Giresun Üniversitesi Türkçe Topluluğu

Türkiye'den erişim engeli nedeniyle yeni adresimiz: turkcetoplulugu.weebly.com

Nar Ağacı
Nazan Bekiroğlu
(%25 İndirimle)
Beyaz Türkler K.
Alev Alatlı
(%25 İndirimle)
turkcetoplulugu.weebly.com Topluluğumuzun yeni adresi
Kendini Açma
B. Çetinkaya

    Baba Cinayeti-Buket Vural-

    Paylaş

    1001110056

    Mesaj Sayısı : 1
    Kayıt tarihi : 24/12/10

    Baba Cinayeti-Buket Vural-

    Mesaj  1001110056 Bir Cuma Ara. 24, 2010 8:50 pm

    İnce yağan bir yağmur ve dışarıda hoş bir kaçışma. Bir an düşündüm geçen herkesi de hangisi benim gibi acılar yaşamış olabilirdi? Uzun uzun düşündüm. Şiddetli bir aile kavgasından çıkıp yollara vurmak kendini ve gelen geçeni merakla seyretmek. Biraz olsun rahatlamıştım sabah ki büyük kavganın ardından. Aslında büyük bir kavga da sayılmazdı belki. Alışıla geldik durumlardan biriydi sadece. Ki babam hep böyleydi. Küçükken sırf dükkâna geç kaldığım için yediğim dayağın yanında bu neydi ki? Birkaç tokat. Evet, evet bir iki tane tokattı sadece. Günlerce içimden çıkmamıştı. Gözyaşlarımla ağlayamamıştım belki ama kalbimden akmıştı gözyaşlarım. Bu sabah tokat yoktu ama. Belki utanıyordu artık bana vurmaya babam. Büyümüştüm artık bekli de onunda gözünde. Ya da Nigar ağlar diye korkmuştu bu defa. Ufak masum Nigar. Daha iki yaşındaydı ve bu ailede yaşayacak daha o kadar çok şeyi vardı ki. Kardeşim Nigar, güzel kardeşim benim. Hiç ağlamaması için canımı bile verebilirdim. Nasılda ürkmüştü bu sabah bağırışlardan. Nasılda sarıldı sonra bana ağabeyciğim diye. O anı düşününce geçiverdi sanki acılarım birden. Geçmiş tam on sekiz yılın acıları geçiverdi bir anda.
    Yağmur daha da hızlanmaya başladı ve ben daha fazla ıslanmamak, beni düşünen uçsuz düşüncelerimden kurtulmak adına bir adım attım. Koştum ve koştum… Okula gitmeye karar verdim. Gittiğimde birkaç ders geç kalmıştım üstelik. Benli duygularımdan kopamadığımdan yalnız kalmıştım. İçimde sabah olan kavga yankılanmaya devam ediyordu. Bedenim bulunduğum sınıfta aklım ise hala yaşananlardaydı. Beni düşündüm biraz daha. Sonra annemi de kattım düşüncelerime ve daha sonra Nigar’ı da.
    Yaşanan çile, babamın bitmek tükenmek bilmeyen işkenceleri ve ezilen bizler. Ben olmaktan çıktım birden. Çünkü bizdik tüm bunları yaşayan. Evet bizdik! Nigar, annem ve ben!
    Öğlen olmuştu ben bu düşüncelerle boğuşurken. Geçen derslerin de zamanında farkında değildim. Tek başıma kalınca mantıklı düşünmeye başlamıştım. Bir kurtuluş yolu olmalıydı. Evet, bir kurtuluş yolu mutlaka olmalıydı. Belki de babamın bu sinirle tavırlarının bir sebebi olabilirdi. Sonra bir iş arama fikri doğdu aniden. Sorumluluklar paylaşıldığında sevgide saygıda artarmış ya… O hışımla çıkıverdim sınıftan. Ders falan yalan geliyordu. Hangi ders benim durumumu aydınlatabilirdi ki? Hangi konu babamı çözebilir, üstüne durumu düzeltebilirdi? Islak caddelerde yürüdüm durdum belki bir umut, bulurum bir şeyler diye. Kime sorsam ihtiyaç yoktu. Kimi şaşkınca ve acıyarak bakıyordu yüzüme. Yüzümden anlaşılıyor muydu çektiğim çile?
    Ben tam tutunmaya çalışırken tek parmağımla hayata değil ki elimden tutan sanki parmaklarımı itiyorlardı bakışlarla. Bu defa umudum beni taşıdı ıslak caddelerde. Kazananda ben olmuştum bu kez.
    Küçük bir pidecide garsonluk buldum. Alacağım ücrette fena değildi üstelik. Zaten bunu düşünecek durumda yoktu. İhtiyacım vardı bu işe. Ama bir sorun çıkmıştı işte. Çalışma saatleri… Öğleden sonra hemen gelmeliydim pideciye fakat okuldaki dersler ne olacaktı? Başka bir iş bulmam da zordu. Dükkânın sahibi de çok sıcak biriydi üstelik. Diğerleri gibi garip ve acıyarak bakmamıştı yüzüme. Bir hal çaresi bulurum diye düşündüm ve kabul ettim işi.
    —Hayırlı olsun çocuk. Sana da bana da hayırlı olsun.

    —Sağ ol ağabey gerçekten çok ihtiyacım vardı.

    —Burada emeğinin karşılığını alırsın oğlum merak etme. Yarın gel başla.

    —Tamam ağabey. Tekrar sağ ol.

    Yüzüm gülerek çıktım dükkândan. İşveren çok iyi birine benziyordu. Eve de yakındı üstelik dükkân. Birkaç mahalle ilerimizdeydi. Bu işe tüm umutlarımı yığdım o anda. Evin yükünü de hafifletmenin verdiği mutlulukla sabah ki kavga hiç olmamış gibi gittim eve.
    Sahi neydi babamı o kadar sinirlendiren ki? Üzerime giymek için bir mont istemiştim sadece. Utanmadan giyeceğim temiz, güzel bir mont. Delikanlı olmuştum artık beğenilmek ve beğenmek benimde hakkımdı. Pek anlam verememiştim babamın bu tavrına. Durumumuzda kötü sayılmazdı üstelik. Neyse geride kalmıştı tüm yaşananlar yeni bir gece ve yeni umutlarla girdim eve.
    Bir sakinlik vardı evde de. Anneciğim yine olanca gücüyle hazırlamıştı sofrayı. Nigar minik minik adımlarla dolanıyordu odada. Bende sabah çıktığım gibi karamsar değildim bir umut vardı gözlerimde. Babam işten gelince diziliverdik sofraya. Anneciğimin yaptığı yemekler tabağımıza konarken açıverdim konuyu.
    —Baba ben iş buldum.
    Bir şaşkınlık doğdu babamın da annemin de yüzünde. Babam birkaç dakika sessiz kalıp düşündü. Tabi bu sessizliği uzun sürmemişti.

    —Ne yapalım yani iş bulduysan? Tebrik edip davul mu tutalım? Bana mı buldun işi kendine buldun. Hayrını gör.

    Üzülmedim hatta şaşırmadım bile. Babamın bilindik halleriydi bunlar. Her zaman yaptıklarından pekte farkı yoktu. Alıştığım, sindirdiğim bir hayatın ufak bir kereseydi sadece. Anneciğim şaşırmıştı sadece. Beklide sabah ki kavga nedeniyle iş bulduğumu düşünüyordu. Muhtemelen babamda öyle… Alakası yoktu üstelik. Sorun parasızlık değildi. Biz bunu zaten kabullenmiştik fakir olmadan fakirlik yaşamayı kabullenmiştik. Sorun babamın bu halleriydi sadece. Fazla sorumluluğunun olduğunu düşündüğüm için biraz olsun yükünü hafifletmek istemiştim sadece. Fazla sorumluluğunun olduğunu düşünmüş ama yine babama yaranamamıştım. Neyi anlamıştı ki zaten?
    Yemek bitince sofrayı topladık apar topar. Bende anneme yardım ettim. Çok yorgun görünüyordu üstelik. Birazda endişeliydi. Konuşmaya başladık.

    —Mont almak için mi girdin oğlum işe?

    —Hayır, hepimizin ihtiyacı olduğunu bildiğim için. Belki babam biraz daha rahatlar ve daha fazla üzerimize girmez diye düşünüyordum.

    Zavallı anneciğimin gözleri dolmuştu.

    —Peki ya okul?

    —Onu hallettim anneciğim sen düşünme çıkışta gideceğim işe. Sen bunları düşünme anne. Çok daha mutlu ve huzurlu olacağız göreceksin.

    Halledememiştim oysa. Yapacak bir şey yoktu ama. Hepimizin gerçekten ihtiyacı vardı bu işe.
    Nigar ile oynadım biraz o da büyümeye başlamıştı epeyce. Adımlarını daha sağlam atmaya başlamıştı. Daha bir mutlu oldum onu bu halde gördüğümde. Ona daha iyi bir gelecek sunmak istiyordum. Benim yaşadıklarımı yaşamaması gerekiyordun. En azından ben bunun için elimden gelene yapacaktım.

    —Anne ben yatıyorum!

    —Tamam, oğlum Allah rahatlık versin güzelce yat dinlen.

    Sabah apar topar çıktım evden. Okulda bir yığın derslerden sonra öğle tatili gelmişti. Hemen pideciye gittim. Ahmet Ağabey bana neler yapmam gerektiğini öğretti. Çok zor görünmüyordu. Hemen öğrendim neler yapmam gerektiğini. Eğlencelide bir işti doğrusu. Biraz yorucuydu fakat sevdim işimi. Sekiz saat çalıştıktan sonra Ahmet Ağabey çıkabileceğimi söyledi. Yorgunluğun da verdiği bitkinlikle eve biraz geç gittim. Babam eve gelmemişti. Bazen yapıyordu böyle zaten. Nigar uyumuş annemde nakış işliyordu. Bir şeyler yedikten sonra biraz uzanmıştım. Bedenimde büyük bir yorgunluk kalbimde işe yaramanın verdiği hazla uyudum.
    Sabah okul, öğlen iş derken bir ay sonra okula gittiğimde okuldan devamsızlık nedeniyle atıldığımı öğrendim. Evdekilere bu durumu anlatamadım. Her sabah okula gider gibi çıkıyordum evden. Ahmet Ağabey’e durumu anlattım ve beni sabah için de işe çağırdı. Kazancım artmıştı. İlk maaşımla kendime güzel bir mont, Nigar’a bir tulum, anneme de bir şal aldım. Babama bir şey alamama gerek kalmamıştı çünkü artık çok geç geliyordu eve. Sebebini anneme sorduğumda garip bir ifade belirdi yüzünde. Babamın gelmeyişi huzurumuzu da etkiliyordu. Daha huzurlu ve mutluydum.
    Devamsızlıktan kaldığım okulumu tamamen bırakmaz zorunda kalmıştım ayrıca babam eve hiç uğramamaya başlamıştı. Bütün sorumluluk bana kalmış evin tüm yükünü üslenmiştim.
    Ahmet ağabey de zor günlerimin destekçisi oldu. Tepeden tırnağa temiz elbiselerimle dolaşmak, kardeşime bakmak, annemin işlerini kolaylamak beni epey büyütmüştü. Kendimi kocaman bir adam gibi hissetmeye başlamıştım.
    Eve nadir gelen babam her gelişinde ufacık sebeplerle evi inletmeye devam etti. Değişen bir durum vardı bu defa. Bana vuramaz, bağıramaz hale gelmişti. Belki büyüdüğümü fark ediyordu, beklide bize para verme zahmetinden onu kurtardığım için bir teşekkürdü bu. Yok saymak… Annem için durum değişmedi fakat. Her hakarete maruz kalıyordu. Babam keşke eve hiç ama hiç uğramasaydı. Evet, keşke olmasaydı yanımızda. Artık böyle düşünmeye başlamıştım. Bu zamana kadar bir yükmüşüz gibi davranmıştı bize ama artık işe yaramaya başlamıştım ve aileme bakabilecek durumdaydım. Buzdolabımız daha doluydu ben çalışmaya başladıktan sonra ve de giydiklerimiz az da olsa eskisinden iyiydi. Sadece okula diye evden çıkmak beni rahatsız ediyordu. Ama anlatamazdım anlatamadım da. Annemin dertli başına bir üzüntüde ben ekleyemezdim.
    O gün daha iyi anladın şansın doğuştan geldiğini. Herkese gülmüyordu işte hayat. Akranlarım okula gidip sinemalarda gezerken ben sabahtan akşama kadar çalışıyordum. Üzülmek değildi bu. Kabullenmekti beklide. Bende kabullendim bu gerçeği geçte olsa.
    Ahmet Ağabey işimi iyi yaptığından mı gördüğünden mi bilmiyorum maaşıma biraz daha zam yatı. Çok değildi ama beni çok sevindirdi. O gece eve kollarım meyve poşetleriyle dolu gittim. Nigar’a da bir bebek almıştım. Annem beni o halde görünce başladı ağlamaya. Mutluluktandı gözyaşları. Benimle gurur duyduğu belliydi. O gece güzel bir ziyafet çektik

    —Kesene bereket oğlum yine doydu karnımız sayende.

    —Afiyet olsun annecim Allah huzurumuzu bozmasın da daha güzellerini yiyelim.

    Televizyon karşısına geçip meyvelerimizi yediğimiz sırada babam geldi. Kör kütük sarhoştu. Annemi kolumdan tuttu ve:

    —Git bu evden kadın!
    Diye ağrınmaya başladı. Sebebini anlayamadık ama hepimiz çok korkuyorduk. Üstelik sadece annemi değil bizi de istemiyordu. Ne yapacağımızı şaşırmıştı. Sarhoş olduğu için mi diyordu yoksa gerçekten istemiyor muydu biz anlayamadık. Hepiniz gidin istemiyorum sizi demişti.
    Babamı ittirmemle yere yıkılması bir oldu. Gerçekten kör kütük sarhoştu ve leş gibi kokuyordu. Önceleri de içen birisiydi ama bu kadar fazla içmezdi. Babamın odada bırakıp Nigar’ın odasına gittik. Zaten korkmuştu ve uyanmıştı. O gece hep birlikte Nigar’ın odasında kaldık. Annem perişandı ve bu aralar daha da çöktüğünü fark ettim. Annemi bu halde görmeye dayanamıyordum. Ve elimden bir şeyin gelmemesi beni çok üzüyordu.
    Babam tam bir hafta eve hiç uğramadı. Biz artık kendi kendimize yeter duruma gelmiştik zaten. Annemde çalışmak istemeye başlamıştı. Nigar daha ufaktı onu bırakabileceğimiz kimsemiz yoktu ki. Bütün yük sırtıma binmişti. İsyan etmiyordum fakat çok hırpalanmaya başlamıştım artık. Zayıfladığımı bile hissediyordum.
    Bir süre sonra tekrar eve geldi babam arada eve uğramaya başlamıştı. Biz o gelince hemen diğer odaya geçiyorduk artık. En sonunda ona da koymuş olacak ki dayanamadı ve:

    — Gidin gidin! Ben kimim ki? Beni adam yerine koyan mı var? Hepinize lanet olsun!

    Annem tek bir kelime bile etmedi. Ne yapabilirdi ki zaten? Daha on üç yaşında evlenmişti babamla. Kimsesiz gibiydi yani. Bir ben birde Nigar vardı işte. Anneme teselli vermek yine bana kalmıştı. Birbirimizin tek destekçisiydik.

    —Üzülme anneciğim geçecek bana inan gerçekten geçecek. Hiçbir şeyden korkmana gerek yok artık. Bak kocaman bir oğlun var kızın büyüyecek sonra ben çalışıyorum ve size her koşulda bakarım anneciğim bana inan. Bütün bu günler geride kalacak zamanı geldiğinde.

    —Ben kendime üzülmüyorum artık oğlum ben yaşayacağımı yaşamışım. Demek ki çekilecek çilem varmış, kaderim böyleymiş. Ben artık size üzülüyorum arkamdan sürüklediğim sizlere. Başka hiç bir şey yok üzüldüm. Benim yüzümden yaşadıklarınız beni üzüyor.
    Geceleri yatağa girdiğimde farlı düşünceler gelmeye başlamıştı aklıma. Başka eve çıkmak, babamı bırakmak, daha huzurlu bir yere gitmek gibi. Ama bunun içim çok daha fazla çalışıp para biriktirmem gerekiyordu. En önemlisi de aneminde bunu istemesi gerekiyordu. Anlaşılan daha zamana ihtiyacımız vardı. Zamana bıraktım…
    Aklımda yine planlarla çalıştığım bir günde dükkâna gelen bir kıza âşık oldum. İşte o an dünyam değişti sanki. Hayatta güzel şeylerinde olabileceğini gördüm. Sakin, güzel tatlı bir kızdı. Öyle vurulmuştum ki durumu Ahmet Ağabey bile anlamıştı. Dükkândan apar topar izin aldım ve kızı evine kadar takip ettim. Evi de evimize bayağı yakındı. Akşam eve geldiğimde sanki hiçbir şey umurumda değildi. Aklımda hep aynı yüz. Bütün gece hep onu düşündüm. Adı neydi acaba? Tekrar dükkâna gelir miydi? Her gün onu görmeyi hayal ederek gidiyordum dükkâna.
    Tam bir hafta sonra bir arkadaş gurubuyla tekrar geldiklerinde elim ayağıma dolaştı. O gün de adının Eylül olduğunu öğrendim. Eylül… Mutsuz dünyama umut getirmişti bu isim. Her gün o gelecek diye giyinmeye başlamıştım. Çok nadir gelse de bu bana yetiyordu. Gözümü ayırmadan bakıyordum ve arkadaşları bunu anladı. Bana bakıp gülüşmeye başladılar. İşte ilk defa o anda Eylül ile göz göze geldik. Bir faklı bakmışta bana. Neredeyse kalbim yerinden çıkacaktı. Gerçekten bana bakmıştı. Buna hem inanamıyordum hem de mutluluktan yerimde duramıyordum. Masalarını toplamak için yanlarına gittiğimde onlar kalkıyorlardı. Nasıl olduğunu bende anlayamadım fakat birden ağzımdan dökülmeye başladı o sözcükler

    —Gitmesen olmaz mı?
    Büyük bir gülüşme kopmuştu arkadaşları arasında. Eylül de bende kıp kırmızı olmuştuk. Dükkânı terk ettiklerinde ben hala yerimde duruyordum. Şoktan ve ağzımdan çıkan kelimelerin verdiği utançtan ne yapacağımı bilemiyordum. İstemsiz ağzımdan çıkan laf beni çok utandırmıştı.
    O gece uyuyamamıştım. Aklıma geldikçe daha çok utanıyor ne yapmam gerektiğini düşünüyordum. Acaba evinin önünde bekleyip özür mü dileseydim? Böyle bir şey yaptığım zaman onu takip ettiğimi daha çok anlayacaktı ve bunu nasıl açıklayacaktım ki? Hem bu neyi değiştirirdi? Ben o kelimeyi söylemiştim ve hatta öyle içten söylemiştim ki… Bir daha hiç gelmezlerdi herhalde. Arkadaşları epey gülmüştü çünkü. Resmen rezil olmuştum. Aklımdaki bu düşüncelerle uyumaya çalışmak nafileydi. Bütün gece Eylül’ü düşündüm.
    Sabah işe gittiğimde gözlerim şişmişti uykusuzluktan. Kısa süre renklenen dünyan tekrar ışıklarını söndürüvermişti bile diye düşünürken Ahmet Ağabey seslendi

    —Bak kim geçiyor!

    Gözlerime inanamadım resmen şok olmuştum hemen arkasından koştum.

    —Dün için gerçekten özür dilerim bir an boşluğuma geldi nasıl dedim bilmiyorum. Ben gerçekten özür dilerim sende.

    Eylül gülümsedi o anda. Hem de çok güzel bir tavırla.

    — Özür dilenecek bir şey miydi? Ben gerçekten isteyerek söylemeni umut ederdim.

    Hiçbir şey söyleyemedim o an. Sanki dilim tutulmuştu. Eylül yoluna devam etti.
    Dükkâna geldiğimde olanları hemen Ahmet Ağabey’e ağlattım. Kendim çözümleyemiyordum çünkü. Ahmet Ağabey o da senden hoşlanıyor galiba dediğinde mutluluktan resmen dükkânda zıplamaya başladım.
    Ertesi gün yine Eylül dükkânın önünden geçti. Ben tekrar yanına gittim. Bu defa kendimi daha fazla yatıştırmıştım. Konuşmaya başladık. Bir markette kasiyer olarak çalıştığını öğrendim. Daha yaşı küçüktü oysa. Bu yaşta çalışması beni çok şaşırttı. Demek ki onunda ihtiyacı vardı. Benim gibi olabileceğini düşündüm. Birkaç defa daha bu şekilde görüştük. Sonra buluşmaya karar verdik. Onun bana iyi geldiğini hissetmeye başladım. Kendimi böyle iyi hissetmeyeli epey uzun zaman olmuştu. En son lise üçüncü sınıfta bir şiir dinletisinde şiir okuduğumda böyle olmuştum. Annem ve babam dinlemeye gelmişti. Hatta annem Nigar’a hamileydi. O haliyle bile beni yalnız bırakmamıştı anneciğim. Düşündüm de galiba o yaşlarda aile ilişkilerimiz daha iyiydi. Babam oldu olası hep aksiydi ama böyle eve gelmemelikleri yoktu. Bir yandan kalbim bir yandan aklım karışmıştı. Sevmenin Mutluluğunu yaşıyordum. Seviyordum işte. Evet, evet seviyordum. Bunu milyonlarca kere tekrarlaya bilirdim. Eylül’ü seviyordum. Onun için her şeyi yapabilirdim. Ona zarar verebilecek herkesi öldürebilirdim beklide. Buluşma için çok sabırsızlanıyordum. Hafta sonuna anlaşmıştık. Ahmet Ağabey’den bu ayki aylığımı erken aldım ve kendime gidip bir şeyler aldım. İçim pekte rahat etmemişti ve Nigar’a da bir elbise beğendim. Eylül kalbimdeydi fakat kalbimin tek sahibi yalnızca o değildi.
    Eylül ile buluştuğumuzda ellerim titriyordu. Ne söyleyeceğimi dahi bilmiyordum. Çok güzel olmuştu. Ayrı bir özen gösterdiği her halinden belliydi. Bu zamana kadar hep toplu gördüğüm saçlarını bu defa açmıştı. Saçları da kendi gibi güzelmiş meğer. İkimizde çok utanıyorduk. Göz göze geldiğimizde kızardığını fark ettim. Daha bir hoşuma gitti onun bu hali.
    Konuşacak konu bulamadık bir süre. Bir an aklıma geldi ve niye bu yaşta çalışmaya başladığını sordum. Yanlış bir soruydu sanırım birden yüzü düşmüştü.

    —Öyle olması gerekliymiş demek ki. Çalışmam gerekiyordu.

    Pek istekli olmadığı her halinden belliydi. O bana sormadı bile aynı soruyu. Memnun kalmamıştı bu sorudan çünkü. Konuyu değiştirdik hemen arkadaşların falan bahsetmeye başladık. Daha sonra ben numaramı verdim. Çekinerek cebine koydu numarayı. Her hali daha bir âşık ediyordu beni. Yanından hiç gitmek istemiyordum. Hava kararmaya başlamıştı. Onu düşünerekten kalktık. Biraz yürüdükten sonra ayrıldık. Eve gittiğimde bir şeyler yüzümden anlaşılıyor olacak annem ilk defa hesap sordu.

    —Nereden böyle?

    —Arkadaşlarla görüştüm anne ne oldu?

    —O arkadaşlara pek kaptırma da kendini canın yanar.


    Annemin niye böyle bir tepki verdiğini anlamadım. Anlamıştı sanırım âşık olduğumu kıskanmışı mıydı yoksa? Babam yine yoktu evde beklide buna canı sıkılmıştı. Bende yavaş yavaş babamı merak etmeye başlamıştım. Her ne olursa olsun babamdı sonuçta. İş arkadaşı Sabri Amca’yı aradım. İşlerinin çok yoğun olduğunu bu yüzden dükkânda yattığını söyledi. Akşam akşam tamirci dükkânında ne iş olabilirdi ki? Yine de içim rahatladı en azından yerini öğrenmiştim.
    Yatağa yattığımda da hep Eylül’ü düşündüm. Yavaş yavaş daha da yakınlaşmaya başlamıştık bu beni çok mutlu ediyordu. Bir gün bende mutlu olur muyum diye düşündüğüm zamanlar bir cevaptı beklide Eylül. Bu gün sorduğum soru niye o kadar canını sıkmıştı acaba? Bir sıkıntısı mı vardı? Yüzü düşüvermişti çünkü. Bana ışıl ışıl bakan gözleri sanki bir anda karardı. Gerçekten anlayamamıştım. Maddi durumları gerçekten çok kötü olabilirdi aklıma sadece bu geliyordu. Keşke hiç açmasaydım bu konu. Galiba onu üzmüştüm…
    Eylül ile karşılaşmamızdan sonra değiştiğimi hissetmeye başladım. Daha umutlu ve de mutluydum.
    Her gün bizim dükkânın önünden geçmeye başlamıştı. Arada selem veriyorduk utanaraktan. Bazen el bile sallıyorduk birbirimize. Ben onun çalıştığı marketten alışveriş yapmaya başlamıştım. Sırf onu görebilmek için. Sevilmekmiş insanı hayata bağlayan asıl şey. Ait olmakmış özgürlüğün en güzeli. Artık Eylül ile sevgili olmuştuk resmen. Her gün buluşmalar telefonlaşmalar derken Eylül’ü annemle tanıştırmaya getirdim.
    Annemde Eylül’ü çok sevdi. Tanışma sandığımdan çok daha iyi gitmişti. Birbirlerini çok sevdiler. Babam da bu aralar daha sık gelmeye başlamıştı eve. Benimde içim daha rahat etmişti. Birde babamı düşünmek istemiyordum. Onsuz daha huzurlu olsak bile aklım onda kalıyordu işte.
    İşten izin aldığım bir gün yine Eylül ile buluştuk. İşte çok yorulmuş olduğundan biraz keyifsizdi. Daha on altı yaşındaydı. Niye bu kadar çalıştığını gerçekten çok merak etmiştim. En sonunda dayanamadım.


    —Eylül senin baban ne iş yapıyor?


    —Babam yok ki benim.

    —Çok özür dilerim gerçekten başın sağ olsun. Ben gerçekten tahmin edemedim. Özür dilerim Eylül.

    —Yo hayır özre gerek yok. Babam vefat etmedi zaten.

    — Nerede peki? Anlatmak istersen dinlerim

    —Annem ile ayrılalı sekiz sene olmuş. Babam bizi terk etmiş yani. Ben sebebini bile bilmiyorum. Sorduğumda hep tersledi annem. Hatta babam bizi terk ettiğinde annem iki aylık hamileymiş. Annem beni alıp dedemlere geldiğinde dedem beni bile zor kabul etmiş. Annemde kardeşimi aldırmak zorunda kaldı. Bir iki sene dedemlerle kaldık işte. Dedemin bize yaptıklarını hala hatırlıyorum. Neredeyse yediğimiz ekmek bile batıyordu dedemin gözlerine. Ananemde vefat edeli iki yıl olmuştu. Annem dedemin tüm işlerini yapmasına rağmen bir türlü yaranamadı dedeme. Babam nereye gitmişte bana hiçbir şey anlatmadı. İlkokula başlamıştım o yıl. Dedemin evine yakın bir okula gidiyordum. Annemde bir terzini yanında çalışıyordu. Dedemin tüm baskılarına rağmen hayata tutunduk. Bir akşam dedem evleneceğini söyledi bize. Annem şaşırmıştı ne diyeceğini bilemiyordu. Şaşkındık ikimizde. Fazla geldiğimiz eve bir de yeni biri gelecekti. Dedemin tavırlarından gitmemiz gerektiğini anlamıştık zaten. Ertesi gün annem ve evi terk ettik. Üstelik tek bir şey söylemeden. Annemin işten tanıdığı bir arkadaşının yanına gittik. Gülten adında bir kadındı. Çok sıcak davranmıştı bize. Dedemin bizi sahiplendiğinden çok daha fazla sahiplemişti. İkinci bir düzen daha kurduk yeni evimizde. Daha huzurluyduk üstelik. Yeni okuluma yazıldığımda sınıfın sonradan geleni oldum. Epeyce bir süre dışlandım. Zamanla benimsediler beni. Tabi bende onları sevdim. Gülten Abla her sıkıntımızda yanımızda oldu. Onu çok sevmiştim. Annemle de çok iyi anlaşıyorlardı. Hayat bu inişler kadar çıkışlarda var elbette.
    Ben ilkokulu bitirdiğimde Gülten Abla’da kalıyorduk hala. Evli de olmadığı için rahattık yanında. Bazen işten bir adamla geliyordu. Anneme sorduğumda arkadaşı olduğunu söyledi. Samimi bir arkadaştı bu. Aralarında bir yakınlaşma olduğu belliydi. Sonra eve gelip gitmeler başladı zaten. Annem ve bende tanışmıştık kendisiyle. Çok kibar iyi bir adama benziyordu başlarda. Bazen bana kitaplar getiriyordu. Birkaç kere parka bile götürdüğü olmuştu. Annemle de araları çok iyiydi. Bir gün Gülten Abla ağlayarak eve geldi. Annemle bağrışa bağrışa konuşuyorlardı. Çok meraklanmıştım. Gülten Abla resmen ağlama krizine girmişti. Sonradan anladım ki bizi tanıştırdığı o adam başka bir kadın için Gülten ablayı terk etmişti. Tam bir hafta Gülten Abla sabah akşam ağladı. İhaneti sindirememişti bir türlü. Bize zor günlerimizde destek olan Gülten Abla’nın bu defa tek destekçisi annemdi. Yani ben öyle sanmıştım. Gülten Ablanın kendine gelmesi aylar aldı. Bir deri bir kemik kalmıştı. Çok küçüktüm ama onu böyle görmek beni o kadar üzüyordu ki. Üzerimde gerçekten çok emeği vardı. Annemin olmadığı zamanlara beni okuldan almaya bile geliyordu. Annemde duruma üzülüyordu. Bir gece annemi beni uyuttuğunda sessizce telefonlaşırken yakaladım. Vicdanının rahat olmadığını artık dayanamayacağını söylüyordu. Tedirgin ve basık bir sesi vardı. Yarın geliyorum demişte telefonda. Terk edilmekten korktuğum için olsa gerek hemen girdim odaya. Annem beni görünce telefonu kapatmıştı. Bana yarın gideceğimizi söyledi. Sürüklenmekten bıkmıştım. Tekrar bir yerlere gitmek istemiyorum. Bana soran olmadı ama. Ertesi sabah her şeyimizi toplayıp evden ayrıldık. Gülten Abla’ya bir hoşça kal bile demeden. Bir taksiye binip gittik. Epeyce gittikten sonra bir evin önünde durdu taksi. Kapıda Gülden ablanın sevgilisi vardı. Bu adamın burada ne işi olduğunu anlayamamıştım. Annemle birbirlerine sarıldılar. Annem ağlıyordu.

    —Daha fazla dayanamadım Haluk beni anla. Onu o halde görmeye daha fazla dayanamadım. Onu o halde gördükçe dayanamadım anla lütfen.

    Annemin bu tavrını anlayamamıştım bu adama sarılmasını, ne yaptığını yani hiç bir şeyi anlamamıştım. Benim varlığımdan bile haberleri yoktu sanki. Ben bakakalmıştım. Olayı anlayamıyordum bile. Daha sonra anladım ki annem o adamla sevgili olmuştu. Gülten Abla’nın annem için terk edildiğini ve annemin bu olaya sebep olduğunu kabullenemiyordum. İşte o gün annemden nefret ettim. Gülten Abla’nın eski sevgilisi yani annemin yeni sevgilisi bize bir ev tutmuştu. Az eşyalı güzel bir evdi.
    Haluk Ağabey’in bana olan sevgisini ve alınan hediyeleri daha iyi anlıyordum. Babam aklıma geliyordu. Belki de babamın bizi terk etmesinin de bir sebebi vardı. Annem iyi bir insan değildi.
    Haluk Ağabey bazı geceler geliyor bazı gecelerse gelmiyordu. Benim oradan oraya savrulmam eğitimimi de etkilemişti. Okula gitmek istemiyordum. Sonradan gelen olmaktan sıkılmıştım. Okulu bıraktı. Annemin her zorlayışına rağmen gitmedim. Annem de işi bırakmıştı. Eve daha yakın bir yerde tezgâhtar olarak işe başladı. Ben de evin işlerini yapıyordum.
    Haluk Ağabey’in geldiği bir gece annemle kavgalarına uyunandım. Annem odada ki eşyaları fırlatıyor feryatlar ediyordu. Haluk Ağabey annemi kollarından tutmuştu

    —Seni bırakmayacağım! Bana lütfen zaman ver açıklayamadım! Beni anla lütfen.

    Dediğini duydum. Durum alevlenmişti. Annem hakaret dolu sözler sarf ediyordu. Çünkü Haluk Ağabey’in evli olduğunu öğrenmişti. Hatta bir çocuğu vardı ve eşi hamileydi. Gülten Abla’yı perişan eden annem yaptıklarının bedelini yaşadı. Annem olmasına rağmen ona üzülemiyordum. Yaşadıklarını hak etmişti. Gülten Abla’ya bunu yapan bir adam işte anneme de bunu yapmıştı. Şaşırtıcı değildi ki bu. Karaktersiz bir insandan beklenen sıradan davranışlardı!
    Uzun bir süre Haluk eve hiç gelmedi. Annem çökmüştü. Gülten Abla’nın yaşadıklarını yaşıyordu resmen. Anneme olan nefretim her geçen gün artıyordu. Onun bu acınacak durumuna bile üzülemiyordum. Bu durum bir sene devam etti. Annem kendini yeni yeni toparlamıştı. Tekrar Haluk ile görüşmeye başladılar. Haluk evimize daha sık gelmeye başladı. Evimiz dediğim ev onundu zaten içinde ne varsa hala onun. İşte durum böyle bende sırf bu evden kaçmak için çalışıyorum. Çalışmak zorundayım bu kadar çirkinliğe daha fazla ortak olmak istemiyorum. Nefret ettiğim annemle aynı oda da bulunmak bile rahatsız ediyor beni. Kimsesizim işte anla. Babam nerede belli değil, annem desen kendi halinde bir dost hayatı yaşıyor. Adam hala evli ve çocukları var. Bazen kendimi bu eve fazlalık hissediyorum ama gidebileceğim hiç kimsem yok. İşte böyle. Şimdi kafandaki sorular cevabını buldu mu? Ben niye çalışmıyorum babam ne iş yapar anladın mı?
    Eylül’ün anlattıkları karşısında ne yapacağımı bilemiyordum. Demek ki tek sıkıntı çeken ben değildim. Belki de halime şükretmeliydim. Her şeye rağmen. Eylül’ün annesinden bende nefret ettim. Bir anne nasıl olur da çocuğuna bunları yaşatabilirdi anlamıyordum. Haluk denen adam ise anlatılanlara göre ayrı bir pislikti. Bir Haluk ta benim babamdı işte. Bu ismi taşıyan herkes kötü mü oluyor? Ama babam bu kadar değildi. Evet, bize çok çektiriyordu ama Eylül’ün anlattıkları akıl alacak türden değildi. Babam iyi bir insan gibi geldi birden gözüme. İşte o gün Eylül’ün her sıkıntısında yanında olacağıma söz verdim.
    O akşam eve gittiğim de üzerimde ki durgunluğu annemde anladı. Eylül’ün bana anlattıklarını anneme anlattım. Olanlara inanamıyordu. O da haline şükretmeye başladı.
    İnsanlar neler yaşıyordu? Görünen bedenlerin için de neler yaşandığını düşündüm o an. Eylül’ün o güzel temiz kalbini düşündüm. Annesinin merhametsizliğine inanamıyordum. Sonra bir kez daha anladım ki kim ne yaparsa yapsın cezasını da mükâfatını da çekiyor. Benim mükâfatım da eylül olmuştu. Ve ben ona zarar verebilecek her şeyi ve herkesi yok edebilirdim! Artık ne Eylül ne de ben yalnız değildik. Birbirimizin yaralarını sararak büyümek istiyordum. Beni hayata bağlamıştı. Karanlık dünyama bir ışık yakmıştı ve bende onun dünyasını aydınlatmalıydım.
    Bütün gece Eylül’ü düşündüm. Bu yaşta o kadar ağır şeyler yaşamıştı ve yine de hayata direniyordu. Çalışmayı seçmişti ne güzel. Eylül’ü düşünmekten neredeyse kendi dertlerimi unutmuştum. Evden apar topar çıkıp işe gittim. Karışık aklım daha çok karışmıştı. Kötü baba modeliyle karşı karşıyaydım. Ama kötü anne olabileceği hiç aklıma gelmemişti. Benim babam ile Eylül’ün annesinin ne kadar da ortak yanı vardı.
    Aklımdan atamıyordum. Anlaşılan herkesin bir derdi vardı. Oysa ben kendimi hep en çok dertli insan olarak görüyordum. İnsanların çıkmazlarını anlamak ne zor. Konuşmadan kimsenin derdi anlaşılmıyordu işte. Benim Eylül’e sorduğum sorular onu açıklamaya zorlamıştı. Yanlış mı yaptım doğru mu bilemedim. Çok yorgun ve bazen endişeli gözüküyordu demek ki sebepleri bunlarmış anlamış oldum. Peki ya Eylül’ün babasına ne olmuştu acaba? Niye terk etmişti annesini? Annesi belki babasını aldatmıştır diye düşündüm bir ana. Çünkü Eylül’ün anlattıkları basit şeyler değildi. Acımasız bir kadındı annesi. Ama belki de terk edilmek değiştirmişti onu. Bilemezdi. Hem belki babasının sorumsuzluğuydu. O da Haluk gibi sorumsuz bir adamdı ve terk etmişti onları. Bunların hiç birini bilemezdim. Düşünmeden de kendimi alamıyordum. Tam o sırada Ahmet Ağabey yanıma gelip babamı sordu.

    —Baban nasıl oğlum geliyor mu eve?

    —Hayır, Ahmet Ağabey babam gelmedi daha. İleri çok yoğun dükkânda yatıyor.
    Ahmet Ağabey sorduğunda aklıma geldi. Sahi babama ne olmuştu. İşlerinin yoğun olduğunu düşünmüyordum. Çok çalışmayı seven bir adam olduğu söylenemezdi. Bir işler karıştırıyordu belli ki.
    Eve geldiğim de bol bol Nigar’ı sevdim. Artık tamamen yürüyor hatta koşuyordu. Anneme babamı sordum. Yemeğe geldiğini yedikten sonra çıktığını söyledi. Anlaşılan babam artık bizden kopmuştu. Bizimle karşılaşmamak için hemen gidiyordu galiba. Özellikle de benimle.
    Odama geçtiğim de Eylül’ü aradım. Sesi çok yorgun geliyordu. Bu kadar çok yorulması beni üzüyordu ama çalışması daha kötü olacağı da kesindi. O kadını daha fazla görmek ve yaşanan çirkinliğe daha fazla şahit olmak onu daha fazla yıpratacaktı farkındaydım. Çalışması doğru olandı. Telefonla konuşurken ona bir sürpriz yapma fikri doğdu bende. Bir hediye alırsam mutlu olur diye düşündün. Biraz biriktirdiğim param vardı. Bu ayki aylığımı da alacaktım. Güzel bir saat almaya karar verdim
    Hafta sonu iznimi tamamen bunun için ayırdım ve güzel bir saat aldım. Hemen Eylül’ü aradım ve buluştuk. Hediyeyi verdiğimde öyle mutlu olmuştu ki gözlerinden anlayabiliyordum bunu. Yanağıma kondurduğu ufak buse tüm yorgunluğumu aldı. Buna değerdi. Mutluluğu beni de çok mutlu etmişti. Günlerdir gülmeyen yüzü mutluydu bu defa. Mutluluğumuza çalan telefon gölge düşür. Annesi arıyordu. Eylül çok paniklemişti. Saatin geç olduğunun farkına varamamıştık. Annesinin barınışları bana kadar geliyordu. Utanmıştı Eylül. Utanması gereken kişi o değil annesiydi ama o böyle bir kadının kızı olduğuna utanmıştı.
    Onu evlerinin bir alt sokağına kadar götürdüm. Eve geldiğimde babam evdeydi bu defa. Yemeğe oturmuşlardı. Babamı o kadar uzun süredir görmüyordum ki yabancıymış gibi hissettim. Halinden pek sinirli de gözükmüyordu bu defa. Cesaretimi topladım ve:

    —İşler çok yoğun herhalde baba. Yüzünü gören cennetlik.

    —Evet, öyle ne olmuş?

    —Hiç. Uzun zamandır yoksun baba merak ettik sadece.

    —Sana mı soracağım ne yapacağı mı? Ne zaman istersem o zaman gelirim! Para kazanıyorsun diye hesapta mı sormaya başladın! İstediğim vakit gelirim bu kimseyi ilgilendirmez!

    Sorduğuma pişman olmuştum. Aslında gerçekten de merak etmiştim nerede olduğunu. Demek ki merak etmemeliymişim. Bu bana ders oldu. Kopan bağlarımızı artık bağlamaya uğraşmayacaktım. O bizi çoktan silmişti. Niye böyle olduğunu merak ediyordum sadece. Niye di babamın bu tavırları?
    Oysa annemin anlattığına göre severek evlenmişlerdi. Dedem hiç vermek istememiş annemi babama. Daha o yıllarda sorumsuzun tekiymiş çünkü. Annemi başka birine vereceklerini duyduğunda babam daha o gece kaçırmış annemi.
    Annem o zamanlar babamın çok kibar ve merhametli biri olduğunu anlatırdı hep. Zamanla mı değişiyor acaba insan? Belki de zamanla sevgileri yenik düşmüştü. Ama bize karşı olan bu sitem niyeydi ki? Nigar’ı bile sevmiyordu artık. Onun ne suçu vardı? Ben Eylül’e hiç böyle yapabilir miydim? Hayır, böyle bir şey olamazdı. Yıllar da geçse ben yapamazdım babamın bize yaptıklarını. Hele ki çocuklarıma asla yapamazdım. Derin düşüncelere daldım. İleride Eylül ile evlenmek istiyordum. Böyle saf ve masum bir kız ile hayatımı birleştirmek istiyordum. Seneler sonra belki de evlenebileceğimizi düşündüm. Ne güzel hayallerdi bunlar.
    Ertesi gün dükkâna gittiğimde dükkân kapalıydı. Esnaflardan acı haberi duyduğumda şok oldum. Ahmet Ağabey’in oğlu kazada vefat etmiş. Bu inanılır gibi değildi. Daha geçen gün dükkâna uğramıştı. Kabullenemiyordum. Ahmet Ağabey’in durumunu hayal bile etmek insanı ürpertiyordu. Hemen annemi alıp cenaze evine gittim.
    Acı çok büyüktü. Kelimelerin bitti bir yerdi burası. Ölüm ve yaşam ne kadar zıt kavramlar gibi görünse de bir birine çok yakındı. Evi inleten bağrışlar ve feryatlarla cenaze uğurlandı. Ahmet Ağabey tükenmişti. Ayakta bile zor duruyordu. Hanımı ise ondan daha kötüydü. Doktorlar sakinleştirici ile ancak durdurabiliyordu. Nasıl olmasın ki? Gencecik fidan gitmişti. Cenaze bitiminde Ahmet Ağabey’e sarılıp bende ağladım. Acısını iliklerimde hissedebiliyordum. Babamdan daha yakın bu adamın acısı beni de yıkmıştı. Diyebileceğim tek şey kalmıştı:

    —Başın sağ olsun ağabey!

    —Dostlar sağ olsun evlat!

    Evden ayrıldığımız da annem de ben de yol bitene kadar hiç konuşmadık. İkimiz de çok etkilenmiştik. Annem Nigar’ı komşuya bırakmıştı onu aldık önce. Annem Nigar’ı aldığı gibi sımsıkı sarıldı ve içine çekerek kokladı. Eve gelince de biz birbirimize sarıldık. Yaşanan üzüntü sonrasında çıkarılabilecek en büyük dersin en büyük acının ölüm olduğu idi. Ve bu acıya hiçbir çare yoktu.
    Haftalarca dükkân kapalı kaldı. Benim evden dükkâna çıkmamla gelmem neredeyse bir oluyordu. Durum böyle devam etti. 2 hafta sonra Ahmet Ağabey’in evine gittim. Karşımda neredeyse on yaş yaşlanmış bir adam buldum. Bir deri bir kemik kalmıştı. Hanımı ise hala sinir krizi geçiriyordu. Ara ara doktorlar geliyor muayene ediyordu. Bu durumda nasıl sorabilirdim ki dükkânın durumunu? Soramadım da zaten. Neyse ki Ahmet Ağabey anlamış olacak ki o başladı konuşmaya.

    —Dükkân evlat, dükkânı artık açmayacağı. Çok yaşlandım. Yaşlanmaktan da öte çöktüm. Emekliliğimi istedin artık.

    —Sen bilirsin ağabey sen nasıl uygun gördüysen.

    —Yan tarafta Mehmet var ya berber Mehmet. Onunla konuştu seni yanına alacak oğlum. Bizim artık ne olacağız hiç belli değil. Hanımı görüyorsun… Ateş hala ciğerimizde. Hakkını helal et.

    —Helal olsun usta. Asıl sen helal et. Ekmeğini yedik ustalıktan ziyade babalık yaptın asıl ben hakkını nasıl öderim senin?

    —Helal olsun oğlum helal olsun. Başın ne zaman neye sıkışırsa sıkışsın kapımız hep açık hiç çekinme.

    —Sağ ol usta.
    Ahmet Ağabey yapacağı iyili yapmıştı yine. Alıştığım ekmek kapısı kapanmıştı ama yine de çalışabileceğim bir ver vardı. Ne denebilirdi ki bu duruma? O da haklıydı. Acısı hafifletilebilir türden değildi. Doğru Mehmet Amca’nın yanına gittim. Durumdan haberi vardı zaten. Sağ olsun çokta iyi davrandı. Ama ben pidecideki sıcaklığı bulamıyordum berberde. Ön yargılıydım beklide. Yapabileceğim bir şey de yoktu. Hemen işe başladım. Yaklaşık iki haftadan uzun bir süredir çalışmıyordum. Aileme bakmam gerekiyordu. Bu da yetmezmiş gibi başka gelişmelerde olmuştu.
    Eylül değişmeye başlamıştı. Arkadaşlarının giydiklerine özeniyor ve benden sürekli isteklerde bulunuyordu. Alamam diyemiyordum. Genç kızdı ve belki de bu özençleri doğaldı. Bir mont için bende zamanın da azar işitmiştim babamdan. Bütün biriktirdiğim parayı Eylül’e verdim. Aldığı her şeyde öyle yakışıyordu ki. Bu onun daha da doyumsuz hale getirdi. Aldıkça almaya daha fazla şey istemeye başlamıştı. Bu beni rahatsız etmeye başladı.
    Eve gittiğimde babam evdeydi. Annem ona bir rakı sofrası kurmuştu. Babam yine bizi umursamaz haldeydi. Hele Nigar resmen babamın bacaklarında dolanıyordu. Babam başını kaldırıp bakmadı bile Nigar’a. Nasıl bu kadar duygusuz olabiliyordu ki? Farklı sıkıntıları olduğu belliydi. Acaba kumar mı oynuyor diye düşünmeye başladım. Eve gelmemeler bize hiç para vermeyişi beni böyle düşünmeye yöneltti. Babam ya yine de konduramadım ona bunları. Yapmaz dedim.
    Anneciğim bizim de soframızı hazırladı. Apar topar yedik ve kalktık. Belli ki annem de tedirgindi. Babamın içtikten sonraki dayaklarına o kadar maruz kalmıştık ki tedirginliğini hemen fark ettim. Sofranın kaldırılmasına yardım edip odama çekildim.
    Eylül ile telefonda konuştuk. Annesinin bütün paraları elinden almasından yakınıyordu. Beğendiği ve alamadığı ayakkabılardan bahsetti. Haftalığımı aldığım da ona alabileceğimi söyledim. Söz istedi… Aşırılaşmaya başlamıştı özençleri. Ama bir şey diyemedim. Babasız büyümesi ve annesinin ilgisizliği etkiliydi bu durumda.
    Zamanla ben de berberde çalışmaya alıştım. Mehmet Amca’yı tahmin ettiğimden fazla sevmeye başladım. Arada Ahmet Ağabey’i ziyarete gidiyordum. Ona da memnuniyetimi dile getirdim. O da çok mutlu olmuştu. Bu kapıyı bana açan yine oydu.

    —Sağ olasın Ahmet Ağabey, Mehmet Amca çok sahip çıktı bana. Ben nasıl alışacağım diye kara kara düşünüyordum.

    —Sen sağ ol evlat. Seni böyle yarı yolda bırakmak istemezdim. Yapacak daha çok işimiz vardı ama şartlar bunu getirdi napalım. Oğlum yerine koydum artık seni. Eylül de kızım sayılır. Öyle seviyorum inan. Hep gelin hiç çekinmeyin. Allah sizin düğünlerinizi görmeyi nasip etsin bana.

    —Babam böyle davranmadı bana Ahmet Ağabey biliyorsun babamı. Allah seni başımızdan eksik etmesin.

    —Sen sağ ol çocuğum ayağına sağlık iyi ki geldin.

    Evet, ben babamdan böyle şefkat görmemiştim. Ailem parçalanıyordu belki ama yeni aileler kazanıyordum. Ağladığın kadar gülersin de sözü doğruymuş demek ki. Yakınlarından gelen destek ayrı bir mutluluk veriyor insana. Eylül ile ilişkimiz, Ahmet Ağabey’in beni sahiplenmesi Mehmet Amca’nın yakınlığı, annem ve kardeşim en büyük destekçilerimdi. Acılarına rağmen Ahmet Amca’nın hala beni düşünmesi ve yardımları nasıl unutulurdu ki?
    İşler biraz olsun yoluna girmişti girmesine de Eylül’deki bu değişimler beni düşündürmeye başlamıştı. Basit biri değildi benim için geleceği planladığım bir insandı. Moda merakına düşmüştü ve arkadaşlarına özeniyordu. Ona hak verdiğim günler geride kalmıştı. Çünkü olayı abartmaya başlıyordu. Bu durum benim maddiyatımı da etkiliyordu. Bütün parasını annesi aldığı için özençlerini ben karşılamak durumunda kalmıştım. Benim de bakmakla yükümlü olduğum bir ailem vardı. Onları bir kenara atamazdım. Telefonla konuştuğumuz bir gece durumu dile getirdim.

    —Eylül ben seni çok seviyorum bunu biliyorsun değil mi?

    —Biliyorum tabi. Ve bende seni çok seviyorum.

    —Seni çok seviyorum ama beni rahatsız eden bir durum var bunu seninle paylaşmak zorundayım umurum yanlış anlamazsın.

    —Ne demek istediğini anlamıyorum.

    —Demek istediğim şu ki bu ara fazla harcama yapıyorsun sanki. Evet, seni de anlıyorum. Arkadaşlarından etkileniyorsun. Bende bir mont istediğim için babamdan hakaretler işitmiş bir insanım ama senin durumun daha farklı. Sırf arkadaşların da var diye her şeye sahip olabileceğini düşünmüyorsun herhalde?

    —Sen ne demeye çalışıyorsun ya? Ne yani senden istediğim birkaç şey fazla mı geldi?

    —Fazla gelmek değil bu Eylül. Benim bakmak zorunda olduğum bir ailem var biliyorsun. Babam neredeyse eve hiç uğramıyor. Uğrasa bile bize bir faydası yok. Çıkarıp para vermeyeli kaç ay oldu. Ben bakıyorum eve. Sana da bakarım yeri geldiğinde durum bu değil sırf özendiğin için ihtiyacın olmayan şeyleri almaya başladın farkında değil misin sen?

    —Ben senin ne demek istediğini anladım! Annem geliyor kapatıyorum ben!

    Eylül’ün bu tepkisi beni çok yaralamıştı. Keşke gücüm olsa da her istediğini yapabilsem. Ama yoktu işte. Beni anlayacağını düşünmüştüm oysa. Yanılmışım… Ondan gelen bu tepki çok inciticiydi ve ben sadece sustum. Mantıklı düşünürse doğruyu görecekti. Onu aramama kararı aldım. O da beni aramadı.
    Bir haftadan uzun süre hiç görüşmedik. Dükkânın önünden bile geçmiyordu. Çok kırgındım ama merakta etmeye başladım. Markete gitmeyi düşündü ama orada konuşmazdık belki tartışma bile çıkabilirdi. Dayanamadım ve aradım.

    —Eylül nasılsın?

    —Hım iyi işte sen nasılsın?

    —İyiyim sağ ol. Niye hiç aramadın beni? Bir şey mi oldu Eylül? Neyin kaprisi bu?

    —Sen daha iyi bilirsin ne olduğunu! Sevgilim olduğun için ufak bir yardım istedim senden. Nereden bilebilirdim iki kuruşun lafını yapacağını? Hem biliyor musun bizim Yasemin’in sevgilisi geçen gün Yasemin’e bir demet gül yollamış. Ne kadar romantik değil mi? Sen? Peki sen? Sen niye düşünmüyorsun böyle şeyleri hiç? Anladın mı şimdi neden aramadığı mı? Sana kırıldım ve hala da kırgınım!

    —Eylül sen hiçbir şeyi anlamamışsın. Anlamazsın da zaten! Sor bakalım Yasemin’e onun sevgilisi de ailesine bakabilmek için okulu bırakmış mı? Onun sevgilisinin de babası ailesini terk etmiş mi? Onun sevgilisi de köpek gibi çalışıyor mu sor? Sen anlamazsan kim anlayacak beni söylesene! Senin sevgin bu mu Eylül bu mu? Eğer buysa zaten hiç olma hayatımda hiç!

    —Ben özür dilerim tamam.

    —Benden bir şey dileme artık Eylül!

    —Özür diliyorum gerçekten.

    —Ben seni zaten merak ettiğim için aradım. Haklı olan zaten benim. Anlamayan,
    Anlamak istemeyen senin. Ben elimden geleni yaptım! Ama artık ya anla ya da git Eylül.

    —Anlıyorum seni. Anladım gerçekten.

    —Ben kapatıyorum Eylül!

    —Tamam, görüşürüz kendine iyi bak.

    —Sağ ol sen de kendine iyi bak.

    Çok sinirlenmiştim. Ve yıkılmıştım. Benim yaşadıklarım yetmezmiş gibi bir de zengin sevgililerle kıyaslanıyordum! Yasemin’in sevgilisiymiş! Bize ne ondan bize ne sanki. Oysa ben elimden gelenin fazlasını yaptığımı sanıyordum. Yememden içmemden kısıp ona vermiştim ama yaranamadım. Anlamamıştı işte. Anlar mı onu da bilmiyorum ya. İster anlasın ister anlamasın beden bu kadar.
    Ertesi gün ben çalışırken Eylül geldi elinde bir tepsi ile.

    —Bunlar ne?

    —Özür hediyesi. Sana kek yaptım. Umarım beni affedersin. Ben gerçekten özür dilerim seni başka birinin sevgilisiyle kıyaslama hataydı. Asıl olanın kalp güzelliği olduğunu bir an unuttum.

    —Doğruyu görmene gerçekleten çok sevindim. İşte sen Eylül’sün Yasemin değil! Ben de Yasemin’in sevgilisi değilim. Herkes farklı türlü yaşar hayatı. Eğer incelersen onları da yıpratan farklı sorunları olduğunu görebilirsin. Üstelik belki de bizimkilerden çok daha büyük sorunlar.

    —Evet, sen haklısın bir daha olmayacağına söz veriyorum.

    —Tamam, sana inanıyorum, inanmak istiyorum lütfen bir daha beni hayal kırıklığına düşürme. Sen nasıl izin aldın marketten?

    —Öğle iznine çıkmayacağım o şekilde izin aldım.

    —O halde gel bir şeyler yiyelim hem konuşmuş oluruz uzun zamandır görüşmüyoruz.

    Ben de izin aldım ve lokanta da biraz atıştırdık. Eylül’ün doğruyu bulması ve benim için kek yapması gerçekten çok hoşuma gitmişti. Bir de öğle yemeğinden fedakârlık edip gelmişti. Bu gerçekten çok güzeldi. Gözümden düşmüşken tekrar kalbime giriverdi. Sanki o lafları söyleyen o değilmiş gibi. Her ne kadar kekin şekeri az olsa da çok hoşuma gitti. Belli ki yaptığı ilk kekti bu. Tatsız tuzsuz bir şeydi ama ben Mehmet Amca’ya vermeye kıyamadım ve hepsini yedim. Benim için yapılmıştı üstelik sevdiğimin elinden… Bundan güzel ne olabilirdi ki?
    Eylül ile aramızın düzelmesine çok sevinmişti. O da bunun için gerçekten de elinden geleni yapmıştı. Ona inandım doğrusu inanmak istedim. O kaybetmek düşüncesi bile çok kötüydü ama böyle gitseydi buna cesaret edebilirdim. Sevmek her şeyin çözümü olmuyordu çünkü. Neyse ki bunları düşünmeye gerek kalmamıştı ve durum tatlıya bağlanmıştı.
    Tam da her şey sonun da yoluna girdi diye düşünüyordum ki o gece Nigar hastalandı. Ateşi çıkmıştı ve babam yine evde yoktu. Annem apar topar kaldırdı beni. Ne yapacağımı bile bilemedim çok panik yapmıştım. Annemse benden daha telaşlıydı. Aslında alt tarafı bir ateşti belki ama tedirginliği ikimize de yetti.
    Taksi çağırmak aklıma geldi hemen hastaneye gittik. Çok şükür Nigar’ın bir şeyi çıkmamıştı. Yeterli beslenmediği için bünyesi zayıflamış ve mikrop kapmıştı. Bunda benim de payım yok değildi. Eylül’ü mutlu etmek adına ailemi ihmal etmiştim. Vicdanım hiç ama hiç rahat değildi. Neyse ki önemli bir şeyi yoktu.
    Babamın yine yanımız da olmayışı artık bardağı taşıran son damlaydı. Evi resmen otel gibi kullanılıyordu! Kardeşim hasta ve o nerede belli değil bu nasıl bir adamdı nasıl? Üstelik hastaneden çıkarken ödememiz gereken bir ücret vardı ve bizim yanımız da hiç paramız yoktu.
    Çıkışımıza izin vermediler. Başımız da babamız da olmayınca bir şey yapamadık. Aklıma Ahmet ağabey’i aramak geldi. Saat epey geç olmuştu ama arayabileceğim başka kimse yoktu. Ve Ahmet Ağabey’i aradım telefon uzun uzun çaldı açan yoktu. Tekrar aradım çaresizlikle sonun da açtı. Muhtemelen uyandırmıştım.

    —Alo? Kimsini?

    —Ahmet Ağabey benim. Rahatsız ettim kusura bakma.

    —Hayırdır oğlum bir şey yok ya?

    —Ahmet Ağabey Nigar hastalandı ve hastaneye getirdik. Yanımıza para almayı unutmuşuz gerçi alsak ta ne kadar alabilirdik durumumuz ortada. Çıkışımıza izin vermiyorlar. Ne yapacağım bilmiyorum. Babam da yok yine. Ne yapacağız bilmiyorum ağabey.

    —Hangi hastanedesin sen çocuğum?

    —Derman Hastanesi ağabey.

    —Tamam, evlat ben yarım saate ordayım panik yapmayın.

    —Tamam, Ahmet ağabey sağ olasın.

    Yardım isteyebileceğim tek insandı Ahmet Ağabey. Yarım saat sonra da hastaneye geldi. Borcumuzu hemen ödeyiverdi.

    —Ahmet Ağabey Allah senden razı olsun. Ben nasıl öderim senin hakkını?

    —Benim sizden başka çocuğum mu kaldı? Ben bir evladımı toprağa verdim bana bir tek sizler kaldınız oğlum.

    —Sen nasıl bu kadar iyi olabiliyorsun ağabey. Bizim öz babamız nerde belli değil. Sen sahip çıktın yine bize. Sen olmasan ne yapacaktık? Allah bin kere razı olsun senden ağabey.
    Annem de benim sözlerime devam etti:

    —Sağ olasın ağabey. Çocuk yandı ateşler içinde. Kadın başıma bir şey yapamadım. Apar topar geldik hastaneye. Ne para geldi aklımıza ne bir şey. Halimiz de ortada. Benim adamın ne olduğu da belli işte. Nerede olduğundan bile haberimiz yok. Buncağız çalıştığından beri çıkarıp bir lira vermedi yemin ederim. Çocukta ufak ben de çalışamıyorum. Sen sağ ol ki sahip çıktın bize. Allah senden razı olsun ağabey.

    —İnsanlık öldü mü kardeşim? Bu gün sanaysa yarın bana. Bak biz ne acılar yaşadık. Ölümden öte ne var bu dünya da. Para dediğin ne ki? Allah hepimize sağlık sıhhat versin de böyle işler yapalım. Ne mutlu bize.

    —Sağ ol ağabey çok sağ ol.

    Eve geldiğimizde saat dört olmuştu. Babam tabi yine yoktu. Ama bu defa canıma tak etti. Adamın nerede olduğunu bile bilmiyorduk resmen. Ben artık onun bitmek tükenmek bilmeyen işlerine inanmıyordum. Resmen sahipsizdik. Eller sahip çıkıyordu bize artık. O gece anneme durumu açık açık dile getirdim. Artık sabır gücüm kalmamıştı.

    —Anne bu babamın gali ne olacak? Ahmet Ağabey olmasa ne yapardık bu gece? Kimi arardık? Adamın nerede olduğu bile belli değil baksana. Ben artık onun işlerine falan inanmıyorum anne. Canı isteyince gelip uğruyor. Yedikten sonra çekip gidiyor. Bu nereye kadar devam edecek böyle nereye kadar gider?

    —Ben ne yapayım oğlum? Babana soru soruluyor mu? Ne yapar beni sorsam sen de biliyorsun. Ben de bıktım bu işkenceden. Hele size yaptıkları daha da üzüyor beni. Ben ne yapayım? Nerede kaldın, nerelerdesin desem bu eve koyar mı beni?

    —Anne ne olacak peki böyle? Hep çekecek miyiz babamı böyle?

    —Ben bir bilsen ne yapmamız gerektiğini yapmaz mıyım? Ben de farkındayım oğlum bütün yük sana kaldı. Okulun kaldı bize bakmak için. Bilmiyor muyum? İçim parçalanıyor okula giden yaşıtlarını gördüğümde. Ben de sizin için çektim bu güne kadar. Yine sizin için çekeceğim. Kader böyleymiş…

    —Kader değil anne kader değil. Değişebilir bu kader eğer sen de istiyorsan.

    —Nasıl değişecek oğlum ne yapabiliriz?

    —Boşanın anne. Boşan sen de kurtul ben de.

    —Sen ne dediğinin farkında mısın oğlum? Ne boşanması? Baban ne yapar bizi? Gelinlikle girdim ben bu eve ancak kefenle çıkarım. Baban bizi yaşatır mı sanıyorsun? Hepimizi öldürür!

    —Nereden biliyorsun anne? Belki o da bunu istiyordur? Sen inanıyor musun onun bitmek tükenmek bilmeyen bu işlerine?

    —İnanıyorum oğlum, inanmak zorundayım! İnanmayacağım da ne yapacağım söylesene?

    —O zaman babamı ömür boyu çekelim anne öyle mi? Mecbur kalalım ona. Varlığının bize ne faydası var ya söylesene? Olmasa yok derdik belki ama varken yok demek daha fazla koyuyor insana! Ben zaten bakıyorum size yine de bakarım! Niye korkuyorsun ki anne niye? Babamın ne faydası var bize?

    —Tek başımıza nerede yaşarız kime sığınırız. Sen kolay mı sanıyorsun bu devir de dul kalmayı. Kardeşin ufacık daha. Öksüz mü büyüsün? Senin askerliğin var ileride yuva açacak nereye kadar taşıyacaksın bizi yanında? O işler sandığın gibi kolay değil oğul.

    —Aman anne bildiğini oku. Hepimiz sürünelim. Nigar babasız kalmasın da işkence görsün. Baban var mı dediklerinde var demek mi sahipli olmak? Neyse anlamıyorsun anlaşılan. Zaten bir gün anlasan da çoktan iş işten geçmiş olacak bak görürüsün.

    Anlamıyordu annem. Babamın ne faydası vardı ki bize? Başımızda durmakmış. Babasız büyümekmiş. Ben bu yaşıma kadar babalı mı büyüdüm? Annem böyle bir adamı hala seviyor olamazdı. Sevse dahi çekilecek gibi birisi değildi. Annem doğru düşünemiyordu cahilde ve korkuyordu. Annem benim ne için çabaladığımı görmüyordu. Annemin bu kararı benim de Nigar’ın da geleceğini etkileyecekti. Etkiledi de... Ben bu durumu sindiremedi. Babam bir gece eve geldiğinde dayanamadım artık. Susmaya bıkmıştım.

    —Geçen gece Nigar hastalandı baba. Sen yine yoktun. Yeter artık neredeydin. Ya da şimdi niye geldin!

    —Ben sana bu yaşta hesap mı vereceğim soytarı!

    —Yeter artık otel değil burası! Maden ki hesap vermeyeceksin bize, istediğin zaman da gelip gidemezsin.

    —Sen kim oluyorsun da babaya hesap sorup posta koyuyorsun! Bu ev kimin evi!
    Benim evim bu ev benim! İstediğim vakit gelirim istediğim vakit giderim! Seni hiç ama hiç ilgilendirmez. Haddini bil alırım ayağımın altına. Hepinizi atarım görürsün o zaman görürsünüz Nigar’ın hastalığını. Yıllardır besledim sizi bıktım artık benim de yaşama hakkım var. Yaşıyorum var mı itirazınız var mı?

    —Biz zaten artık senden bir şey beklemiyoruz. Annem de beklemiyor!

    —Hatice! Öyle mi?

    —Ben öyle demedim bey.

    —Ne zırvalıyor o zaman bu oğlan. Nereden güç oluyor bu.

    —Nigar hastalandı ya o üzüldüğüne öyle diyordur. Aldırma gençlik işte bey.

    Babam o hışımla kalkıp bana bir tokat vurdu. Çocuk değildim artık. Karşımdakine karşılık verebilecek güçteydim ama elimi bile kaldıramadım. Bu onun babam olduğu gerçeğini değiştirmiyordu çünkü. Annem korkudan sap sarı kesilmişti. Hep korkuyordu hem üzgündü. Bu olanlara bir sebepte oydu. Babamın annemi sindirdiği ortadaydı. Babam kapıyı vurup gitti. Ardında da ben kapıya çarptım ve odama gittim. Annemin yanıma gelmesine izin vermedim. Annem arkamdan ağrınmaya başladı.

    —Beni de anlayım! Bıktım! Bıktım ama çarem yok!

    Annemim ağlayışları odama kadar geliyordu. Ağlamalıydı da bu duruma! Yaşadıklarımız hiç ama hiç kolay değildi! O da kendince haklıydı belki ama bu kadarı fazlaydı. Bunca yıl boyun eğdiği babama karşı çıkamıyordu işte. Ne yapmalıydık ki biz? Ben elimden gelini yapsam da olmuyordu. Bu ev sıcak bir yuva değildi artık işte. Bundan önce de böyleydi fakat artık bıçak kemiğe dayanmıştı. Bir tek benim çabalarım da çözümsüz kalıyor hatta vaziyeti kötüleştiriyordu. Babam ve bizim tek ortaklığımız bu ev kalmıştı. Annemi ve Nigar’ı alıp başka bir eve gitmek istiyordum hatta Eylül’ü de alıp. Onun da evde yaşadıkları bizimkilerden farklı değildi. Annesi, annesinin iğrenç sevgilisi… Keşke hepsini alıp götürebilseydim buralardan. Ama ayrı bir eve çıkmamız şuan o kadar imkânsızdı ki… Karnımızı bile zar zor doyuruyorduk adeta.
    Babamın attığı tokat yanağımı sızlattıkça benim de aklımda şeytani düşünceler dönüyordu. Babama artık karşı çıkmak istiyordum. Bu tek başına olamazdı anemide yanıma çekmem gerekiyordu. Ve cesaretlendirmem. Bunca yıllık emeği vardı babamın üzerinde. Bal gibi de karşı çıkabilirdik. Ne yapacaktı sanki babam bizi öldürecek değildi ya? Benim babama olan öfkem o kadar artmıştı ki korkumdan eser yoktu artık. Ona öyle bir karşı çıkmak istiyordum ki o bile hayret etmeliydi. Bu kin ve nefretime mahallede yayılan dedikodular eklendindi. Herkes babamın annemi bir kadınla aldattığını konuşuyordu. Aslında böyle bir durumu da beklemiyor değildim. Şüphelendiğim bir gerçekti bu.
    Annemin de dedikoduları duyması gecikmedi. Ben büyük tepkiler verir diye düşünüyordum amma sandığım gibi almadı. Anlaşılan annemin babamı çekmesin sebebi sevgi falan değildi. Gerçekten çaresizlikti. Aralarında her şeyin bitti ortadaydı. Babam eve hiç uğramamaya başladı. Artık eskisi gibi de değildi. Hiç ama hiç uğramıyordu. Olayı bizimde öğrendiğimizi anlamıştı. Biz zaten babamı gözden çıkardığımız için bu bizi yaralamadı. Sadece utandık… Evet, gerçekten utanılacak bir durumdu bu. Eylül ile bir ortak noktamız daha çıkmıştı. Onun annesinin yaptığını benim babam yapıyordu işte. Tek farkı buydu olayın. Babamın bir de bu kiri üzerimize atmasını sindiremiyordum! Dükkânda bile herkes bunu konuşuyordu. Baban nerede gelmeyecek mi sorusundan bıkmıştım artık.
    Bazen kendimi zor tutuyordum babamı bulmamak için. Annem onu öldürmemden korkmaya başlamıştı. O kadar değildi belki ama az da değildi içimdeki kin ve nefret. Çocukluğumdan bu yana onun oğlu olmaktan zaten yeterince utanmıştım. Yetmezmiş gibi bu da gelmişti başıma. Annemin duru ise benden kötüydü. Sanki hastaymış gibi her gün komşular geliyor ağız arıyordu. Annemi üzen de buydu zaten. Yoksa babamı kaybet değildi. Babamı kaybedeli çok olmuştu zaten. Eğer kayıpsa bu…
    Nigar da büyümeye başlamıştı. Büyüdüğünde anlatıldığında utanacağına emindim. Nasıl bir babaydı benim babam ya nasıl. Bize faydası zaten yoktu bir de mahcupluk getirmişti. Aslına bizim utanmamızı da gerektiren bir durum yoktu ortada. Utanması gereken babamdı ama ortada olmadığı için utanmayı da yaşayan üzülmeyi de yaşayan biz olmuştuk.
    Olaydan 2 hafta sonra eve memurlar geldi. Ben gördüğümde babamın boşanma davası açtığını düşündüm. Hatta mutlu olmuştum. Ama öyle olmadı evi boşaltmamız gerektiğini söylediler. İnanamadık başımıza birde bunu geldiğine. Babam evi boşaltmamız için memur yollamıştı. Daha boşanmamışlardı bile. Böyle bir saçmalığa inanamıyordum. Bize yapacağı son şeyi de yapmıştı. Memurlar bize 10 gün müddet verdi. Bu süre zarfında annem boşanma davası açtı. Babamın içkisinden de sorumsuzluğundan da kurtuluyorduk artık. Ev sorunumuz vardı sadece. Annem çocuk bakmaya karar verdi. Planımız öyleydi yani. Kiralık bir eve çıkacaktık ve annem hem Nigar’a hem de bir çocuğa bakacaktı.
    Ben kiralık daire aramaya başladım. Ufak bir ede buldum. Eşyalarımızı hazırlamaya başladık yavaş yavaş. Eylül de bize yardımcı oldu. Annemle bulduğumuz evi güzelce temizlemeye koyuldular. Dibe vurduk derken yine hayata tutunmaya başladık. Zordu ama isteyince oluyordu. Bize verile süre son iki güne indiğinde evden çıktık bile. Babamın bizi niye evden çıkarttığı da ayrı bir muammaydı. O eve başka bir kadını gerse onu gerçekten öldürürdüm herhalde. Böyle bir şeyi yapması en büyük hatası olurdu. O kadını da babamın nerede olduğunu da bilmiyorduk. Ben çok araştırdım ama bulamadım. Karşısına çıkmaktan da korkuyordum. Onu öldürmekten bile korkuyordum. Kin ve nefretim azalamıyordu. Babam diye gösterdiğim saygı bitmişti. Bir baba nasıl olurda ailesine bu kadar işkence yapabilirdi ki.
    Ahmet ağabey’e arada açılıyordum onun sayesinde toparlanıyorduk. En büyük akıl destekçim olmuştu. Ve Eylül…
    Beni bu zor günlerimde öyle teselli etmişti ki. Artık sevgilimden bile öteydi. Canımdan bir can olmuştu. Hayata bağlanmama sebep onlardı zaten. Beni anlıyordu da. Yaşadıklarımı az çok o da yaşamıştı. Beklide kader bizi bundan karşılaştırdı diye düşünüyordum. Bir sebebi olmalıydı çünkü bu karşılaşmanın. Vardı da zaten. Geç anladık ama vardı. Biz toparlanmaya çalıştıkça Eylül dağılmaya başladı. Bana destekçi olmaktan bunaldığını sanıyordum ama evde annesinden kaynaklanan sebeplerle üzülüyordu. Şiddetli dalaşmaya başlamışlardı. Ben Eylül’ü de bu eve almak istiyordum. Çünkü biz yavaş yavaş huzura kavuşmuştuk. Bu dönemde yanımda o, Ahmet ağabey ve annem vardı. Onu bir kenara atamadım. Evde bunaldığını gördükçe üzülüyordum. Birkaç defa ona ısrar ettim ama evi bırakamıyordu.

    —Eylül bak biz ne durumlardan buraya geldik. Babam artık umurumda değil peşine bile düşmedim kimle ne yapıyor umurumda değil. Evet, o senin annen kopamıyorsun belki ama bir düşün. Belki bizim anımızda daha mutlu olursun. En azından huzurlu olursun eğer istersen yine annenin yanına gidersin. Seni bırakmayacak değilim.

    —Hayır olmaz. Hem ben reşit değilim. Beni Haluk buldurur. Seni de hapislerde çürütür. Benim gidebileceğim bir yer yok. Çekeceğim. Belki de günün birinde bende rahata kavuşacağım. Beni en iyi sen anlarsın lütfen ısrar etme.

    —Tamam, Eylül o zaman şöyle şöyleyim. Yaşın ufak biliyorum ama reşit olduğunda geleceğin ilk kapı benim kapım olsun. Her ne olursa olsun unutma. Ne demek istediğimi anladın sanırım. Seni seviyorum ve bırakmam. Ne annen engel olabilir bu duruma ne de bir başkası.

    —Biliyorum bunu. Çok sağ ol. Ben de seni çok seviyorum. Benim başım sıkıştığında gidebileceğim senden başka kimsen yok. Bunu biliyorsun. Biz birbirimiz için yaratılmışız. Bunu unutma. Benim kalbim hep senin için atacak.

    —Biliyorum…

    Bu konuşmaların üzerinde daha bir hafta geçmemişti ki ben Eylül’ün hastaneye kaldırıldığını duydum. Sinir krizi geçirmişti. Duyduğum gibi hastane gittim. Eylül Eylül olmaktan çıkmıştı. Ruh sağlığı bozulmuştu. İnanamıyordum. Daha bir hafta önce geleceğe dair yeminler etmiş hayaller kurmuştuk. Onu görünce yıkıldım. Başında annesi vardı. Dayamadım ve ona saldırdım. Bu olanların sebebinin o olduğunu düşünüyordum çünkü. Sonra öğrendim ki olay daha kötüydü. Eylül annesinin sevgilisi Haluk’un tacizine uğramış! Annesini olmadığı bir anı yakalamış ve Eylül’e taciz etmiş! Benim dokunmaya kıyamadığım sevgilime bunu yapmasına dayanamadım. Babam bile umurumda değildi ama bu adamı bulmaya yemin ettim.
    Eylüllerin evi biliyordum. Doğru oraya gittim. Evde kimse yoktu. Adam çoktan kaçmıştı. Bütün komşulara sordum. Üç saat önce bir adamın arabasına binip gittiğini söylediler. Onu alan adamı tanıyorlardı. Kahveci olduğunu söylediler. Doğru o kahveye gitti. Hiç kurtuluşu yoktu. Adamı öldürecektim. Ve buldum da! Çay ocağının arkasına sığınmış buldum!


    Ve sonrası benim otuz sekiz yıl hapishane hayatıma mal oldu. Kayıtlara baba katili olarak geçtim. Evet, baba katili. Haluk denen adam beni, annemi, kardeşimi, sevdiğimi mahvetmiş bir pislikten öte babamdı. Babamın bizi terk ettiği insan Eylül’ün annesi çıkmıştı. Cinayet anını hatırlamıyorum. Sevgilimi tecavüze kalkışan adamı öldürmeye gitmiştim. Karşımda babam vardı. Tüm yaşantım film şeridi gibi geçti gözümün önünden. Nasıl öldürdüm hatırlamıyorum.
    Günlerce gazetede yazan baba katili… Vahşi çocuk babasını öldürdü… Okunduğunda nasıl olur diyen kişilere yazdığım bu roman ile sorulara cevap veriyorum. Çekilen on dokuz yıllık bir çile. Hayata bağlayan bir sevgili ve onun sinir krizi geçirmesi ardından yaşananlar. Pişman mıyım peki bunu bende bilmiyorum. Ardımdan üzülenleri düşündüğüm zaman pişman olabiliyorum sadece.
    Annem… Şuan bir kadın sığınma evinde. Kardeşim Nigar… İstanbul Şubesi Yetiştirme Yurdu’nda kalıyor. Ve Eylül… Ondan Ahmet Ağabey aracılığıyla haber alabildim.
    Eylül hastanede kendine geldikten bir hafta sonra taburcu edilmiş. Hastaneden çıkınca olanları duymuş ve intihar etmiş. Çok şükür ki kurtulmuş. Kurtulmuş ama yaşayan bir ölüden farkı kalmayarak kurtulmuş. Adli dengesini kaybetmiş. Olanları sindiremediği için. Sevgilisinin babası tarafından tacize uğramış bir insan… Üstelik bu kişi annesinin de sevgilisi. Bir akıl hastanesine yatırmışlar son olarak. Annesi ise başka bir adamla tekrar kaçmış.
    Eylül’ü hiç görmedim. Hastalığı ilerlemediği dönemlerde birkaç defa annemi ziyarete uğramış. Benim birkaç parça eşyamı falan almış anı olarak. Bana ondan hiçbir şey kalmadı. Yo hayır kaldı. Evet, ondan bana kalan tek şey bir Eylül busesiydi. Hediyenin mutluluğa verilen bir buse… İçeride geçirdiğim şu sekiz senede aklıma gelmeden uyuyamadım o yüz ve bir buse.
    SO

      Forum Saati Salı Ocak 24, 2017 11:38 pm