Giresun Üniversitesi Türkçe Topluluğu

Türkiye'den erişim engeli nedeniyle yeni adresimiz: turkcetoplulugu.weebly.com

Nar Ağacı
Nazan Bekiroğlu
(%25 İndirimle)
Beyaz Türkler K.
Alev Alatlı
(%25 İndirimle)
turkcetoplulugu.weebly.com Topluluğumuzun yeni adresi
Kendini Açma
B. Çetinkaya

    SABIR , SAYGI ve BAŞARI ...

    Paylaş

    01001100058

    Mesaj Sayısı : 1
    Kayıt tarihi : 03/11/10

    SABIR , SAYGI ve BAŞARI ...

    Mesaj  01001100058 Bir Cuma Ara. 24, 2010 12:41 pm



    SABIR , SAYGI ve BAŞARI…


    O gün herkes için mutlu bir gündü… Akrabalardan birinin düğünüydü. Bir çift hayatlarını birleştirirken diğer iki genç içinde yeni kararlar alınıyordu. Evet, bir akraba evliliği olacaktı. O gün düğün bütün gelenekler yaşanarak gerçekleşti. Düğün sonrasında aile büyükleri toplanarak bu iki genç arasında söz kararı aldılar. Gencin babası vefat ettiği için kızı isteme görevi anne ve ağabeye düşmüştü. Allah’ın emri Peygamberin kavli ile kız istendi ve kızın babası olumlu karşıladı.

    Bu gençler akraba olmalarına rağmen daha önce hiç tanışmamışlardı. Genç, şehirde; kız ise köyde yaşıyordu. Gençler birbirini tanıma fırsatı bulamadan evlilik kararı verildi. Ananelerimize göre gençlerin söz hakkı olmadığı için düğünleri gerçekleşti.

    Genç daha askerliğini yapmamıştı. Yeni gelini bırakıp askere gitmek zorunda kaldı. Genç askerde iken mektuplaşarak eşler birbirlerini tanımaya çalıştı ve aralarında büyük bir saygı oluştu. Bir aşk evliliği olmamasına rağmen birbirlerine karşı ilgi duymaya başladılar. Uzaklık bu çiftin birbirlerine olan ilgi ve alakasını daha da arttırmıştı. Her telefonda birbirleriyle vedalaşırken ağlayarak kapatılıyordu telefonlar. Artık her ikisinin de canına tak etmiş ve hep bir arada olmak istiyorlardı. Delikanlı genç kızın ağlamasına dayanamıyordu. Genç kız ise her gece onu düşünerek, onun hayaliyle uykuya dalıyordu.

    Ve bir gün bir telefon konuşmasında delikanlı operasyona çıkacaklarını söyledi. Genç kız çok korkmuştu. Delikanlıyı daha da tedirgin etmemek için çok belli etmedi korkusunu. Telefon konuşmasından sonra yine her zamanki gibi yatağına geçti eşini düşünerek gözyaşları içerisinde dualar etti, ağlarken uyuyakaldı ve kâbus gördü. Operasyondaki çatışmada eşini kanlar içerisinde gördü ve bir hışımla uyandı. Yatağından kalktı ve telefona doğru koştu. Hemen askeriyeyi arayıp operasyona çıkan birliğin geri dönüp dönmediğini sordu. Telefonun karşısındaki operasyona çıkan komutan olduğunu ve hepsinin de sağ sağlam olarak geri döndüklerini söyledi, kızın içine bir su serpilmişti. Komutan sabah görüşebileceklerini söyledi, hatta kız telefonu teşekkür ederek kapattı ve yatağına gitti, içi rahat bir şekilde uyudu o gece…

    Ertesi sabah genç kadın uyanır uyanmaz askeriyeyi arayıp eşiyle görüştü. Evet, telefondaki kişi eşiydi. O an çok mutluydu; çünkü içi çok rahattı ve eşinin sesi de gayet iyi geliyordu kulağına. Bu operasyonu atlatmışlardı; evet, peki ya eşinin başından daha operasyon geçecek miydi? Eşi sağ salim tezkeresini alabilecek miydi? Genç kadın, eşiyle ilgili sık sık rüyalar kâbuslar görüyordu. Eşi de o kâbusların ardından küçük operasyonlara çıkıyordu neyse ki günler böyle geçti ve o beklenen gün, tezkere günü geldi.

    Nihayet gencin askerliği bitmişti. Yuvasına eşinin yanına dönmüştü. Evet, artık birbirlerine karşı saygı ve sevgileri oluştuğuna göre bu evliliğin meyvesi olan çocuk dünyaya gelmeliydi…

    Ama bir türlü bu istekleri gerçekleşmiyordu. Ters giden bir şeyler vardı… Eşler bu konuda birbirlerine çok anlayışlı davranıyorlardı. Uzun bir süre denemeler başarısız olunca doktora gitme kararı aldılar. Doktora gittiklerinde sorunun kızda olduğunu öğrendiler. Tabi bu kız için büyük bir üzüntü ve sebebi hüsran olmuştu. Doktor çaresi olduğunu tedavi olduğunda çocuğunun olabileceğini söyledi. Bu haber kızın karanlık dünyasında bir ışık oldu. Umutları tekrardan yeşerdi.

    Gel zaman git zaman tedaviler sürüyordu. Tabi eşi onu hiç yalnız bırakmamıştı, hep yanındaydı. Aralarındaki saygı o kadar büyümüştü ki erkek kız üzülmesin diye hiç konunun üzerine düşmüyordu. Aslında içinde ne fırtınalar kopuyordu. Fırtınanın adı çocuğa özlemdi… Hayaller kurmuştu. Çocuğu olacak, mutlu bir evliliği olacak en önemlisi ise aile babası olacaktı. Evet, ondan iyi bir baba olurdu… Kızda bunun bilincindeydi. İçten içe eşinin çok üzüldüğünü biliyordu. Kızın da özlemleri, içinde büyüyordu, artık anne olmalıydı. Tedavisini hiç aksatmıyordu. Artık tek istekleri çocuk olmuştu.
    Kendi üzüntüleri yetmiyormuş gibi çevre baskısı da başladı. İnsan içine çıktıklarında insanların fısıldanması onları çok rahatsız etmeye başladı. Artık istekleri gerçekleşmeliydi. Her ikisi de sınırları zorluyordu. Sekiz ay böyle geçti…
    Farklı doktorlara gitmeye karar verdiler. Gittikleri doktor ise farklı tedavi uyguladı. Bu doktor da tedavi sonunda çocuğu olabileceğini söyledi. Onlar için bu haber büyük bir sevinçti. Evlerine geldiler bu haberin şerefine güzel bir sofra hazırladı kız. Bu sofra hayal kurmaları için bir fırsattı… Artık onlarında çocuğu olacaktı, en azından buna inanmışlardı. Uzun zamandan beri geçirdikleri en güzel geceydi. Artık çevrenin sözlerine kulak tıkamışlardı. Günler geçiyordu… Ama hiçbir hamilelik belirtisi yoktu.
    Son kez başka bir doktora gitmeye karar verdiler ve acı gerçek! Son gittikleri Doktor ‘‘ Senin çocuğun olmaz! ’’ dedi ve ardından bilimsel açıklamasını yaptı… Tüplerin tıkanıklığı ve yumurtalarının çalışmaması olduğunu söyledi. Peki ya şimdi ne olacaktı? Asla çocuk olmayacak mıydı? Bu gerçeği nasıl kabulleneceklerdi?
    Artık umutları tükenmişti. Çevreden soranlara ise artık çocuklarının olmayacağını söylüyorlardı.
    Kızın artık hiçbir şeye inancı kalmamıştı. Namazında abdestinde olmasına rağmen, bütün ibadetlerini yerine getirmesine rağmen bu ceza ona neden verildi? Saçı başı açıklara, ibadet etmeyenlere Allah çocuk verirken ona neden vermiyordu? Evet, isyan etti ve artık ibadet etmeyecekti…
    İki ay kadar ibadet etmedi. Bir gün kendine geldi… Allah’ım ne yapıyorum ben? Sana nasıl karşı gelirim diyerek tekrar ibadet etmeye başladı. Umut dünyası işte… Hacılara hocalara bile gitmişti, çok istiyor çocuğu olmasını. Hacıdan hocadan da çare bulamayan kız içine kapanmıştı kimseyle görüşmek, konuşmak istemiyordu.
    Bunu duyan yakınlarından biri ünü duyulmuş bir doktorun ismini verdi. Doktor mesleğinde çok iyiydi. Eşler neden olmasın diyip doktorun olduğu yere, İstanbul’a gittiler. Bu doktorun tedavi şekli diğer doktorlarınkinden çok farklıydı… Kıza laboroskobi yaptı ve sonuçlar çok sevindiriciydi, sonuçlar olumluydu. Bu sefer hemen teslim olmayacaklardı. Çok kararlı yola çıktılar. Tabi doktorun çok etkisi vardı. Mesleğinde o kadar iyiydi ki eşleri manevi olarak da destekliyordu.
    Doktor, sonuçlarına göre ‘‘ En erken iki ay en geç altı ay içinde çocuğun olur! ’’ müjdesini verdi. Aman Allah’ım bu nasıl bir sevinçti? Eşler birbirlerine öyle bir sarıldılar ki… Doktor bu durumu görünce : ‘‘ Bu sevgiye layık Allah size hayırlı bir evlat versin! ’’ dedi. O gün hayatlarının dönüm noktasıydı.
    Çok zaman geçmeden düştü anne rahmine Elifçik… Adı neden mi Elif? Babanın hayaliydi… Eğer bir oğlu olursa adı Yasin, kızı olursa adı Elif olacaktı. Hep Yasin ismini zikrettiler. Çünkü doktoru erkek diyordu. Son güne kadar bu böyle bilindi.
    Artık onlarınki de tam bir evlilikti. Evlerini bir telaş sarmıştı… Misafirleri gelecekti ve o misafir çok geçmeden gelmeye kalkmıştı. Evet, düşük tehlikesi vardı. Doktor yaptığı kontrol sonucunda geri kalan dört ayını yatarak geçireceğini söyledi. Çocuğunu kaybetmek istemeyen anne bir an olsun hiç kalkmadan yattı… Bu nasıl bir sevgiydi? Baba ise iş çıkışlarını sabırsızlıkla bekliyordu eşinin yanında olabilmek için.
    Evet, zaman geçmişti hamileliğin son haftasıydı. Bu bir hafta bir türlü geçmek bilmiyordu. Hayatında hiç görmediğin birisini özlemek nasıl bir duyguydu acaba? Anne ve baba, çocuklarını deliler gibi özlemişti.
    Artık doğum geldi çattı! Anne inanamıyordu ve heyecandan ne yapacağını bilemiyordu. Dokuz ay dolmasına rağmen doğum sancıları başlamamıştı… Acaba bir terslik mi vardı? Heyecan yavaş yavaş korkuya dönüştü. Doktora gitmeye karar verdiler… Doktor yaptığı kontrol sonucunda, hamilelik ile alakalı hiçbir sorunun olmadığını ve eve gidip hamilelik sancısını beklemesini söyledi. Kadın bu durumdan hiç hoşnut kalmadı ve eşiyle birlikte karar aldılar, İstanbul’ a gitmeye… Hemen uçak biletlerini aldı eşi.
    Doktorları Nurten Hanım bu çifti hatırladı ve hemen ilgilendi. Bütün bunlar bir gün içinde gerçekleşti. Doktoru eve gitmesini, akşam beş gibi hastaneye gelmesini söyledi. Çift İstanbul’daki akrabalarının yanına gitti. Bebeğin valizini hazırladılar. Akşam yemeğini yedikten sonra çift hazırlanıyordu ki saatte beşe yaklaşıyordu. Mesafe uzak olduğu için hemen bir taksi çağırdılar. Taksiye bindiklerinde taksici ‘‘ Nereye gidiyoruz? ’’ diye sorduğunda, kadın eşinin konuşmasına fırsat vermeden ‘‘ Hastaneye gidiyoruz beyefendi, mücevher almaya ’’ , dedi.
    İşte erkek o an karısına âşık oldu! Mutluluğu ikiye katlanmıştı. Hem çocuğu olacaktı hem de böyle bir kadınla evliydi. Artık hayatı yolunda gidiyordu, bütün dilekleri kabul oluyordu.
    Nihayet hastaneye vardılar. Kadının sancısı yoktu… Hemşirelerin yanına gitti, Doktor Nurten Tarlan ’ı sordu. Hemşireler de sancısı olup olmadığını sordular. Sancısı yoktu… Hemşire eve gitmesini söyledi. Kadın çok sinirlenmişti. ‘‘ Ben bu günü on sene bekledim, senin haberin var mı? ’’ dedi. Hemşire, aaaa o zaman çok pardon tehlikeli bir hamilelik… Zaten Doktorunuz Nurten Hanımda çok titiz diyerek yatağını gösterdi. Yatış gerçekleştikten yarım saat sonra Nurten Hanım geldi ve Sebahat Hanım buyurun doğumhaneye geçelim, dedi.
    Ne büyük bir heyecandı...
    Yalnız girmek istemedi doğumhaneye, eşinin de yanında olmasını istedi; ama eşi onu o halde görmeye dayanamazdı. Peki ya nasıl doğum yapacaktı? Şimdi de bu korku sardı içini… Evet! Evet! Bu acıya katlanamazdı, sezaryen olmak istedi. Doktoru çok sert bir tavırla ‘‘ bu çocuğu sen tam on yıl bekledin, o acıların içinde bu nedir ki? Tam bir anne olabilmen için o sancıyı çekmelisin.’’ dedi ve doğum gerçekleşti…
    Son güne kadar erkek beklenen çocuk hayata sürprizle geldi. Babasının Yasin… Yasin’im… Oğlum… Paşam diye sevdiği nur topu gibi, pespembe yanaklı, kıpkırmızı dudaklı, pamuk gibi beyaz tenli bir kız çocuğuydu.
    Doktoru da şok olmuştu… Beyefendi sizi hayal kırıklığına mı uğrattık? Erkek bekliyorduk; ama yanıldık kızınız oldu. Mehmet baba, o nasıl söz öyle Doktor hanım. Allah’ım bana sapasağlam bu kadar güzel bir kız evladı verdi, binlerce şükürler olsun, dedi.
    Evet, o Mehmet babaydı artık… Bebeğini sevmek, eşiyle birlikte onunla ilgilenmek ne kadar zevk veriyordu Mehmet babaya.
    Küçük Elif çok yaramaz bir bebekti. Beklenen olmanın verdiği şımarıklıkla annesini emmiyordu. Ailenin büyüklerinden olan hala Sebahat’ a nasıl bebek emzirebileceğini öğretti. Annenin gayretiyle Elif sadece dört ay süt aldı.
    Anne ve baba sevgisiyle büyüyen Elif her şeyi daha erken yapmaya başladı… On aylıkken yürümeyi başardı. Ona duyulan ilgi karşısında çok akıllı bir bebekti. Daha on dört aylıkken ağzından ilk kelimeleri çıktı ve bu kelime onu sabırla bekleyen arzu ile isteyen babasıydı… Evet, ilk kez bab bab babaaa demişti. Bunu duyan anne çılgına dönmüştü. Hemen işte olan eşini arayıp kızının konuştuğu müjdesini vermişti. Kızının ilk kelimesinin baba olduğunu öğrenen Mehmet baba mutluluk gözyaşına boğulmuştu. Bir baba için duyulabilecek en güzel haberlerdendi.
    Akıllı Elif bununla kalmayıp daha on sekiz aylıkken aile terbiyesi olan çişini söylemişti. Kızlarının giderek büyüdüğünü görmek ve gelişiminin yaşıtlarından önde gitmesi Mehmet baba ve Sebahat anneyi çok mutlu ediyordu.
    Elif bebek artık beş yaşına girmişti. Diğer çocuklar anaokuluna gidiyordu… Peki ya Elif de gitmeli miydi? Buna ılımlı bakan Sebahat anne Elif’in Doktoru olan o mucizeyi gerçekleştiren Doktor Nurten Hanıma sormak istedi ve bir telefon görüşmesinde Sebahat anne düşüncelerini dile getirdi. Bu fikri duyan Nurten Doktor ise, tepkili bir ses tonuyla… ‘‘ Hayır, sen ev hanımısın! Senin çocuğun kıymetli! Onu kendi emeğinle hayatın her esnasında olarak, her zaman onun arkasında olarak, varlığını ona hep hissettirmelisin. Unutma senin çocuğun kıymetli!’’ Diyerek düşüncesini söyledi. Sebahat anne hayatının dersini alarak Elif’in bundan sonraki yaşamında onunla ilgilenmeye ant içti. Elif, ilgi görmesi gereken o yılı geçirebileceği en iyi şekilde geçirdi ve artık ilkokula başladı.
    Elif’in o ilk günkü heyecanını görmeye değerdi… Elif bu kadar ilgiye alışıkken o kadar çocuk arasında öğretmeni ona o ilgiyi gösterebilecek miydi? İşte bunun tereddüdünü yaşayan Mehmet baba kızını mahalle okullarına vermedi, merkezde eğitim-öğretimi iyi olan bir okula verdi. Kızına kıyamayan Mehmet baba onu okul servisine bile yazdırdı. Bu kadar ilgiye rağmen Elif öğretmeni ilk gördüğü anda sıranın altına girdi. Evet, Elif annesinden kopmak istemiyordu, zaten annesi de onu nasıl bırakacaktı ki? Sebahat anne tekrardan ilkokul okuyormuş gibi kızıyla bıkmadan usanmadan bütün yıl boyunca gidip geldi. Bu kadar ilginin verdiği rehavetle Elif derslerinde çok başarılı olamadı.
    Tek çocuk olmanın verdiği bir şımarıklıkla hiçbir şeyini kimseyle paylaşmıyordu, sınıf ortamına alışamamıştı. Bu durumun farkında olan Sebahat anne öğretmeni ile baş başa bir konuşmada Elif’in durumunun ne olacağını sordu. Öğretmen ise; çok şikâyetçiydi, senin kızın ne biçim kız ne laftan anlıyor ne sözden… Kitap oku diyorum… Okumam! Diyor, tahtadakileri yaz diyorum… Yazmam! Diyor. Beni görünce sıranın altına giriyor. Sence ne yapmalıyız Sebahat Hanım? Ben sınıfta bırakmayı düşünüyorum, dedi. Sebahat anne bu durumu çok düşündü ve o akşam kızını dizinin dibine alıp sert bir tavırla, ‘‘ böyle yaparsan sınıfta kalırsın’’ dedi. Tabi bunlar Elif’in umurunda mıydı?
    Karne günü geldi çattı. Elif karnesini aldığında ilk tepkisi şuydu; Sebahat anneye dönüp, geçtim şiştin miiii? Hem de pekiyi ile diyerek annesini kahkahaya boğmuştu. Bu sevince uzaktan şahit olan öğretmen Sebahat annenin yanına geldi. Kızınızı geçirmemin tek nedeni; şımarık olmasına rağmen çok iyi, çok tatlı olması ve onu kendimden ayırmak istememem. Onun gözlerinde ben gördüm, okuyacak! Elif kendisine duyulan güvenden etkilenerek oracıkta annesine ve öğretmenine söz verdi. Daha adını bile yazamıyordu. İlk işi yaz tatilinde okuma-yazmayı öğrenecekti.

    Kızının bu hevesine karşılıksız kalmayan Mehmet baba ona ödül olarak okuma kitapları almıştı. Elif büyük bir azimle çalışarak o yaz okuma-yazmayı öğrendi.
    Tekrar sezon başladığında Elif artık derslerinde başarılı bir öğrenciydi. Ortaokula kadar bu böyle devam edecekti. Elif’in bu gayretini gören öğretmeni ise Elif’ e daha fazla ilgi göstermeye başladı, Elif gittikçe daha başarılı oluyordu. Başarısında büyük bir katkı sağlayan öğretmenine Elif kendi isteği üzerine annesinden bir çeyrek altın alıp öğretmenine vermesini söylüyor. Sebahat anne eşine Mehmet babaya söylüyor ve kabul ediyor Mehmet baba ve beşinci sınıfın sonunda karne günü öğretmenine veriyor Elif çeyrek altını. Böylelikle Elif ilkokuldan mezun oluyor.
    Yaz tatilini ailesiyle Terme’ye köylerine giderek eğlenceli bir şekilde geçiriyor küçük Elif. Küçük Elif büyümüştü artık… Cici kız, genç kız oluyordu.
    Elif, bu sezon ortaokula başlama heyecanıyla beraber sanki okulun ilk günü heyecanını yaşıyordu. Fakat tıpkı ilkokuldaki gibi alışamama problemini de beraberinde içinde hissediyordu. On bir tane öğretmeni tanımak, yeni bir ortama girmek, yeni arkadaş çevresine alışmak çok zor gelmişti. Elif buna nasıl alışacaktı?
    Dersleri yine bozulmuştu. Durumu kötüye gitmeye başladı. Orta biri zar zor Şube Öğretmenler Kurulu (ŞOK) kararı ile geçen Elif orta ikide kendini birazda olsa toplamış; ama annesi yeterli gelmediğini düşünerek Elif’i dershaneye vermiş. Bunun etkisiyle Elif başarıya biraz daha yaklaşmış.
    Elif sekizinci sınıfta da dershaneye giderek OKS ‘e girdi; fakat başarılı olamadı. Bu durum Elif’i bir hayli üzmüştü. Annesi ve babası hem Elif’in kazanamadığına hem de bu durumun Elif’i çok üzmesine katlanamıyorlardı. Elif ‘i bir şekilde teselli ettiler. Elif ikna olunca eve yakın bir liseye başladı. Liseye diğer dönüm noktalarından farklı olarak başladı, daha çabuk alıştı.
    Lise hayatı Elif’in çok eğlenceliydi, okula gitmek onun için bir zevkti. Hocaların gözde öğrencilerinden biriydi. Elif çok atak olduğundan sınıfta dikkat çeken öğrenciydi. Annesi toplantılarına gittiğinde kızıyla ilgili övgüler aldığında çok mutlu oluyordu. Emeklerinin boşa gitmediğini görmek Sebahat annenin büyük bir haz almasına sebep oluyordu. Elif annesini ve babasını mutlu edebilmişti, o da çok seviniyordu.
    Sebahat anne Elif’le yaptığı konuşmalarında ders içerikli ve daha da etkileyebilmek adına kendi hayatından örnekler vererek onu okumaya teşvik ediyordu. Sebahat anne köyde büyümüş biriydi. Sadece ilkokula kadar gidebilmişti. O günün şartlarında çok başarılı bir öğrenciydi. Okullarında öğretmen yetersizliği olduğu için kendinden küçük sınıflara öğretmenlik bile yapmıştı. Sebahat annenin bu başarısı öğretmenini çok etkilemiş ve ilkokuldan mezun olur olmaz onu öğretmenlik sınavlarına kendi parasıyla sokmuştu. Sebahat anne sınavı kazanmıştı kazanmasına ama ananelerimize göre kız kısmı okumazmış deyip babası onu okutmadı…
    Sebahat anne hala bunun pişmanlığını yaşadığı için kızına hep bunu anlatır. Ben okuyamadım, sen oku kızım der. Elif’i de zaten bu durum çok etkilemiştir. Hep öğretmen olmak istemiştir. Elif’in gözünde öğretmenlik ayrı bir kutsaldır. Hem ilk öğretmeni annesiydi hem de okul öğretmenleri ona gösterdikleri ilgiyle adeta devleşmişlerdi.
    Elif kesin kararını vermişti, öğretmen olacaktı. Annesinin gerçekleştiremediğini o yapacaktı. Hani her anne kendisinin olmak istediği yerde kızını görmek ister ya Sebahat anne de öyleydi… Kızı Elif inşallah öğretmen olabilirdi.
    Elif lise hayatında daha olgunlaşmış o tek çocuk olmanın verdiği şımarıklıktan artık kurtulmuştu. Hayat onu çabuk olgunlaştırmıştı; çünkü annesi gibi koca bir örnek vardı önünde. Elif’e göre başarının yolu anne sözü dinlemekten geçiyordu. Elif, lise birin yarıyılından sonra, lise hayatı boyunca dershaneye devam etti ve okul puanını yüksek tutmayı başardı. Lise dörtte kafaya koymuştu, ÖSS ’i kazanmalıydı ve sınav gününe az kalmıştı. Elif’in heyecanı hat safhadaydı.
    Sınav günü geldi çattı… Elif gereken her şeyi yapmış mıydı peki? Cevabı verilmesi gereken soru buydu. Evet, Elif elinden gelenlerin hepsini yapmamıştı. Sınavı umduğu gibi geçmedi. Sonuçlar geldiğinde bir hüsrandı. Peki ya şimdi ne olacaktı? Koca sene boşa gitmişti. Elif bir sene daha bunu kaldırabilir miydi? Karar vermesi gerekiyordu ya annesinin ve kendinin hayali olan öğretmenlik için bir sene daha hazırlanıp amacına ulaşmak ya da tutan bölümleri yazıp sadece üniversite mezunu olmak. Hangisini yapmalıydı? Tabi ki Elif hayallerini seçti.
    Bir sene daha hazırlanma fikri hem ona hem de ailesine daha mantıklı gelmişti…
    Elif o sene çok verimli bir şekilde çalıştı… Yine o malum gündü. Sınav vardı. Çok heyecanlı bir şekilde sınava giren Elif bu sefer başarmıştı… Öğretmen olmaya yetiyordu puanı. Tercihlerin sonucu geldiğinde ailecek büyük bir mutluluk yaşadılar…
    Soruyorum size bu başarı Elif’in mi, yoksa annenin azmi mi? Cevabı varın siz söyleyin...




      Forum Saati Paz Kas. 19, 2017 10:34 am