Giresun Üniversitesi Türkçe Topluluğu

Türkiye'den erişim engeli nedeniyle yeni adresimiz: turkcetoplulugu.weebly.com

Nar Ağacı
Nazan Bekiroğlu
(%25 İndirimle)
Beyaz Türkler K.
Alev Alatlı
(%25 İndirimle)
turkcetoplulugu.weebly.com Topluluğumuzun yeni adresi
Kendini Açma
B. Çetinkaya

    Eylül'ün Hüznü (kübra öztorun)

    Paylaş

    1001060006

    Mesaj Sayısı : 2
    Kayıt tarihi : 23/12/10

    Eylül'ün Hüznü (kübra öztorun)

    Mesaj  1001060006 Bir Cuma Ara. 24, 2010 5:24 pm

    ‘Hayat neydi?’ diye düşünüyordu. Savaşmak mı? Çaresiz vazgeçmek mi? Neden ben? Niye niye diye düşünüyordu. İsyan mı oluyordu bu? Belki öyleydi ama sormadan edemiyordu. Hayatın sonuna gelmişti artık. Her şeyi bitirmişti kafasında. Tek çıkış yolu, tek kurtuluş yolu buydu nefes almakta bile zorlandığı bu hayattan kurtulmanın. Cesaretini toplaması ve bir adım atması gerekiyordu. Onu sonsuz huzura ulaştıracak tek sadece tek bir adım.
    Bütün bu düşünceler kafasında aşılması zor dağlar gibi engeller oluşturmuştu. Gözlerini açtı ve etrafına baktı kafasında bin bir türlü düşünce dolaşırken. Deniz hırçındı bugün. Dalgalar kıyıdaki kayalara sert sert çarpıyor ve kayaların hüznünü her çarpışında alıp götürüyordu. Dalgaların biri diğerini kovalıyordu. Deniz nasıl hırçınsa, öfkeliyse Eylül’de öfkeliydi hayatına, kaderine, yaşanmışlıklarına ve bir o kadar da hırçındı. Öfkesi sığmıyordu içine. Ne yasa faydasızdı. Ağlıyordu. Gözyaşları boncuk boncuk dökülüyordu çimen yeşili gözlerinden. Ayağa kalktı.’Artık zamanı geldi.’ diye düşünüyordu. Ağlamaktan kızarmış gözlerinin önü bulanıyordu. Önünü görmekte zorlanıyordu artık. Derin bir nefes aldı ve başını aşağıya doğru çevirdi. Çok yüksekti. Korktu bir an ama geri çekilmedi. Gözlerini tekrar kapattı. Dalgaların sesini en derinden hissediyordu. Geçmişi, yaşadıkları film şeridi gibi geçmeye başladı gözünün önünden.
    Yedi yaşındaydı. Karanlık soğuk bir gece ve yine yalnızdı. Annesinin örtmesi gereken üstünü geceni karanlığı örtüyordu. Ağlıyordu Eylül. Ufacık elleri çimen yeşili gözlerinden akan boncuk boncuk yaşları silmeye yetmiyordu. Hıçkırıkları duyuluyordu korkudan başının üzerine çektiği yorganın altından. Annesi ve babasının hiç tükenmeyen, bitmeyen kavga sesleri geliyordu içerden. Babası bağırıyordu:
    -Elif yeter! Hayatımdan bıktırdım beni. Ne istiyorsun artık. Bıktım anlıyor musun?
    -Ne yaptım ben sana? Ömrümü verdim. Saçımı süpürge ettim. Ne verdin bana? Ne verdin? En güzel yıllarımı harcadım senin için. On yedi yaşında vardım sana.
    -Gelmeseydin, yalvarmadım sana gel diye. Her şeyi bu hale getiren sensin. Hiç sevmedin beni hep o insan vardı aklında hep…
    -eskide kaldı diyorum sana. Yeter artık.
    Kaan Bey vitrinden aldığı vazoyu hışımla evin duvarına çarptı ve kırılan cam parçaları odanın dört bir tarafına dağıldı. Bağrışmaların kesilmesine en azından bu akşamlık kesilmesine yetmişti vazonun duvarda uyandırdığı ses. Ama Eylül korkmuştu çok korkmuştu. Hıçkırarak ağlıyordu. Bir şey vardı sanki boğazında düğümlenen.
    Hıçkırıkları diziliyordu arka arkaya. Durduramıyordu kendini. Minik kalbi o kadar buruktu ki…
    Ağlayarak son bulan bir gecenin ardından günün ilk ışıkları evin içini aydınlatmaya başlamıştı. Elif hanım uyandığında kocası çoktan gitmişti. Yatağında doğruldu ve düşünmeye başladı. On yedi yaşında hayata tozpembe gözlüklerle bakan güzel bir kızdı. Okumamıştı. Ailesinde kızlar okutulmazdı. Güzeldi. Uzun boyu güzel fiziği dikkat çekiyordu. Gün geçtikçe büyüyor, serpiliyor ve daha da güzelleşiyordu. Yaşadığı yerde evler birbirine yakındı. Bahçeli tek katlı bir evde yaşıyordu ailesiyle birlikte elif hanım. Meyve bahçeleri, tarlaları vardı evlerinin önünde. Odası evin ön tarafındaydı ve balkonu vardı. Balkona uzanan elma ağacına üzüm asmaları dolanmıştı. En sevdiği şey bu üzümleri teker teker dalından koparıp yemekti. Gününün çoğunu kapının önündeki söğüt ağacının altındaki hamakta çocuklar gibi sallanarak geçirirdi. Kimi zaman uyuyakalırdı.
    Günlerden bir gün hamakta sallanırken evlerinin yanındaki eve birisi gelmişti. Bu öyle bir şeydi ki gözlerini alamamıştı yan komşunun bahçesinden. İlk defa bu kadar hızlı atıyordu kalbi. Yerinden çıkacaktı sanki. Âşık mı olmuştu neydi bu içindeki bilmiyordu. Günler böyle geçip giderken bu duygularının karşılıksız olmadığını fark etti. Daha dün gibi aklındaydı ilk konuşmaları. Yolda yürürken karşılaşmışlardı. Elif’in ayağı kaymıştı ve düşüvermişti ayağının üstüne toprak yola. Fatih bunu görünce yardıma koşmuştu ve ilk kez konuşmuşlardı. Fatih:
    -Ne oldu? Acıyor mu bir yerin? İyi misin?
    -dizim dizim çok kötü acıyor. Ayağa kalkamıyorum.
    -ben yardım ederim sana ev yakın zaten. Sen Necla ablanın kızı elifsin dimi?
    -evet, ama ben seni tanımıyorum.
    -ben Fatih. Yengemlerin yanına tatil için Ankara’dan geldim.
    -memnun oldum. Çok sağ ol yardımın için.
    -ne demek, olur mu öyle şey. Kim olsa benim yerimde aynı şeyi yapardı. Dedi. Fatih ve elif’i yerden kaldırdı. Elif yürümekte zorlanıyordu. Fatih: ‘İstersen koluna girebilirim elif.’ dedi. ’ olur.’ dedi elif çekingen bir tavırla. Ve fatih elif’i evine kadar bıraktı. İşte ilk konuşmaları böyleydi. İkisinin de kalbine ilk kıvılcımlar böyle düşmüştü. O günden sonra her geçen gün biraz daha kırmışlardı mesafe zincirlerini ve birbirlerine olan sevgileri her geçen gün biraz daha artmıştı. Bir süre sonra evlilik kararı almışlardı aralarında ve elif ailesine açmıştı bu konuyu.
    Ama kader bu ya ailesinden gördüğü tepki kurduğu hayallerini, tutunduğu umutlarını yerle bir etmeye yetmişti. Ailesi bu evliliğe kesinlikle karşı çıkmıştı. Babası:’böyle bir evliliği bizi dinlemeyip yaparsa onu evlatlıktan reddederim.’demişti. Sebep ise fatih’in kötü alışkanlıklara sahip olması ve ailesiyle önceden yaşanan bir husumetti. Elif’in ailesi onun kötü duruma düşmesini, mutsuz olmasını istemiyordu. Mehmet Bey kızını korumak istiyordu. Bu yüzden bu evliliğe karşı çıkmıştı ve bu evliliği engellemek için elinden geleni yapmıştı.
    Fatih elif’e ailenin bu tutumundan sonra tek çare olarak kaçalım gidelim buralardan demişti. Fakat elif bunu yapamazdı ailesine. Bu ihanet olurdu. Elif bunu babasına yapamazdı. Korkuyordu ama çok seviyordu fatih’i. fatih de onu çok seviyordu. Düşünüyor ama bir türlü bir çıkış yolu bulamıyordu. Ona yıllarca emek veren, yetiştiren ailesinden vazgeçebiliyordu ne de hayatında kalbinin kapılarını açtığı ilk insan olan, deli gibi sevdiği Fatih’den vazgeçebiliyordu. Günlerce düşünmüştü. Tek bir şey vardı yapılacak. O her şeyi yıkan tek çare. Ayrılık… Vakit hüzün vaktiydi artık. Ailesinden vazgeçememişti ne kadar çok sevse de. Uykusuz kaç gece sabaha kavuşmuştu bu zor kararı verirken. En zoru da bunu fatih’e söylemekti. Bunu nasıl yapacağını bilmiyordu. Düşünceleri donmuştu sanki. Bu nasıl söylenirdi? Bunu ona, sevdiği gözünden sakındığı, bakmaya kıyamadığı insana nasıl söyleyecekti? Ama söylemeliydi. Ve bir gün fatih’i evin aşağısındaki yolun yan tarafındaki çardaklara çağırmıştı konuşmak için elif. Hiç olmadığı kadar düzensiz, salaştı bugün. Saçlarını yarı örten bir yemeni bağlamıştı. Kayıp düşecekti neredeyse başından. Fatih oturuyordu başını iki elinin arasına almış bir şekilde tahta, eski sandalyenin üstünde. Üzgün, umutsuz bir ekleyiş içindeydi. Ayakları geri geri gidiyordu elif’in fatih’e yaklaşırken. Tuhaf bir hale girmişti elif, eli ayağına bulanıyordu. Geri dönsem mi diye düşündü bir an ama fatih görmüştü onu. Bir kaç adım daha attıktan sonra gelmişti fatih’in yanına ve karşısına oturmuştu. Bütün. Ağlamamak için kendini zor tutuyordu. Sesi titriyordu konuşmak için cesaret bulamıyordu kendinde. Fakat fatih daha fazla dayanamamıştı ve bu sinir bozucu sessizlik son bulmuştu.
    -iyi misin?
    -bilmiyorum fatih
    -iyi görünmüyorsun. Gözlerin her zamanki gibi mutlu, umutlu bakmıyor bana. Hüzün, çaresizlik çökmüş benim olan, bakmaya kıyamadığım gözlerinin içine.
    -olanları biliyorsun
    -evet biliyorum.
    -ben senden çok özür diliyorum. Özür dilemek saçma biliyorum ama ben e söyleyeceğimi bilmiyorum. İnan bilmiyorum. Çaresizim anla ne olur.
    -ne demek bunlar? Ne oluyor elif? Neden benden özür diliyorsun? Ne söylemeye çalışıyorsun bana? Korkutma beni.
    -ben yapamayacağım fatih. Böyle devam edemem. Ailemi yok sayamam. Seni canımdan çok seviyorum ama olmaz. Bunu benden bekleme ne olur. Ayrılalım.
    Dedi elif ve yaşlı gözlerle kalktı fatih’in yanından. Hem deli gibi koşup uzaklaşmak istiyordu canından parça olan sevdiğinin yanından hem de tüm benliğiyle sarılmak istiyordu ona. Koşuyordu elif arkasından ‘elif dur gitme, bırakma beni, böyle bitemez, yazık bize ‘diyen sese aldırmadan. Çünkü biliyordu durursa bir daha gidemeyecekti.
    Elif’in gidişi fatih’i dağıtmaya yetmişti. O kurduğu dünya, hayalleri, umutları başına yıkılmıştı. Büyük bir hayal kırıklığı vardı içinde. Terk edilmişliğin verdiği öfke, ayrılığın verdiği acı, gururunun incinmişliği ona tek çarenin buralardan gitmek olduğunu gösteriyordu. Gidecekti geldiği yere. Ama geldiği gibi olmayacaktı dönerken. Peşinde kırılmış bir kalp, yıkılmış umutlar, incinmiş bir gurur getirecekti. Ve tabi arkasında da kırık hayaller bırakacaktı.
    Elif yorulmuştu koşmaktan. Nefesi kesilmişti. Nefes almakta zorluk çekiyordu. Kalbi sıkışıyor, sıcak sıcak ter döküyordu. Daha fazla gidemeyecekti oturuverdi çimenlerin üstüne. Mevsim sonbahardı. Ağaçların yaprakları sararmış yere dökülen yapraklar çimenin solgun yeşilliğini kapatmıştı. Hüzün kokuyordu hava. Güzde hüzün mevsimi değil miydi zaten? Sararıp dökülen yapraklar, esen hafif soğuk rüzgârlar terk edişe benzemiyor muydu? Eylül hiç duramayacakmış gibi ağlıyordu. Vazgeçmişti kendinden. Tükenmişliğini bütün benliğinde hissediyordu.
    Vakit ikindi vaktiydi. Hava soğumaya başlamıştı ama hissetmiyordu soğuğu. Yorgun, ölgün adımlarla ancak gelebilmişti eve. İçinde tarifsiz bir acı hissediyordu. Kendini yatağının üzerine zar zor attı. Bitmişti artık.
    Aradan altı ay geçmişti. İlk gün ki acıtmıyordu canını ayrılığın acısı ama sızlıyordu içi. Hiç geçmeyecek bir sızıydı bu biliyordu yaşadığı, nefes aldığı sürece yakacaktı canını. Ailesi de farkındaydı bu durumun ve çivi çiviyi söker hesabını düşünüyorlardı. Annesi söyleyip duruyordu elif’e isteyenler var kızı diye. Elif’te bir bıkkınlık hâkimdi. Ailesine öfkeliydi ve bunu kurtuluş olarak görüyordu. Annesi yanına gelmişti bir gün. Elif yatağının
    Üzerinde oturuyordu mahzun mahzun. Eski neşesinden, eski gülümsemesinden eser kalmamıştı. Annesiyle konuşmaya başladı elif:
    -kızım, etme artık ne bu halin?
    -mahvettin, perişan ettin kendini. Değer mi bir erkek için. Sana uygun değildi, ailemize uygun değildi biliyorsun.
    -anne lütfen artık bitti.
    -baban seninle konuşmamı istedi kızım.
    -niye anne?
    -hayırlı bir iş kızım. Babanın bir arkadaşının oğlu. İyi çocukmuş. İşi gücüde var. Ne dersin?
    Elif durdu bir anne söyleyeceğini bilemedi. Önemsizdi zaten. Bundan sonra sevemezdi kimseyi zaten. Ha o olmuştu ha bir başkası fark etmezdi elif için.
    -olsun anne. Babam nasıl istiyorsa öyle olsun.
    -emin misin kızım?
    -evet anne…
    Demişti elif ani bir kararla. Necla Hanım sevinmişti kızının evet demesine. Elif duygusuzdu ve tepkisizdi. Doğru mu yanlış mı yapmıştı bilmiyordu.
    ****
    Ev her akşam olduğundan daha kalabalıktı. Bir hareketlilik vardı evde. Nişanlanıyordu elif. Kaan elifi zaten tanıyordu uzaktan, rızasının da olduğunu duyunca aileler devreye girmişti ve oluvermişti nişan işi. Bütün aile toplanmıştı nişan için. Elif’in üstünde siyah parıltılı kumaştan bir elbise vardı. Belindeki taşlı kemer Parlaklığıyla ve şıklığıyla göz kamaştırıyordu. Saçını dağınık toplamışlar ve ufak inci tokalarla süslemişlerdi. Çok zarif ve güzel görünüyordu elif. Kaan’ın üstünde siyah takım elbisesi ve lila renk kravatı ile eşlik ediyordu eşi olacak kıza.
    En heyecanlı an gelmişti. Yüzüklerin olduğu tepsi elif’in daha on dört yaşında olan amcasının kızının elindeydi. Yüzükler kırmızı parlak kurdeleyle bağlanmışlardı birbirine. Elif ve Kaan’ı bir araya getirdiler ve yüzüğü takmak için Mehmet beyi çağırdılar yüzükleri takmak için. Mehmet Bey geldi genç çiftin yanına. Adettir ya bir şeyler söylenir kurdeleler kesilmeden önce, güzel dileklerde bulunulur gelecek için. Mehmet Bey de kızı ve damadı için iyi dileklerde bulundu ve taktı yüzüklerini. Sonrada kurdeleyi besmele çekip kesti. Elif heyecansız ve duygusuzdu. Yüzünde sahte bir tebessüm hâkimdi. Ama yapılabilecek bir şey yoktu. Mutlu gibi görünerek babasının, annesinin, kaynanasının, kaynatasının elini öptü ve Kaan’ın yanında yerini aldı tekrar. Bir kaç saat sonra nişan telaşı bitmiş herkes çekilmişti evine. Elif başını yastığına koyduğunda parmağına takılı olan ve gecenin karanlığına inat parlayan yüzüğüne bakıyordu. Keşke bu yüzüğün sahibi fatih olsaydı diye geçiriyordu içinden. Bir yandan da kızıyordu kendine. Böyle düşünmesi bile ihanetti. Çünkü o artık bağlanmıştı birine ve üç ay sonra düğünü olacaktı. Evlenecekti, hayatını birleştirecekti Kaan’la ve Kaan’ın karısı olacaktı.
    ****
    Zaman su gibi akıp geçmiş ve düğün günü gelmişti. Sabah erke uyanmıştı elif. Kuaför, saç, makyaj, gelinlik… Yapılacak bir sürü iş vardı. Necla Hanım o kadar telaşlıydı ki eli ayağına dolaşıyordu. Herkeste bir heyecan, bir telaş vardı. Herkesin yüzünde gülümsemeler hâkimdi. Elif suskun, mağrurdu. Etrafını izliyor, yapılması olması gerekenleri yapıyordu. Çok geçmeden o beyaz şahane gelinliğini giydi. Rüya perisi gibi olmuştu. Göz kamaştırıyordu kendi, saçı, makyajı, gelinliği… Kaan elif’i görünce büyülenmişti adeta. Koluna girmişti elif Kaan’ın ve girmişlerdi kol kola düğün salonunun içine alkışların eşliğinde. Güzel bir müzik sesi yankılanıyordu salonun içinde. Dans etmeye başlamışlardı Kaan ve Elif. Kaan’ın kolu elif’in belini sarmalıyordu. Vücudu titremişti Kaan’ı kendine bu kadar yakın hissedince. Bütün gözler gelin ve damadın üzerindeydi.
    Güzel bir düğün olmuştu. Herkes çok eğlenmişti. Bitişler hep hüzün doludur ya Necla Hanım kızını evinden uğurlarken çok ağlamıştı. Tabi elif’te tutamamıştı kendini. İçindeki her şeye inat süzülmüştü gözyaşları yanaklarından. Güçlü görünen yanı pes etmişti artık. Güçsüzlüğüyle meydan okuyordu içindeki fırtınalara.
    Sabahın ilk ışıklarıyla uyanmıştı elif. Kaan yanındaydı. Artık evliydiler ve Kaan’ın karısıydı. Ama soğuk davranıyordu elif Kaan’a. hep aşamadığı bir mesafe vardı Kaan beyin karısıyla arasında. Bu mesafeyi koyan elifti ve bunu elinde olmadan yapıyordu. Kaan’ı rahatsız etmeye başlamıştı karısıyla arasındaki bu anlamsız mesafe. Bu mesafenin nedenini çok merak ediyordu.
    Kaan bir gün evde yalnızdı. Elif pazara çıkmıştı. Canı sıkılmıştı Kaan’ın. Öyle yatak odasındaki çekmecelere bakıyordu can sıkıntısından. Elif’in çekmecesini açmıştı. Tam kapatırken bir defter çekti dikkatini. Eline aldı ve siyah kapağını geri araladı. Bu elif’in günlüğüydü. Bir an için karıştırıp karıştırmamak konusunda kararsız kaldı. Bu yanlıştı.
    Karısı da olsa bu yapmayı düşündüğü şey yanlıştı. Ama çok okumak istiyordu. Belki kafasındaki cevap bulamadığı sorular cevap oluşturabilecekti bu günlükte yazanlar. Rastgele bir sayfa açıverdi ve okumaya başladı merakla…
    ****

    Arkadaşım; 10.09.1978-cuma
    Bugün ne oldu bir bilsen. Allah’ım çok acayip bir duygu var içimde. Ne yazsam, nasıl anlatmaya başlasam bilemiyorum. Kalbim yerinden çıkacakmış gibi. Ellerim ayaklarım bütün vücudum terliyor, titriyor. Sabah uyandım. Çok güzel bir güneş, mis gibi bir hava vardı. Çardağa çıktım ve biliyorsun hamağımı çok severim ona uzandım. Kulağıma bir ses geldi pınar teyzenin bahçesinden. Doğruldum ve o tarafa baktım.
    Allah’ım o anda bütün vücudum titremeye başladı sanki. Ben böyle bir uygu hayatım boyunca hiç hissetmedim biliyorsun. O kadar farklı ki. Kalbim yerinden çıkmaya can atar gibi çarpmaya başladı. Engel olamıyordum buna. Yüzüm yanıyordu ateş gibi. Suç işlemiş çocuklar gibi kızardığıma eminim o an. Âşık oldum arkadaşım. Aşktı bu içimdeki yangının adı.
    ****
    04.11.1978-Salı

    Ölmek istiyorum. Artık yaşamak ölmekle eş değer benim için. Fatih hayatımda seveceğim. Ama olmadı. Bugün ona hayır dedim. Yapamam dedim. İçimden ‘binlerce kez evet kaçalım gidelim buralardan. Sensiz yaşayamam’ demek geçti ama aileme bunu yapamadım. Kendimi, hayatımı yaktım. İçimdeki o hiç bitmeyecek olan sevgime kıydım. Karşımdaydı. Ağzımdan çıkacak tek kelimeye bakıyordu kolumdan tutup bitmeyecek bir beraberliğe, mutluluğa götürmesi beni.
    Gözlerindeki korkuyu okuyabiliyordum. Ona deli gibi âşıktım ve kalbimi tek sahibi o olacaktı. Bunu hiçbir şey değiştirmeyecekti. Bedenim bir gün bir başkasının olur ama ruhum hep onun kalacaktı. İçimde büyük bir acı var. Nefes alamadığımı hissediyorum. Keşke böyle olmasaydı. Onun kollarında, onun yanında göğüs gerebilseydim hayata. Onun yanında son bulsaydı gençliğim, ömrüm. Onun gözlerinde kaybolup gitmek en büyük hayalimdi. Nefes aldığım sürece onu hep seveceğim.
    07.11.1978-Çarşamba
    Evleniyorum. Bir başkasını seviyorum ve hep seveceğim. Bu Kaan’a ihanet mi oluyor Allah’ım. Ben nasıl yapacağım nasıl başaracağım bu evliliğin yükünü kaldırmayı. Kaan’ın yanındayken onun kollarındayken fatih’i düşünmek. Bu çok adice… İhanet bu ihanet…
    ****
    Kaan bu satırları okurken dünyası başına yıkılmıştı. İçinde tarifi i,imkânsız bir öfke vardı. Kendini aldatılmış kandırılmış hissediyordu. İçine hiç geçmeyecek bir nefret sinmişti.’bu nasıl olur Allah’ım’ diyordu. Ne yapacaktı şimdi. Nasıl bakacaktı karısının yüzüne. Onun bir başkasını, kalbinin ona ait olduğunu bile bile nasıl aynı evi aynı yuvayı paylaşacaktı onunla. Nasıl yaklaşacaktı kalbi başkasının olan bir kadına. Kaan tün bunları kafasında yoğururken zil çaldı. Elif gelmişti. Kaan telaşla elindeki günlüğü yerine koydu ve kapıya yöneldi. Ne yapacağı konusunda, nasıl davranacağı konusunda kararsızdı. En iyisi belli etmemekti şimdilik diye düşündü tabi bunu ne kadar başarır bilinemezdi. Kapıya doğru elini uzattığında kendini kötü hissediyordu. Karısının yüzünü görmek istemiyordu. Bir süre eli kapının kolunda kaldıktan sonra açtı kapıyı. Yüzüne bakamıyordu elif’in. Elleri doluydu elif’in içeri girdi ve mutfağa geçti. Bir yandan da kocasına neler yaptığını sordu. Kaan duymamıştı ilk sefere dalgındı. İkinci söyleyişinde duydu ve ‘hiç’‘ diye cevap verdi.
    Kaan her zamankinden farklıydı, soğuktu, konuşmuyordu elif ona bir şey sormadıkça. Uzaktı. Bu durum elif’i endişelendiriyordu. Kaan’la konuşmayı deniyordu ama her seferinde bu çabası başarısızlıkla sonuçlanıyordu. Ne olduğunu anlamıyordu Kaan’ı böyle birden bire değiştiren asabiyeleştiren şeyin ne olduğuna anlam veremiyordu. Kaan bir şey dememişti bu konuda elif’e. hamileydi elif. Unutmak gerekiyordu bunları artık diye düşünmüştü. Ve bu konuda karısıyla yüz yüze gelmemişti hiç. Ama içindeki kurt onu kemirip duruyordu.
    ****
    Elif o kötü gecenin ardından yatağında otururken uzun bir zaman tüneline girmişti. Eskiye doğru bir yolculuk yapmış ve yaşadıkları bir film sahnesi gibi geçmişti gözünün önünden. O zaman anlam veremediği olayları şimdi anlıyordu. o zaman çözemediği uzaklığın sebebini şimdi biliyordu. Ne Kaan mutluydu ne kendi ne de küçük kızı eylül… Eski bir sevda masalı temelinden sarsmıştı ilişkilerini.
    O kötü gecenin ardından sakinleşen elif hanımın aklına kızı gelmişti. Elif hanım yatağından kalktı. Üzerine sabahlığını aldı ve kızının odasına gitti. Eylül dün gece yorganı
    Başına çekmiş halde ağlayarak uyumuştu. Annesi o halde görünce kızını içi sızladı. Yazıktı bu yavrucağıza. Suçu neydi eylül’ün? Gözlerinden yaşlar boşalıverdi elif hanımın. Yanlış bir evlilik yapmıştı. Sevmediği halde evlenmiş ve sevmediği bir insandan çocuk dünyaya getirmişti. Ne kendi mutluydu ne eşi ne de küçücük kızı.
    Eylül uyuyordu. Annesi başına kadar çektiği yorganı açtı ve yanağına bir öpücük kondurdu eylül’ün. Kulağına fısıldadı bir yandan:’uyan bebeğim, sabah oldu. Okula geç kalacaksın.’dedi. Eylül’ün küçük vücudu yatakta kıpırdamaya başladı. Küçücük elleriyle gözlerini ovmaya başladı. Sonra karşısında annesini görünce arkasını döndü annesine. Elif hanım şaşırmıştı kızının bu yaptığı karşısında. Kızına:
    -kızım ne oldu? Dön bana bakayım. Hadi kızım geç kalacaksın okula
    -dönmeyeceğim. Gitmek istemiyorum okula.
    Dedi eylül. Elif hanım ne yapacağını bilememişti. Bu son zamanlarda oldukça asabiydi. Sabırla karşılayamıyordu hiçbir şeyi. Aniden sinirleniyor ve bağırmaya başlıyordu ufak bir sorunda. Eylül’e biraz daha ısrar etti kalkması için. Sonra kalkmayınca sabrı taştı ve bağırtmaya başladı.
    -kalk diyorum sana. Hadi çabuk seninle uğraşamam. Daha hazırlanıp işe gideceğim. Hemen kalkıp giyiniyorsun. Bekliyorum içerde.
    Eylül ağlamaya başlamıştı annesinin bağırmasıyla. Küçücük kalbi kaldıramıyordu bu kadar huzursuzluğu. Yaşlı gözlerle kalktı yatağından. Annesi mutfağa gitmişti. Okul kıyafetlerini giymeye çalışıyordu. Zar zor giymişti yaşlı gözlerle kıyafetlerini. Küçük kalbinden ’keşke annem bağırmasa da giydirse beni ‘diye geçiriyordu. Çocuk kalbiyle bunun hayalini kuruyordu. Annesi saçını taramış çabucak ve okula göndermişti eylül’ü. kendi de işe gitmek için çıkmıştı evden. Akşam olduğunda aile toplanmıştı bir yere. Kaan Bey işten gelmişti. Eylül okuldan. Elif hanım işten erken çıkıyordu ve kocasından kızından erken geliyordu eve. Evde her zamanki gibi soğuk rüzgârlar esiyordu. Kaan beyle elif hanım konuşmuyordu. Eylül bir annesine bir babasına bakıyordu. İkisinde de aradığı sevgiyi, sıcaklığı bulamıyordu. Hâlbuki o minicik kalbi o kadar muhtaçtı ki sevilmeye
    Günler, aylar yıllar böyle geçivermişti. Her geçen gün ipler kopuvermişti Kaan ile elif’in arasında. Mesafeler gün geçtikçe artmış ve aralarında aşılmaz uçurumlar olarak yanlarına kalmıştı. Sorunlarını halletmek yerine her gün yeni bir sorun eklenmişti hayatlarına. Sorunlarla büyümüştü eylül bu evin içinde. Her akşam kulaklarını tıkayarak, yorganını başına çekerek uyumuştu. Korkudan ağlayarak uyuyakaldığı geceleri hatırlıyordu çocukluğundan. İçinde yaşayamadığı, ukde kalan o kadar çok şey kalmıştı ki. Sevgiye, şefkate hasret büyümüştü.
    Gençliğe ilk adımlarını atmıştı. Eylül artık bir genç kızdı. Duyguları, düşünceleri, hayalleri değişmişti. Çalkantılı geçen bir çocukluk onu sakin bir ergenliğe taşımıştı. Suskundu genelde. İçinde yaşıyordu sevinçlerini, üzüntülerini, sorunlarını, hüzünlerini. Güvenemiyordu kimseye. Tek dostu tek düşmanı tek arkadaşı kendisiydi. Kendi kendine konuşur, sorunlarına kendi çözüm aradı. Annesiyle paylaşmazdı hiçbir şeyini. Babasıyla arasındaki mesafe bir şeylerini onunla paylaşmaya engeldi hep. Aslında babasını hep daha yakın hissediyordu kendini. İçinde babasına büyüttüğü ayrı bir bağlılık, ayrı bir sevgi vardı fakat babası her gün gece yarılarına kadar çalışıyor eve geç ve yorgun geliyordu. Eve gelince de annesiyle tartışmadığı zamanlarda yorgunluktan uyuyakalıyordu. Doğru dürüst baba kız oturup konuşamıyorlardı bile. Babasının işinin yoğun olması çok çalışması ve evdeki sorunlar koparmıştı baba kızın arsındaki bağı. Ama eylül biliyordu babasının kendisini sevdiğini. Aynı şeyi annesi için söyleyemezdi ne yazık ki. Annesine karşı içinde saklı bir kin vardı. Aslında yumuşak huylu, iyi kalpli, sakin, kimseye zararı dokunmayan, kimsenin iyisine kötüsüne karışmayan bir kızdı eylül. Ama eylül annesine karşı engelleyemediği bir nefret duygusu beslemişti içinde.
    Elif hanımla Kaan Bey bir gece tartışırken duymuştu eylül babasının bağırışlarını. Ve yıllardır bilmediği bu kavgaların nedenini o gece öğrenmişti. Babası bağırıyordu:
    -hiç sevmedin dimi beni? Hep o adam oldu aklında yıllardır. Değişmedi bu? hiç değiştiremedim dimi?
    -yapma Kaan. Çok eskide kaldı bunlar. Unut artık ne olur.
    -bana unut diyorsun. Unuttun mu sen söyle fatih denen o köpeği.
    -böyle konuşma Kaan. Canımı yakıyorsun. Bunu bana yapma artık
    -benim yanımdayken hala onu düşünüyor musun? söyleee... Ben ölene kadar fatih’i seveceğim diyen bir kadın nasıl beni düşünsün ki.
    Yeter Kaan dayanamıyorum artık. Fazla oldu senin bu kıskançlık krizlerin artık. Çekemeyeceğim artık yeter.
    -kolay sanıyorsun dimi hayatını paylaştığın insanın başka birini sevmesi, kalbinin ona ait olması. Bunu bana nasıl yaptın? Seninle evlendiğim güne lanet olsun. Nefret ediyorum senden.
    -evet, fatih’i sevdim ama...
    -devamı gelmiyor dimi? Sevmiyorum diyemiyorsun o köpeği?
    Bu seslerdi eylül’ün gerçeği anlamasını sağlayan. Yıllardır yaşadıkları annesinin yüzündendi yani. Uykusuz, ağlayarak geçirdiği geceleri, korkudan kulaklarını tıkayarak hıçkıra hıçkıra ağladığı günleri annesinin ona armağanıydı demek. İşte o andan itibaren annesine karşı tamamen tavırları da duyguları da değişmişti. Ergenliğin getirdiği hassasiyet bu olayları öğrenmesiyle daha da artmış ve ailesinden daha da soğumuştu. Yalnızlık duygusu içine sinmişti artık. Alışmıştı yalnız olmaya, her duygusunu yalnız yaşamaya. Yalnız gülmeye, yalnız ağlamaya, yalnız sevilmeye ve daha bir sürü şeye.
    Yalnızdı fakat hiç yanından ayırmadığı bir defteri vardı. En yakın arkadaşıydı eylül’ün. Sıkıntılarını, mutluluklarını, hüzünlerini, anılarını, kafasını karıştıran içindeki kıvılcımları her şeyini paylaştığı tek arkadaşıydı. Annesi yerine koymuştu bu defteri. Herkes annesi ile paylaşır ya bu tür duygularını onun annesi ailesi defteriydi. Bir de tek oyuncağı olan ayıcığı vardı. Babası ilk doğum gününde almıştı o ayıcığı ona. İlk ve son doğum günü hediyesiydi. Ondan sonra ne babası ne annesi hiç kimse hatırlamamıştı eylül’ün doğum gününü. Çünkü annesi ve babası o kadar çok tükenmişlerdi ki birbirlerini, hayatlarını, mutluluklarını eylül’ü hatırlamak onlar için çok zordu. Kendi dertlerine düşmüşlerdi akan hayatın inadına. Çocukluğundan bu yaşına kadar her gece ayıcığıyla uyumuştu. Bazen gözünden akan yaşlara yastık olmuştu o yumuşak tüylü yeşil bereli ufacık ayısı. Ona anlatmıştı çocuk yüreğindeki mutsuzlukları. Ona sarılarak geçirmişti korkulu geceleri. Geceleyin gök gürlerken, şimşekler çakarken her çocuk annesinin babasının yanına girere ya korkmasın diye. Eylül ayıcığına sarılmıştı işte böyle gecelerde. İşte bu yüzden çok değerliydi onun için minik mi minik şirin mi şirin ayıcığını.
    Okulda başarılı bir öğrenciydi eylül. Bütün öğretmenlerinin dikkatini çeken, sevgisini kazanan bir öğrenciydi. Hanım hanımcık olması, sakinliği, suskunluğu, olgun edası, hayata tutunan yanına sımsıkı sarılması, amacının olması, çalışkanlığı sevdirmişti onu. Ailesinden göremediği sevgiyi, değeri okulda görmüştü ve bu onu daha çok bağlamıştı okula, derslerine. Kendini kanıtlamayı o kadar çok istiyordu ki. Bütün olumsuzluklara rağmen, umutsuzluklara rağmen bir şeylerin iyi olabileceğine dair umudunu yitirmemişti. Güçsüz yanında saklı güçlü bir yanı vardı aslında. Vazgeçmeyi değil de bir şekilde hayatta savaşmayı seçen güçlü bir yanı vardı. Okuluna, derslerine, sarılması unutturuyordu birazda olsa evdeki huzursuzluğu. Okulu savaşabileceği, kendini gösterebileceği, ’ben buyum!’ demeyi ağlayabileceği bir yer olarak görüyordu. Başarmıştı da bunu. İyi bir lisede üçüncü sınıf öğrencisiydi. Çok iyi bir başarı yakalamış ve bunu kaybetmemek için çok çalışıyordu. Bazen umudunu yitirdiği olmuyor değildi hani. Annesi babası hiç yılmıyorlardı birbirleriyle didişmekten. En ufak bir sorun yetiyordu tartışmaları için. Bunlar etkiliyordu eylül’ü fakat bir yandan da hırslandırıyordu. O farklı olacaktı. Her şey kötü olabilirdi ama inanıyordu hayat bir gün o güler yüzünü ona da gösterecekti. Bunu düşününce bir anda olsa başarıyordu bu olumsuz düşüncelerden sıyrılmayı. Ve dua ediyordu sürekli rabbine ellerini açıyor ve her seferinde ‘rabbim sen bana yardım et. Sen yar ve yardımcım ol. Aileme huzur nasip et. Bana hayallerimi gerçekleştirmeyi için güç nasip et’ diye.
    Dua etmek içini rahatlatıyordu. Son zamanlarda namaz kılmaya da başlamıştı. Tarifi imkânsız bir huzur buluyordu namaz kıldığında. İçindeki ümitsizliklere ümit, huzursuzluklara huzur oluyordu kıldığı namaz, ettiği dua. Lisede Nazlıhan adında bir matematik öğretmeni vardı. Ablası yerine koymuştu onu. Kendini çok yakın hissediyordu ona. İçini açabiliyordu, özelini paylaşabiliyordu. Sorunlarının sıkıntılarının paylaştığı tek insandı öğretmedi. Güveniyordu ona ve çok seviyordu onu. Onun gibi olmak istiyordu. Bu hayaliydi eylül’ün. ve bunu yapacak gücü buluyordu kendinde. Namaz kılmasını Nazlıhan hocası söylemişti ona. Eylül de namaza başlamıştı ve o içindeki geçmeyen sıkıntılarına çare olmuştu kıldığı namaz.
    Öğretmeni çok seviyordu eylül’ü. kızı yerine koymuş ve öyle sevmişti. Eylül’ün yaşadığı sorunlar, bulunduğu ortam içini sızlatıyordu ona duyduğu acıma duygusu değil sevgiydi. Eylül’ün ihtiyacı olanda sevgiydi zaten ve bunu anne babasında değil öğretmeninde bulmuştu. Bu bile onun için o kadar değerliydi ki. Sevgi eylül için o kadar özel, o kadar değerli, o kadar vazgeçilmezdeki. Kimilerinin sahip olup farkında olmadığı, önemsemediği sevgiye o kadar çok değer veriyordu ki. Bazıları için karşılarındaki insanların onların yüzüne samimiyetle bir gülümsemeleri, söylenen bir çift tatlı söz, ufak bir sevgi ifadesi anlamsızken eylül için hayatın ta kendisiydi. Değer görmek, ufakta olsa sevdiği insanlar için değerli olmak onu mutlu etmeye yetiyordu çünkü buna sahip olamamıştı ve içinde bunun eksikliğini yaşayarak büyümüştü.
    ****
    Zor bir dönmeden geçiyordu. Dershaneye başlamıştı, öss’ye hazırlanıyordu. Hayatını belirleyecek bir sınavdı bu. Eylül’ün hayattan beklentileri vardı ve tutunduğu tek dalı okumaktı. o yüzden iyi olmalıydı, çok iyi olmalıydı. Hızlı başlamıştı ders çalışmaya. Çok çalışıyordu, emek veriyordu ve hep dua ediyordu hakkında hayırlısının olması için. Bütün öğretmenleri onun için ellerinden geleni yapıyorlardı. Eylül iyi bir öğrenciydi ve hak ediyordu başarmayı ve onlara göre de başarmalıydı.
    Zamanının çoğunu dershane ve okulda geçiriyordu. Eylül evle bağlantılarını koparmış gibiydi. Sabah erkenden çıkıyor, gününün yarısını okulda geçiriyor, sonra dershaneye geçiyordu. Akşamları eve geliyordu ve odasına kapanıyordu. Bambaşka bir dünya yaratmıştı kendine odasında. Sadece kendine ait kötü hiçbir şeyin olmadığı saf, temiz; sevgi, umut dolu bir dünya. Yatağı, perdesi, halısı, odanın rengi uyumluydu. Kendi zevkine göre seçmişti yatak örtüsünü, halısını ve odanın rengini. lila renk hâkimdi odasında. İnsanın içini ferahlatıyordu odanın rengi. Kitaplarını dolabına özenle dizmişti. Odası hep toplu, hep düzenliydi. Bazı geceler masasının başında çalışırken uyuyakaldığı oluyordu. Kendini o kadar çok şartlamıştı ki başarmaya, hedefine ulaşmaya. Bu yolda her şeyi yapıyor, kendinden o kadar çok şey veriyordu ki. Sınavı bu kadar çok benimsemek aşırı bir stres yaratmıştı eylül’de. Çok istemesi ve çok çalışması olmazsa olmaz olarak görmesi strese sokuyordu onu. Hayat memat meselesi derler ya eylül için bu sınav hayat memat meselesiydi.
    ****
    Elif hanım son zamanlarda daha da kopmuştu ailesinden. Eşiyle arasındaki bitmek bilmeyen sorunlar, kızıyla arasındaki mesafenin gün geçtikçe artması onu ailesinden soyutlamıştı. Artık iki yabancı gibiydiler elif hanım’la Kaan Bey. Kavga etmek için bile konuşmaya tenezzülleri kalmamıştı artık. Bitmiş bir ilişkinin son demlerini yaşıyorlardı. Evdeki kavgalar azalmıştı ama durum daha da kötüye gitmişti Kaan Bey ve elif hanım için. Elif hanım kendini işine vermiş, durmadan, yorulmadan çalışıyordu. Çalışarak unutmaya çalışıyordu bu içindeki çözüm bulamadığı sıkıntıları. Bir kaçıştı çalışmak onun için kendinden, içindeki sıkıntılardan çaresiz bir kaçıştı.
    Kaan bey’in uzun zamandır kafası karışıktı. Hep düşündüğü, kafasını kurcalayan bir şey vardı. Belliydi. Eylül fark etmişti babasının bu halini. İyi görünmüyordu sıkıntılıydı. Saçlarına ak düşmeye başlamıştı. İşlerin yoğunluğu, fazla yorulması değildi bu sıkıntılı, hayatından bıkkın bu halinin sebebi. Ayrılmak istiyordu karısından. Biten bir ilişkiyi sürdürmenin bir anlamı olmadığını düşünüyordu. Bu evlilik hem kendisine, hem eşine hem de kızına zarar vermişti. Mutlu olan kimse yoktu. Böyle olması herkes için iyi olacaktı diye düşünüyordu. Hatta bunun için’ çok geç kaldım. Doğrusu bu kadar uzatmadan bitirmekti.’ diye geçiriyordu içinden. Ama kızını düşünüyordu. Sınav zamanıydı ve onun için çok zor bir dönemdi. Hayatını belirleyecek bir sınavdı bu kızı için. Bunu biliyordu Kaan Bey. Yıkılırdı kızı böyle bir kararı duyunca. Alt üst olurdu kızının kafası. Bu yüzden bu kararın9ı içinde taşıyor ve uygun zamanın gelmesini bekliyordu. Ama kararlıydı. Bitirecekti artık bu evliliği.
    ****
    Sınava beş ay kalmıştı artık. Zaman azalmaya başladıkça eylül’ün çalışması da artıyordu. Anne babası yüzünü göremez olmuştu. Dershane okul arasında gidip geliyordu. Tek yaptığı sabah akşam demeden ders çalışmaktı. İyice vermişti artık kendini derslerine. Ama içinde tuhaf bir korku yer etmeye başlamıştı. Stresi her geçen gün artıyor ve başaramama korkusu sarıyordu içini ara sıra. Çevresindeki herkes çok güveniyordu ona.’eylül bu işi kesin başarır.’ Diyorlardı. Bu kadar çok kişinin kendisine güvenmesi bir yandan azim katıyordu ona bir yandan da korkuyordu ‘ya bana güvenen bu insanların güvenini boşuna çıkarırsam .’ diye.
    On sekiz yaşında bir genç kızdı. Hayatında tek düşündüğü şey derleri sınavları olmuştu. Hiç âşık olmamıştı eylül. Aşk ne demekti? Bilmiyordu. Fakat bu sınava yakın zamanlarda çok daha hassaslaşmış ve içinde bastırmakta güçlük çektiği duyguların farkına varmıştı. Tuhaf bir kıpırdanma vardı içinde. Okuldan arkadaşıydı murat. Çok iyi arkadaştılar. Birbirlerine yakındılar. Hatta bu yakınlık birbirlerine durmadan uyuzluk yapmalarına vesile oluyordu. Birbirlerine takılmayı seviyordular. Murat’ı görünce içi bir tuhaf oluyordu eylül’ün. Kalp atışları hızlanıyor, mis kokulu kızarmış bir dilim ekmek gibi kızarıyordu yüzü.’ne oluyor bana Allah’ım? ‘diye düşünüyordu. Adını koyamıyordu yaşadığı şeyin. Koymakta istemiyordu. Çünkü önünde aşması gereken bir sınav vardı ve murat onun arkadaşıydı. Arkadaşça paylaşılan dört yıl vardı. Boş vermeliyim diye düşünüyordu. Önünde aşması gereken bir sınav vardı ve önceliğini başka bir şeye veremezdi. Kalbinin geri odacıklarından birine kilitlemeye karar vermişti bu ilk iç kıpırtısını. Bunu yapmak istiyor muydu? Bilmiyordu ama yapmıştı. Bunu yaşamayı hele de böyle bir zamanda yaşamayı göze alamamıştı. İşte ilk iç kıpırtısına böyle yaşamadan bastırmıştı içine.
    ****
    Namazını kılmak için abdestini almıştı. Odasına girerken babası yanına çağırdı eylül’ü. elif hanım da oturma odasındaydı. Yarın büyük gündü ve ilk kez aile olarak destek olmak istemişlerdi kızlarına elif hanım ve Kaan Bey. Babası bir taraftan annesi bir taraftan sınavda heyecanlanmamsı gerektiğini, çok çalıştığını ve bu çalışmanın karşılığını alacağını anlatıyorlardı eylül’e. belki ilk kez bir konuda hem fikir olmuşlar ve böyle beraberce bir şeyler için hareket ediyorlar ve çaba gösteriyorlardı. Eylül anne ve babasını böyle görünce gözlerinden akan yaşlara engel olamadı. Bir insanın ailesini böyle görmesi ne büyük bir mutluluktu diye düşünüyordu. O kadar hüzünlendirmişti ki bu aile tablosu onu. Buna sahip olup da değerini bilmeyen insanlara öyle kızıyordu ki içinde.’neden benim ailem böyle?’diye o kadar çok sormuştu ki kendine ama bir cevap bulamadığı gibi bu sorunun yanlış olduğunu da anlamıştı. Sormuyordu artık. Kabullenmişti. Bu çok zor olmuştu. Çok acı çekmişti, çok şeyin eksikliğini yaşamıştı. Kabullenmekten başka şansı yoktu zaten.
    Sınav akşamı doldurmuştu kafasını bu düşüncelerle. Canı sıkılmıştı. Yatağının üzerine attı kendini. Perdesini araladı ve gökyüzündeki parıldayan yıldızlara bir göz atıverdi. Tam o anda parıldayan yıldızlardan birinin kaydığını gördü ve hemen bir dilek tuttu. Batıl inançtı ama işte içini rahatlatmıştı. Dileği şuydu:’Allah’ım sen bana yarın alnımın akıyla bu sınavdan çıkmayı nasip et’ bunu o kadar içten istemişti ki. Yıldızları seyrederken namazını kılmadığını hatırladı ve hevesle kalktı yaratanına dönüp el açmak, yalvarmak ve kulluk vazifesini yerine getirmek için. Odasının ışığını söndürdü. Seccadesini serdi ve huzur içinde kılmaya başladı namazını. Çok geçmeden bitirmişti. Seccadesini topladı ve ellerini çıp rabbine döndü. En içten şekilde dua etmeye başladı. o kadar samimiydi ki gözyaşları asi bir şekilde dökülüyordu gözlerinden. Duasını tamamlayıp âmin dedikten sonra ellerini yüzüne sürdüğünde tarifi imkânsız bir huzur kaplamıştı içini. Yerdeki seccadesini katlayıp masasının üzerine koydu ve bıraktı yorgun bedenini yatağının üstüne. Uykusu gelmişti ve uyuması da gerekiyordu zaten. Yarın için bir yandan dua edip bir yandan geleceğe dair güzel hayaller kurarken uyuyakalmıştı eylül.
    ****
    Günün ilk ışıkları perdesi açık olan pencereden içeriye sızıyordu. Güneşli pırıl pırıl bir haziran günüydü. Akşam yatmadan önce kurup başının ucuna koyduğu saat çalmaya başlamıştı ve eylül yeni ve geleceği için çok önem taşıyan bugüne gözlerini açmıştı.saat06.30’du.erkene kurmuştu saatini biraz. Ilık güzel bir duş alacaktı, kahvaltı yapacaktı, sınav yerine gidilecekti. Mutfaktan sesler geliyordu kalktığında. Annesi kahvaltı hazırlamak için erken kalkmıştı bugün. Eylül havlularını alıp duşa girdi ve çok sürmeden çıktı duştan. Çıktığında babası da kalkmış, üzerini giyiniyordu. Elif hanım kahvaltıyı hazırlamıştı. Nefis kokular geliyordu bu sabah mutfaktan. Sesleniyordu elif hanım
    -Kaan, eylül kahvaltı hazır. Gelin artık. Çayları dolduruyorum. Soğumasınlar
    -geliyorum anne.
    -beş dakika sonra ordayım. Başlayın siz
    Diyordu Kaan Bey. Ailesini böyle görmek mutlu etmişti eylül’ü. istediği buydu aslında. Hep böyle olmalarıydı. Buları düşünmektense bugünün, bu anın tadını çıkarmaya kara verdi ve kahvaltı sofrasına oturdu. Annesi bir yanında babası diğer yanındaydı ve mutlu bir hava vardı bu sabah evde. Elif hanım ocağın üstündeki demliği aldı ve sırayla kocasının ve kızının bardaklarını sonrada kendi bardağını çay doldurdu. Kahvaltı sofrası göz alıcıydı. Neler neler hazırlamıştı böyle elif hanım. Eylül ’çok erke kalkmış olmalı annem, bu kadar şeyi hazırlamak için ‘diye geçirdi içinden. Eylül annesine karşı içinden kopup gelen sevgiye engel olamadı. Masada yeni fırından çıkmış peynirli börekler vardı. Dumanı üstünde denir ya aynı öyleydi. Eylül’ün çok sevdiği tuzlu kurabiyelerden de yapmıştı elif hanım. Aile olarak beklide ilk kez bu kadar huzurlu bir yemek yemişlerdi. Kahvaltı boyunca bir yandan Kaan Bey diğer yandan elif hanım nasihatlerde bulunmuşlardı kızlarına
    -aman kızım heyecan yapma. Bu senin için basit bir sınav. Sen yaparsın biz sana güveniyoruz. Çok çalıştın. Allah emeğinin karşılığını mutlaka verecektir.
    Demişti elif hanım ve babası da onaylamıştı annesinin söylediklerini. Eylül üzerini giymek için masadan kalkmış, elif hanım da bir an önce masayı toplayıp giymek için uğraşmaya başlamıştı. Çok geçmeden kahvaltı masasını toplamış ve giyinmek için odasına geçmişti. Kaan Bey de oturma odasında oturmuş bir yandan sabah haberlerini izliyordu bir yandan da karısının ve kızının hazırlanmasını bekliyordu. İki saat daha vardı sınavın başlamasına. Sınav başlamadan yarım saat önce orda olmalıydılar. Kaan Bey oturma odasından içeriye doğru seslendi.
    -hadi hazır değil misiniz hala? Yola çıkalım artık. Trafik filan vardır ne olur ne olmaz
    Elif hanımın sesi duyuldu yatak odasından:
    -ben hazırım Kaan. Kızım seni bekliyoruz. Sen hazır mısın?
    -hazırım anne. Sınav kâğıtlarımı son kez kontrol edip geliyorum.
    Dedi ve beş dakika sonra anne babasının yanına geldi. Hemen çıktılar evden ve arabalarına bindiler. Eylül’de garip bir heyecan vardı. Elleri titriyor ve terliyordu. Arabanın camını az açtı ve derin derin nefes almaya başladı. Bu belki heyecanına iyi gelir diye düşünüyordu. Kaan Bey yoldan kızına çikolata ve şeker aldı sınavda zihnini açar diye. Bugün her şey çok güzeldi. Eylül’ün sahip olmak istediği aile tablosuydu, anne babasının sergilediği tablo. Evet, sahteydi bu tablo. Bunu eylül seziyordu ama gene de sahte de olsa onu düşünüp bugünde böyle davranmalarını ailesi için değerli olduğunu hissettirmişti ona. Kaan bey’in gözlerinden okunuyordu mutsuz olduğu.
    ****
    Sınav binasının önüne gelmişlerdi. Sınava tam yarım saat vardı. Okulun önü tıklım tıklım doluydu. Bu insan kalabalığı eylül’ü daha da çok heyecanlandırmıştı. Kendi gibi sınava girecek yüzlerce öğrenci yanlarında onlar destek olmaya çalışan aileleri vardı. Eylül hiç durmadan dua ediyordu içinden. Dua etmek biraz içini ferahlatmış, heyecanını azaltmıştı. Sınava dakikalar kalmış artık ve sınav binasına girmek gerekiyordu. Çantasını babasının elinden aldı ve babasına sarıldı önce. Kaan Bey
    -Allah yardımcın olsun kızım. Biz yanındayız. Sakın heyecanlanma
    Dedi. Sonra annesine sarıldı. Elif hanım kocasının söylediklerini tekrar etti ve eylül’ü sınav binasına doğru uğurladılar. Üç saatlik zor maraton başlıyordu. Sınav olacağı sınıfa girdi ve sırasını buldu. Suyunu, şekerlerini, çikolatasını, kalemini, silgisini koydu masasının üstüne. Görevliler gerekli açıklamaları yaptıktan sonra kitapçıkları dağıtmaya başladılar. Artık sınav kâğıdı önündeydi. Dakikalar sonra açacaktı ve kaybolacaktı bu kitapçığın içinde. bir an önce başlamak istiyordu. Heyecanının en doruk noktasındaydı. Bir yandan dua ediyor bir yandan da görevlinin başlayın demesini bekliyordu. Ve çok geçmeden yankılandı sınav salonunda görevlini sesi.’başlayabilirsiniz arkadaşlar. Kolay gelsin’
    Sınav kâğıdını büyük bir heyecanla açtı ve önce sorulara bir göz gezdirdi. Besmele çekip başladı çözmeye. Heyecanı her çözdüğü soruda azalıyordu. Ve soruları çözdükçe daha da şevkleniyordu. Yapamadığı sorularda vardı ama vardır her şeyde bir hayır deyip devam etti. Sınavın bitmesine beş dakika kalmıştı ve eylül kalemi bıraktı elinden. Ne yaptığını bilmiyordu ama sınavı iyi geçmiş gibi hissediyordu. Seviniyordu. Allah ona elinden geleni yapmayı nasip etmişti. En çok ona seviniyordu. Yerinden kalkmadı hemen. Çok yorulmuştu. Suyundan bir yudum aldı ve yavaş yavaş toparlanmaya başladı. Elif hanım ve Kaan Bey dışarıda beklemenin en kadar zor olduğunu çok iyi anlamışlardı. İkisi de çok heyecanlanmıştı. Eylül çıkana kadar onun için dua etmişlerdi. Öğrenciler sınav salonundan çıkmaya başladıklarında daha da heyecanlanmışlardı çıkan öğrencilerin içinden gözleri kızlarını arıyordu. Ve görmüşlerdi. Eylül çıkmıştı salondan ve kalabalıkta anne bası arıyordu gözleriyle eylül’ü. fark etmişlerdi birbirlerini. Babasına sarılmıştı eylül hemen sonra annesine sarılmıştı. Anlamışlardı yüzündeki gülümsemeden sınavın iyi geçtiğini. Ama gene de sormuşlardı.
    -nasıldı sınav kızım?
    -iyiydi baba. Yaptım bir şeyler.
    Elif hanım:
    -benim kızım yapar tabi. Allah’a binlerce kez şükrolsun
    Kaan Bey:
    -eee avukat hanım kutlama yemeğini nerde yemek istersiniz diye sordu. Eylül’de ‘baba daha kesin bir şey yok. İnşallah iyidir.’dedi Kaan bey de güleç bir tavırla:’ iyidir iyidir.’dedi. Ve karısı ve kızını deniz manzaralı bir restauranta yemek yemeye götürdü. Mutlu bir aile tablosu çizmişlerdi bugün ve restaurantta yemeklerini yedikten sonra evlerine gelmişlerdi. Hepsi yorgundu. Heyecanlı, stresli bir gün geçirmişlerdi ama yüzleri gülüyordu.
    ****
    Evden bağırışlar yükseliyordu gene. Bu sefer öbür kavgalardan daha farklıydı. Çok daha sert bağırıyorlardı birbirlerine. Eylül büyümüştü ama bu bağırışları her duyduğunda kendine hâkim olamıyor ve gözlerinden süzülüyordu gözyaşları. Babasının ağzından çıkan kelimeleri duymamak için sağır olmak isterdi. Bunları duyduğunda yıkılmıştı. Kaan Bey:
    -elif benim için bu evlilik bitmiştir. Eylül’ün iyiliği için bu kadar bekledim. Ama artık bitmiş, sonu gelmiş bir evliliği daha fazla sürdürmek istemiyorum. Hem sen, hem ben, hem kızımız çok zarar gördük. Keşkeklerle dolu bir hayat yaşadık. Ben artık böyle yaşamaya devam etmek isteniyorum. Ben senden ayrılmak istiyorum elif. Anlayışla karşıla. Eminim sende istiyorsundur boşanmayı. Böyle devam etmenin bir anlamı yok. Yeter birbirimizi yıprattığımız. İkimize de yazık.
    Dedi ve sustu Kaan Bey. Bir cevap, bir tepki bekliyordu karısından. Cevabı hayır boşanmak istemiyorum da olsa kararlıydı. Ayrılacaktı elif’ten. Gücü kalmamıştı bu evliliği sürdürecek. Elif hanım eşinin bu dedikleri karşısında ne yapacağını bilememişti. Büyük bir travma yaşıyordu. Kocasının sesi, söyledikleri kulaklarında çınlıyordu. Tam on sekiz yılını, gençliğini vermişti Kaan bey’e. gururuna dokunmuştu istenmemek. Ani bir şekilde kocasına döndü ve:
    -tamam ayrılalım.
    Dedi. Aslında elif hanımda çok düşünmüştü ayrılmayı. Onu üzen Kaan beyden duymasıydı. Kocası doğru söylüyordu. Bitmiş bir evliliği sürdürmenin bir anlamı yoktu. Ne iyi bir eş ne de kızına iyi bir anne olmayı başarabilmişti.
    Ertesi gün ayrılmak içim dilekçe vermeye karar vermişlerdi elif hanım ve Kaan Bey..babası eylül’ün yanına gitmişti eşiyle bu ayrılık konusunu konuştuktan sonra.eylül yatağının üzerinde oturmuş ağlıyordu.babasını görünce yüzünü saklamaya çalıştı ama başaramadı.Kaan ey kızına eşiyle aldıkları bu ayrılık kararını söyleyecekti ama ağladığını görünce duyduğunu anlamıştı.eylül’ün o halini görünce içi en derinden sızlamıştı Kaan bey’in.geldi ve kızının yatağının kenarına oturdu.eylül yüzünü çevirmişti babasından içi o kadar doluydu ki gözyaşlarına hakim olamıyordu.kızıyordu kendine ‘niye bu kadar güçsüzüm diye?’Kaan bey ne söyleyeceğini bilemiyordu.kızının o halini görünce bütün söyleyeceklerini unutmuştu.nasıl anlatacaktı?ne söyleyecekti kızına?bir yerden başlaması gerekiyordu artık ve konuşmaya başladı.Kaan bey içinde büyük bir üzüntü ve birbirine dolaşan kelimeleriyle:
    -kızım, sanırım annenle konuştuklarımızı duydun. Biliyorum ikimize de kızgınsın ama tek çare bu. Hepimizin mutluluğu için şart bu. Anlıyor musun?
    Eylül’ün içi o kadar doluydu ki. İçinde tüm biriktirdiklerini söyleyip rahatlamak istiyordu. Sesi titriyordu. Konuşabileceğinden emin değildi ama dayanamayarak konuşacaktı. İçindeki biriktirdiği zehri kusacaktı.
    -baba…
    Dedi titreyen sesiyle. Devamını getirebileceğinden emin değildi
    -bunu bana neden yaptınız? Benimde herkes gibi, etrafımdaki arkadaşlarım gibi mutlu, huzurlu bir aileye sahip olmaya hakkım yok muydu? Niye bunu çok gördünüz bana? Çocukluğumdan geriye kalan sizin bağırışlarınızda korkarak ağladığım…
    Devamını getiremedi, hıçkırarak ağlamaya başladı. Tutamıyordu kendini, söyleyecek o kadar çok şeyi vardı ki. Ama hepsi düğümlenip kalmıştı boğazında. İçinde yıllardır biriktirdiklerini kusamadı. Başaramadı bunu. Yüzünü kollarının arasına almış hıçkırarak ağlıyordu. Babası dayanamayıp sarılmak istedi kızına. Kolunu sardığı anda ‘bırak beni baba .’diye bir ses yankılandı eylül’ün adasında. Kaan Bey ne yapacağını, nasıl davranacağını şaşırdı. Ani bir şekilde eylül’ün boynuna doladığı kolunu geri çekti. Kızım… Dedi ama Kaan beyde gerisini getiremedi. Eylül:
    -yalnız bırak beni baba. Yalnız kalmak istiyorum.
    Dedi titreyen sesiyle. Kaan Bey yavaş yavaş ayağa kalktı ve perişan bir şekilde çıktı kızının odasından. Masanın üzerinde olan sigarasını ve çakmağını alıp balkona attı kendini nefes alabilmek için. Bitmiş, tükenmiş bir hali vardı. Sıkıntısı yüzünden, vücudundan, tüm benliğinden okunuyordu. Sigaralarının birini yakıp diğerini söndürüyordu. Saat gecenin ikisiydi. Hava serindi ama içinde öyle bir yangın vardı ki Kaan Bey bu serinliği hissetmiyordu. Başarısız bir erkek olduğunu düşünüyordu. Hayatta hiçbir şeyi başaramamıştı. Tek yaptığı deli gibi çalışmaktı. Ne düzgün bir evlilik yapabilmiş ne de iyi bir baba olabilmişti.
    Eylül kendine gelmeye başlamıştı yavaş yavaş. Yaşadığı ilk şoku atmıştı üstünden. İçinin acıdığını hissediyordu. Birisiyle konuşmaya, dertleşmeye o kadar ihtiyacı vardı ki. Tam o anda günlüğü geldi aklına. Bu Belki biraz da olsa rahatlatabilirdi. Ayağa kalktı ve dolabından günlüğünü aldı. Odasının ışığını döndürdü ve odanın içine loş bir ışık yayan mavi gece lambasını yaktı ve oturdu yatağının üstüne. Dizinin üzerine aldı günlüğünü ve yazmaya başladı.
    ****

      Forum Saati Çarş. Mart 29, 2017 7:10 am