıydı. Eli ayağı birbirine dolaşmıştı. Kapıdan çıktı ve sınıfına geri döndü. Aslı’nın Erdem’in sınıfında birçok arkadaşı vardı. Özellikle de Berrin ilköğretimden beri arkadaşıydı. Aslı da sık sık onun yanına gelirdi.

    Erdem Cengiz

    Mesaj Sayısı : 2
    Kayıt tarihi : 23/12/10
    Yaş : 28
    Nerden : Bartın

    Geri: BEKLEYİŞ - Erdem CENGİZ

    Mesaj  Erdem Cengiz Bir Cuma Ara. 24, 2010 11:22 am

    Bir gün yine Aslı, Berrin’in yanına gelmişti. Erdem de sırasında Berna ile oturuyordu. Erdem ile Berna kahkahalar atarak sohbet ediyorlardı. Erdem, Aslı’nın oraya geldiğinin farkında bile değildi. Erdem’in gözü kapıdan onlara doğru bakan bir bakışa takıldı. Bir de baktı ki bu Aslı. Kıskanmış bir kadının bakışlarıydı bu. Acaba Berna’yı kıskanmış mıydı? Erdem’in onu gördüğünü fark ettiğinde Berrin ile konuşmaya başlamıştı. Berna Erdem’e bir şeyler söylüyordu ama onun aklı, Aslı ile Berrin’in ne konuştuklarındaydı. Acaba Berna’yı ona sormuş muydu? Bu Erdem’i üç yıl sonra umutlandıran ilk olaydı. Erdem’in içindeki umut ışığı tekrar parıldamıştı.
    Her akşam dershane çıkışı Erdem ile Berna beraber gidiyorlardı. Aslı’nın da bu durumu gözden kaçırmadığı her halinden belliydi. Erdem’in içine kurt düşmüştü bir kere. Acaba Aslı onu seviyor muydu?
    Bu soru beynini kemirirken derslerine odaklanamıyordu. Sınav sonuçları az da olsa düşmeye başlamıştı. Dershanede birincilik için yarıştığı Aysu, Erdem ile arasındaki farkı gittikçe açıyordu.
    Erdem, tekrar alkole başlamıştı. Akşamları çocukluktan beri arkadaşı olan Burkay ile içiyorlardı. Onun da buna benzer bir derdi vardı. Sevdiği kızla beraber olmalarına kızın ailesi karşı çıkıyordu. Onunla sabaha kadar dertleşip içiyorlardı. Çok iyi arkadaşlardı. Birbirlerinden hiçbir şeyi saklamazlardı. Erdem akşamları kıraathaneye de gitmeye başlamıştı. Burada köyün gençleriyle sabaha kadar oturup içiyorlardı. Dershaneye uykusuz gidiyordu. Sarhoş gittiği de oluyordu. Yine de sınav sonuçları sınıf ortalamasının üstündeydi.
    Sınav sonuçlarının fazla düşmemesinde, lisedeki edebiyat öğretmeninin verdiği eğitim önemliydi. Ayrıca bu edebiyat öğretmeni sınıf öğretmeniydi de. Onun öğrencisi olup da üniversiteyi kazanamayan öğrenci çok azdı. Sadece edebiyat öğretmezdi. Matematik testleri de hazırlardı. Onun görevi olmamasına rağmen bu işe de ek süre ayırırdı. Zonguldak’tan bir dershaneyle öğrencilerine her hafta deneme sınavı kitapçıkları vermesi konusunda anlaşmıştı. Çok çalışkan bir hocaydı. İnanın öğrencileri bile onun kadar çalışmazdı. Öğrencilerini çalışma konusunda çok zorluyordu. Dersinde, sınıfta ve evde olmak üzere iki ayrı defter tutturuyordu.
    O sıralarda dershanelerde indirim sınavları yapılmaktaydı. Edebiyat öğretmeni de dersine girdiği bütün öğrencilerin bu sınavlara girmesini zorunlu kılmıştı. Bu sınavlara girmeyenlerin notlarını düşüreceğini söylemişti. Erdem ve arkadaşları gönülsüz de olsa bu sınavlara girdi. Ama onlar için kendilerini deneme açısından iyi bir tecrübe oldu. Sınavları fazla önemsemeseler de sonuçlar gayet iyiydi. Özellikle de sınav dershanesinin sonuçları başarılıydı.
    Bu dershaneye Kudret adlı arkadaşıyla sonuçları öğrenmek için gitmişlerdi. İlk önce onun sonuçlarına baktılar. Sınavda dershane dördüncüsü olmuştu. Dershaneden %80 indirim kazanmıştı. Erdem onu tebrik etti. Ama bu başarısını biraz da kıskanmıştı. Onu hemen dershane müdürünün odasına götürdüler. Bu dershaneyi tercih etmesi için ikna etmeye çalışıyorlardı. Bu arada Erdem de kendi sonuçlarına bakıyordu. Dershane de ikinci olduğunu öğrendi. Ama onun önündeki öğrenci FM(Fen Bilimleri-Matematik) bölümünden olduğu için dershane birincisi sayılıyordu. Bu sınavda ilk üçe girenler ücretsiz dershaneye gitme hakkı kazanmışlardı. Erdem’i hemen dershane müdürünün yanına götürdüler. Arkadaşı Kudret de oradaydı. Kudret ile işleri bitmişti. O düşünmek için süre istemişti. Sıra Erdem’e gelmişti. İlk önce dershane müdürü onu tebrik etti. Daha sonra da dershanenin olanaklarından bahsetti. Erdem de düşünüp, kararını sonra bildireceğini söyledi. Arkadaşıyla beraber oradan çıktılar. Yolda ne yapacaklarını konuştular. İkisi de gittikleri dershaneden memnunlardı. Ama ücretsiz dershane de büyük bir fırsattı. Ailesiyle ve arkadaşlarıyla konuştu. Sınıfından Gülbahar adındaki arkadaşı da Erdem’in ardından TM bölümünde ikinci olmuştu. Onunla da konuştu. O diğer sınavlardaki sonuçları kötü olursa sınav dershanesine gideceğini söyledi. Sonunda Kudret, Erdem ve Gülbahar bu dershaneye gitmeye karar verdiler.
    Erdem’in eski gittiği dershane bu olayı duymuştu. Dershane, derece bekledikleri bir öğrenciyi başka bir dershaneye kaptırdıkları için çok sinirlenmişlerdi. Erdem’e de çok kızmışlardı. Geometri öğretmeni bazı öğrencilerin başka dershane sınavlarında dereceye girip kendilerini bir şey sanmamaları gerektiğini söyleyerek laf atıyordu. Erdem’in geometri dersinde sınıfın en iyilerinden biri olması bu sözü söylemesinde etkiliydi.
    Erdem de bir taraftan ücretsiz dershaneye gideceği için seviniyor, bir taraftan da dershanesinden, arkadaşlarından ayrılacağı için üzülüyordu. Ama onu en çok üzen olay Aslı’yı daha az görecek olmasıydı. Onu daha az görmeye dayanabilir miydi? Bir yönden de onu para için satmış gibi hissediyordu. Ama sonra düşündü ve onu görmek istedikten sonra her şekilde görürdü. Niye onu para için satmış olacaktı ki?
    Aslı’nın ailesinin Amasra’da bir kafesi vardı. Aslı da boş zamanlarında burada duruyordu. Amasra’ya gidip istediği zaman onu görebilirdi. O günden sonra Erdem sürekli Amasra’ya gidiyordu. Belki onu orada görürüm umuduyla. Onu göremezse Boztepe’ye çıkar, denize karşı içerdi. Boztepe; Amasra’yı ayakları altına alan, denizin şırıltısını dinleyebileceğiniz, martıların uçuşunu izleyebileceğiniz, doğayla iç içe kalabileceğiniz, yüksek ve ıssız bir yerdi. Burada tabiatla dertleşirdi. Burası kendisiyle baş başa kalabileceği en güzel yerdi. Ama yüksekte olduğu için oraya çıkmak yorucuydu. Yine de oraya çıkmak, o yorgunluğa değerdi.
    O sene bitmiş yeni dershanesine gitme zamanı gelmişti. Yeni dershanesine gittiğinde sınıfa uyum sorunu çekmemişti. Sınavda dereceye giren arkadaşları(Gülbahar, Kudret) da onun sınıfındaydı. İlköğretimden arkadaşı Elif de onun sınıfındaydı. Ayrıca okuldan başka arkadaşları da vardı. Öğretmenlerle öğrencilerin diyalogu çok iyiydi. Ama Erdem eski dershanesini özlediği için her iyi şeye bir bahane buluyordu. Bir süre sonra buraya alışmıştı. Ama Aslı’yı özlemekteydi. Onu eskisi kadar sık görememek onu çok üzüyordu. Dershaneye birincilikle geldiği için herkes ondan bir beklenti içindeydi. Ama Erdem, Aslı’yı düşünmekten derslerine yoğunlaşamıyordu. Dershaneden verilen ödevlerini yapmıyordu. Dershane denemelerinden de kötü sonuçlar alıyordu. Eğer Erdem’i tanıyan arkadaşları olmasa kopya çekip sınavda birinci olmuş diyeceklerdi.
    Dershane çıkışı arkadaşlarıyla içmeye gidiyor ve sabahlara kadar evine gelmiyordu. Geceleri doğru dürüst uyumuyordu. Uykusuzluk için psikiyatriye gitmişti. Doktor ise asıl sorunun duygusal olduğunu, duygularını kontrol etmesi gerektiğini söylemişti. Psikiyatri birkaç ilaç vermiş, bunları sürekli kullanmasını istemişti. Erdem bu ilaçları kullanmaya başlamıştı. Ama bu ilaçlarla alkol kullanmak çok tehlikeliydi. Alkol kullanmaması gerekmekteydi. Ama Erdem, sabah ilaçlarını içiyor, akşamda alkol kullanmaya devam ediyordu. Ta ki bir gün alkolle ilaç karışıp gece rahatsızlana kadar. Gece tuvalete gitmek için kalktığında birden yere düştü. Çok cansızdı ve hali yoktu. Kalbi duracak gibi oluyordu. Gece annesini korkutmamak için onu çağırmamıştı. Zorla kendini yatağa attı.”Uyursam geçer.” deyip yattı. Sabah kalktığında bir şeyi kalmamıştı. O günden sonra o ilaçları kullanmadı. Tek teselliyi alkolde aramaya devam etti.
    Gezilerin öğrencilerin motivasyonunu yükseltmekte etkili olduğunu düşünen dershane öğretmenleri bu amaçla Bursa’ya gezi düzenlemeye karar verdi. Bu geziye Erdem de katılmaya karar verdi. Onun için farklılık olacaktı. Belki de oradan uzaklaşmak ona iyi gelirdi.
    Arkadaşlarla beraber gezi için yola çıktılar. Gezi için iki otobüs kalkmıştı. Yol boyunca uyumadılar. Müzikle beraber eğlendiler. Diğer otobüsle birbirlerini sırayla soluyorlardı. Otobüsler yan yana geldiğinde birbirlerine “Biz daha fazla eğlendik.” mesajını vermek için hep beraber ayağa kalkarlar doyasıya eğlenirlerdi. Bursa’ya kadar bu şekilde gittiler. Bursa da ilk önce Orhan ve Osman Gazi türbelerini gezdiler. Daha sonra Uludağ’a gitmek için yola koyuldular. Uludağ, Bursa şehir merkezine kırk beş dakikalık mesafedeydi. Aylardan mayıstı. İlk yarım saatlik yolda kar yoktu. Aksine hava güneşliydi. Uludağ’da kar olmadığını düşündüler. Yolda bir görevliyi görüp,” Yukarılarda kar var mı?” diye sordular. Görevlinin “Otobüs yukarılara çıkar mı bilmem, zincir takın.” demesi onları şaşırtmıştı. Hava hala güneşliydi. On beş dakikada havanın bu kadar değişeceğine inanmıyorlardı. Beş dakika daha gittiler. Değişen bir şey yoktu. Hava açıktı. Birkaç dakika sonra havadan kar taneleri serpilmeye başladı. Gittikçe kar yağışı artıyordu. Görevlinin dedikleri doğruydu. Otobüs zor çıkıyordu. Ama zor da olsa yukarıya çıkmışlardı. Gördükleri manzara mükemmeldi. Bu bir doğa harikasıydı. Karlar içinde yuvarlanmaya başladılar. Doyasıya kartopu oynadılar. Kızaklarla kaydılar. Teleksiye bindiler. En çok şaşırdıkları da teleksinin incecik bir demir üzerinde nasıl gittiğiydi. Bunun kopmamasına şaşırıyorlardı. Bir kaç ay sonra da o demirin kopup iki kişinin öldüğüne dair haber okudular. Sanki içlerine malum olmuştu. Dönüşte, yol üzerindeki tarihi Ulu Çınar’a uğradılar. Devasal büyüklükte, kocaman gövdesi olan, muazzam bir ağaçtı. Gidip de görmeye değerdi. Ama koruma altına alınmamıştı. Ağaç, içerisinden çürümeye başlamıştı. Bu duruma hepsi çok üzüldüler. Ama ellerinden bir şey gelmezdi. Daha sonra yollarına devam ettiler. Şehir merkezine geldiler. Burada tarihi Ulu Cami’yi gezdiler. Oradan Ulu Cami’nin hemen yanındaki tarihi Kapalı Çarşı’yı gezmeye gittiler. Gezdikleri yerler harikaydı. Gezerken yorulmuşlar ve acıkmışlardı. Bursa’ya gitmişken iskender yemeden gelmek olmazdı. Daha sonra İskender yediler. Yedikleri iskender övülmeye değerdi. Bursa iskenderi hakkında aldığı övgüleri hak ediyordu. Sıra alışveriş yapmaya gelmişti. Bursa’nın ünlü havlularından aldılar. Oradan da Bursa Üniversitesi’ni görmeye gittiler. Şehrin biraz dışında olmasına rağmen şehre ihtiyacı olmayan, kendi kendine yetebilen, kampüsünde her şeyi olan gelişmiş bir üniversiteydi. Doğayla iç içe olması, üniversiteye ayrı bir güzellik katıyordu. Buradan hiç ayrılmak istemediler. Ama artık dönüş vakti gelmişti. Gezide çok yorulan Erdem ve arkadaşları, otobüste uyuyakalmışlardı. Yedi saatlik bir yolcuktan sonra evlerine geldiler.
    Hiç unutamayacakları bir gezi yaşamışlardı. Bu geziden sonra çoğu öğrenci üniversiteyi Bursa’da okumak istemişti.
    Erdem için çok verimli bir gezi olmuştu. Kısa bir süre de olsa düşüncelerinden uzaklaşmıştı. Derslerine odaklanmanın tam zamanıydı. ÖSS sınavına birkaç ay kalmıştı. Bu derslerine asılması için son şansıydı. İlk kez ÖSS sınavına girecekti. Heyecanlıydı. Sınav tarihi yaklaştıkça heyecanı daha da artıyordu. Bir de bu heyecana okulundan mezun olacak olmanın ve arkadaşlarından ayrılacak olmanın üzüntüsü eklenmişti. Dört yıl boyunca bir şeyler paylaştığı arkadaşlarından ayrılmak zor olacaktı. Ama onu en çok Aslı’dan uzaklaşma ihtimali korkutuyordu. Farklı üniversiteler kazanırlarsa onu nasıl görebilecekti ki? Onunla birlikte olmasa da onu uzaktan görerek yetinmeyi öğrenmişti.
    Sene sonu gelmişti. Okul mezuniyet töreni yapılacaktı. Bu bir törendi ama ortalıkta hiç tören havası yoktu. Herkes mezuniyetinden önce arkadaşlarından ayrılacak olmanın üzüntüsü içerisindeydi. Mezuniyet töreni, bu kötü atmosferden etkilense de kep atma töreni ve öğrenciler arasındaki arkadaşlık ortamı sayesinde güzel bir şekilde sona ermişti. Sıra, en zor ana gelmişti. Vedalaşmak hiç de kolay olmayacaktı. Arkadaşlarıyla fotoğraf çektirdiler ve ağladılar. Töreni izlemeye gelen ailelerin çocuklarıyla gurur duydukları her hallerinden belliydi. En sonunda da öğretmenleriyle vedalaşıp oradan ayrıldılar.
    Erdem’in gözleri Aslı’yı arıyordu. Belki de onu uzun bir süre görmeyecekti. Ama o karmaşada birini bulmak çok da kolay değildi. Arayış içindeki gözleri uzaktan da olsa onu son kez görmüştü. Onu gördükten sonra ailesiyle oradan ayrıldı.
    Bir hafta sonra ÖSS sınavı vardı. Artık kafasındaki her şeyi geride bırakıp sınava odaklanmalıydı.
    İşte o gün gelmişti. Erdem çok heyecanlı görünüyordu. Sınava gireceği okulun bahçesi çok kalabalıktı. Aileler çocuklarının sınava girecekleri saati bekliyorlardı. Bu üç saatlik sınavın geleceğini etkilemesi onu korkutuyordu. Ama korkularıyla yüzleşmeliydi.
    Sınav saati gelmiş, Erdem sınava girmişti. Sınav esnasında süreyi ayarlayamamış, son on beş soruyu yetiştirememişti. Yetiştiremediği on beş soru içerisinde en iyi çözdüğü alan olan geometri alanının sorularının olması onu daha çok üzüyordu. Bu duruma üzülse de kabullenmekten başka çaresi yoktu.
    Sınav sonuçları açılandı. Ortalamanın üstünde bir puan almıştı. Ama bu puan onu pek tatmin etmemişti. Bir sene sonra daha iyi bir puan alabileceğini düşündü ve üniversite tercihi yapmadı. Tercih yapmamasında arkadaşlarının çoğunun iyi puanlar almasının da etkisi vardı. Arkadaşlarının başarısı onu ateşlemişti. Bir sene sonra o da onlar gibi başarılı olabilirdi.
    Bu sırada Aslı’nın da tercih yapmayıp bir sene bekleme kararı aldığını öğrendi. Bu onu çok sevindirmişti. Gerçekçi bakarsak, onun üniversiteyi kazanamamasına üzülmesi gerekirdi. Kim sevdiği kızın başarısız olmasını ister ki? Ama duyguları, aklının önüne geçtiği için duygularına yenik düşüyordu.
    Erdem, gelecek yıl ki sınav için hazırlıklara başlamalıydı. İlk etapta dershane seçimi önemliydi. Erdem sınav dershanesine gitmek istemiyordu ve eski dershanesine geri dönmek istiyordu. Sınav dershanesine bu konuyu konuşmak için gitmişti. Ama gelişmeler ters yönde gelişti. Buradaki idareciler, Erdem’i bırakmak istemiyorlardı. O sene için başarılı bir öğreci kadrosu kurmak hedefleriydi. Bunun için de Erdem’i bırakamazlardı. Ona boş kâğıda imza attırdılar. Daha sonra da dershaneye ücretsiz gitmesine karar verdiler.
    Dershanede önceki sene onun gibi tercih yapmayan birkaç arkadaşı vardı. Sınıf arkadaşlarının çoğunu önceden tanıyordu. O sene okulun bitmiş olması ve sadece dershaneye odaklanacak olması üzerinden ağır bir yükü kaldırmıştı. Okulla dershaneye aynı anda gitmek çok zor oluyordu. Şimdi işi daha da kolaylaşmıştı. Birde üniversite de okuyan arkadaşlarına imrenmesi derslerine daha çok asılmasını sağlıyordu.
    Öğle yemeyi için dışarı çıktıklarında bazen Aslı’yı görüyordu. Onu gördüğünde heyecandan ne yapacağını bilmiyordu. Eli ayağı birbirine dolaşıyordu. Kısa bir bakışmadan sonra yollarına devam ediyorlardı.
    Yoğun bir çalışma temposuna giren Erdem, artık daha az içiyordu. Bu ikinci senesiydi. Çevresindekilerin arkasından “Bu çocuktan bir şey olmaz yoldan çıkmış.” demeleri, onda kendini ispatlama isteği uyandırıyordu. Sınava yönelik çalışmalarını daha da hızlandırıyordu. Artık sınav zamanı gelmişti. İki arkadaş sınava birlikte gitmişlerdi. Ailelerini yanlarında götürmemişlerdi. Sınava köyden gittikleri için erken yola çıkmışlardı. Sınava iki saat kala şehir merkezine geldiler. Daha sınava çok vardı. Pastaneye gittiler ve uzun bir süre sohbet ettiler. Oradan çıkıp sınava girecekleri okula gittiler. Sınava çok az kalmıştı. Arkadaşıyla sınava girecekleri sınıflara dağıldılar. Sınav kitapçıkları dağıtılmaya başladı. Bir yudum su içtikten sonra soruları çözmeye başladı.
    Türkçe sorularından çözmeye başlamıştı. Ama başının çok ağrıdığını fark etti. Sabah o kadar çok sohbet etmişlerdi ki başı ağrımıştı. Sonra matematik sorularını çözmeye karar verdi. Bu onun en iyi çözebildiği alanlardan biriydi. Biraz moral bulur, başının ağrısı geçerdi belki de. Bu sınavda süreye daha çok dikkat etti. Önceki sınavı süre kaybı yüzünden kazanamadığının farkındaydı. Sınavda süreyi iyi ayarlayarak sınavı bitirdi. Sınavı çok da iyi de geçmemişti ama bir önceki sınava göre gayet başarılıydı. Sınavdan sonra dershaneye giderek cevapları kontrol ettiler. Artık sınav sonuçlarının açıklanmasını beklemeliydi. Üç hafta sonra sınav sonuçları açıklandı. Erdem beklediğinden yüksek puan almıştı. Çok sevinçliydi. Arkadaşları ve öğretmenleri onu tebrik etti. Sıra tercihlere gelmişti. En zor kısmı de burasıydı. Üniversiteleri ve tercih edeceği bölümleri çok iyi araştırıp, incelemeliydi. Özenle tercihlerini yaptı. İki hafta sonra yerleştirmelerin açıklanacağı zaman gelmişti. Kazandığı üniversiteyi dershanede arkadaşlarıyla ve öğretmenleriyle öğrenmek istedi. Bütün arkadaşları toplandılar. Saat on buçukta sonuçlar açıklandı. Yoğunluktan siteye girmek çok zordu. Site kilitlenmişti. Ve bir süre sonra siteye girdiler. Giresun Üniversitesi Rehberlik ve Psikolojik Danışmanlık bölümü yazıyordu. Çok sevindi. Okumak istediği bölümü kazanmıştı. Herkes onu tebrik etti. Hemen ailesini aradı ve kazandığı bölümü haber verdi. Onlarda çok sevinmişti.
    Erdem’in aklı Aslı’daydı. Acaba o ne yapmıştı? Birkaç arkadaşına sorduktan sonra onun Anadolu Üniversitesi Kimya Mühendisliği’ni kazandığını öğrendi. Bu duruma hem sevinmiş hem de üzülmüştü. O da güzel bir bölüm kazanmıştı. Ama onu görme olasılığı çok azalmıştı. Onu görememeye nasıl dayanacaktı? Buna dayanabilir miydi? Dayanmalıydı. Herkes kendi hayatından sorumluydu. Hayat herkesi başka yerlere sürükleyecekti. Eğer bir gün birlikte olacaklarsa karşısına geçip “Ben kendi ayaklarımın üzerinde durabiliyorum.” diyebilmeliydi. Bunu içinde okulunu bitirmeliydi. Sonunda ayrılık bile olsa.
    Üniversiteye kayıt zamanı geldi. Ama yola çıkacağı gün ehliyet sınavı vardı. Yoğun bir gün onu bekliyordu. Ehliyet sınavına girdi ve yola çıktı. Yanında kimseyi götürmedi. Amacı “Artık ben büyüdüm, kendi ayaklarım üzerinde durabilirim.” mesajını vermekti.
    Yorgundu. Otobüste uyumak istiyordu. Ama ön koltuktaki bir adamın ona baktığını fark etti. İçinden “kim bu adam, bana neden bakıyor?” diye geçirirken adam ona laf attı. “Siz bugün ehliyet sınavına girdiniz mi? diye sordu. Erdem şaşkın bir ifadeyle “Siz de mi sınava girdiniz?” sorusunu sordu. Adamı hiç hatırlamıyordu. Adam ”Ben senin sınavına giren görevliydim.” dedi. Erdem o kadar dalgındı ki sınava giren görevliyi bile tanımıyordu. Adam ise o kadar kişi arasından onu tanıyabilmişti. Kısa bir sohbetten sonra Erdem, adamın kızını üniversite kaydı için Samsun’a götürdüğünü öğrendi. Yolculuk boyunca sohbet ederek gittiler. Otobüs Samsun’a geldiğinde adam ve kızı indi. Otobüs yoluna devam etti. Sabah sekiz civarı Giresun’a geldi. Kayıt için okula gitti. Kayıtların ilk günü olması ve harç paralarının hafta sonu nedeniyle önceden yatırılamaması yüzünden uzun kuyruklar oluşmuştu. Beş saat sonra ancak kayıt yaptırabildi.
    Kayıt işlemleri bitmişti ve sıra evine dönmeye gelmişti. Bilet almak için otogara gitmişti. Ancak dönüş bilet kalmamıştı. Erdem “Şoför yatağında giderim.” dese de dinlemediler. “İstersen sileceklerin üstünden bilet verelim” demeleri Erdem’i kızdırmıştı. Uzun uğraşlar sonucunda bir gün sonraya bilet bulabildi. O geceyi yurtta geçirdi ve memleketine döndü. Ailesi kendi başına bu işlerin üstesinden gelmesine seviniyordu.
    Artık çevresindeki “Bu çocuktan bir şey olmaz.” imajının yerini “Vedaı iftarımız” gibi sözler almıştı. Bir sınavın çevresindeki olumsuz imajı birden yok etmesi Erdem’i çok üzüyordu. Hayat sadece bir sınavdan ibaret olmamalıydı.
    Erdem üniversiteye gitmeye başlamıştı. İlk sene yurtta kalmaya karar vermişti. Üniversite de okumak çok farklı bir duyguydu. Her şeyin serbest olması, kimsenin sana karışmaması onu özgürleştiriyordu. Özgürleştikçe kendini daha iyi hissediyordu. Özgür düşüncelerin üniversitelerden çıkıyor olması bunu kanıtlar nitelikteydi.
    Üniversite öğrencisi ne yapıyorsa, çıkar beklemeden yapardı. Onun kitaplarından başka sahip olduğu bir şey yoktu. Devlet işlerinden hiçbir zaman çıkarı da olmazdı.
    Erdem için ilk başlarda yurtta kalmak çok güzel bir duyguydu. Kendi yaşıtlarından birçok gençle bir arada olması burayı cazip kılan bir özellikti. Erdem daha önce bu kadar fazla gençle bir arada yaşamamıştı. Sekiz kişilik odalarda kalıyordu. Bu ilk başlarda ona zor gelmişti. Daha önce hiç sekiz kişiyle aynı oda da kalmamıştı. Kabalık ortamda rahat hareket etmek de zordu. Tuvalet ve banyoların da katlarda dörder tane olması kötüydü. Atmış dört kişiye dört tuvalet ve banyo düşüyordu. Hayatında ilk defa tuvalet ve banyo sırası bekliyordu. Yemekhanede kahvaltı ve akşam yemeyi sıraları da buna eklenince çekilmesi zor bir yer oluyordu. Gürültü ve kargaşa hiç eksik olmuyordu. Yurdun giriş ve çıkış saatleri vardı. Saat 10.00 sonra yurda girmek yasaktı. Ama Erdem yasaklara alışkın biri değildi. Bugüne kadar hiç kimseden izin almamıştı. Bu duruma nasıl alışacaktı ki?
    Burayı cazip kılan tek şey arkadaşlık ortamıydı. O da hepsine bedeldi. Arkadaşlıklar samimi ve içten kurulurdu. Arkadaşlıklar, oda arkadaşlığı ile başlardı. Sonrada bir bakarsın bütün yurt arkadaşın oluvermişti. Yurt, kocaman bir aile olurdu.
    Erdem’in oda arkadaşları birbirlerini tamamlar cinstendi. Sanki onları tek tek seçerek o odaya yerleştirmişlerdi. Odadakilerin tamamı birinci öğretim olmasına rağmen yurdun en geç yatan odasıydı. Sabah ezanını duymadan uyumazlardı. Sabahlara kadar sohbet ederlerdi. O da ışığı hiç sönmezdi. Kimin uykusu kaçsa soluğu onların odasında alırdı. O küçücük oda tıklım tıklım dolardı. Tek sorun güvenlikti. Ne zaman güvenlik odaya gelse ışığın açık olduğunu görür ve sinirlenirdi. Belli bir zaman sonra o da artık bu duruma alışmış ve onlarla sohbet etmeye başlamıştı. Odada biri erken uyursa hemen ona sulu şakalar yapılırdı. Sulu şakalar dediysem gerçekten sulu!
    Bir gün arkadaşlarından Güngör erken uyumuştu. Şaka yapmanın tam sırasıydı. Bir şişe suyu aldılar ve yatağının altına çaktırmadan döktüler. Sonra da Güngör’ü uyandırdılar. Güngör biraz saf ama iyi yürekli biriydi. Aklından fesatlık geçmezdi. Yatağa baktı, ıslak olduğunu fark etti. Ona ”Altını ıslatmışsın.” dediklerinde hemen inandı. Şaşkınlıkla “Ben nasıl oldu da altıma ıslattım.” diye söylenmeye başladı. Çok utanmıştı. Hayretler içindeydi. “İlkokuldan beri başıma böyle bir şey gelmemişti.” demeye başladı. Arkadaşları da gülmemek için kendilerini zor tutuyordu. Daha fazla dayanamadılar ve şaka yaptıklarını söylediler. Güngör ”Ben bu oyuna nasıl geldim” diye kendi kendine kızıyordu. Hâlbuki yatak ıslaktı ama kıyafetleri kuruydu. Buna inanmasına arkadaşları da şaşırmıştı. Güngör o günden sonra yurtta asla erken uyumadı.
    Erdem’in Orhan adında bir arkadaşı vardı. Çok yetenekli biriydi. Çok da güzel saz çalıyordu. Ara sıra arkadaşlarıyla toplanırlar, onun eşliğinde şarkılar söyleyerek eğlenirlerdi. Ama bazen de duygusal parçalarda Erdem’in aklına Aslı gelir ve duygulanırdı. Ondan ayrı kalmak ona çok zor gelirdi.
    Yurttan ve kurallarından bunaldığında ya da aklına Aslı geldiğinde sahile giderdi. Bir kayaya oturup denizi dinlerdi. Sanki gecenin sessizliğinde onun denizden gelmesini bekliyor gibiydi. Gelmeyeceğini bile bile beklerdi. İçindeki umut ışığını söndürmezdi. Onu düşünür, içmeye başlardı. Sonra da denize “Onu unutamadığını ve onu çok sevdiğini” haykırırdı. O an onun gelmesi için neleri feda etmezdi ki? “Karşıdan bir kayık oraya gelse, bembeyaz bir elbise içerisindeki Aslı bana yaklaşsa, elini bana uzatsa, hiç ayrılmayalım dese.” diye hayaller kurardı. Hayallerinden kurtulup dünyaya döndüğünde yurduna geri dönerdi.
    Aslı’yı düşünmekten kurtulamayan Erdem, hayatında farklılıklar olması gerektiğini düşündü. Erdem, hayatında iki önemli şeye değer verirdi: İlki Aslı’ydı. İkincisi ise özgürlüğüydü. Bu ikisi olmadan bir hiçti. Aslı’yla olamasa da özgürlüğünü kaybetmemeliydi. Bunun için de eve çıkmaya karar verdi. Yurt hayatından ve kurallarından sıkılmıştı. Yurttan tek özleyeceği şey arkadaşlarıydı. Onlarla da nasıl olsa aynı okuldaydı. İstediği zaman görüşebilirdi. Odasından Erkam adlı arkadaşıyla anlaştılar ve ev aramaya başladılar. Yolda bir ilan gördüler. Ev eşyalıydı ama Bulancak’taydı. İlanda yazdığına göre kirası da uygundu. O gece düşündüler. Üniversite, Bulancak ile Giresun yolunun ortasındaydı. Giresun’a göre kirası da düşüktü. Evi kiralamaya karar verdiler.
    İlk başlarda eve çıkmaya çekinmişlerdi. Yemek, bulaşık, çamaşır, temizlik hepsinden sorumlu olacaklardı. Hiçbirinden de anlamıyorlardı. Ama hayata bir yerden başlamalıydılar. Yavaş yavaş hepsini öğrenebilirlerdi. Birbirlerinden cesaret aldılar ve eve çıktılar.
    Eve çıktıklarına hiçbir zaman pişman olmamışlardı. Kendilerini özgür hissettikleri sürece her şeyin üstesinden gelebilirlerdi. Evde istediklerini yapıyorlar ve kimse onlara karışmıyordu. Ara sıra fazla gürültüden rahatsız olan üst kat komşuları dışında.
    Eve çıktıktan bir süre sonra üst katlarındaki dairenin boş olduğunu öğrendiler. Yurttan oda arkadaşları olan Mustafa, Güngör ve İbrahim ev arıyorlardı. O daireyi onlara tuttururlarsa hem birbirlerinden ayrılmazlardı, hem de birbirlerine destek olabilirlerdi. Bu nedenle onlara üst kattaki dairenin boş olduğunu söylediler. Onlar da o daireyi gördüler. Arkadaşlarının da orda oturması nedeniyle o daireyi tuttular. Böylelikle yurttaki oda arkadaşlarıyla tekrar bir araya geldiler. Onlardan mutlusu yoktu artık. O eski neşeli günlerini çok özlemişlerdi. O sabah kadar edilen muhabbetler, birbirlerine yapılan şakalar özlenmeyecek gibi de değildi. İki dairenin altlı üstlü olmasından dolayı evleri ortak kullanıyorlardı. Kimin eşyasının nerde olduğu belli bile olmuyordu. Ellerinden gelse iki daireyi ortadan birleştiren merdiven yapacaklardı. Ama genellikle alt kattaki Erdem ve Erkam’ın oturduğu daireyi kullanıyorlardı. Gece gürültünün çok olması ve şikâyetlerin artması sebebiyle alt kattaki daireyi kullanmak daha mantıklıydı. Çünkü üst katta arkadaşlarının oturması sesin yukarı katlara gitmesine engel oluyordu. Alt katta diledikleri gibi hareket ediyorlardı.
    Bazen onların arkadaşları gelirdi. Beraber yemek yerler, okey ve kâğıt oynarlar, eğlenirlerdi. Arada bir içtikleri de olurdu. Genellikle özel günlerde içerlerdi. Ama en fazla eğlendikleri şey okey oynamaktı. Özellikle de sonunda bir iddianın olduğu okey oyunları çok eğlenceli geçerdi. Genellikle pastasına oynarlardı. Kaybedenler pastayı alır, hep birlikte yerlerdi. Ama önemli olan pasta değildi. O pastayı yerken kaybedenlere takılmaktı. Kaybedenleri sinirlendirmek en büyük tutkuydu. Bu giderek rekabete dönüşürdü. Yenilen taraf tekrar oynamak isterdi.
    Erdem ve arkadaşları zabıta da tanıdıkları biri vardı. Bu Köksal abiydi. Köksal abi, öğrencileri seven, onlara yardım etmek için çalışan çok iyi bir insandı. Ne zaman başları sıkışsa yardımlarına koşardı. Hatta her cumartesi saat 11.00-12.00 arası beraber halı saha maçı yaparlardı. Halı saha belediyenin olduğu için Köksal abi burasını bedavaya ayarlamıştı. Onun amacı beraber vakit geçirmekti.
    Erdem eve çıktıktan sonra çok iyi bir arkadaş çevresi olsa da Aslı’yı unutamadı. O aklına geldiğinde içmeye devam ediyordu. Onu unuturum umuduyla içse de onu daha çok hatırlıyordu. Evde rahat hareket ettiği için daha fazla alkol kullanmaya başlamıştı.
    Memleketine her gittiğinde Amasra’daki Boztepe’ye çıkıyor ve onu düşünerek içiyordu. Daha sonra da defalarca onların kafesinin önünden onu bir kere olsun görürüm umuduyla geçiyordu.
    Bir gün yine memleketine gittiğinde cadde de geziyordu. Etrafa bakarak gezerken gözü birden bir yere takıldı. Evet, bu Aslı’ydı. Ama yanındaki kimdi? Kardeşi değildi. Akrabası da olamazdı. Akrabası olsa daha önce yanında görürdü. Yoksa aklına gelen şey miydi? Hayır, olmazdı bu. Buna dayanamazdı. O ve onun yanında bir başkası. Yıllarca onunla birlikte olma hayalini kurarken buna nasıl dayanırdı? Onun kim olduğunu öğrenmeliydi bir an önce. Ama nasıl? Aklına Aslı’nın en yakın arkadaşı Berrin geldi. Bilse bilse o bilirdi bunu. Hemen ona telefon açtı ve ağzını yokladı. Evet, düşünceleri doğruydu. Aslı’nın sevgilisiydi o. Bu dayanılmaz bir duyguydu. Dünya bir anda başına yıkılmıştı. Onu kendinden bile sakınırken nasıl başkasının olurdu?
    Sevgilisinin adının Gökhan olduğunu öğrendi. Aslı’nın peşinden çok koşmuş ama ilk başlarda Aslı ona yüz vermemiş. Araya en yakın arkadaşlarından biri girince onu kıramamış ve tanışmayı kabul etmiş. Aslı’yla aynı okulda okuyorlarmış. Onun bir üst sınıfında okuyormuş. Aslı’nın memleketine gideceğini öğrenince peşine takılmış ve arkasından gelmiş. Aslı “Daha yeni tanıştık, seni ailemle tanıştıramam. Daha birbirimizi bile doğru dürüst tanımıyoruz, lütfen gelme.” dese de dinlememiş.
    Erdem onun başka biriyle olduğunu duyduktan sonra insanlardan uzaklaşmaya başladı. Hep tek başına ıssız ve sessiz yerlerde geziyordu. İntihar etmeyi bile düşündü ama ailesi perişan olacağı için vazgeçti. Özellikle de annesi buna dayanamazdı. Eşini kaybettikten sonra tek umudu oğlu olmuştu. Yaşama sebebi oydu. Onu da kaybederse bu acıya dayanamazdı. Bir de Erdem’in annesine sözü vardı. Okul bitince annesini en iyi şekilde yaşatacaktı. Bu sözünü yerine getirmeliydi. Çevresinde birçok kişi çocuklarına onu örnek gösterirken onlara da bu haksızlık olurdu. Daha sonra arkasından neler demezlerdi ki?
    Okuluna geri döndü. Derslerine çalışmalıydı artık. Annesini üzmemeliydi. Ama sorunlar peşini bırakmıyordu. Ev arkadaşı ailevi sebeplerden dolayı okulu bırakmak zorunda kalmıştı. Bir evin yükünü tek başına nasıl kaldırabilirdi? Birini bulmalıydı. Evine tanımadığı birini de alamazdı ki. Herkese de güvenemezdi. Yurttan oda arkadaşlarına sordu. Onlar da eve çıkmaya yanaşmadılar. Sınıfından birkaç arkadaşına sordu onlarda eve çıkmayı istemediler. Erdem zor durumda kalmıştı. Birkaç ay böyle idare edebilirdi ya daha sonra? Evden yurda da çıkamazdı. Yurttan kaydı silinmişti. Birkaç ay böyle idare etmek zorundaydı. Birkaç ay böyle idare ettikten sonra yurttaki oda arkadaşı Yıldıray’ı eve çıkmaya ikna etti. Yıldıray’la aynı bölümde okuyorlardı. Ama sınıfları farklıydı. Aynı odada kaldıkları için birbirlerini çok iyi tanıyorlardı. Yıldıray da yurttan sıkılmıştı. Değişiklik arıyordu. Böylelikle tanıdığı birini bulduğu için Erdem’in içi çok rahatlamıştı. Hem de artık evde tek başına canı sıkılmayacaktı. Yurtta ortamında o kadar ses ve gürültüye alıştıktan sonra evde tek başına kalmak çekilmez bir duyguydu. Evde bir ses bir soluk arıyordu. Özellikle de Aslı’nın biriyle olduğunu öğrendikten sonra duvarların üzerine geldiğini hissediyordu. Yıldıray’ın eve gelmesi bu duygularını da bastıracaktı.
    Yine de Erdem, Aslı’yı düşünmekten kendini alıkoyamıyordu. Aslı o çocuğu belki de sevmiyordu. Sadece arkadaşını kırmadığı için severmiş gibi yapıyordu. Erdem’in aklına bir sürü teori geliyordu. Böyle bir şey olsun diye nelerden vazgeçmezdi ki?
    Erdem bu düşüncelerle boğuşurken derslerine girmeye de devam ediyordu. Bir gün üniversitenin kampüsünde arkadaşlarıyla sohbet ediyordu. Canı sıkkındı ama bu durumunu arkadaşlarına belli etmemeye çalışıyordu. Sabah gelmeden önce kahvaltı etmemişti. Acıkmıştı. Büfeden çay ve simit olmaya gitti. Arkadaşlarının yanına doğru dönerken birden karşısında Aslı’yı gördü. Elindeki çayı ve simidi yere düşürdü. Acaba hayal mi görüyordu? Evet, evet hayaldi kesinlikle. Aslı’nın orda ne işi olacaktı ki? Aslı da yere düşen çay bardağının sesini duydu ve o tarafa doğru baktı. Erdem yüzünü daha net görünce hayal görmediğini anladı. Ama burada ne işi olabilirdi? Acaba buraya kendisi için mi gelmişti? Keşke böyle olsaydı. Hayatta başka ne isterdi ki? Çok merak etmişti. Yanına gitmeli miydi? Bunca yıl onunla gururu ve sevgisi yüzünden konuşmamışken simdi nasıl konuşabilirdi? Gururunu nasıl ayaklar altına alabilirdi? Ama artık anlamıştı gururun kimseye fayda getirmediğini. Olgunlaşmıştı. Bunca yıldır çektiği aşk acısı yeterdi. Son bir kez daha onunla konuşmalıydı. Aslı’nın ona bakışlarından da cesaret alarak yanına gitmeye karar verdi. Sanki Aslı ona gözleriyle “Yanıma gel, bitsin bu suskunluğumuz” diyordu. Erdem çekingen ve ürkek bir şekilde onun yanına gitti. Onu terslemesinden çok korkuyordu. Titreyerek ona “Merhaba” dedi. Aslı da sanki aralarında bir şey yokmuşçasına “Merhaba, sen burada mı okuyordun? diye sordu. Erdem ondan ters cevap gelmediği için sevindi. Ama bir taraftan da üzüldü. Şimdiye kadar hep onu düşünmüşken o olanları unutmuş muydu? Acaba eskiden olan çocukça şeyler diye önemsemiyor muydu? Bunu ancak konuştukça anlayabilirdi. Konuşmaya devam etmeliydi. “Evet, burada okuyorum. Sen ne yapıyorsun burada?” diye sordu. İçinden keşke “Senin için geldim.” cümlesi çıksa diye geçirdi. Hemen boynuna atlar, ona doyasıya sarılırdı. Yılların özlemini giderirdi. “Bir arkadaşımın yanına geldim.” deyince biraz hayal kırıklığına uğradı. Üniversiteden en yakın sınıf arkadaşı Giresunluymuş. O da Aslı’yı memleketine davet edince onu kırmayıp Giresun’u gezmek için gelmiş. Arkadaşı da buraya kadar gelmişken üniversiteyi de görmesini istemiş. Böylelikle karşılaşmışlar.
    Bir süre sohbet ettikten sonra konu lise yıllarından açıldı. Aslı’nın arkadaşı kantinden bir şey almak bahanesiyle yanlarından ayrıldı. Aslı’nın arkadaşı gittikten sonra o güzel yıllara olan özlemlerinden bahsettiler. Erdem “O yılları çok özlediğini” söyledi. Aslı ise “Evet, güzel yıllardı. Ama seninle o yıllarda konuşmamamız çok kötüydü.” dedi. Erdem “Bir de bana sor sen. Seni o kadar çok severken seninle konuşmamak, sana uzak kalmak, senin özleminle tutuşmak ne kadar kötü bir duygu bilemezsin.” dedi. Erdem birden her şeyi ağzından kaçırmıştı. Gözleri dolmuştu. Hemen oradan uzaklaşmak istemişti. Ama Aslı kolundan tutup gitmesine izin vermedi. Erdem “Bırak beni, gideyim” dese de Aslı onu bırakmadı. Aslı’nın da gözleri sulanmıştı. Erdem onun bu haline şaşırmıştı. “Neden böyle davranıyordu?” diye kendi kendine soruyordu. Aslı boğuk titrek sesiyle “Benim neler çektiğimi bilemezsin. O gün bana ettiğin teklifi kabul etmediğim için o kadar çok pişman oldum ki anlatamam. O zamanlar anlamamıştım değerini. Ama daha sonra o mağrur, gururlu ve kendine özgü duruşun beni o kadar çok etkiledi ki. Bugüne kadar bana senin gibi bakan, beni senin gibi seven birini daha görmedim. Kaç kere sana pişmanlığımdan bahsetmek istedim ama gururluydun, reddedersin diye çok korktum. Bana bir gün tekrar teklif etmeni yıllarca bekledim. Ama sen de bir daha teklif etmedin. Anladım ki senden başkasını sevemem ben. Seni çok seviyorum” dedi. Erdem kulaklarına inanamıyordu. Karşısında Aslı ve o ona olan sevgisinden bahsediyor. Bir rüyada olmalıydı. Bu rüya hiç bitmesin istiyordu. Üniversitenin kampüsünde Aslı’ya öyle bir sarıldı ki herkes onlara bakıyordu. Erdem “Seni seviyorum.” diye defalarca bağırmaya başladı. Çok şaşıran Erdem’in arkadaşları bir süre sonra onları alkışlamaya başladılar. Alkışlar giderek yükseliyordu. Bütün üniversite öğrencileri onları alkışlamaya başladı. Erdem ile Aslı’nın gözü birbirlerinden başkasını görmüyordu. Bunca yıldan sonra nihayet kavuşmuşlardı. Bu keder ve hüzün yerini mutluluk ve sevgiye bırakmıştı. Artık onlardan mutlusu yoktu.
    Aslı arkadaşını Erdemle sahile bir şeyler konuşacakları söyleyerek gönderdi. Arkadaşı da olan bitene çok şaşırmıştı. Kim derdi ki arkadaşının burada yıllardır özlemini çektiği Erdem’i bulacağını. Arkadaşı yanından ayrıldıktan sonra sahile indiler. Birbirlerine o kadar çok “Seni seviyorum.” dediler ki, yıllardır bu sözcüğü söylemeye hasret kaldıkları her hallerinden belliydi.
    Erdem Aslı’ya bu sahilde onu düşünerek ne kadar çok zaman geçirdiğinden bahsetmeye başladı. Günlerce bu sahilde onun denizden gelişini hayal etmişti. Ama sonunda hayalleri gerçek olmuştu. Aslı ona gelmişti. Ondan mutlusu yoktu artık.
    Aklına birden memleketinde Aslı’yla gördüğü o çocuk geldi. Birden duraksadı. Ya o ne olacaktı? Aslı onunla birlikte değil miydi? Aslı onun asılan yüzünü görünce dayanamayıp ne olduğunu sordu. Erdem sadece “o” dedi. Aslı anlamamıştı ilk başta. “Kim o?” diye sordu. Erdem üzgün bir ifadeyle “sevgilin” dedi. Aslı şaşırdı birden. Erdem onu nereden biliyordu? Erdem de onun şaşkın halini görünce “Seni Bartın da gördüğüm o çocuk” dedi. Aslı “Onu sevmiyorum ben. ” dedi. Ama “Onunla birliktesin değil mi?” dedi. Aslı da yüzü asık bir ifadeyle “maalesef evet.” dedi. Erdem’in yüzü iyice asılmıştı. Bu asık ifadeyi gören Aslı “Bir arkadaşının isteğiyle onunla çıktığını, çok pişman olduğunu, ondan kesinlikle ayrılacağını” söyledi. Erdem’in bu sözlerden sonra yüzü gülmeye başladı. Her şeyi unutup o günün tadını çıkarmaya karar verdiler. Bu onların beraber bir şeyleri paylaşacakları ilk gündü. Bütün gün boyunca el ele tutuştular. Birbirlerine sevgi dolu sözcükler söylediler. Aslı üç gün için Giresun’a gelmişti. Bu üç gün boyunca beraber vakit geçirdiler. Ve Aslı’nın Eskişehir’e dönüş zamanı geldiğinde birbirlerinden zor ayrıldılar. Aslı hiç gitmek istemiyordu. Erdem’den bir kere daha uzak kalmak ona zor geliyordu. Ama gitmeliydi. İkisinin de bitirmesi gereken okulları vardı.
    Yola çıktı. Yolculuk boyunca Erdem’le mesajlaştılar. Aslı Eskişehir’e gider gitmez Gökhan’a ayrılmak istediğini söyleyecekti. Kafasına bu fikri koymuştu. On dört saatlik bir yolculuktan sonra Eskişehir’e ulaştı. Eve eşyalarını bırakır bırakmaz soluğu hemen Gökhan’ın yanında aldı. Gökhan ise üç gündür görmediği sevgilisini gelir gelmez karşısında görünce ona sarılmak istedi. Aslı ise geri çekildi. Gökhan şaşırmıştı. Olaylara bir anlam vermeye çalıştı. Aslı ondan ayrılmak istediğini söylediğinde şaşkınlığı daha da artmıştı. Gökhan “Neden?” sorusunu bile soramadı. Aslı “Başka birini seviyorum.” deyince çılgına döndü. “Hayır, yapamazsın bana bunu, senden vazgeçemem, senden ayrılamam, sensizliğe dayanamam, seni buna pişman ederim.” dese de Aslı onu dinlemeden arkasını dönüp gitti. Çılgına dönen Gökhan ondan bunun intikamını almalıydı.
    Aslı evine geldiğinde ilk işi Erdem’e telefon etmek oldu. Ona Gökhan’dan ayrıldığını söyledi. Erdem sevinç içindeydi. Mutluluktan gözleri parlıyordu. Aslı’nın “Aramızda bir engel kalmadı aşkım.” demesi üzerine Erdem’in kalbi sevinçten duracak gibi olmuştu. İlk defa Aslı Erdem’e “aşkım” diyordu. Erdem bu sözü duymayı o kadar çok beklemişti ki. Hemen karşılık verdi: “Evet, aşkım. Çok mutluyum.” dedi. O günden sonra her gün telefonda konuştular. Sanki kaybettikleri yılların acısını çıkartıyorlar gibiydi.
    Erdem Aslı’nın özlemine dayanamadı ve Eskişehir’e gitti. Aslı’yla ayrı kaldıkları günlerin hasretini giderdiler. Ve Erdem Porsuk Çayı’nda gondolla gezerlerken cebinden yüzüğü çıkardı ve Aslı’ya evlenme teklif etti. Aslı sevinçten havalara uçuyordu. “Evet aşkım, binlerce kez evet.” dedi. O gün hayatlarının en mutlu günlerinden biriydi. Hayatlarında önemli bir adım atmaya karar vermişlerdi. Yıllardır birbirlerini beklemişlerdi. Daha fazla beklemeye tahammülleri yoktu. Aralarında nişan yaptılar. İkisinin de son senesiydi. Okul bittikten sonra da düğün yapacaklardı.
    Gökhan bu nişanı duyunca delirdi. Aslı’ya öylesine bir tutkuyla bağlıydı ki ondan kolay kolay vazgeçemezdi. Bir de başka birine tercih edilmek gururunu incitmişti. Bunun üzerine Erdem’e tehdit mektupları göndermeye başladı. Ama Erdem bu mektuplara aldırmadı. Bunca yıl onu beklemiş ve onu kazanmışken birkaç tehdit mektubundan korkup da ondan vazgeçecek değildi ya. Aslı’nın korkmaması için bu mektuplardan ona bahsetmedi. Ama Aslı Gökhan’ın bu durum karşısında sessiz kalmasından korkuyordu. Gökhan ondan bu kadar çabuk vazgeçemezdi. Bir daha onu hiç rahatsız etmemişti. Üniversite de onu hiç görmüyordu. Adeta ortadan kaybolmuştu.
    Gökhan hakkında biraz araştırma yapmaya karar verdi. Yakın arkadaşlarına sordu. Arkadaşları onun okulunu altı ay dondurduğunu söylediler. Nereye gittiği hakkında hiçbir fikirleri yoktu. Aslı ondan şüphelenmeye devam etti. Ama bir süre sonra ortadan kaybolması dolayısıyla onu unuttu.
    Erdem ve Aslı, Gökhan’ı unutmuşlar ve kendi hayatlarına geri dönmüşlerdi. Mutluluklarının tadını çıkarmaya devam ettiler. Sanki dünya ikisi için yaratılmıştı. Başka kimseleri gözleri görmüyordu.
    Artık okullarının bitmesine çok az kalmıştı. Arkadaşlarıyla ayrılacakları gün yaklaşıyordu. Ama bu lise arkadaşlarından ayrılmaktan daha zor olacaktı. Üniversitede okudukları süre boyunca birçok şeyi paylaşmışlardı. Yeri geldiğinde aynı bardaktan su içmişler, aynı tabaktan yemek yemişlerdi. Birçok güzel günleri beraber geçirmişlerdi.
    Erdem bir taraftan arkadaşlarından ayrılacağına üzülüyor bir taraftan da Aslı’yla evlenecekleri günün yaklaşmasına seviniyordu. Mezuniyet töreninin yapılacağı gün geldi. Erdem ve arkadaşları müzik eşliğinde doyasıya eğlendiler. Diplomaları verildiğinde gözlerinde yıllardır verdikleri emeğin karşılığını almanın gururu vardı. On altı yıl boyunca okumalarının karşılığını almışlardı. Sıra arkadaşlarından ayrılma zamanına gelmişti. Birbirlerine sımsıkı sarılarak saatlerce ağladılar. Birbirlerine okul bitse de ayrılmayacağız sözlerini defalarca söylediler. Amaçları ayrılığın verdiği acıyı hafifletmekti.
    Artık okulları bitmişti. Aslı’yla birlikte olmalarını engelleyen son engel de ortadan kalkmıştı. Düğün hazırlıklarına başladılar. Çok mutluydular. Düğünlerine bütün arkadaşlarını davet ettiler. Bu mutluluklarını onlarla paylaşmak istiyorlardı. Bütün hazırlıklar bitmişti. Göl kenarında çok güzel bir kırda düğünlerini yapacaklardı.
    Düğün günü geldi. Davetliler gelmişti. Lise arkadaşları, üniversite arkadaşları, sevdikleri herkes oradaydı. Aslı bembeyaz uzun kuyruğu olan işlemeli gelinliğinin içinde çok güzel görünüyordu. Erdem ise siyah bir smokin giymiş, kırmızı bir kravat takmıştı. Çok şık görünüyordu. Düğün alanına geldiklerinde ikisi de göz kamaştırıyordu. Birbirlerine o kadar çok yakışıyorlardı ki. Herkes mutluluklarına imrenerek bakıyordu. Herkesin alkışları eşliğinde dans etmeye başladılar. Birbirlerine hiç ayrılmayacakmışçasına sımsıkı sarılmışlardı. Arkadaşları da dansta onlara eşlik ediyordu.
    Birden bir silah sesi duyuldu. Müzik birden durdu. Herkes kimin silah attığını anlamaya çalışıyordu. Arkalardan biri “Siz beni yaktınız, ben de sizi yakacağım.” diye bağırmaya başladı. Bağıranın kim olduğunu görmeye çalışırken birden ortaya çıktı. Gözlerine inanamamışlardı. Bu Gökhan’dı. Yaklaşık bir yıldır görmedikleri Gökhan tam karşılarındaydı. “Sizden bana yaptıklarınızın intikamını alacağım.” diyordu. Aslı ise “Biz birbirimizi sevdik, seni hiçbir zaman sevmedim.” dedi. Erdem de “Ben onu yıllarca bekledim, onun için her şeyi göze alırım. Bizi bir daha kimse ayıramaz.” dedi. Bu sözleri duyan Gökhan “ Alın o zaman ayırayım da sizi görün.” diyerek ateş etmeye başladı. Bütün şarjörü boşalttı. Erdem ve Aslı kanlar içinde yere yığıldılar. Herkes şaşırmıştı. Düğünleri mezarları mı olmuştu? Erdem ve Aslı yerde kanlar içinde can çekişirken son kez el ele tutuştular. Birbirlerinin gözlerinin içine baktılar. Erdem Aslı’ya “Seni seviyorum ve hep seveceğim.” dedi. Aslı da ”Ben de seni seviyorum ve hep seni seveceğim.” dedi. Ve ikisi de son nefeslerini verdiler. Mezara yan yana gömüldüler. Onları ölüm bile ayıramadı. Geriye sadece birbirlerine olan aşkları kaldı.

      Forum Saati Çarş. Mart 29, 2017 7:10 am