Giresun Üniversitesi Türkçe Topluluğu

Türkiye'den erişim engeli nedeniyle yeni adresimiz: turkcetoplulugu.weebly.com

Nar Ağacı
Nazan Bekiroğlu
(%25 İndirimle)
Beyaz Türkler K.
Alev Alatlı
(%25 İndirimle)
turkcetoplulugu.weebly.com Topluluğumuzun yeni adresi
Kendini Açma
B. Çetinkaya

    Okuma İsteği

    Paylaş

    1001060031

    Mesaj Sayısı : 1
    Kayıt tarihi : 24/12/10

    Okuma İsteği

    Mesaj  1001060031 Bir Cuma Ara. 24, 2010 8:48 pm

    Zehra henüz on bir yaşında hayat dolu, neşeli bir kızdı. Annesiyle çok güzel bir ilişkisi vardı; onun her dediğini yapar, bir dediğini de iki etmezdi. Annesi de kızına hiçbir şekilde kızmaz, bir konuda uyaracak olsa bunu tatlı bir dille yapardı. Babasını çok küçük yaştayken bir hastalıktan dolayı kaybetmişti. Onun yokluğunu her zaman hissederdi ama babasıyla çok fazla anısı olmadığından bu duruma alışmıştı. Zaten annesi babasının yokluğunu hissettirmemek için elinden geleni yapıyor, bunda da başarılı oluyordu.
    Zehra annesiyle birlikte ülkenin en doğusunda, küçük bir köyde yaşıyordu. Küçükçe bir evleri vardı. Annesiyle birlikte uyudukları bir odası, oturdukları başka bir odası ve de mutfağı olan bir evdi yaşadıkları yer. Bahçesi de vardı evlerinin. Zehra evlerini çok seviyordu. En çok sevdiği şey annesiyle birlikte bahçe işleriyle uğraşmaktı. Bayılıyordu buna. Annesi bahçeyle uğraşırken o da bir şeyler yapıyormuşçasına, annesin gözüne girmek için, eline aldığı bir çapayla toprağı eşelerdi. Annesi de kızının bu durumunu gördükçe gülümser
    -Aferin benim kızıma, der alnından öperdi. O zaman Zehra’nın keyfine diyecek olmuyordu. Kendini büyük bir zafer elde etmiş gibi hissediyordu.
    Bahçeyle uğraşırken bir şeyden nefret ediyordu. O da topraktaki böceklerdi. Ne zaman toprakla uğraşsa, toprağa çukur açacak olsa bir solucan toprağın altından hızla geçiyordu. Onları görmeye bile dayanamıyordu. Hele de o, bahçede bir o yana bir bu yana zıplayan çekirgeler yok muydu, yüreğini ağzına getiriyorlardı. İçten içe onlara öyle bir kızıyordu ki, onları yok etmenin planların bile yapıyordu. O derece sevmiyordu onları. Eline bir şey alıp kovalamak istiyordu çekirgeleri ama onların her sıçrayışında o da olduğu yerde sıçrıyordu. Hem bir tane iki tane değillerdi ki, onlarcaydılar. Birinin peşinden koşsa yanındaki diğer çekirge sıçrayacaktı. Bunu yapamazdı.
    Annesi bir taraftan bahçeyle uğraşırken bir taraftan da kızını göz ucuyla izlerdi. Her ne kadar Zehra böceklere karşı olan bu korkusunu annesine söylemediyse de kızının böceklere özellikle de çekirgelere olan korkusunu, öfkesini iyi biliyordu. Bu durumlarda elindeki işini bırakır, kızının yanına giderdi. Sonra da yakaladığı bir çekirgeyi avucunun içine alır, yavaşça kızına yaklaştırırdı. Onu rahatlatmaya çalışacak şekilde konuşurdu:
    -Korkma kızım. Bunlar da senin benim gibi birer canlı. Bak avucumda duruyor ama hiç bir şey yapıyor mu? Üstelik onlar bizden senin onlardan korktuğundan daha çok korkuyorlar diyor, Zehra’yı bu şekilde yatıştırmaya çalışıyordu. Daha sonra avucunu çekirge kaçmayacak şekilde açar, Zehra’nın çekirgeye dokunmasını isterdi. Bu sahneyi birçok kez yaşamışlardı ama Zehra bir türlü cesaretini toplayıp çekirgeye dokunamazdı. Annesi de kızını fazla zorlamak istemezdi. Sonra da çekirgeyi salıverirdi. İşinin başına geçerdi ama Zehra hep annesinin dediklerini düşünürdü. Aslında kendisinin çekirgelerden büyük olduğundan ona zarar veremeyeceğini yavaş yavaş anlamaya başlamıştı. Biraz cesaretlenmeye başlamıştı ve hatta biraz da sevmeye başlamıştı onları.
    Bir ara cesaretini toplayıp annesi gibi çekirgenin birisini annesi gibi avucuna almak istiyordu. Peki, nasıl olacaktı bu? Nasıl yapacaktı? Çok hızlılardı. Yanlarına gittiği anda hep bir taraflara sıçrıyorlardı. Onlar sıçradıkça eskisi kadar olmasa da korkuyordu yine.
    Bir tane çekirgeyi gözüne kestirmişti. Yerdeki bir yaprağın üstünde duruyordu. Onu yakalamalıydı. Bir anda yaprağın üstüne atlayıverdi. Tam yakalamıştı ki çekirge ellerinin altından bir sıçrayışta kaçmış, sonra da gözden kaybolmuştu. Sinirlenmişti. Üstelik annesi bahçeyi yeni sulamıştı ve ayağı çamurun içine batıvermişti. Ayaklarının bu halini gördükçe daha bir sinirlenmişti. Bir başka çekirge daha görmüştü toprağın üstünde. Aynı hamleyi ona da uygulamak istemişti fakat ayağının dibindeki taşı fark etmemişti. Çekirgenin üstüne atlayacağı sırada ayağı taşa takılmıştı ve yere yüzükoyun düşmüştü. Şimdi baştan aşağı çamura bulanmıştı. Sinirleri gittikçe artıyor diğer taraftan da annesinin kendisini bu halde gördükten sonra ne tepki vereceğini merak ediyordu. Fakat ne olursa olsun bu davasından vazgeçmeyecekti.
    Ne yapmalıyım? Onları nasıl yakalayabilirim düşüncesiyle etrafına bakınırken çamaşır ipinde asılı duran annesinin yemenisini görmüştü. Aklına bir fikir gelmişti. O yemeniyi alıp gördüğü bir çekirgenin üzerine atacaktı. Belki o zaman yakalayabilirdi ama annesini buna kızabileceğini düşünerek vazgeçmişti. Düşünüyordu fakat aklına başka bir fikir de gelmiyordu. Sonunda annesinin ona kızmayacağını düşünerek çamaşır ipinin olduğu tarafa doğru yürümeye başladı. Hem sonunda annesine çekirge tutabildiğini ve artık onları sevdiğini gösterecekti. Ne zamandır annesi bunun için uğraşmıyor muydu? Annesinin yüzündeki tebessümünü ve kızına söylediği onca öğütlerin işe yaradığını görüp mutlu olmasını düşünerek bu işi daha hevesle yapmaya başlamıştı.
    Artık o ilk acemiliği kalmamıştı. Daha sakin davranacaktı ama şimdi ilk iş olarak o yemeniyi oradan almalıydı. Zıplayarak onu oradan almaya çalışıyordu ama mandalla ipe tutturulduğundan çekip alamıyordu yemeniyi. Üstelik zıpladıkça çamurlu olan elbiseleri üstüne yapışıp onu çok fazla rahatsız ediyordu. Etrafına bakındıktan sonra bahçe kapısının yanında duran boş teneke gözüne ilişti. Hemen gidip onu oradan aldı ve çamaşır askısının altına koydu. Üzerine bir ayağını koymuştu ki tenekenin yere tam oturmadığını fark etti. Yinede adımını geri çekmek istemedi. Biraz durduktan sonra diğer ayağını da tenekenin üstüne koymak için kaldırmıştı ki dengesini kaybedip arkasına doğru düştü. Şimdi de arkası hep çamur olmuştu. Bu kadar da olmazdı. Bir çekirge yüzünden her tarafı çamur olmuştu. Bir kez daha deneyecekti, inat etmişti bir kere. Bu sefer tenekeyi sağlam bir şekilde yerine oturttu ve yavaşça üstüne çıkmaya çalıştı. Bu sefer çok temkinliydi. Nihayet üstüne çıktı ve yemeniyi mandallardan kurtararak aldı. Tenekeyi de aldığı yere koyduktan sonra şimdi sıra bir çekirge daha bulmaya gelmişti. Başını öne eğerek, dikkatini toprağın üstüne yoğunlaştırarak çekirge aramaya başladı. İşte bir tane bulmuştu. Ağır adımlarla çekirgeye doğru yaklaştı. Elindeki yemeniyi açtı ve ani bir hareketle çekirgenin üstüne doğru attı. Bu sefer kaçırmamıştı çekirgeyi, yakalamıştı. Orada duruyordu işte yemenini tam altında. Çekirgeye zarar vermeden yemeniyle birlikte çekirgeyi kavramıştı. Çekirge yemeninin içinde hareket ediyordu. Bu durum Zehra’yı biraz heyecanlandırıyor, daha çok korkutuyordu. Hatta avucundan bir an atmak istemişti onu ama buraya kadar geldikten, onca zahmete girdikten sonra bunu yapmazdı, yapmamalıydı.
    Bir elinde yemeniyle birlikte çekirgeyi tutuyor, diğer eliyle de yemeniyi yavaşça aralıyordu. Çekirgeyi kaçırmamaya özen gösteriyordu. Elini yemeninin altına sokup çekirgeyi kavramak üzereydi ki bir an duraksadı. Bunu yapabilir miydi acaba? Sonuçta bir anda karar vermişti bu işe. Çok fazla hazır değildi. Tutamaya aslında bir bakıma tiksiniyordu. Böceklere karşı özellikle de çekirgelere karşı böyle bir davranış içerisindeydi. Fakat bu işi çok fazla uzattığını düşünerek tüm cesaretini toplayarak elini yemenini altına soktu. Çekirgeyi sıkmayacak şekilde avucunun içine aldı ve çekti. Sonunda başarmıştı. Çekirge avucunun içendeydi nihayet. Çok mutlu olmuştu. Hayattaki en büyük fobisinden birini yenmişti. Bunu annesine göstermek üzere kapıya doğru koşarak gitti.
    -Anne, anne diye bağırıyordu. Ne olduğunu anlamayan annesi telaşla kapıya çıktı.
    -Ne oldu kızım, neden bağırıyorsun? Dedi. Bir an duraksadı kızının baştan aşağı çamurla kaplı olduğunu görünce ne olduğuna bir anlam veremedi. Kızını ilk defa böyle görüyordu. Üstelik yemenisini de çamur etmişti. Dayanamayıp sordu:
    -Kızım bu halin ne? Niye çamur etmişsin her yerini? Zehra heyecanından annesinin sorularını duymamıştı bile:
    -Anne baksana çekirgeyi yakaladım. Avucumda görüyor musun? Bak tutabiliyorum artık, korkmuyorum onlardan. Gerçekten de korkacak bir şey yokmuş. Anne baksana bir şey yapmıyor elime. Bak anne diyor heyecanla, hızlı hızlı yaptıklarını anlatıyordu. Annesi durumu anlamıştı. Demek ki tüm bu çamurların nedeni bu çekirgeyi yakalamak içinmiş. Kızını sabırla gülümseyerek dinliyordu. Zehra’nın konuşması bittikten sonra
    -Aferin benim kızıma. Korkularını yenmeye çalışman ve bunu tek başına yapmış olman çok hoşuma gitti; ama bir dahakinde daha dikkatli olup üstünü böyle kirletmesen çok sevinirim. Tamam mı kızım? Dedi ve Zehra’nın göstermiş olduğu bu çabayı kızının yanaklarına kondurduğu bir öpücükle ödüllendirdi. Zehra çok mutlu olmuştu. Annesinin, ona üstünü çamur etmesinden dolayı kızabileceğini düşünüyordu; ama o hiçbir şey söylememişti bu konuda. Sadece biraz dikkatli olmasını söylemişti böyle durumlarda. Bir de onu öpmüştü ya, bugün onun için çok mutlu olduğu ve de unutamayacağı bir gündü artık.
    Artık elinde tutuğu çekirgeyi bırakmalıydı. Avucunu açtı. Çekirge avucunda pusmuş, şaşkın bir şekilde donup kalmıştı. Zehra zıplaması için çekirgeye bir kez dokundu. Çekirge de bu dokunuşla kendine geldi ve Zehra’nın avucundan zıplayıp uzaklaştı.
    Kendini daha iyi hissediyordu Zehra. Korkusuyla yüzleşmeyi öğrenmişti. Bahçede annesiyle iş yaparken, en ufak bir hareketinde yanından zıplayıp geçen, üstüne konan çekirgeler artık onu rahatsız etmeyecek, korkutmayacaktı. Daha rahat bahçede oynayabilecekti. Annesiyle birlikte rahatça iş yapabilecekti
    Zehra ilkokul beşe gidiyordu. Okulunu çok seviyordu. Derslerinde de gayet iyiydi. Geleceği parlak bir öğrenciydi. İleride öğretmen, doktor, hemşire filan olmak isterdi ama en çok da öğretmen olmayı. Beklide öğretmenini çok sevdiğinden öğretmen olmayı çok istiyordu. Zehra öğretmenini annesi gibi çok seviyordu. Öğretmeninin yumuşak ses tonu, tüm öğrencilerle yakından ilgilenmesi, herkesin sorunlarına çözüm üretmeye çalışması çok hoşuna gidiyordu. En çok hoşuna giden ise annesinin Zehra’ya kızmadığı gibi öğretmeninin de onlara hiçbir zaman kızmamasıydı. Yaramazlık yaptıklarında sakin ve tatlı bir dille onları uyarırlardı. Öğrencilere karşı gayet yumuşak olmasına rağmen sınıfta otoriteyi de iyi sağlardı. Öğretmenindeki tüm bu vasıflar Zehra’nın öğretmenlik mesleğine olan ilgisini artırıyordu.
    Zehra derslerinde çok aktifti. Hemen hemen tüm sorulara parmak kaldırır, öğretmeninin tahtaya yazdığı problemleri ilk o çözerdi. Öğretmeni de Zehra’nın derslerdeki bu aktifliğini görürdü. Derslere olan ilgisi çok hoşsuna giderdi. Zehra’yı daha bir başka severdi. Öğretmeni Zehra’nın annesini her gördüğünde:
    −Gülsüm hanım harika bir kızınız var. Çok uslu ve sevdiğim bir öğrencim Zehra. Üstelik çokta zeki… Onda gerçekten parlak bir gelecek görüyorum. Kızınıza okuması konusunda çok destek verdiğinizi görüyorum. Bu benim çok hoşuma gidiyor. Zehra’nın da sizin çabalarınızı boşa çıkarmayacağından eminim. Çabalarınız için ve de böyle bir evlat yetiştirdiğiniz için sizi tebrik ederim derdi.
    Yalnız okuldaki arkadaşlarıyla pek anlaşamıyordu Zehra. Daha doğrusu arkadaşları Zehra’nın başarılarını, öğretmenlerinin onunla ilgilenmesini içten içe kıskandıkları için onlar Zehra’ya soğuk davranıyorlardı. Bu yüzden Zehra’yı oyunlarına pek almıyorlardı. Beş yıldır birlikte okuyorlardı ama bir türlü kaynaşamamışlardı Zehra’yla. Eskiden bunu kafasına çok takardı. Bu duruma çok üzülürdü ama artık buna da alışmıştı. Onları da bu halleriyle kabullenmişti. Şikâyetçi değildi bu durumdan.

    Bir tek sıra arkadaşı İpek’le iyiydi araları. Onunla birlikte oynuyor, sırlarını onunla paylaşıyordu. İpek ona yetiyordu. Zehra İpek’i çok seviyordu. İpek’in yeri onda çok ayrıydı. İpek’le sürekli birbirlerine gelir giderlerdi.
    Okul çıkışları bir gün ipeklere bir gün Zehralara giderlerdi. Eve geldiklerinde ilk önce yaptıkları şey ellerini, ayaklarını yıkamak olurdu. Zehra’lara gittiklerinde bu işlemi yaptıktan sonra hemen bahçeye inerlerdi. Bu sırada Zehra’nın annesi de onlara yemek hazırlardı. Bahçeye çıkar çıkmaz duvarda asılı duran ipi alırlar ve her zamanki elma ağacına salıncak yaparlardı. Zehra İpek misafir olduğu için ilk önce onu salıncağa oturturdu. Süre tutarlardı. Sonra ipek iner Zehra otururdu. Bu böyle annesi onlara yemeği hazırlayana kadar sürerdi. Hiç bıkamazlardı salıncaktan. Açlıklarını bile unuturlardı sallanırken. Yemek hazır olduğunda annesi kapıya çıkar yemeğin hazır olduğunu söylerdi. Ancak o zaman acıktıklarını anımsarlardı. Bir de hava güzelse eğer bahçede yemek yemeği çok severlerdi. Annesi de kızların bahçede yemek yemeği sevdiklerini bildiğinden sofrayı dışarıya kurardı. İşte o zaman kızların keyfine diyecek olmazdı.
    Yemek faslı bitince de sofrayı kaldırmaya yardım ederlerdi. İşleri bitince yine bahçeye koşar oyunlarına kaldıkları yerden devam ederlerdi. Biraz oynadıktan sonra annesinin:
    −Kızlar bu kadar oyun yeter. Haydi, simdi ödevlerinizi yapın bakalım sözüyle bir an duraksarlardı. Oyunlarını hiç bırakmak istemezlerdi ama ödevlerini de yapmaları gerektiğini bildikleri için istemeyerekte olsa oyunlarını bırakır, eve girerdiler.
    Zehra’nın annesi ortay küçük bir yer sofrası koyardı. Biri bir tarafa diğeri de onun karşısına otururdu. Kitaplarını, defterlerini etrafa saçarlardı. İşlerini lazım olan kitabi veya defteri alır, ödevlerini yaparlardı. Zehra’nın annesi de kanepeye oturur elişini yapardı. Arada bir kızlara bakar, onları kontrol ederdi. Zorlandıkları yer olursa onlara yardımcı olurdu.
    Zehra’nın annesi ilkokulu okumuştu. Aslında o da Zehra gibi okumayı çok seviyordu. Okuluna devam etmek, ileride meslek sahibi, kendi ayakları üstünde duran bir kadın olmak istemişti. Fakat ailesinin kızların okumasını gerekli görmemesinden dolayı, zorla okuyabildiği ilkokuldan sonrasına devam edememişti. Bu durum içinde hep bir uhde olarak kalmıştı. Zaten okulunu bitirdikten sonra hemen evlendirmişlerdi annesini. Buralarda adetler böyleydi ve hala sürmekteydi. Daha kızlar çocukluklarını yaşayamadan, okumalarına izin verilmeden evlendiriliyordu. Zehra’nın annesinin de bu durum içine oturmuştu. Tamam, sonuçta okuluna devam etmesine izin verilmemişti ama evlendirmek için bu kadar acele etmeleri niyeydi ki? Daha içinde oyunlar oynamak, ders çalışmak, okula gitmek hevesleri vardı. Çocuktu daha. Hemen evlendirilmesi aslında hayallerini suya düşürmüş, hayata karşı onu karamsarlığa bile sürüklemişti. Bu duruma çok zor alışmıştı. İşte tam bu yüzden dolayı annesi Zehra’nın üstüne çok titriyor, kaderinin ona benzemesinden korkuyordu. Kızının gözlerinde, yıllar önce kendi gözlerinde yanan ışığı görüyordu. Bu ışığın söndürülmesinden endişe ediyordu. Artık kızı ilkokulun sonuna gelmişti ve buradaki kızların kaderinde olan evlilik çağına yaklaşıyordu. Elbette ki ona kalsa kızını hiçbir şekilde evlendirmez, sonuna kadar kızını okuturdu. Çok istediği mesleğin sahibi olması içinden gelen her şeyi yapardı. Ama onu istemesiyle olmuyordu. Çünkü Zehra’nın babası yoktu ama amcası vardı ve o da bu konularda kesin karaları olan birisiydi. Babası öldükten sonra Zehra’nın sorumluğunun kendisinde olduğunu söylerdi. Fakat durum hiçte öyle değildi. Zehra ile neredeyse hiç ilgilenmezdi. Tek ilgilendiği bu türlü âdetlerle ilgili konulardı. Bu konulardan da hiçbir şekilde taviz vermezdi. Hatta zamanında Zehra’nın okula gitmesine son derece karşı çıkmıştı ama bir şekilde ikna olmuştu. Her ne kadar orada kızları küçük yaşlarda evlendirme usulü halen devam etmekteyse de kızların ilkokula gitmesi eskisi kadar karşı çıkılacak bir olay olmaktan çıkmıştı. Amcası da bu yüzden bu duruma fazla ses çıkarmamıştı. Fakat devamının olmayacağını da her fırsatta söylemekten çekinmiyordu.
    İşte hep bunları düşünüyordu Zehra’nın annesi. Şunun şurasında kızının okulu bitirmesine hiç bir şey kalmamıştı. Zor günlerin onları beklediğini düşünüyordu. Düşündüklerinin olmamasını diliyordu hep Allah’tan. Sonuçta ne olursa olsun kızını okutacaktı. Bunda kararlıydı da. Ama nasıl olacaktı bu? Ne yapabilirlerdi ki? Kadın başına o adama karşı koyamazdı. Çok yalvarıyor, her defasında kızının okuması için dil döküyordu ona ama boşunaydı bunlar. Hiçbir şekilde dinlemiyordu. Buralardan gitseler, uzak bir şehirde yaşamaya devam etseler bunu yapacak gücü kendilerinde göremiyordu. Dul bir bayandı. Fazla parası da yoktu. Yaptığı elişlerinden, bahçedeki sebze meyvelerden ne kazandıysa elinde avucundaki onlardı. Yine de çok zorda kalırsa buradan gitmeyi bile düşünmüyor değildi. Kızı için bu fedakârlığı da yapardı. Çok zor günler için biriktirdiği parasını bu uğurda gözünü kırpmadan harcayabilirdi.
    Burada eşleri kadınlara pek hoş davranmazdı. Eşlerini evin işlerini yapan, çocuk bakan bir varlık olarak görür, eşlerine pek değer vermezlerdi. Zehra’nın annesi de kızının üstüne çok fazla titrediğinden, kızı için güzel bir gelecek düşündüğünden kızını o hallerde görmeye dayanamazdı. Üstelik kızı bu kadar çalışkan geleceği parlak ve idealleri olan bir öğrenciyken hayallerinin bu şekilde bastırılmasına gönlü hiçbir şekilde razı olmazdı. Bu düşünceler onun aklından hiçbir zaman çıkmazdı. Kızına belli etmezdi ama bunlar kafasını çok kurcalardı.
    Aradan aylar geçmişti. Zehra İlkokulu bitirecekti. Bu gün okulunun son günüydü. İçinde sevinçle karışık bir hüzün vardı. Bugün öğretmenleriyle son günleriydi. O çok sevdiği hocasından ayrılıyordu bugün. Tabi içinde her çocukta olan bir sevinçte vardı. Çünkü önlerinde koca bir yaz tatili vardı. İpek’le oynayacakları oyunlara, bahçelerindeki elma ağacına kurdukları salıncağa, arada yapacakları ders tekrarlarına varana kadar hepsini düşünüyordu. Bu yaz tatilinin de çok eğlenceli geçeceğinden emindi. Çünkü tatilleri hep eğlenceli geçerdi.
    Genelde köylerinin az aşağısındaki dereye giderlerdi. Derin olmadığı için dereye rahatça girerler, birbirlerini ıslatırlardı. Bazen buldukları bir kâğıdı ya da yaprağı dereye atar, peşlerinden takip eder, birbirlerinin yaprağını yarıştırırlardı. Böyle eğlenmeye çalışırlardı. Salıncakta sallanmak zaten en çok sevdiklerdi şeydi. Her gün mutlaka salıncakta sallanırlardı.
    Bir de annelerinin onlara yaptıkları bezden bebekleri vardı ki onu zaten yanlarından hiç ayırmazlardı. Nereye gitseler yanlarında götürürlerdi. Dereye girdiklerinde bebeklerini de suya sokar yıkarlardı akıllarınca. Salıncakta bile bazen kendileri sallanmaz bebeklerini sallarlardı.
    Evcilik oyunları da oynarlardı. Vişne ağaçlarına tırmanır, vişne yerlerdi. Üstlerini hep batırırlardı. Bunun için annelerinden biraz azar işitirlerdi ama yine de buna değerdi.
    İşte böyleydi Zehra’yla İpek’in tatilde yaptıkları. Belki dolu dolu geçiremiyorlardı tatillerini, belki çok sıradandı yaptıkları ama onlar bundan çok zevk alıyorlardı. Zaten başka da bir şey yapamazlardı köy yerinde.
    Zehra bunları düşünürken öğretmeni kapıdan içeri girdi. Ayağa kalktılar. Öğretmeninin oturmalarını söylemesiyle yerlerine oturdular. Zehra’nın hüzünlü olduğu kadar arkadaşları da hüzünlüydü bugün. Hepsi de öğretmenlerini çok seviyorlardı. Ondan ayrılacak olmanın verdiği üzüntü hepsinin gözlerinden okunuyordu.
    Beş yıldır birlikteydiler. Normalde köylerine gelen öğretmenler burada fazla kalmaz, hemen tayinlerini isterlerdi ama Bahar öğretmenleri böyle yapmamıştı. Yaşı gençti, evli değildi. Sorumlusu olduğu bir çocuğu ve onu bekleyen bir kocası da olmadığından buradan gitmesi için bir sebep görememişti. Üstelik buradaki kızların okutulmaması ya da ilkokuldan sonra okullarına devam ettirilmemesi onu çok üzüyordu ve bu durumu bir nebze de olsa azaltmak istediğinden burada kalıyordu.
    Herkes öğretmenleriyle geçirdikleri beş seneyi düşünüyordu. Çok çabuk geçmişti. Nasıl geçtiğini anlayamamışlardı. İyi kötü bir sürü şey yaşamışlardı. Kavgaları hiç eksik olmuyordu ama öğretmenlerinin onları barıştırmak için göstermiş olduğu çabaya fazla direnemiyor hemen barışıveriyorlardı. Herkeste bir suskunluk vardı. Geçen beş yılda neler yaptıklarını düşünüyorlardı. Öğretmenlerinin onlara verdikleri öğütleri, onlara ders anlatışını, hep birlikte oynadıkları oyunları kısacası okulda yaşadıkları aklılarına gelebilecek her şeyi geçiriyorlardı akıllarından.
    Ağlamamak için kendilerini zor tutuyorlardı. Zehra da dokunsan ağlayacak konuma gelmişti. Öğretmenine uzun uzun bakıyordu. Sınıfta yaptıklarına son kez dikkatlice izliyordu. Öğretmeninden ayrılacak olduğunu düşündükçe onu ne kadar çok sevdiğini bir kez daha anlıyordu. Bu gün okulun bitmesini hiç istemiyordu. Zaman dursun istiyordu. O derece çok seviyordu öğretmenini. Sanki bu gün öğretmeninden değil de annesinden ayrılacakmış gibi hissediyordu.
    Geçen şu beş yıl içerisinde öğretmeniyle en ufak bir sorunu olmamıştı. Öğretmenine hiçbir saygısızlığı olmamıştı. Öğretmeni de Zehra’yı çok sever, onun sorunlarıyla yakından ilgilenirdi. Bir sıkıntısı olsa bunu hemen fark ederdi. Sorununa çözüm üretmeye çalışırdı ve her zaman mutsuzluğunu mutluluğa dönüştürmesini bilirdi. Çok ayrı bir yeri vardı yani öğretmeninin Zehra’da.
    Zehra bu düşüncelerle dalıp girmişti. Öğretmeni masasına oturmuştu. Ellerini birbirine kavuşturmuş, sınıfa göz gezdiriyordu. Herkese teker teker bakıyordu. Zehra öğretmenine dikkatli bir şekilde baktığından gözlerinin dolu dolu olduğunu fark etti. Belikli o da onlardan ayrılmaya dayanamıyor ama bunu belli etmemeye çalışıyordu.
    Bahar öğretmen son kez konuşacaktı öğrencilerine. Zorlanacağını sezmişti. Biraz bekledi ve kendini toparlamak için yutkundu. Kendini konuşabilecek güçte gördükten sonra oturduğu yerden konuşmaya başladı:
    −Arkadaşlar, bugün hep beraber geçirdiğimiz beş yılın sonuna geldik. Şahsım adına sizlerle birlikte çok güzel günler geçirdiğimize inanıyorum. İyisiyle kötüsüyle bir sürü anımız geçti su sıralarda. Bu gün birlikteliğimizin son günü maalesef...
    Ben sizlere elimden geldiğince bir şeyler öğretmeye çalıştım. Okulda sizlere sadece ders hakkından bir şeyler vermek istemedim. Aynı zamanda ahlaki boyutunuzun da gelişmesi için çalıştım. Bunları yaparken de sizleri kırmamaya, incitmemeye dikkat ettim. Eğer sizi istemeden de ola kırdıysam ya da üzdüysem beni affetmenizi isterim.
    Sizler için iyi bir temel oluşturmaya çalıştım. Bu dönemde gördükleriniz sizin gelecekte derslerinizi daha iyi anlamanız için çok önemli. Bu dönemde görmüş olduklarınızı iyice önemsemişseniz bundan sonraki göreceğiniz derslerinizde çok sıkıntı çekmezsizin. İşte ben de bunu düşündüğümden sizlere derslerinizi iyi bir şekilde öğrenmeniz için elimden geleni yapmaya çalıştım. Umarım başarılı da olmuşumdur. Sizin geleceğiniz açısından bunu gerçekten çok istiyorum.
    Artık bundan sonra birlikte olamayacağız. Hepinizin başka öğretmenleri, başka arkadaşları olacak. Farklı farklı ortamlarda bulunacaksınız. Dersleriniz farklılaşacak. Tabi birazda zorlaşacak ama ben sizin bunun üstesinden gelebileceğinizden eminim. Sizlerin gözlerindeki bu okuma azmini görmek beni çok mutlu ediyor ve de umutlandırıyor. Sizleri ileride çok güzel yerlerde görmek istiyorum. Sizlere inancım sonsuz. Benim güvenimi boşa çıkarmayacağınızı umut ediyorum.
    Arkadaşlar şunu da burada belirtmek istiyorum, özellikle de kız öğrencilerimin beni iyi dinlemesini istiyorum; yaşadığını bu köy âdetlerini sıkı sıkıya bağlanmış bir köy ve bazılarınızın ailesinden sizi okutmamak adına görüşleri olacaktır. Bundan sonra sizin okumamanız için birtakım görüşleri olacaktır. Arkadaşlar lütfen sizler böyle düşünmeyin. Eğer gerçekten okumak istiyorsanız ailenize karşı bu isteğinizi ısrarla söyleyin. Elinizden geleni yapmaya çalışın. Okumak sizin en doğal hakkınız. Eğer ailenizi bu duruma ikna edemiyorsanız benim yanıma gelin. Ben sizin için ailelerinizle görüşür, elimden geleni yapmaya çalışırım.
    Hepiniz bilmelisiniz ki çağımız bilgi çağı ve okumak sizin hakkınız olduğu kadar bir zorunluluktur da. Hepiniz pırıl pırıl gençlersiniz. Sizler bizim geleceğimizsiniz. Aileleriniz eskiden kalma bu düşüncesinin size yazık etmesine izin vermeyin kesinlikle. Buna gerçekten gönlüm elvermez. Sizler gerçekten gelecek vaat ediyorsunuz. Hepiniz okumak için çok heveslisiniz bunu görebiliyorum. Sizin ileride iyi yerlerde olacağınızdan şüphem yok. Bu güvenimi de boşa çıkarmamanızı temenni ediyorum.
    Neyse arkadaşlar sözü fazla uzatmayalım. Artık sizlere karnelerinizi vermenin vakti geldi sanırım. Güzel bir tatili hak ettiniz. Tabi bu arada tatilinizi çok boş geçirmeyeceksiniz. Derslerinizi tekrar ederseniz sevinirim. Haydi, bakalım şimdi ismini okuduğum sırasıyla gelsin de karneleriniz dağıtayım.
    Konuşmasını böyle bitirdi Bahar öğretmen. Karneleri dağıtmak için ayağa kalktı. Liste sırasıyla karneleri dağıtmaya başladı. Bu arada öğretmenlerinin bu konuşmasından sonra sınıf iyice ağlamaklı olmuştu. Zehra da aynı şekilde kötü olmuştu. Ağlamamak için kendini zorlamasına rağmen gözünden akan birkaç damlaya hâkim olamamıştı. Ağlamak için kendini sıktığından boğazına bir şeyler düğümlenmişti. Elini çenesine dayayarak sırasının gelmesini beklemeye başladı. Çok heyecanlıydı, ayağını durmadan sallıyordu. Ama bu heyecan karnesini almak için sabırsızlanan öğrencinin heyecanından çok, öğretmenine son kez sarılacak olmasının verdiği heyecandı.
    İpek’te Zehra’nın yanında onunla aynı duyguları paylaşıyordu. Zehra’nın Bahar öğretmeni çok sevdiğini biliyordu. Ondan ayrılmanın Zehra’ya çok zor geleceğini düşünüyordu. Arada bir başını eğip Zehra’nın ağlayıp ağlamadığını kontrol ediyordu. Henüz ağlamamıştı ama ağlamasının çok yakın olduğunu tahmin edebiliyordu.
    Nihayet Zehra’nın ismini okudu öğretmeni. Öğretmeni “Zehra Soysal” dediğinde kalbi neredeyse yerinden fırlayacaktı. Eli ayağı birbirine dolanmıştı. Hızlı adımlarla öğretmenine doğru ilerledi. Karnesini aldı ama ona hiç bakamadan öğretmenine sarıldı. Sabahtan beri tuttuğu, kimsenin görmesini istemediği gözyaşlarına hâkim olamamıştı o an. Hıçkırıklara boğulmuştu. Sıkı sıkı sarılmıştı öğretmenine. Bırakmak istemiyordu onu. Öğretmeni de ağlamamak için kendini çok sıkmıştı ama Zehra’nın bu ağlayışına dayanamayıp boşalıvermişti gözyaşları. O da Zehra’ya sarılmıştı. Onu teselli etmek için yanaklarını öptükten sonra titrek bir sesle:
    −Zehracım ağlama lütfen. Bak ben daha buradayım. Bir süre daha burada görev yapacağım. İstediğin zaman gelir görüşürüz dedi. Sonra diğer öğrencilere dönerek:
    −Arkadaşlar hepiniz istediğiniz zaman ziyaretime gelebilirdiniz. Beklerim hepinizi tamam mı? Dedikten sonra ağlamakta olan Zehra’ya döndü:
    −Hadi Zehracım ağlama artık. Bak diğer arkadaşların karnelerinin almaları için bekliyorlar dedi. Elleriyle Zehra’nın gözyaşını sildi. Zehra öğretmenini hiç bırakmak istemiyordu. Saatlerce bu şekilde kalabilirdi. Öğretmeni konuşmasını bitirdikten sonra istemeyerekte olsa kollarını indirdi ve sırasına doğru gitti.
    Sırasına oturdu. Orada da bir süre ağlamaya devam etti. Tek Zehra değildi ağlayan tüm sınıf ağlıyordu. Öğretmeni karneleri dağıttıktan sonra:
    −Evet, arkadaşlar şimdi sizler buradan çıkacak ve güzel bir yaz tatili planları yapacaksınız. Bundan sonra sizlerin yanında olamayacağım, sorunlarınızla ilgilenemeyeceğim ama size öğrettiklerimle gözümü arkada bırakmayacağınıza, sorunlarınızın üstesinden gelebileceğinize eminim. Kendinize çok iyi bakın arkadaşlar. Başarılarınız bir ömür boyu sürer inşallah. İleride hepinizi bir meslek sahibi olarak görmeyi çok isterim. Her şeyin gönlünüze göre olması dileğiyle, şimdilik hoşçakalın benim sevgili öğrencilerim dedi ve daha fazla konuşamayarak eliyle kapıyı işaret etti.
    −Çıkabilirsiniz arkadaşlar dedi. Herkes çok kötü hissediyordu kendisini. Öğretmenlerinin bu son konuşması epey dokunmuştu onlara. Hepsinin gözleri yaşlıydı. Hepsinde, bu ayrılık hüznünün verdiği bir ağırlıkla yavaş adımlarla kapıya doğru ilerliyorlardı.
    Hepsi çok kötüydü. Öğretmenlerinin bu son konuşması bayağı dokunmuştu onlara. Hepsinin gözleri yaşlıydı. Hepsi de hüzünlü bir şekilde sıralarından kalkıp yavaşça kapıya doğru ilerliyorlardı. Zehra da çok kötüydü. En çok ona dokunmuştu bu durum. Gözleri ağlamaktan kan çanağına dönmüştü. Bir kez daha sarılmak istedi öğretmenine. En sona Zehra kamıştı sınıfta. Bir türlü çıkmak istemiyordu. Ağır adımlarla ilerliyor, öğretmenine bakıyordu. Öğretmeni de tebessüm ederek Zehra’ya bakıyordu. Zehra’nın içinden geçenleri anlıyordu. Daha sonra Zehra dayanamayıp öğretmenine sarıldı. Bu sefer hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Öğretmenini annesi kadar çok sevdiğinden sanki annesinden ayırıyorlarmış gibi hissediyordu kendini. Öğretmeni de Zehra’ya sarıldı. Onu yatıştırmaya çalışıyordu.
    - Zehracım seni anlayabiliyorum ama ağlamanı gerektirecek bir şey yok ki. Bu durumu kendine bu kadar zorlaştırma. Hem ben bir süre daha buradayım. Gitmiyorum bir yere. İstediğin zaman gelip beni ziyaret edebilirsin. Çokta memnun olurum. Ben sana şimdi telefon numaramı da veririm, istediğin zaman arayabilirsin beni.
    Bu arada Zehracım sabah sizlere söylediğim şeyleri iyi anlamışsındır umarım. Sen zeki bir kızsın, senin okumanı iyi bir meslek sahibi olmanı istiyorum ve inanıyorum sen bunu istedikten sonra rahatlıkla başarırsın. Eğitiminin bazı nedenlerden dolayı burada noktalamayacaksın. Ne olursa olsun, kim ne derse desin zorluklara karşı dik durmalı ve eğitimine hiçbir şekilde ara vermeden devam etmelisin. Bana bunun için söz vereceksin tamam mı?
    Zehra tam olarak anlayamamıştı öğretmeninin ne demek istediğini. Eğitimini neden burada noktalayacaktı ki? O zaten devam edecekti okuluna. Okumaması için bir engel var mıydı ortada? Ama yoktu, yani kendisi öyle biliyordu en azından. Kafası iyice karışmıştı.
    Zehra böyle düşünürken öğretmeni bir kâğıda numarasını yazmış, kâğıdı Zehra’ya doğru uzatmıştı.
    -Al bakalım Zehra bu benim numaram. Zehra kâğıdı aldıktan sonra öğretmeni gülümseyerek ekledi:
    - İşte bak ben sana bir telefon kadar yakınım artık dedi. Ağlama haydi al şu mendili sil gözünün yaşını. Zehra mendili alıp gözlerinin yaşını sildikten sonra:
    -Yani öğretmenim ben sizi istediğim zaman görebilecek miyim şimdi?
    -Tabii Zehracım bu numara benim. İstediğin zaman arayabilirsin. Bir sorunun olduğunda da ararsın, canın sıkılınca ararsın, kısacası her zaman ararsın yani.
    -Çok teşekkür ederim öğretmenim. Sizi çok seviyorum dedi ve bir kez daha sarıldı. Öğretmenine. Bu sefer sevincinden sarılmıştı. Öğretmenini belki göremese bile sesini duyabilecek onunla konuşabilecekti. Bu onu çok rahatlatmıştı.
    Okuldan çıkarken Zehra biraz olsun gülüyordu. İpek Zehra’yı dışarıda bekliyordu. Zehra’nınbu halini fark etmiş ama nedenini sormamıştı. Öğretmeninin içeride onu sakinleştirdiği belliydi. Birlikte yavaş yavaş ilerlerken Zehra dönüp okuluna uzaktan bir baktı. İçi bir tuhaf olmuştu. Bir daha bu okulda okuyamayacak olduğunu düşününce tekrar ağlayası geliyordu. Fakat ağlamak istemiyordu artık. Başını önüne eğmişti. İpek’ in
    -Zehra karnene bakabilir miyim? Sen de benimkine bak. Deyişiyle kendine geldi ve karnelerini değiştiler. Birbirlerinin karnelerinin inceleyerek evlerinin yolunu tuttular.
    Zehra evine gidip olan bitenleri annesine teker teker anlattı. Büyük bir heyecanla öğretmeninin ona numarasını verdiğini söyledi ve bunu iyi saklamasını istedi annesinden. Öğretmeninin anlattıklarını, ona söylediklerini bir bir anlattı. Ama bazı şeyleri anlayamadığını söyledi annesine. “ Tüm zorluklara rağmen okumalısın, eğitimini burada noktalamamalısın bana söz ver” demişti öğretmeni. Niye böyle söylemişti anlamamıştı Zehra. Ama annesi anlamıştı Bahar öğretmenin ne demek istediğini. Buradaki kızların erken yaşlarda, okutulmadan yada en fazla ilkokulu okuduktan sonra birkaç sene sonra evlendirildiğini, okuma haklarının ellerinden alındığını, tüm bunlara rağmen onların eğitimlerine devam etmelerini vurgulamak istemişti. Annesi Zehra’ya bu tür konulardan hiç bahsetmediğinden kızının bahar öğretmenin dediklerini anlamamasını doğal karşıladı. Zehra bu konu üzerinde çok fazla durmadığından annesi de açıklama yapmak zorunda kalmadı.
    Zehra şimdi çok huzurluydu. Karnesi de çok güzeldi. Öğretmeniyle de istediği zaman görüşebilecekti. Daha ne isteyebilirdi ki? Şimdi önünde kocaman bir yaz tatili vardı ve İpek’le yapacaklarını düşünüyordu.
    Aradan biraz zaman geçmişti. Zehra ipek’in yanına gitmeyi düşündü. Ne zamandır görüşmemişlerdi. İpek’ten de bir ses çıkmamıştı zaten. Annesinden izin aldıktan sonra İpeklerin evine gitti. Kapı çaldı. Açan İpek’in annesiydi:
    -Buyur Zehra.
    -Fatma teyze İpek evde mi? Oyun oynayalım diyecektim.
    -Kızım İpek’’in işleri var. O artık oyun oynamayacak, sen kendine başka oyun arkadaşları bul olur mu? Hadi Zehracım annene selam söyle. Hoşçakal dedi ve kapıyı kapattı.
    Zehra hiçbir şey anlamamıştı. “İpek daha oyun oynayamaz, kendine başka oyun arkadaşları bul” demek de ne oluyordu? Öylece kalakalmıştı kapıda. Bir anda böyle bir cevap alması onu çok fazla şaşırtmış, bir anlam da verememişti. Kafası karmakarışık ve şaşkın bir şekilde düşünceli adımlarla evine doğru yol aldı.
    Eve geldiğinde çok durgundu. Hala Fatma teyzesinin dediklerini düşünüyor, kafasında onlarca soru oluşuyordu. İpek neden ortalarda gözükmüyordu? Annesi neden öyle söylemişti? Başka oyun arkadaşı bul demek ne demekti? O daha oyun oynayamaz demek ne demekti? Annesine bile selam vermeden içeri girmişti. Annesi kızının halindeki bu değişikliği fark etmişti. Ne olduğunu sormadan edemedi:
    -Kızım ne bu halin? Ne oldu? Zehra biraz durup öyle cevap verdi:
    -Anne İpek’i oyun oynamaya çağırmıştım ya
    -Evet
    -Annesi çıktı kapıya. İpek daha oyun oynayamaz, kendine yeni oyun arkadaşları bul dedi. Niye böyle söyledi anne? İpek niye daha oynayamaz ki? İpek’e bir şey mi oldu ki?
    Annesi durumu hemen anlamıştı. İpek’i evlendireceklerdi. Bu yüzden İpek’in annesi böyle söylemişti. Bunu kızına nasıl söyleyeceğini bilemiyordu. Ama artık söylemenin vakti gelmişti. Bir şekilde gerçekleri öğrenmeliydi. Yarın bir gün, umarım böyle bir şey olmazdı ama onun da başına böyle bir şey gelebilirdi. O zaman ona bu durumu açıklamak gerçekten zor olabilirdi. Zaten Zehra da cevap arayan gözlerle annesine bakınca dayanamayıp kızına açıklama yapma gereksinimi hissetti:
    -Bak kızım Fatma teyzen sana orda şunu söylemeye çalışmış.
    -Neyi?
    -Kızım ipek artık oynayamaz derken İpek’in artık evlendirileceğini belirtmeye çalışmış Fatma teyzen.
    -Nasıl yani ipek evlenecek mi?
    -Evet kızım öyle maalesef. Birkaç seneye evlendirirler. Şimdiden onu evliliğe hazırlıyorlar. Evli bir insanın yapacaklarını ona öğretecekler. O yüzden ona artık oyun falan oynamak yasak olacaktır doğal olarak. Anlatabildim mi kızım?
    -Ya ama anne biz planlar yapmıştık. Bir sürü oyunlar oynayacaktık. Niye böyle yaptı İpek? çok kızdım ona anne.
    -Kızım bu durum İpek’in elinde olan bir durum değil. Ailesi istedikten sonra İpek ne yapabilir ki? Hem şuan sen İpek’in evliliği çok mu istediğini düşünüyorsun?
    -İstemiyor mu?
    -Hayır dedi annesi. Şu an öyle bir durum olsa sen ister misin evlenmeyi? Zehra kesin bir dille:
    -Hayır, istemem tabii ki de anne. Ben hiç evlenmeyeceğim hem. Hep senin yanında
    kalacağım. Kızının bu cevabına gülümseyerek cevap verdi annesi:
    -Bak kızım zamanı gelince elbette evleneceksin. Sadece şu an çok erken o kadar. İnan İpek de öyle düşünüyormuştu ama dediğim gibi ailesi istedikten sonra İpek’in düşünceleri pek önemsenmez.
    -Peki, neden ailesi böyle düşünüyor ki?
    -Kızım bu durum buralarda hep böyledir aslında. Yani burada normalde eskiden kızları okutmazlardı bile. Şimdi ise durum biraz değişti. İlkokula kadar okutuluyor ama devamı getirilmiyor. İpek’te olduğu gibi kız çocuklarını hemen evlendirme yoluna gidiliyor. Adet olmuş buralarda bunlar. Hani sen geçen diyordun ya öğretmenimin dediklerini anlayamadım diye. İşte öğretmenin tam bu konudan bahsediyordu. Sizlerin İpek’in düştüğü konuma düşmemeniz için sizi uyarmış. Tüm engellere rağmen okumalısın diye kastettiği engel işte bu evlendirilme meselesiymiş. Öğretmeninin dediklerini anlayabildin mi?
    -Anne anladım biraz ama kafam da karıştı yine. Şimdi ipek okula damı gitmeyecek?
    -Evet, kızım evli bir insan okuyamaz. Bu yasaktır yani. Anlayacağın İpek daha okuyamayacak.
    -Ya anne ipek’e yazık olmuş o zaman. Hem biz onunla birlikte şehre gidip okul okuyacaktık. Şimdi bunların hiçbiri olmayacak yani öylemi?
    -Öyle kızım bu duruma alışsan iyi olur.
    Zehra’nın gözler dolu dolu olmuştu. O biricik arkadaşı onu yalnız bırakmıştı. Daha doğrusu bunu ailesi onu buna zorlamıştı. İpekle birlikte kurduğu tüm hayalleri suya düşmüştü. Yaş tatilinde yapacaklarını düşünmüyordu artık. Onu düşündüren İpek’in artık okula gidemeyeceğiydi. Birlikte aynı okula gitmeyi, birlikte öğretmen olmayı düşünüyorlardı. Bunların hayalini kuruyorlardı hep. Şimdi bu hayalde yalnızdı arık Zehra. Tek başına devam edecekti yoluna, hayallerine. Gözyaşlarına hakim olamamıştı. Annesine sarılarak ağlamasına devam etti. Sonra bir an duraksadı. Aklın bir şey takılmıştı. Biraz kendine geldikten sonra gözyaşlarını sildi. Annesinin yüzüne doğru baktı ve:
    -Anne sen demiştin ya burada kızlar küçük yaşlarda okutulmadan evlendiriliyor diye, İpek de evlendirilecekmiş. Sen de beni evlendirecek misin? Annesi öylece kalakalmıştı. Ne diyeceğini bilememişti. Sözcükler boğazında takılıp kalmıştı. Kendisine kalsa böyle bir şeye izin vermezdi ama Zehra’nın amcasından korkuyordu. Bu türlü konularda bir türlü çağdaş düşünemiyor, hep eski saçma âdetlere göre hareket ediyordu. Zehra artık ilkokulu da bitirmişti ki amcasının kapılarına dayanması an meselesiydi. Zaten arada bir bu konuyu annesine açar:
    -Bak Gülsüm Hanım ben anlamam. Bu kız okumayacak dedim. Bize ters dedim. Sen zorla ilkokulu bari okusun dedin. Ne yaptımsa bu fikrinden vazgeçiremedim seni. Tamam, ilkokulu okuyor ama bunun devamı olmayacak. Evinde oturacak, evliliğe hazırlanacak. Anlaşıldı mı? Sakın okuması için diretme. Bu kızın babası olmadığından bu türlü konularda benim sözüm geçer. Böyle de olmalı zaten. Millete laf anlatmak zorunda bırakma beni. Yoksa hiç iyi olmaz. Umarım anlaşılmışımdır. Der ve giderdi.
    Şimdi bunları Zehra’ya anlatamazdı. Daha doğrusu anlatmayacaktı. Ne olursa olsun, amcası ne derse desin kızını okutacaktı. Bunda kararlıydı. Kızını böyle bir kader teslim edemezdi. Kızı bu kadar okuma aşkıyla doluyken onun hevesini kursağında bırakamazdı. Üstelik kızı bu duruma hiç alışık değildi. Böyle geleneklere çok yabancıydı. Çünkü ona bundan hiç bahsetmemişti. İpek’in evlilik olayına bu kadar şaşırması ve üzülmesi bundandı aslında.
    Kızına ne cevap versem diye düşünüyordu. Zehra’nın yüzünü ellerinin arasına aldıktan sonra kesin ama titrek bir sesle:
    -Tabii ki de hayır kızım. Her şey zamanı gelince olacak. Sen okuluna devam edeceksin ve istediğin mesleğin sahibi olacaksın. Böyle şeyleri düşünme önünde güzel bir tatil var. Tatilde yapacaklarını düşün. Derslerini de tekrar et. Oldu mu kızım? Hadi kapatalım bu konuyu dedi. Bu konuda daha fazla konuşmak istemiyordu annesi.
    Zehra’nın bir biraz olsun rahatlamıştı içi. Annesinin tedirgin cevap verdiğini anlamıştı ama bunun üzerinde fazla düşünmedi. Ne de olsa böyle bir şey olmayacak demişti. Bu ona yeterdi fakat aklına ipek geldikçe, onunla artık eskisi gibi olamayacağını düşündükçe canı sıkılıyor, ruhu daralıyordu. Artık buna alışsa iyi olurdu. Bu günden itibaren hayallerine İpeksiz devam edecekti.
    Aradan birkaç hafta geçmişti. Zehra artık İpeksiz oyun oynamaya alışmıştı. Arada bir aklına gelmiyor da değildi. Özellikle de salıncakta sallanırken… Tekrar içi sıkılıyordu. O zaman o oyunu bırakıyor, başka bir oyuna başlıyordu.
    Annesi kızının İpek olmadan oyunlarından bir zevk almadığını biliyordu. Bunu tavırlarından anlayabiliyordu. Şu an için ona arkadaş bulamazdı. Diğer sınıf arkadaşlarıyla görüşmesini söylemek istiyordu ama onların da İpek’le aynı kaderi paylaşabileceklerini düşünüp, kızın tekrar hüsrana uğramasından korkuyor ve de bu konu hakkında daha fazla düşünmesini istemiyordu. Aklına bir fikir gelmişti. Yan komşusu Ayşe teyzenin baktığı bir kedisi vardı ve şu sıralar doğum yapmıştı. Dört tane yavru kedisi olmuştu. Ayşe teyze de hepsine birden bakamayacağını, isteyene verebileceğini dediğini anımsamıştı bir an. Kızı hayvanları çok severdi ve bu kedi kızının kafasını kurcalayan yalnızlığına okul açılana kadar bir çözüm olabilirdi. Kızının sıkılmasına daha fazla dayanamayıp yan komşusuna doğru gitti. Ayşe teyzeden bir kedi alabileceğini söyledi. İki kedisi kalmıştı. Onları ayırmaya dayanamadı. ikisini de almaya karar verdi. Ayşe teyzenin bu işine geldiği için düşünmeden kabul etti. İkisini de alıp verdi. Gülsüm hanım kedilerin ikisini de almakla doğrumu etmişti bilmiyordu. Kendileri bile zor geçiniyorlardı ama kızının yüzünde oluşacak o sevinç ifadesini düşününce hiç pişman olmadı. Ne olacaktı sanki? Artan yemeklerini onlara verirlerdi. Hem yemekler de ziyan olmamış olurdu. Bahçe kapısından içeri girdi. Kedileri arkasına saklamıştı. Kendi başına oyun oynamaya çalışan Zehra’ya seslendi:
    -Zehra kızım biraz gelir misin yanıma? Zehra hemen oyunu bıraktı.
    -Tamam, anne dedi. Hemen annesinin yanına geldi.
    -Geldim anne. Efendim? Annesini iki elinin akasında olduğunu fark etti.
    -Anne arkanda bir şey mi var? Niye ellerin arkanda?
    -Evet, bir şey var. Bakalım tahmin edebilecek misin? Sence ne var? Zehra iyice heyecanlanmıştı.
    -Bilmiyorum ki anne hiç tahmin edemedim.
    -Biraz düşün kızım belki bulursun. Zehra düşünüyordu ama aklına en ufak bir şey gelmiyordu. Bu aralar özel olarak istediği bir şey olsaydı belki olur diye tahmin edecekti. Ama öyle istediği bir şey de yoktu ki. İyice meraklanmıştı.
    -Hayır anne ya bilemedim. Söylesene artık çok merak ettim. Tam da bu sırada inceden bir kedi miyavlaması duydu.
    -Anne kedimi yoksa arkandaki? Diye haykırdı.
    -Evet dedi annesi. Kedileri arkasından çıkardı ve Zehra’ya doğru uzattı. Zehra iki yavruyu birden görünce:
    -Hem de iki tane diye tekrar haykırdı. Kediler kucağına aldı. Çok mutlu olmuştu. Canının sıkıntısı birden gidiverdi. Annesine de bir sürü teşekkür ediyordu.
    Merdivenin basamağına oturdu. Kedileri sevmeye başladı. Çok tatlıydılar. Sonra akılına bu kedilere yuva yapmak geldi. Düşünmeye başladı. Nasıl bir yuva olmalıydı? Bir fikir gelmemişti aklına. Annesine danışmanın en iyisi olduğunu düşündü. Annesine dönüp:
    -Anne, kedilere yuva yapalım istiyorum ama nasıl olacak bilemedim. Aklıma bir şey gelmedi.
    Annesi de düşünmeye başladı. Bu arada kızını böyle mutlu görmek onu çok sevindirmişti. Yalnızlığını, sıkıntısını unutuvermişti. Kediler kızını bir süre oyalayabilirdi. Sonra kızının sorusu geldi akınla.
    -Yaparız kızım. Ne var bunda? Bak şu odunluğun yanında kartonlar var ya onlarla küçük güzel bir ev yapabiliriz.
    -Peki anne yağmur yağınca ıslanmaz mı karton?
    -Doğru, haklısın kızım. O zaman bizde naylon geçiririz üstüne. Hiçbir şeycikler olmaz.
    -Tamam o zaman anne dedi ve kedileri annesinin kucağına koyduktan sonra odunların yanına koşarak gitti. Hemen bulduğu en sağlam kartonu aldı ve annesinin yanına getirdi.
    Annesi de kedileri güvenli bir yere koyduktan sonra kartonu aldı ve yan yatırdı. Daha sonra kullanılmadıkları eşyaları koyduğu evin dışındaki ev şeklindeki küçük yerden uzun bir naylon parçasını getirmesini istedi Zehra’dan. Zehra yine hızla gitti ve o naylonu bulup getirdi. Annesi naylonu alıp güzel bir şekilde kartonun etrafına sardı. Bir şey eksik olmuş gibi geliyordu Zehra’ya. Evet bulmuştu. Kediler bu sert kartonun içinde mi yatacaklardı. Annesine:
    -Anne karton sert değimli kedilere? Böyle mi yatacaklar içinde? Annesini kızının bu ince düşüncesi hoşuna gitmişti. Gülümseyerek:
    -Aferin kızım. Doğru söylüyorsun. Kediler yumuşak yeri sever zaten. Dur ben içeriden onlara bir şey bulayım dedi ve içeri girdi. Zehra da bir gözü kapıda bir gözü de kedilerde annesini bekliyordu. Annesi elinde küçük bir minderle kapıda göründü. Minderi de yerleştirdikten sonra:
    -İşte oldu dedi. Zehra da çok sevinerek:
    -Yaşasın artık kedilerin de bir evi oldu. Hem de sıcak ve yumuşak. Ellerine sağlık annecim dedi. Annesinin boynuna sarıldı ve öptü onu. Sonra da kedilere döndü. Onları kucağına alıp minderin üstüne koydu. Kediler etraflarını koklamaya başladılar. Bulundukları yeri tanımaya çalıştıkları belliydi. İyice tanıyınca oldukları yere kıvrılıp yattılar. Beğendikleri her hallerinden belliydi. Hemen uyku haline geçtiler. Kediler yuvalarını sevmişlerdi. Bu durum Zehra’yı çok sevindirmişti.
    Zehra oyalanacak bir şey bulmuştu artık. Her gün, sabahları uyanır uyanmaz hemen kedilerin yanına gider onlara sür verir, biraz okşar, sonra gider kahvaltısını yapardı. Evde işi bitince, tekrar kedilerin yanına gider, neredeyse tüm günün onların yanında geçirirdi.
    Günler gayet güzel geçiyordu Zehra için. Zehra böyle mutluyken, annesinin keyfine zaten diyecek olmuyordu. Bu durum fazla uzun sürmemişti. Bir akşam Zehra’nın amcasını eve gelmesiyle son bulmuştu. çünkü Zehra’nın amcası gelip annesine, Zehra’nın bir taliplisinin olduğunu ve bu hafta içerisinde istemeye geleceğini söylemişti. Bu arada Gülsüm Hanım Zehra’nın amcasının neden geldiğini anladığından Zehra’dan dışarıda kedilerle oynamasını istemişti. Fakat Zehra ister istemez konuşmalarına kulak misafiri olmuştu. Çünkü seslerini yükselterek konuşuyorlardı. Annesi amcasına:
    -Ben sana ne diyorum sen ne yapıyorsun? Ne taliplisi? İstemiyorum, gelmesinler.
    -Bak Gülsüm ben sana bunu daha önce de defalarca söylemiştim. Burada âdet böyledir bilmiyor musun sanki? Bırak şu kızım okusun. Bir mesleği olsun ayaklarını. Kız kısmı okumaz. Okulu bir kere unutun. Beni kızdırma.
    -Bak o daha çocuk, yaşı çok küçük.
    -Sen evlendiğinde kaç yaşındaydın saki? Şimdi sözlenir, bir iki sene sonra da evlenir işte.
    -Eskiden cahildik. İstemesekte, ailelerimizin cahilliği yüzünden evlendirildik. Artık devir değişti. Şunu anlasan ne olur sanki? Amcası iyice sinirlenmişti.
    -Gülsüm ben ne diyorsam o olacak. Beni sinirlendirme daha fazla. Görücü geleceği zaman size haber veririm. Siz de şimdiden başlayın hazırlıklara dedi ve hızla kapıyı açtı. Kapının hemen yanında duran Zehra’yı görmemezlikten gelerek, sinirli bir şekilde oradan hızla uzaklaştı.
    Zehra duyduklarına inanamamıştı. Amcası onu evlendirecekti. Okula gitmesine hiç izin vermemişti zaten. Zehra büyük bir şok içerisindeydi. Bu nasıl olurdu? İpek’ten sonra sıra şimdi de ondamıydı? Ama o daha çocuktu, içinde oyular oynama, gezip tozma istekleri vardı. Nasıl olurda evlenebilirdi? Hele de okulu bırakmak zorumda kalmak, ileride öğretmen olmayacağını düşünmek ona çok acı vermişti. Şimdi her şey daha da belirsizleşmişti. Büyük bir karamsarlığa düşmüş, hüsrana uğramıştı. Amcası neden böyle yapmıştı? Hiç mi hatırı yoktu onun için? Neden böyle düşünüyordu? Evlenmese okusa ne olurdu? Ne değişirdi onun hayatında? Çok kötü birisi miydi amcası? Zaten onunla bir kere bile ilgilenmez, gelip başını okşamazdı. Bir de bu konuşmalarını duyunca büsbütün soğumuştu amcasından. Ağlayamıyordu. Boğazında bir şeyler düğümleniyordu. Yerinden kalkabilecek gücü bulamıyordu kendinde.
    Kapının aralığından annesi çarptı gözüne. Kanepeye çökmüş, gözünü kırpmadan öylece dalıp gitmişti. Onun da şokta olduğunu anlayabiliyordu. Bu her halinden belli oluyordu zaten. Kalkıp annesini yanına gitmek istedi. Kendini biraz toparlayıp, şokun etkisinden biraz olsun kurtulunca annesinin yanına gitti. Annesi de kızını görünce bir şey belli etmemek için kendini toparlamaya çalıştı. Zorla da olsa biraz gülümseyerek:
    -Sevdin mi kızım kedileri? Ne yapıyorlar? Diye bir cümle çıktı ağzından. Zehra annesinin ona bir şey belli etmemek için çırpındığını anlamıştı. Ama o şokun verdiği etkiyle Zehra direkt:
    -Anne amcam beni neden evlendirecek? Annesi bu soruyla beyninden vurulmuşa dönmüştü. O kadar saklamaya çalışmasına rağmen Zehra her şeyi duymuştu. Bu soruyla ikinci bir şok daha yaşamıştı. Çaresiz:
    -Öyle düşünüyormuş kızım. Çok kararlı bu fikrinde... Zehra biraz ağlamaklı:
    -Peki anne sen buna izin verecek misin? Kızının bu sorusu içine bir ok gibi saplanmıştı.
    -Ah kızım bana kalsa hayatta böyle bir şeyi istemem ama ne yapabiliriz ki? Annesinin bu çaresiz konuşması ona çok dokunmuştu. Sonra birden aklına öğretmeninin sınıfta söyledikleri geldi. O zamanlar öğretmeninin konuşması onun için bir anlam ifade etmemişti. Oysa şimdi o sözlerin tam kendisine göre denilmiş olduğunu ve uygulamanın zamanının geldiğini düşündü. Annesine:
    -Anne sana okulun son günü öğretmenimizin bize söylediklerini anlatmıştım ya, hatırlıyor musun? Annesi biraz duraksadı, Zehra konuşmasına devam ediyordu:
    -Hani ne olursa olsun zorluklara karşı dik durmamız gerektiğini, gerekirse bazı şeylere karşı gelmemizi söylemişti ya, biz de öyle yapalım. Lütfen anne bir şeyler yapalım. Ben evlenemem, okumak istiyorum ben dedi ve ne zamandır tutuğu gözyaşlarını bu sefer tutamayıp, hıçkırıklara boğularak ağlamaya başladı.
    Annesi kendisine kızmıştı. Kızını okutmaya o kadar kararlıyken birden böyle bir karamsarlığa düşmesi onu sinirlendirmişti. Zehra ağladıkça gözlerinden düşen her damlada yüreğinden bir şeyler sökülüyordu sanki. Kızının hayallerini yok oluşunu görmek, gözlerindeki o parıltının derin bir boşlukta yok olduğuna görmek ona dayanılamaz bir acı veriyordu.
    Bir şeyler yapmalıydı annesi. Böyle çabuk pes etmemeliydi. Bahar öğretmenin söylediklerinde çok haklıydı. Artık bazı şeylere karşı dik durmanın vakti gelmişti. Kızı için bunu yapmalıydı. Ne olursa olsun onun kaderi kendisinin ve köydeki diğer kızların kaderine benzemeyecekti. Eski âdetleri sürdürmenin manası yoktu. Hem köyde artık eskisi gibi düşünmeyip kızlarını okutanların sayısı yavaş yavaş artıyordu. Kendileri de o ailelerden biri olabilirdi.
    Sonra bir an Zehra’nın amcası geldi aklına. O, çok huysuz, dediğim dedik bir insandı. Sırf şu âdetleri uğruna yapmayacağı yoktu. Zehra okuluna devam etse, evlenmese köylü onu dışlayacakmış gibi düşünüyordu. Çoğu kimsenin atık böyle düşünmediğini kaç kere anlatıyordu ama amcası kesinlikle ikna olmuyordu. Çünkü kendisi eski düşüncelerinden kurtulamadığından, kızlarını okutan ailelere hiçte hoş gözlerle bakmıyordu, kendisine de böyle bakılacağını sanıyordu. İşin içinde böyle bir insan olduğundan karşı gelmenin, onu ikna etmenin hiçbir faydası yoktu. Başka bir şeyler yapmalıydı kızı için, geleceği için.
    Biraz düşündükten sonra aklına bir fikir gelmişti. Bundan başka yapabileceği bir şey yoktu. O da buralardan uzaklaşmaktı… Burada kalsalar, ne kadar direnseler amcası sözünden kesinlikle dönmezdi. Zehra’yı okutmaz, hemen evlendirirdi. Zaten hemen bir görücü bulmuştu bile.
    Kıyıda, köşede yapıp sattıklarından kalma biraz biriktirdikleri vardı. Onunla bir süre idare eder, sonra da bir iş bulup, geçinip giderlerdi. Evet, şu an en mantıklısı buydu. Biraz riskliydi bu karar. Ne de olsa hayatlarında köyden dışarı hiç çıkmamışlardı. Başka şehirde ne yapabilirlerdi ama Zehra için bu riski göze almalıydı. Bu düşüncesini Zehra ile paylaştı annesi.
    Zehra ikilemde kalmıştı. Köyünü çok seviyordu. Burada doğmuş burada büyümüştü ama diğer taraftan da geleceğini, hayallerini düşünüyordu. Yapacak bir şey yoktu, gitmeyi kabul etti.
    O akşam hemen hazırlanmaya başladılar. Çok fazla eşyaları yoktu, hazırlanmaları fazla uzun sürmedi. Önce tüm kıyafetlerini, Zehra’nın babasının yıllar önce kullandığı eski bir bavula yerleştirdiler. Annesi birikmiş paralarını bir yemeniye sarıp, güzelce çantasına yerleştirdi. Ufak tefek kap kacak da alıp, onları bir beze sardıktan sonra büyük bir torbaya koyup, işlerini bitirdiler. Sıra uyumaya gelmişti. Yarın sabah daha gün doğmadan gideceklerdi köylerinden.
    Sabah ezanı okunmuştu. Annesi namazını kıldıktan sonra Zehra’yı uyandırdı. Çabucak bir şeyler yediler. Yanlarına biraz yiyecek aldıktan sonra tam yola koyulacaklardı ki Zehra’nın aklına bir an kediler geldi.
    -Anne kediler diye kısık bir sesle haykırdı. Kedileri tamamen unutuşlardı telaştan. Orada öylece bırakamazlardı onları. Annesi:
    -Tamam, onları da alalım yanımıza dedi. Zehra sevinçle kucağına aldı kedileri ama annesi onların öyle kucakta gidemeyeceklerini söyleyerek kedileri kartona koydu. Kartonu iyice kapattıktan sonra birkaç delik açtı kedilerin hava alması için. Zehra kartonu kucağına aldı, annesi de bavulla poşeti… Bilinmeyene doğru yol almaya başladılar.
    Zehra’nın içini büyük bir üzüntü kaplamıştı. Sonuçta köyünü çok seviyordu. Bütün anıları burada geçmişti. Evlerini de çok seviyordu. Annesiyle bahçe maceraları, İpek’le oynadıkları oyunlar bir bir canlanmıştı gözünde. Şimdi tüm bu yaşananları bilinmeyen bir geleceğe doğru giderken arkasında bırakıyordu gözü yaşlı. Kafasında geçmişe ait bir sürü anı ve geleceğe ait birçok soru ile adımları küçülmüş, ağır ağır ilerlemeye başlamıştı. Bir süre sonra annesini arkasını dönüp:
    -Zehra acele et kızım deyişiyle kendine geldi ve hızla kasabaya giden minibüslerin durağına doğru ilerlediler.
    Hemen bir minibüs bulup kasabaya doğru yol adılar. Sabahın etrafa çöken sisinin ardında, köyü gözden kayboluyordu. Köyden uzaklaştıkça Zehra’nın üzüntüsü de gittikçe artıyordu. Artık arkasına bakmıyor, annesiyle kuracakları yeni hayatı düşünüyordu. Acaba nasıl olacaktı? Nelerle karşılaşacaklardı? Ama olsun diyordu. Yanında annesi olduktan sonra kendini güvende hissediyordu. Zehra bu düşüncelerle annesine sarıldı ve uykuya daldı.
    Kasabaya vardılar. Hemen bir otobüs bulup, köylerinden çok uzakta bir yere, İstanbul’a gitmeye karar vermişti annesi bir anda. Neden orayı tercih ettiğini bilmiyordu. Galiba ismini en çok duyduğu bir şehir oluğundan orayı tercih emişti. Otobüse yerleştiler. Yarı uykulu Zehra tekrar annesini omzuna başını koyarak uyumaya devam etti. Yalnız annesi gözünü kırpmıyordu. Aceleyle bir karar vermişlerdi. Peki ya şimdi ne olacaktı? Asla pişman değildi ama düşünmeden de yapamıyordu. Oralarda geçinebilecekler miydi? Alışabilecekler miydi şehir yaşantısına? Nasıl insanlarla karşılaşacaklardı? Kafasında bin bir soruyla nihayet annesi de uykuya daldı.
    İşte İstanbul’a varmışlardı. Asıl sorun bundan sonra başlıyordu. Kalacak bir yer bulmalıydılar öncelikle. Koskoca bir şehrin ortasındaydılar. Tüm dün boyunca bütçelerine uygun, kiralık bir ev aradılar. Sonunda bir ev buldular. Şehrin biraz dışındaydı buldukları ev. Tam onlara göreydi ve de eski evlerini anımsatıyordu: iki odalı, bahçeli, küçük ve uygundu.
    O günün sonunda çok yorulmuşlardı. Evde yatacak henüz bir şey yoktu. Ev sahibi onların bu durumuna acımış ve bir yer yatağıyla yastık ve yorgan vermişti. Çok makbul geçmişti ev sahibinin bu jesti. Anne kız birbirlerine sarılarak uykuya daldılar.
    Ertesi gün Zehra’nın annesi iş bulmalıydı. Yoksa biriktirdikleri paraları kısa zamanda tükenecekti. Bu yüzden bakkaldan kahvaltılık bir şeyler alıp, yedikten sonra yakın çevrelerde iş aramaya çıktı. Yakınlarda bir tekstil fabrikası vardı. İşçi alıp almayacaklarını bilmiyordu ama yine de şansını denemek istedi. Girip yetkili kişilerle konuşunca fabrikaya bir işçi alabileceklerini söyleyip, hemen işe aldılar. Ertesi günden itibaren işe başlamasını söylediler.
    Zehra’nın annesi çok mutluydu. Buna inanamıyordu. Her şey yolunda gidiyordu. Hayat bundan sonra yüzlerine gülecekti galiba. Arada Zehra’nın annesi aklına gelmiyor değildi. Kim bilir evlerini terk etmiş olduğunu görünce ne yapmış, nasıl sinirlenmiştir. Aklına geldikçe korkuyordu aslında ama sonra düşünüyordu; amcası hiç köyden dışarı çıkmamıştı. Âdetlerine çok bağlı olmasına rağmen onları aramaya çıkacağını sanmıyordu. Bununla uğraşmazdı. Diyelim aramaya çıktı; gittikleri şehri dahi bilmiyordu. Bunu kimseciklere söylememişlerdi. Bir şekilde öğrense bile koskoca İstanbul’da onları nereden bulacaktı. Bu açıdan rahatlıyordu ama köylerine dönemezlerdi. En azından Zehra mesleğini eline alıp, evlenene kadar… Bunu düşündükçe içini bir hüzün kaplıyordu. Bu duruma alışmaya çalışıyordu. Şimdi bunlarla kafasını yormamalıydı. Önlerinde uzun bir gelecek vardı.
    Bir ara köyden birisini arayıp Zehra’nın amcasının ne tepki verdiğini sormuşlardı. Amcası ilk zamanlar çok fazla sinirlenmiş, çok tepki göstermiş fakat artık bu konuyla ilgilenmiyormuş. Hayatlarından çıkarmış Zehra ile annesini. Bu durum bir açıdan onları üzmüş olsa da artık geleceklerini tehdit eden bir sorunun kalmamış olması onları rahatlatmıştı.
    Günler çok güzel geçiyordu. Zehra okuluna alışmış, arkadaşlarıyla gayet güzel anlaşıyordu. Dersleri de zaten güzeldi… Durumları da iyiydi. Rahat geçiniyorlardı. Komşularıyla da anlaşmışlardı. Artık bir sorun kalmamıştı hayatlarında. Bundan sonra güzel günler onları bekliyordu…

      Forum Saati Salı Nis. 25, 2017 8:40 am