Giresun Üniversitesi Türkçe Topluluğu

Türkiye'den erişim engeli nedeniyle yeni adresimiz: turkcetoplulugu.weebly.com

Nar Ağacı
Nazan Bekiroğlu
(%25 İndirimle)
Beyaz Türkler K.
Alev Alatlı
(%25 İndirimle)
turkcetoplulugu.weebly.com Topluluğumuzun yeni adresi
Kendini Açma
B. Çetinkaya

    Eylül'ün Hüznü (kübra öztorun)-(devamı)

    Paylaş

    1001060006

    Mesaj Sayısı : 2
    Kayıt tarihi : 23/12/10

    Eylül'ün Hüznü (kübra öztorun)-(devamı)

    Mesaj  1001060006 Bir Cuma Ara. 24, 2010 5:26 pm

    ****
    01.10.2006
    Titriyorum. Ellerim, ayaklarım tüm vücudum titriyor. Soğuk değil içimi üşüten. Acı tek kelimeyle acı. İçim acıyor kelimeler yetmiyor içimde hissettiğimi anlatmaya. Annen babam ayrılıyor. Mutlu bir ailem yoktu şimdi bir ailem bile olmayacak. Allah’ım neden ben? İsyan mı oluyor bu? Etrafımda bir sürü arkadaşım var. Evlerine gidince kapıdan içeri girdiğim anda evdeki huzurun kokusunu alabiliyorum. Bakıyorum, izliyorum. Ama kıskanmak mı bu bilmiyorum. Özeniyorum, keşke benim ailem de böyle olsa diye içimden geçiriyorum hep ama yok işte. Böyle mutlu, huzurlu bir ailem hiç olmadı. Artık bir ailemde olmayacak. Annem ve babam iki ayrı insan olacaklar artık ve ben ikisinin arasında kalacağım. Bu nasıl bir şey Allah’ım?
    Yoruldum ikisinin arasında kalmaktan. Çok yoruldum. Kavgalarını dinlemekten yoruldum. Onlara engel olamamaktan yoruldum ama bitti artık. Belki de böylesi iyi olacaktı hepimiz için. Belki de haklıydı babam. Hepimiz mutsuzduk. Bunu düşüldüğüme inanmıyorum biliyor musun? Bir insan hiç anne babasının ayrılmasını ister mi? Ben galiba istiyorum. Çünkü birlikte olmaları hiçbir zaman mutlu etmedi ne beni ne babamı ne annemi. Hep sorun oldu bir şeyler. Olmadı, başaramadılar, yürütemediler. Belki böylesi hepimiz için en hayırlısıdır. İkisine de kızgınım aslında. Çok kızgınım hem de. Her insan akşam eve geldiğinde gülen yüzler görmek ister, güzel sohbetler duymak ister, evinde huzur bulmak ister, sevgi görmek ister. Ben huzuru da sevgiyi de hep dışarıda buldum. Birbirleriyle didişmekten, birbirlerini tüketmekten bana zaman ayıramadılar hiç. Bana güvensiz bir kişilik kazandırmaktan başka bir şey vermediler. Ağlayarak geçirdiğim çocuklukta en büyük armağanlarıydı bana. Asla affetmeyeceğim onları.
    ****
    Kötü bir gece geçirmişti tüm aile. Eylül günlüğünü yazarken ağlayarak uyuyakalmıştı. Elif hanım kafasında bin bir türlü düşünce ile sabah kadar dönüp durmuştu yatağında. Kaan beyse hiç uyumamıştı. Kızının söyledikleri, o hali aklından bir an olsun çıkmamıştı. Bir gecede on yıl yaşlanmıştı sanki sıkıntıdan. Sabaha kadar küllükte sönen sigaralara bir yenisini eklemişti. İçini yakmıştı kızının söyledikleri. Ne kadar çok zarar vermişti kızına.’ne başarısız bir erkeğim ben ‘diye düşünüyordu.
    Hayatta hiçbir şeyi başaramadım diye geçiriyordu içinden. Kafasında bu düşünceler, içindeki o tarifi imkânsız sıkıntıyla uzun, kötü bir geceyi sabah etmişti göz kırpmadan. Saat sabahın yedisiydi. Kaan bey’in hazırlanıp işe gitmesi gerekiyordu. Oturduğu yerden güç bela kalktı başı dönüyor gözlerinin önü kararıyordu. Kendini hiç iyi hissetmiyordu. Düşmemek için kendini yanındaki sandalyeye yasladı. Biraz öyle durduktan sonra başının dönmesi durmuştu ama gözlerini zor açıyordu. Yatak odasına doğru yavaş yavaş ilerlemeye başladı. Odanı önüne geldiğinde kapıyı açmak ona o kadar güç gelmişti ki. Aslında bunu yapmak istemiyordu. Karısı uyanırsa ona ne diyecekti ama üzerini değiştirmesi gerekiyordu. Kapıyı yavaşça açtı ve gözlerini elif’e çevirdi. Dolabın kapağını açtı ve üzerine giyecek birkaç kıyafet alıp yavaş adımlarla çıktı odadan. Karısını uyandırmadan odadan çıktığını sanıyordu ama yanılmıştı. Elif hanım kocası odadan çıkarken bakmıştı arkasından uzun uzun ama o a belli etmek istememişti. Çünkü yüz yüze gelmek istemiyordu kocasıyla.
    Kaan Bey yatak odasından aldığı kıyafetleriyle oturma odasına gelmiş ve önündeki koltuğun üzerine atıvermişti elindekileri. İşe geç kalıyordu. Sabah sabah azar yemek istemiyordu patronundan. Gerçi nu umurunda değildi ama bunca sıkıntının üstüne bunu çekebilir miydi bilmiyordu. Üzerini giymişti alelacele Kaan Bey. Evden çıkarken kızı geldi aklına. Eylül’ü görmek istemişti. Tuhaf bir his vardı içinde. Sanki bu eve bir daha giremeyecek, bir daha göremeyecekti kızını. Eylül’ün odasına doğru ilerledi. Sessizce kapıyı araladı, kızı uyuyordu. Üstü açıktı, elinde defteri vardı. Böyle uyuyakalmıştı geceleyin. Yavaşça elindeki defteri alıp kapattı, masanın üzerine koydu. Üzerini düzeltti ve kayan yorganı kızının üzerine üşümesin diye çekti. Tam odadan çıkacaktı ki geri döndü ve kızının alnına hafifçe bir öpücük kondurdu. O anda Kaan bey’in gözlerinden iki damla yaş süzüldü. Kızının kulağına ‘seni çok seviyorum kızım. Ben böyle olmasını istemedim. Affet beni.’diye fısıldadı ve gözyaşlarını sildi eliyle. Açtığı kapıyı yavaşça kapatıp çıkmıştı evden Kaan Bey. Bu evden son çıkışıydı bir daha geri dönemeyecekti. Ama bunu kim biliyordu ki?
    ****
    Kafasında bir sürü düşünce, gözlerinin önünde kızının o hali, kulaklarında karısının sesi ve içinde yaşadığı hayata duyduğu pişmanlık ve içini yakan sıkıntıyla arabasıyla iş yerine doğru gidiyordu. Kaan Bey arabasını hızlı sürüyordu işine yetişmek için. Yanan kırmızı ışığı görmemişti ve devam etmişti yoluna. Tam o anda yan yoldan gelen tır acı sonun habercisi olmuştu. Kaan Bey ani bir frenle durmaya çalışmıştı ama başaramamıştı. Bir anda hızla gelen koca tırın altında kalmıştı Kaan bey’in sürdüğü araba. Korkunç bir ses yankılanmıştı İstanbul’un sokaklarında. Ve etrafı iki arabadan çıkan dumanlar kaplamıştı. Kaza yerinde göz gözü görmüyordu. Etraftaki insanlar şoka uğramışlardı. bir an herkes kalakalmıştı bu feci kazanın karşısında. Ancak çok geçmeden etraftan gelenler kaza yerine doğru ilerlemişlerdi. Derhal polisi ve ambulansı aramışlardı. Etraftaki insanlar ve kazayı görenler toplanmışlar ve araçların söförlerine ulaşmaya çalışıyorlardı kaza yığınlarının içinde. tırın şoförü kazayı hafif atlatmıştı. Kafasının direksiyona çarpmış fakat şişen hava yastığı zarar görmesini engellemişti. Sadece ufak bir baygınlık geçirmişti. Etrafındakiler onu dışarıya çıkarmış ve ayılması için yüzüne su, kolonya dökmüşlerdi. Bir yandan insanlar Kaan bey’i çıkarmaya çalışıyorlardı aracın içinden. Ama araca ulaşmak çok zordu. tırın altında kalmış olan arabanın camına çarpmıştı Kaan bey’in kafası. Feci bir görüntü hâkimdi kaza yerinde.
    Feci kazanın ardından yarım saat geçmişti, kaza yerine ambulans ve çekiciler gelmişti. Görevliler Kaan Beyi sıkıştığı aracın içinden çıkarmaya çalışıyorlardı. Kaan Bey’in durumu gittikçe kötüye gidiyordu. Nabzı zayıflıyor, kan kaybı artıyordu geçen her dakika. Görevliler bir saatlik uzun bir uğraşın sonunda çıkarmayı başardılar Kaan Bey’i sıkıştığı arabasının içinden. Hemen sedyeye kaldırıp ambulansa bindirdiler ve ilk müdahaleyi yapmaya başladılar hemşireler Kaan Bey’e, Kaan Bey’in üzerideki giysileri hep kan içindeydi. Şuuru kapalıydı. Beyin travması geçiriyordu. Kafasındaki yaraları temizlemeye çalışan hemşireler Kaan Bey’in çantasında çalan teflonun sesini duydular ve aileden biridir diye açtılar. Arayan Kaan Bey’in kızı Eylül’dü. Baba diye seslendi. Hemşire hanım sakin bir ses tonuyla konuşmaya başladı Eylül’le:
    -Ben Ada Hastanesinden Hemşire Aynur
    -Babanız bir trafik kazası geçirdi.
    -Şu an da ambulanstayız hastaneye doğru hareket ediyoruz.
    Hemşirenin biri dediklerini duyan Eylül’ün ayakları birbirine dolanmaya başlamış, ayakta duramamıştı. “Ne diyordu bu kadın? “ diye geçiriyordu içinden. Başından aşağıya kaynar sular dökülmüştü. Hemşire telefonun öbür ucuna sesleniyordu:
    -Efendim orda mısınız?
    -Alo
    Eylül cevap veremiyordu, şoka uğramıştı. Ne söyleyeceğini bilemiyordu içinde tarifi imkânsız bir acı hissediyordu. Sesi titriyor konuşamıyordu. Tek söyleye bildiği şuydu:
    -Babam nasıl?
    -Ölmeyecek dimi?
    Hemşire hanım soğukkanlılıkla:
    -Hastaneye yetiştirmeye çalışıyoruz. İyi olacak inşallah
    Demişti ve Eylül daha fazla dayanamamış düşüvermişti elinden teflonu. Hıçkırarak ağlamaya başlamıştı evin ortasında. Mutfakta olan Elif Hanım Eylül’ün acı çığlıkları üzerine salona geldi ve telaşla oturuverdi kızım yanına. Kızın bu hali çok korkutmuştu onu. Eylül’ü dürtüyor konuşmaya çalışıyordu onunla
    -Kızım, ne oldu iyi misin?
    -Bir şey söyle ne olur.
    - Anne. Babam…
    Diyebildi, gerisini getiremiyordu. Dili varmıyordu gerisini getirmeye. Yüreği sızlıyordu. Elif Hanım telaşla ve korkuyla ısrar ediyordu.
    - Söyle ne oldu ne olmuş babana?
    - Söyle diyorum Eylül, öldürme beni kızım.
    - Babam trafik kazası geçirmiş anne. Hastaneye kaldırıyorlarmış.
    Diyebildi, güçlükle annesinin zoruyla. Babasını akşam olanlardan dolayı özür dilemek için ve ona hak verdiğini söylemek, destek olmak için aramıştı. Ama ne ile karşılaşmıştı. Elif Hanımın eli ayağı boşalmış, fenalaşmıştı. Acı haber herkesi yıkmaya yetmişti. Eylül aniden ayağa kalktı ve üzerinde ne varsa çantasını alıp dışarı çıktı. Annesi ise hemen peşinden çıkıverdi evden yaşlı gözlerle ve içindeki korkuyla. İlk gelen taksiyi durdurmuş ve acele Ada Hastanesine gitmesini söylemişlerdi taksiciye. Anne-Kız perişan haldeydiler, ikisinin de içi yanıyordu ve tarifsiz bir korku sarmıştı içlerini. Elleri titreyen Eylül. Rabbine açmış avuçlarını ve dua ediyordu babası için. Gözyaşlarına hâkim olamıyorlardı anne, kız. Çok geçmeden gelmişlerdi hastanenin önüne. Eylül araba durduğu gibi atmıştı kendini dışarı ve annesini beklemeden var gücüyle hastanenin içine doğru. Danışmaya gitmiş ve:
    - Babam nerde söyleyin!
    Demişti. Danışmadaki kadın kaza yapan aracın sahibi mi? Diye sormuş ve Eylül korkulu sesi ile “evet” cevabini verdiğinde ameliyata aldılar demişti danışmadaki görevli kadın:
    - Durumu nasıl? Ne olur bir şey deyin. Yalvarırım bir şey deyin.
    Demişti Eylül
    -Bir bilgim yok. Acele ameliyata aldılar.
    Demişti görevli kadın. Ameliyathanenin önüne gelmişti Eylül ve annesi. Ameliyattaydı. Kaan Bey’i beklemeye başlamışlardı. Hayatındaki en acı bekleyiş olacaktı bu Eylül’ün. Çok acı çekiyordu. İçinin yandığını hissediyordu. Elif hanım da perişandı öyle ya da böyle on sekiz yılını paylaşmıştı Kaan Bey’le. Kızının babasıydı ve kocasıydı. Dua ediyorlardı çaresizce ameliyat hanenin önünde. Başka yapabilecekleri bir şeyleri yoktu. Ellerinden hiçbir şey gelmiyordu ikisinin de.
    Akreple yelkovan kilitlenmişti sanki. Ne çaresiz bir bekleyişti bu dayanamıyordu Eylül. Her geçen dakika içinden bir şeyleri alıp götürüyor. Koparıyordu. Elif hanım destek olmaya çalışıyordu kızına ama başaramıyordu bunu. Eylül’ün içinde çok büyük bir korku vardı. Hayatta sahip olamadığı şeyler o kadar fazlaydı ki sahip olduklarının yanında, sahip olduğu en değerli varlığıydı babası onu kaybedemezdi. Kaybetme korkusu yiyip bitiriyordu Eylül’ü. Ağlayamıyordu artık. Tükenmişliğini hissediyordu içinde. Altı saat olmuştu Kaan Bey ameliyata gireli. Her geçen dakika Eylül’ün içindeki korku artıyordu. Bu kadar uzun sürüyorsa çok önemli düşünüyordu. Gözlerini bir an olsun ayırmıyordu ameliyathanenin kapısından. Kilitlenmiş kalmıştı. Tek bir noktaya bakıyordu ve dilinin döndüğünce dua ediyor hiç durmuyordu.
    Geçen zamanın ardından ameliyat hanenin önünde bir hemşire beliriverdi. Eylül ve annesi koşuvermişlerdi hemşirenin yanına, ikisi bir ağızdan merak ve korkuyla nasıl olduğunu sormuşlardı Kaan Bey’in. Hemşire de:
    -Ameliyat hala devam ediyor. Kaan Bey’in beyninde ödem oluşmuş kazadan dolayı. Doktor Bey elinden geleni yapıyor. Acil ALB Rh(-) kana ihtiyacı var. Kan deposunda bulunamadı. Kan bulunamasa hastayı kaybederiz dedi.
    Eylül atıldı bir ağızdan. Dili dönmüyordu. Konuşamıyordu. Kendini toplayıp hemşireye
    -Benim kanım ALB Rh(-) benden alın dedi.
    Hemşire hanım Eylül’ü hemen kan verme odasına götürdü ve babası için gerekli olan kanı vermeye başladı. Eylül içinden hep dua ediyordu. Ağlıyordu ve dua ediyordu çaresizce. Hemşire hanım Eylül’ün verdiği kanı alıp ameliyathaneye yetiştirdi acilen ve Eylül’e yerinden kalkmamasını söyledi. Ama duramıyordu bu odada. Babası orda hayat mücadelesi verirken burada yatıyordu Eylül. Ameliyathanenin önüne gitmeliydi, babasını orda beklemeliydi. Ayağa kalkmaya yeltendi. Başı dönüyordu. Ama kalkmakta karalıydı. Duvara tutuna tutuna ameliyathanenin önüne geldi ve kenardaki koltuğa oturuverdi. Annesi kızmıştı Eylüle kalktı diye ama annesini görecek hali yoktu. Eylül’ün, annesi umurunda da değildi zaten. Tek düşündüğü babasının önce şu ameliyattan sağ salim çıkması sonra tekrar eskisi gibi olmasıydı her şeyin. Bu böyle olacaktı zaten babası yenilmeyecekti hayata. Yalnız bırakamazdı beni diye düşünüyordu Eylül. Benim babam güçlüdür diyordu içinden, benim babam pes etmez hayata diyordu. Her şeyin eski haline döndüğünü düşünüyordu. Bunun hayalini getiriyordu gözünün önüne.
    Uzun bir bekleyişten sonra ameliyathanenin kapısı tekrar açıldı ve doktor görünmüştü bu sefer kapıda. Eylül ayağa kalkmıştı zorlanarak, annesi yanındaydı. Doktor Bey Eylül ve annesinin yanına gelmişti. Ayakta durmakta zorlanıyordu Eylül. Doktorun yüzündeki solgun ifade niye anlam veremiyordu. Babasının iyi olduğunu söyleyecekti bu adam ama niye yüzü bu haldeydi diye geçirdi içinden. Elif hanım daha fazla dayanamadı ve doktor beye sordu:
    -Kocamın durumu nasıl doktor bey? İyileşecek dimi ameliyatı iyi geçti dimi?
    Doktor Beyi kafasını önce önüne eğdi ve derin bir nefes aldı. Mesleklerinin en zor tarafıydı bu durumda aileyle konuşmak. Ama göreviydi bunu yapmalıydı. Anne kıza döndü ve Eylül’ün kulaklarından hiç gitmeyecek o kelimeleri söylemeye başladı.
    -Üzgünüm. Biz elimizden geleni yaptık. Beyin ödemi çok büyüktü, kanamayı durduramadık Hastayı kaybettik. Başınız sağ olsun…
    Demişti.
    Elif Hanım acı çığlığı duyurmuştu hastanenin koridorlarında. Eylül yığılmıştı yere. Kaldıramamıştı doktorun dediklerini. Gözlerini açtığında hastane odasındaydı. Yanında annesi vardı. O niye buradaydı hatırlamıyordu. Kendine gelmeye çalışıyordu. Bir anda hatırlayıvermişti her şeyi. Yıkılmış annesi sakinleştiremiyordu onu. Koluna takılı olan serumu koparıp atmıştı kanıyordu kolu ama umurunda değildi. Sinir krizi geçiriyordu. Kendisine dokunan annesine zarar vermeye bile kalkmıştı. Ne yaptığını ne dediğini bilmiyordu. Annesine deli gibi bağırıyordu.
    -Defol buradan. Seni istemiyorum artık. Sen yaptın senin yüzünden öldü babam. Hayatımdaki en değerli varlığımı aldın elimden defol… Annem değilsin. Hiçbir şeyim değilsin artık. Git buradan…
    Bağırışları duyan hemşireler odaya gelmişler ve Eylül’ü sakinleştirmeye çalışıyorlardı. Elif Hanım’ı dışarı çıkarmışlardı. Eylül ağlıyor kendine zarar vermeye çalışıyordu. Doktora haber vermişler ve doktor gelip sakinleştirici iğne yapmıştı Eylül’e, perişan bir şekilde bırakıvermişti iğnenin etkisiyle kendini yatağa, Elif Hanım dışarıda ağlıyordu. Kızı, babasının ölümünden kendini sorumlu tutuyordu. Doktor Bey Elif Hanım’a:
    -Üzerine gitmeyin sakın.
    - Babasının ölümünden sizi sorumlu tutuyor. Bir süre yalnız kalmasını sağlayın. Psikolojik destek alması onun için iyi olacaktır.
    Dedi ve ayrıldı Elif Hanım’ın yanından. Hayatları bir anda alt üst olmuştu. Bunu nasıl atlatacaklardı bilmiyordu Elif Hanım.
    Cenazenin ardından bir ay geçmişti. Eylül her gece babasının hırkasına sarılıp uyumuştu onun kokusunu hissetmek için. İlk günkü gibi yanıyordu canı. Hayattaki en değerli varlığını kaybetmişti. Babası yoktu artık. Düzenli olarak psikiyatriste gidiyor ve ilaç kullanıyordu. Bu ilaçlar biraz unutmasını, hayattan kopmasını sağlıyordu. Ama annesine düşmanlığı geçmiyordu. Geçmediği gibi her geçen gün daha fazla artıyordu. Babasını ölümünden annesini sorumlu tutuyordu. Annesiyle olan kavgaları babasını trafik kazası yapmaya sürükleyen.
    Günler birbirinin aynı olmakta ısrarlı bir şekilde geçiyordu. Bir sabah uyanmıştı Eylül. Annesi işe gitmişti. Evde kimsecikler yoktu. Kapı zili çalmıştı. Kapıya yöneldi ve kapının deliğinden baktığında kapıcı Hasan Amca’nın olduğunu gördü ve kapıyı açtı.
    -Buyur Hasan Amca.
    -Eylül kızım, bu sana gelmiş.
    -Ne o Hasan Amca?
    -Sınav sonuçları galiba. Hayırlısı olur inşallah.
    -Sağ ol Hasan Amca, iyi günler.
    İyi günler kızım diyip kapatmıştı kapıyı. Elindeki sınav sonuç belgesiydi haklıydı Hasan Amca. Açmakta hevesi yoktu bu kâğıdı. Mutlu olabilecek miydi ki çıkan sonuca. Mutlu etmeye yeter miydi ki bu? Bu kâğıdı babasının açmasını isterdi. Bunu düşününce gene dolmuş gözleri içi sızlamıştı ilk günkü gibi. Sınav sonuç belgesi elinde düşünüyordu ne yapsam diye. Tam o sırada telefonu çaldı Eylül’ün. Arayan Nazlıhan hocasıydı. Açıp açmamakta kararsız kaldı bir an. Sınav sonucunu öğrenmek için aramıştı bu sefer kesin. Babasını kaybettikten sonra çok destek olmuştu ona öğretmeni. Açmalıydı bu teflonu.telefonu Eline aldı ve açtı.
    -Eylül, kızım nasılsın?
    -İyiyim hocam, iyi olmaya çalışıyorum.
    -Siz nasılsınız?
    -Bende iyiyim kızım. İyi olmana sevindim.
    -Eee neler yapıyorsun dünden beri.
    -Hiç ne yapayım hocam. Evdeyim
    -Sınav sonucun geldi sanırım.
    -Evet geldi. Elimde şu an hocam.
    -Bana söylemek ister misin sonucunu? Bu mutlu haberi ilk kez ben duymak istiyorum.
    -Tamam, hocam açıyorum
    Dedi ve açtı sınav sonuç belgesinin olduğu zarfı. Okumaya başladı. Buna sevinmeyi çok isterdi. Hedefi gerçekleşmişti. Başarmıştı Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi yazıyordu bu kâğıtta. Türkiye de derece yapmıştı üstelik. Bunu öğretmenine söylediğinde çok mutlu olmuştu öğretmeni. Tebrik etmişti Eylül’ü. Eylül’ün en büyük hayali gerçek olmuştu. Tek istediği buydu. Ama sevinememişti buna. Bu mutluluğu keşke babasıyla yaşayabilseydi. Bunu o kadar çok istemişti ki. Ama nasip değildi yaşamak Allah’ın hikmeti böyleymiş diye düşündü.

    “üç yıl sonra”
    Hukuk Fakültesi üçüncü sınıf öğrencisiydi artık Eylül. Babasının ölümünün ardından üç yıl geçmişti. Bunu kabullenmek çok zor gelmişti ona. İki yıl boyunca psikolojik yardım almıştı. İnsanın hayata tutunduğu dalın kırılması gibiydi babasının ölmesi. Annesine olan uzaklığı babasının ölümünden sonra daha fazla artmıştı. Artık anne kız gibi değil iki yabancı gibiydiler.
    Ankara’da okula yakın bir ev tutmuşlardı. Eylül ve üç arkadaşı, çok iyi anlaşıyorlardı. Birbirlerine karşı anlayışlıydılar. Çok da iyi arkadaştılar. Birbirleriyle sürekli bir yardımlaşma içindeydiler. Eylül’ün kardeşi yoktu mama arkadaşlarında kardeş duygusunu yaşamıştı. Ara tatiller ve yaz tatilleri hariç gitmiyordu evine. O evde babasını hatırlıyordu. Her köşesinde, her bucağında babasını görüyordu evin. Evin her köşesi babasının hatıralarıyla doluydu.
    Dört arkadaş her yaptıkları işi beraber yapıyordu. Alışveriş, gezmek, ev işi… Üniversitenin bahar şenlikleri düzenlenecekti iki gün sonra bunu öğrenen Melda, büyük bir heyecanla gelip arkadaşlarına “kızlar, şenliğe gidiyoruz, Perşembe günü akşamı hazır olun” demişti. Eylül hariç diğer kızlar bu habere çok sevinmişlerdi. Sınavların ardından çok iyi olacaktı eğlenceler, kafalarını dağıtacaklardı. Hem eğlenmek fikrine kim hayır derdi ki. Melda’nın verdiği haber herkesi havaya uçurmaya yetmişti. Konserde verilecekti şenlikte. Hem de Kenan Doğulunun konseri. Eylül durgundu, Melda Eylül’e döndü ve “sende geleceksin dimi?” dedi. Eylül kararlı bir şekilde “yok ben gelmesem daha iyi olacak. Havamda değilim. Siz gidin, eğlenmenize bakın” dedi. Bunu duyan kızların hepsi bir ağızdan “yapma Eylül, sen yalnız bırakacağımızı mı düşünüyorsun burada tek başına, sende geleceksin bizimle, yoksa bizde gitmeyiz” dediler. Eylül bu ısrarın üzerine gelmek zorunda kalmıştı. İstediğinden değil arkadaşları çok ısrar ettiği için gitmeyi kabul etmişti. Şenliği sevmiyordu böyle ortamları eğlenemiyordu zaten. Kalabalık sıkıyordu onu üzerine geliyormuş gibi hissediyordu insanların kalabalık ortamlarda. Babasının cenazesinden sonra kalabalık ortamlara girmemeye özen göstermişti hep.
    Şenliğin olduğu gece gelmişti nihayet. Herkes ayrı bir telaşla hazırlanıyordu. Kimi saçını yapmaya çalışıyordu kimi makyajıyla uğraşıyordu kim elbiselerini düzeltiyordu. Eylül de sade, şık, siyah bir elbise giymişti. Süslenmeyi sevmezdi. Arkadaşlarının ısrarı üzerine düzleştirmiş ve dağıtmıştı. Azıcıkta makyaj yapmıştı. Melda yüzüne Eylül’ün saçları kömür siyahıydı ve benim kadar seviyordu. Genelde toplu durdular fakat Melda ve diğer arkadaşları bu akşam bunu bozmuşlardı. Dört düzel kız evden altı gibi çıktılar ve okulun konser alanına gitmek için dolmuşa bindiler. Hepsi ayrı güzle olmuştu ama Eylül sadeliği ve güzelliği ile kamaştırıyordu. Yeşil gözleri parıldıyordu siyah dağınık saçlarının arasından güzel fiziği siyah yakası parlak taş elbisesi daha güzel ortaya çıkıyordu. Güzeldi çok güzeldi.
    Mayıs ayının en güzel akşamlarından biriydi. Gökyüzünün perileri yerlerini almışlardı bu güzel bahar gecesinde. Ay gecenin karanlığına inat gökyüzünün perilerine eşlik ediyor ve tüm ışığıyla parlıyordu. Sıcak bir bahar rüzgârı esiyordu hafif hafif. Hava çok güzeldi. Yarım saat sonra eylül ve arkadaşları üniversitenin konser alanına gelmişlerdi. Konserin başlamasına bir saate yakın bir zaman vardı. Melda ‘erken gidelim. Yer bulamayız hem önlere geçeriz.’diye tutturmuştu. Etraf sakindi. Seyirciler, öğrenciler yeni yeni gelmeye başlamışlardı. Herkes ayrı bir şık giyinmişti bu akşam için. İnsanları tanımak zordu. Çok değiştirmişti kimisini saçı, kimisini makyajı, kimisini kıyafeti. Dört arkadaş ön taraftalar doğru ilerlemişlerdi. Sonra ön taraftaki boş olan yerlere oturmuşlardı yan yana. Eylül’ün yanı boştu. Aradan çok geçmeden birinin yanına oturduğunu fark etti ama dönmedi eylül. Rahatsız olmamışta değildi hani. Konserin başlamasına az kalmıştı. Tüm gözler sahnedeydi. Eylül de sahneyi izlerken yan taraftaki koltukta oturan kişiden tanıdık bir ses geldi kulağına:
    -eylül, sen misin? İnanamıyorum.
    Eylül sağ tarafına döndü ve şaşkınlık içinde bakakaldı. Yanından gelen sesin sahibine. Şaşkınlığı bir an geçtiğinde bir şeyler söylemesi gerektiğini düşünerek konuşmaya çalıştı. Kalbi çok farklı atıyordu o anda. Sesi titriyordu. Ne söyleyeceğini bilemiyordu. Zorlukla iki kelime edebildi.
    -benim eylül. Murat sensin.
    -evet benim. Bu ne güzel bir tesadüf. Seni görmek, yıllar sonra görebilmek ne kadar güzel.
    -seni görmekte çok güzel. Çok şaşkınım kusuruma bakma. Ne söyleyeceğimi bilemiyorum. Ben burada okuyorum. Siyasal bilimler fakültesindeyim. İzmir’den geçen yıl geçiş yaptım.
    Eylül çok şaşkındı. Tam üç yıl üstüne görmüştü murat’ı. kalbinin derinliklerine ittiği duygular asice gün yüzüne çıkmıştı. Murat’ta gözlerini alamıyordu eylül’den. Çalan her duygusal şarkıda gözleri buluşuyordu eylül ve murat’ın. Murat gözlerini geri alamıyordu eylül’den. Eylül utanıyor ve geri çekiyordu gözlerini ama sonra dayanamıyor gene sağ tarafına dönüyordu gözleri. Bütün konser boyunca bakışıp durmuşlardı, konuşmuşlardı. Eylül’ün telefon numarasını almıştı murat tabi eylül de murat’ın. Konser bitişinde tokalaşmak görüşmek üzere ayrılmışlardı. Murat’ın elini tuttuğunda kalbi yerinden çıkacakmış gibi atıyordu. Bir an öyle kalmıştı elleri. Sonra eylül çekmişti elini Kaan’ın elinden. Yüzü kızarmıştı. Utanmıştı ilk kez yaşıyordu böyle bir şeyi.
    Melda evin içinde söyleniyordu.’bizim kızı kaybettik.’diye. Kızların hepsinin yüzünde gülümsemeler vardı. Fark etmişlerdi eylül ve murat’ın arasındaki ilgiyi. Eylül şimdiye kadar kimseye böyle ilgi duymamıştı. Erkek gibiydi arkadaşlarının tabiriyle. Ama eylül’ünde kalbi vardı ve âşık olmuştu. Eylül âşık olmuştu. Buna ne eylül’ün kendi ne de etrafındaki insanlar inanabiliyordu.
    Konser gününün sonraki günü buluşmuşlardı. İçlerinde olan birbirlerini görme isteğiydi fakat dile döktükleri eski günleri yâd etmekti. Güzel, şirin bir çay bahçesinde buluşmuşlardı. Deniz kenarındaydı bu çay bahçesi. Baharın temiz kokusu, denizden gelen dalga sesleri murat ve eylül için romantik bir ortam oluşturmuştu. Eski günleri okul anılarını konuşurken göz göze geliyorlardı sık sık. İkisi de çekemiyordu gözlerini birbirlerinden. Eylül fark etmişti murat’ın kendisine olan ilgisini tabi murat’ta eylül’ün ilgisini fark etmişti. Dile dökmeden yaşıyorlardı içlerindeki ilk kıvılcımları. İkisinde de tatlı bir heyecan vardı. Eylül içindeki çocuğun ilk defa bu kadar ortaya çıkarmıştı. Nedensiz gülüyordu, sebepsiz ağlıyordu. Duyguları o kadar yoğundu ki bir şeyleri ilk kez yaşamanın verdiği gariplik sarmıştı içini. Aklıyla değil duygularıyla hareket ediyordu. Aşkta mantık yoktu derlermiş ya hak vermişti eylül. Asla yapmam dediği şeyleri yapıyor, kendine bile şaşıyordu. Ama mutluydu. İlk kez bu ocuk olma hakkını tanımamıştı ona. Hep olgun olmalıydı çünkü yaşadıkları kolay atlatılabilir şeyler değildi. İlk kez bu kadar çocuk olmuştu. Yaşadıkları çatılabilir şeyler değildi. Yaşanan acılar insanı olgunlaştırırmış ya eylül’de çocukluğunu yaşayamadan olgun insan maskesini takmak zorunda kalmıştı. Fakat içindeki çocuk kilitli sandıklar içinden bir gün çıkmayı beklemişti ve bunu murat başarmıştı. Eylül’ün kalbinin kilitlerini kırmış ve içindeki çocuğa dokunabilmişti. Bunu başaran tek insan olmuştu murat.
    ****
    06.10.2009-Pazar
    Allah’ım ne oluyor bana? İçim neden kıpır kıpır? Neden yerimde duramıyorum? İçimden neden bir ağlamak, bir gülmek geliyor? Niye kalbim aklımdan bağımsızmış gibi çalışıyor? Mantığım neden kalbime söz geçiremiyor? Niye? Niye? Neden aklımda cevapsız yüzlerce soru var? Ne bu içimde en derinden hissettiğim duygu? Aşk mı?
    Evet, aşk galiba. Âşık oldum galiba. Yoksa onu görünce çarpar mıydı kalbim delice, yerinden çıkacakmış gibi? Âşık olmasaydım ona, onu görünce yüzüm mis kokulu kızarmış bir ekmek dilimi gibi kızarır mıydı? Âşık olmasaydım ona hep onun yanında olmak, hep onun varlığını hissetmek, hep onunla yaşamak, onunla yaşlanmak, ister miyim? Âşık olmasaydım ona onunla üşümek yalnız ısınmaktan; onunla aç kalmak, yalnız doymaktan; onunla ıslanmak, yalnız kuru kalmaktan daha cazip gelir mi? ona âşık olmasam yaşayabileceğim her şeyi onuna yaşamak ister miyim? Ona âşık olmasam her şeyimi onunla paylaşmak ister miyim?
    Bunların hiç birini istemezdim. Evet, artık biliyorum. Ben murat’a deli gibi aşığım ve şunu da biliyorum: murat benim kalbimi ilk açtığım insan ve son açtığım insan da murta olacak. Hayatım onun. Başka birini sevemem. Ona güveniyorum. O da beni seviyor. Babamdan sonra tek güvendiğim erkek ve hepte öyle kalacak. Yaşanmamışlıklarımı onunla yaşayacağım inşallah.
    ****
    Tam sekiz ay olmuştu ilişkilerine başlayalı. Eylül dün gibi hatırlıyordu murat’ın ona beraberlik teklif ettiği günü. İlk buluştukları yere çağırmıştı eylül’ü. mutlaka gel demişti, çok önemli lütfen gel demişti murat eylül’e akşamdan. Eylül murat’ın sesindeki heyecanı hissetmişti. Anlamıştı murat artık o duymayı beklediği kelimeleri söyleyecekti. O gece sabaha kadar ikisi de dönüp durmuşlardı yataklarında heyecandan. Sabah olduğunda eylül dolabını alt üst etmişti. En güzel, kendine en çok yakışan kıyafetini giymek istiyordu. Saçlarını konser gecesindeki gibi dağıtmış, güzel sade bir şeyler giymişti. Ve çay bahçesine gelmişti taksiye binip. Murat ordaydı, kendisini bekliyordu. Konuşmaya başlamışlardı ve murat’ın ağzından dökülmüştü inci gibi dizilmiş anlamlı cümleler. Eylül büyülenmişti adeta. Yüzündeki gülümseme, gözlerindeki sevgi ifadesi murta için ‘evet’ anlamına gelmişti ve umutla başlamışlardı ilişkilerine.
    Eylül o kadar çok bağlanmıştı ki murat’a. ondan ayrı geçirdiği tek saniye işkence çekmek gibi geliyordu. Çok seviyordu murat’ı. kaybettiği babasının sevgisini de bulmuştu murat’ta. Murat onun için hem aşk, hem aile hem geleceğini kuracağı insandı. Vazgeçilmeziydi. Parçasıydı. Murat olmadan hayatının bir anlamı olmazdı. Onunla bir hayat kurmuştu eylül kendine. Korkuyordu murat’ı kaybetmekten. Çünkü hayatta sahip olamadığı o kadar çok şey vardı ki. Sahip olduklarını da almıştı hayat elinden. Murat tutunduğu son dalıydı eylül’ün. Kırılırsa biterdi hayat eylül için.
    Eylül murat’la beraber olmaya başladıktan sonra meral’in eski neşesi kalmamıştı. Eylül’ün çok iyi arkadaşıydı meral. Kardeşi gibi görüyordu ve ona çok güveniyordu. Evde genelde durmuyordu meral. Evde olduğu zamanlarda da huzursuz ve asabiydi. Anlam veremiyordu meral’in bu haline. Özellikle murat evlerine geldiği akşamlarda meral’in yüzü daha da düşüyor, bozuluyor ve yanlarında durmayıp odasına kapanıyordu. Eylül içinden ‘son günlerde onu çok ihmal ettim. Bundan dolayı böyle soğuk davranıyor bana. Murat’a da beni sürekli meşgul ettiği ve ona zaman ayırmamı engellediği için kızıyor olmalı. ‘diye düşünüyordu. Başka türlü düşünemezdi zaten. Meral’e yaklaşmaya çalışıyordu ama meral her geçen gün daha da uzaklaşıyordu eylül’den. Aralarında arkadaşlık denilen bir ilişki kalmamıştı sanki. İki yabancı gibiydiler son zamanlarda. Meral’in koyduğu mesafe her geçen gün artıyordu.
    Eylül’ün bilmediği bu mesafenin sebebini murat biliyordu. Meral murat’a âşıktı. Deli gibi kıskanıyordu eylül’ü. murat’a sahip olmak arzusu tüm benliğini sarmıştı. Gözü başak bir şey görmüyordu artık. Başka bir şey düşünemiyordu. Saplantı haline gelmişti meral’de murat’a sahip olmak arzusu. Murat’a açmıştı duygularını. Tüm yolları denemişti murat’a sahip olmak, onu etkilemek için.
    Meral, bir süre sonra arkadaşlarından ayrıldı ve ayrı eve çıktı. Tahammül edemiyordu eylül’ün murat’la mutluluğunu görmeye. Onu murat’la mutlu görmek kanına dokunuyordu. Kıskançlık duygusu ruhuna işlemişti adeta. Deli gibi kıskanıyordu ve murat’ı takıntı haline getirmişti. Planlar kuruyordu sürekli. Murat’a sahip olmanı onu eylül’ün elinden almanın planlarını yapıyordu. O gece bara gitmişti.1-2 kadeh bir şeyler içmişti. Planı süperdi. Sarhoş olmuştu. Daha doğrusu sarhoş olmuş gibi davranıyordu. Barın garsonlarına murat’ı aramalarını ve gelip kendisini aramalarını söylemişti. Garsonlardan biri murat’ı aramıştı. Murat bir an ne yapacağını şaşırmıştı. Kararsızdı. Gitse miydi yahut kalsa mıydı bilemiyordu. Ama meral zor durumdaydı onu o halde bırakmak doğru olmazdı. Meral’in kafasındakileri bile bile gitmekte ne kadar doğru olurdu bilmiyordu ama ceketini alıp çıkmıştı evden. Taksiye binip barın olduğu yere gitmişti. Taksiciye beklemesini söyleyip meral’i almak için barın içine girmişti. Meral perişan görünüyordu, sarhoştu ve kendinde değildi. Mecburen kucağına aldı meral’i ve taksiye bindi tekrar.
    Taksici çok geçmeden meral’in evinin önünde durmuştu. Murat tekrar kucağına almıştı meral’i evine götürmek için. Merdivenleri çıkmışlar ve kapıyı zor da olsa açmıştı murat. Meral sarhoş görüntüsünün altında içinde hain planlar kurmaya devam ediyordu. Sarhoş rolünü iyi oynuyordu ve kendisini acındırmayı iyi beceriyordu. Murat’ı sımsıkı sarmıştı kollarıyla. Murat meral’i koltuğa yatırmak için bırakmak istediğinde meral daha sıkı sarılmıştı murat’a. murat kendisini geri çekmeye çalıştıkça gücü azaldığını hissediyordu. Murat’ı baştan çıkarmak için her yolu deniyordu meral. Güzel kızdı, çekiciydi. Karşı konulmaz bir fiziği, güzelliği vardı. Murat, meral’e yenik düşmemek için kendini tutmaya çalışıyordu fakat başaramamıştı.
    Sabah murat gözlerini açtığında meral yanındaydı.’ne yaptım ben Allah’ım diyordu’.meral de uyanmıştı onun söylenmelerinin üzerine. Yüzünde kazanmışlığın ifadesi olan bir gülümseme hâkimdi. En büyük amacına ulaşmıştı. Murat pişmanlığın verdiği acıyla kıvranırken, meral zafer duygusunun verdiği mutlulukla gülüyordu. Murat meral’e yalvarmaya başlamıştı eylül’e bu olanları anlatmaması için. Biterdi bütün her şey. Mahvolurdu eylül.’bunu ona nasıl yaptım. Ben ne iğrenç bir insanım.’ diye düşünüyordu. Pişmanlık duygusu kasıp kavuruyordu içini. İçindeki suçluluk duygusu geri dönülmez uçurumlara itiyordu murat’ı.
    Meral, ertesi gün hiç vakit kaybetmeden eylül’ün yanına gelmişti. Şaşırmıştı eylül. Meral’in yüzünde pis bir gülümseme hâkimdi. Her şeyi birer birer anlatmıştı eylül’e. eylül inanamamıştı. Başından aşağıya kaynar sular dökülmüştü eylül’ün. Kâbus olmalıydı bu. Gerçek olamazdı. İçinde ilk kez bu kadar kin duymuştu birisine karşı. Meral’i kovmuştu evinden. ’sana inanmıyorum.defol adi ……….’diye bağırmıştı arkasından.ama içini kurt gibi yiyip bitiriyordu meral’in içine düşürdüğü şüphe.bu kadar kendinden emin nasıl konuşabilirdi.bunun doğru olduğunu düşünme fikri öldürüyordu eylül’ü.nefesi kesiliyordu.hiç durmadan ağlıyordu.kendisini tutamıyordu. Ne yapacağını şaşırmıştı, afallamıştı. Korkuyordu çok korkuyordu.’ya gerçekse ya bunu yaptıysa’ diye yiyip bitiriyordu kendini.’murat ya bana hayallerimize, bize, sevgimize ihanet ettiyse.’tükenmişliğini tüm bedeninde ruhunda hissediyordu. En sonunda karar verdi. Murat’ı arayacaktı ve görüşmek istediğini söyleyecekti. Sesi titriyordu, bunu nasıl yapacaktı bilmiyordu ama yapmalıydı. Bu şüpheyle yaşayamazdı.
    Murat karşısındaydı. Eylül’ün yüzüne bakamıyordu. İçinde büyük bir utanç ve pişmanlık duygusu vardı eylül murat’ın bu halini görünce daha fazla korkmaya başlamıştı. Yoksa… Diye başlayan cümleler aklından esip geçiyordu. Sormaya korkuyordu. İkinci defa sorduğu sorunun cevabını almaktan bu kadar korkmuştu. Zaman durmuştu sanki. Kalbinin attığını hissetmiyordu eylül. Yaşadığını hissetmiyordu. Ölü gibiydi. Murat’a ’yüzüme bak ve cevap ver. Dedi titreyen sesiyle.’meral’in anlattıkları doğru mu?’dediğinde soluğu bile kesilmiş murat’ın iki dudağının arasından çıkacak olan tek kelimeye odaklanmıştı. Korkusu her geçen dakika daha da artıyordu. Murat cevap veremiyordu. Kesik kesik birkaç cümle kurabildi ancak. Kendini savunamıyordu suçluydu, hatası büyüktü, ihanet etmişti.
    ‘ben... Bir an kendimi kaybettim.’diye başlayan cümleler kurabilmişti sesindeki acı ve pişmanlıkla murat affet demeye yüzü yoktu. Dili dönmüyordu. Eylül murattan bunları duyunca nefesi kesilmişti.’ ölüm bu muydu?’ diye geçirdi içinden. Yerinden kalkacak gücü bulamıyordu. Bulsa ayağa kalkıp koşar adımlarla uzaklaşacaktı murat’ın yanından. Dizleri boşalmıştı, başı dönüyordu, kalbi sıkışıyordu. Şoka uğramıştı. Bedenine hâkim olamıyordu. Murat kendini savunmaya çalışıyor, affet diye yalvarıyordu ama eylül duymuyordu murat’ı. şoka uğramıştı. Hayatının ikinci büyük şokuna uğramıştı. Aynı duyguyu babasını kaybettiğinde yaşamıştı. Bu aynısıydı. Ölüm gibiydi. Ölüm gibi soğuk, sessiz, tepkisiz… Tüm gücünü toplayıp kalktı murat’ın yanından. Ayağa kalktığında başı dönüyordu. Etrafında olan biten hiçbir şeyi görmüyordu, hissetmiyordu, duymuyordu. Murat elini tutmuş, önünde diz çökmüş vaziyette yerde kalmış eylül’ün arkasından ağlıyordu.
    ****
    Eylül ayaklarının götürdüğü yere doğru ilerliyordu. Bitişleri, tükenişleri yaşıyordu. Aklında tek bir şey vardı. Kurtuluş… Sonsuz bir huzur… Atması gereken tek adım. Hiç bir şeyi fark etmiyordu, hissetmiyordu. Acıyı da hissetmeyecekti. Gözlerini açtığında bütün geçmişini tekrar hatırlamıştı. Acıyla, hüsranla, hüzünle geçen 21 yılını. Kayaya hışımla çarpan dalgalar çağırıyordu eylül’ü. tek adım atacağı bir tek adım babasına hayatta en çok güvendiği sevdiği ona ihanet etmeyen tek insana kavuşturacaktı onu. Korkmuyordu. Yüzünde gülümseme hâkimdi. Adımını kaldırdı ve kendini o yüzündeki gülümsemeyle babasının boynuna sarılır gibi bıraktı hırçın denizin soğuk sularına. Kurtulmak için çırpınmadı. Mutlu bir vazgeçişti bu eylül için. Denizin hırçın dalgaları tüm bedenini sarmış ve bilinmez derinliklere götürmüştü eylül’ün bedenini. Ama ruhu huzurluydu artık.
    Hızla yanlışların doğruları götürdüğü hayatındaki tek doğrusunu kaybetmişti belki, ama mutluydu…

      Forum Saati Paz Kas. 19, 2017 10:30 am