Giresun Üniversitesi Türkçe Topluluğu

Türkiye'den erişim engeli nedeniyle yeni adresimiz: turkcetoplulugu.weebly.com

Nar Ağacı
Nazan Bekiroğlu
(%25 İndirimle)
Beyaz Türkler K.
Alev Alatlı
(%25 İndirimle)
turkcetoplulugu.weebly.com Topluluğumuzun yeni adresi
Kendini Açma
B. Çetinkaya

    Güz Misafiri

    Paylaş

    1001030044

    Mesaj Sayısı : 3
    Kayıt tarihi : 24/12/10

    Güz Misafiri

    Mesaj  1001030044 Bir Cuma Ara. 24, 2010 9:42 pm

    Güz Misafir
    Sonbahar…
    Sonbaharda ağaçların çıplaklıklarından utandıklarını düşünürdüm, oysa onlar birer ölüymüşler. Nasıl ki kış aylarında soğuk illerde musluk suları donuyor ve borular patlıyorsa bir ağaç da eğer sonbaharda ölmez ve kışı ölü geçirmezse içindeki özsuyu donacak ve kökleri ve damarları patlayacaktır. İşte bunun olmaması için ağaçlar yapraklarını dökerken ölürler ve ilkbaharda yeniden dirilirler.
    Onun bizim eve geldiği ilk günü hatırlıyorum. Sanki hüzünlü bir şarkıya uyum sağlar gibi adımlıyordu bahçeyi. Üzerinde eski, açık pembe bir elbise; ellerinde dirseklerine kadar tülden bir eldiven. Bu haliyle eski filmlerin soylu ama mutsuz kadınlarını anımsatıyordu bana. Kendini toparlayıncaya kadar bizimle burada kalacağını öğrendiğimde ensemde beni rahatsız eden bir karıncalanma hissettim. Çünkü hayatıma sonradan giren herkes ensemden tutup bir kenara atmıştı beni ve yabancı biri her zaman bir şeyleri değiştirirdi. Yan odamda kalacağını öğrendiğimdeyse tuhaf bir üzüntü duymuştum. Yan odalar, içinde olduğumuz odalardır çünkü. Ve şimdi o, sayıklamaları ve gözyaşlarıyla benim odamda olacaktı.
    İlk gece sessiz geçmişti. Ondan sonraki günlerde de o odadan ufak bir tıkırtı bile duymadım. Nasıl bu hale geldiğini düşünmekle meşgul oluyordum sürekli. Bahçeye çıktığımızda onu seyrediyor, her hareketinden mana çıkarmaya çalışıyordum. Bazen bakışlarımdan rahatsız olduğunu anlayıp yüzümü göğe dönüyordum. O da yüzünü göğe dönüyordu, ne gördüğümü merak ediyordu belki, ya da o da yukarı bakmanın sevgisine ermişti. Başkaları için bir fazlalık olduğumu düşündüğümde ya da diğerlerinden kurtulmak istediğim o sıkıntılı anlarda yüzümü hep göğe dönerim. Bulutlar başımın üstündeki uçurumlar gibi bana rahatlık verirler. Ne de olsa kimse yukarı doğru düşmeyi bilmez, kuşlar dışında…
    Bizimkilerden öğrendiğime göre yirmi yaşındaki bu sessiz misafirimiz annesini kaybettikten sonra ciddi sorunlar yaşamış. Annesinin gençken giydiklerini üzerinden çıkarmıyor bazı zamanlarda kendini annesi zannediyormuş. Ailesi onu doktora götürdüğünde hastaneye yatması gerektiğini söylemişler. Cemiyetin zenginlerinden olan bu adam kızının hastaneye yatmasıyla çıkabilecek dedikodulardan endişe ettiği için onu bir hemşireyle hastanenin bir arka sokağındaki bu eve göndermiş. Eski dostunun hatırını kıramayan babam da bu iyiliği yapmayı kabul etmiş.
    Misafirimiz evimize geldiği ilk günlerde tek kelime bile etmemişti. Sadece bakıyor, öylece yerinde duran bir taştan daha zararsızdı; çünkü o taşı biri kaldırıp attığında öldürücü bile olabilirdi; ama bu kız yer kürenin dibine kök salmış, asırlardır yerinden hiç kıpırdamayan bir ağaç kadar zararsızdı. Onu yerinden oynatmak için köklemek imkânsız, ona baltayla yaklaşmak da merhametsizlik olurdu.
    Onun, evde konuştuğu ilk kişi ben olmuştum. Yine açık pembe elbisesiyle bahçedeki güllerin dibindeydi. Gülleri koparmak için elini dikenli dalların arasına uzatıyor sonra garip bir yüz ifadesiyle elini geri çekiyordu. Yanına gittim. Dikenlerden korktuğu için gül alamadığını düşünerek ona bir tane gül koparabileceğimi söyledim. Gözlerime baktı. Sanki haftalardır beni bu evde hiç görmemiş gibi yüzümü inceliyordu. Yıllardır görüşmediği birini banka kuyruğunda görüp de çıkarmaya çalışır gibi “dilimin ucunda” diyecek diye heyecanlanmıştım. Yine bir şey söylememişti daha fazla beklemeden elimi güllere doğru uzattım. Benimkine benzeyen bir sesle “Koparma!” dedi. İlk defa benimle konuşan bu kızın sesini anlamaya çalışıyordum. Acaba konuşan o değildi de gülleri tam koparacağım sırada gülerin ne diyeceklerini içimden mi söylemiştim diye düşündüm. Sonra ikinci kez “koparma!” dedi. Bu kez onun dudaklarının kıpırdağını gördüm. Bana diyordu. Benimle konuşuyordu. Çok mutlu olmuştum. Onu oracıkta bırakıp anneme bu haberi vermek için koşacaktım ama belki benimle konuşur umuduyla ona “Neden koparmayayım? Sevmiyor musun?” diye sordum. “Koparma kızım, güller ölmesin” dedi. Bana kızım dediğinden anlamıştım, kendini annesi sanıyordu yine. Çünkü onunla aynı yaştaydık. Ne tuhaf, bunu ondan başka herkes biliyordu. Hemen oradan uzaklaşıp annemin yanına gittim. Doktor eve geldiğinde bu olayı anlattık. Bize hastalığı hakkında bilgiler verdi, böyle zamanlarda nasıl davranmamız gerektiğini daha ayrıntılı bir şekilde anlattı. Daha önce bu durumdan pek az bahsetmişti.
    Ondan sonraki günlerde de hiç konuşmadı. Bazen yanına yaklaşıp ona sorular soruyordum. Adeta beni yok olduğuma inandıracak tepkisizlikte kalıyordu. Sanki o yirmi yaşında bir kız değil kırk beş yaşında ölmüş bir kadındı, biz bu evde yaşamıyorduk, aslında yoktuk. Sanki onunla konuşmaya çalışan hayallerden başkası değildik ve o bu hayallerle baş etmenin yolunu bulmuştu. Onlarla konuşmuyordu. Belki konuşmazsa kaybolurlardı, kaybolurduk.
    Konuşamıyordu; ama yazabilirdi belki. Belki sözlerin havada kaybolup gitmesinden korkuyordu. Annemlere aklımdaki bu düşünceden hiç bahsetmedim. Herkes odasına çekildiğinde boş bir kâğıda “Neden benimle konuşmuyorsun? Üzülüyorum.” Yazıp onun oda kapısının altından bir kalemle birlikte atacaktım. Odasında kalem yoktu; çünkü kendine zarar verebileceği tüm eşyalar ondan uzaklaştırılmıştı. Kalemi ve üzerinde küçük notumun bulunduğu kâğıdı kapının altından attıktan sonra beklemeye başladım. Kâğıdı kapının altından almıştı, ama cevap yazmadı. Biraz daha bekleyip odama geri döndüm. Ya kalemle kendine zarar verirse, ya yanlış bir şey yaptıysam diye endişelenirken uyuyakalmışım. Sabah olduğunda hemen pencereden dışarı baktım. Çünkü sabahın erken saatlerinden akşamüzerine kadar bahçede vakit geçiriyordu. Onu görememekten korkmuştum ama oradaydı işte, her zamanki gibi, gül ağaçlarının dibinde. Rahatlamanın ardından derin bir nefes aldıktan sonra kapının altındaki kâğıdı fark ettim. Hemen koşup heyecanla kâğıdı yerden aldım. Kağıtta “İnsanlarla konuştuğumda üzülüyorum.” yazıyordu. Benimle hiçbir zaman konuşmak istemediğini düşünüp onu bir daha rahatsız etmeme kararı almıştım; ama kalemi geri vermediğini fark ettikten sonra yeniden yazmaya karar verdim. Gecenin gelmesini sabırsızlıkla bekliyordum. Ona “Neden? ”diye soracaktım. Neden insanlarla konuşmak onu üzüyordu? Neticede etrafında konuşmalarıyla onu üzecek hiç kimse yoktu. Herkes onun iyi olmasını istiyor, ona yardım etmeye çalışıyordu. Yine bunları düşünürken annem kahvaltıya çağırdı. Bizimle aynı masaydı; ama masada ondan başkası yoktu yine. Hiç konuşmuyor, bize bakmıyor sadece çatalının ucuyla tabağındaki peyniri tırtıklıyordu.
    O gün akşama kadar onun etrafında dolaşmama rağmen bir kere bile yüzüme bakmadı. Beni görmedi. Bu beni öyle sinirlendiriyordu ki gidip kollarından tutup onu sallamak “Hey, ben buradayım görmüyor musun?” diye sormak istiyordum. Bu fikirden vazgeçip odama çekildim. Birkaç gün önce babamın kütüphanesinden aldığım bir kitabı okumaya başladım. Kitabı okurken uyuyakalmışım. İnsanlar neden bir şeyler okurken uyuyakalıyor diye düşündüm uyandığımda. Bunun hayallerle çok yakından bağlantısı olduğunu biliyordum. İnsan uyumadan önce hayaller kurar, düşünür, zihnini yorar. Kitap okurken de hayal kurmaca oynadığımızdan beynimiz uyuma vaktinin geldiğini düşünüyor olabilirdi. Bir çeşit koşullanma ya da hayaller gerçekten de uykumuzu getiriyordu. Anneler neden çocuklarını masallarla ya da masallara benzer ninnilerle uyutuyorlardı ki. Gerçek bir zihin yorgunluğu çocukların da yaşayabileceği bir şeydi. Masal belki de bu yüzden hayal gücümüzün sınırlarını zorlar nitelikte. Babamla masallar hakkında konuştuğumuz bir gün, masalların rüyalarla olan bağlantısından bahsetmişti. Bilinçaltı insanlığa zihnini nasıl yoracağını rüyalarda öğretiyordu. Bunları düşünürken saatin on bir olduğunu gördüm. Hemen kâğıda sorumu yazıp bu kez kalem olmadan onun kapısının altından attım. Odama gittim. Ve ışıkları kapatıp yatağımın altından gelecek olan kâğıdı beklemeye başladım. Yaklaşık bir saat bekledikten sonra hiçbir şey gelmediğini görüp kitap okumaya karar verdim. Masa lambamı yakarken lamba düğmesinin çıkardığı sesten acaba duvarı yumruklasam mı? Diye düşündüm. Ne faydası olacaktı ki bunun. En azından ondan bir cevap beklediğimi anlardı. Belki de yumruklarımdan ona öfkelendiğimi düşünebilirdi hemen bu fikirden vazgeçtim. Biraz müzik açıp kitap okumaya devam ettim. Birkaç saat sonra uyudum.
    Sabah olduğunda hemen kapının altına baktım. Hiçbir şey yoktu. Sanki bir toz zerreciği bile girmemişti kapı aralığından. Hayal kırıklığı yaşadım. Demek ki gerçekten de konuşmak istemiyordu. Pencereden dışarı baktığımda onu yine bahçede otururken gördüm. Sonbahardı, hava serinlemeye başlamıştı. Üzerime bir hırka alıp aşağıya indim. Yapraklar bahçemizi kaplıyor; ama güllere bir şey olmuyordu. O gülleri babaannem dikmişti bahçeye. Evde onları hiç kimse koparmıyordu. Belki bir başkasının bahçesinde o gülleri görseydik koparırdık; ama insan kendi bahçesindeki çiçeklere kıyamıyor. Bahçede yürümeye başladım. Artık umudumu yitirmiştim. Bu kız düzelmeyecekti. Benimle hiç konuşmayacaktı. Boşuna uğraşıyordum. Doktorlar onunla ilgileniyordu işte. Bana ihtiyacı yoktu. Saçma bir sorumluluk duygusuna sahip olduğumu düşündüm. Onunla ilgilenmeyi bıraktım. Pijamamın üzerine giydiğim siyah hırkama sımsıkı sarılır gibi kollarımı bağlamış bahçede geziniyordum. Yere düşen yapraklar terliklerimin arasına kaçıyor onları çıkarmak için ara sıra yere eğiliyordum. Bahçede dolaşırken kendi odamın penceresinin altına geldim. Hemen yan tarafta da onun penceresi. Geçenler de kaybettiğim kolyemi belki de çarşafımı silkelerken düşürmüş olabilirim diye pencerenin altındaki yaprakları ayağımla sağa sola atmaya başladım. Yaprakların arasında bir kalem görmüş hemen eğilip baktığımdaysa o kalemin kapının altından attığım kalem olduğunu anlamıştım. Annem kızın odasını temizlerken kalemi bulup kendine bir zarar vermesin diye aşağıya atmış olabilirdi. Demek ki kalemi olmadığı için bana yazamamıştı. Bu beni çok mutlu etmişti. Kalemi alıp hemen yukarı çıktım. Odama çıkarken onu gördüğümde “Merak etme bugün sana bir kalem vereceğim.” der gibi gülümsemiştim; ama o yine beni görmüyordu.
    Gece oldu. Bu kez kapının altından boş bir kâğıt ve kalem atmıştım odasından içeri. Acaba ne yazacaktı? Ya kalemi pencereden atan oyduysa? Ertesi gün yine atarsa? Bu kez gerçekten vazgeçecektim her şeyden. Üstelik ona o kadar kızacaktım ki gelip benimle konuşsa bile ona cevap vermeyecektim. Odama çekildim, ışığı kapatıp beklemeye başladım. Koridorun ışığı açık olduğundan kapının altındaki aydınlıktan gelecek olan kâğıdı görebilecektim. Bir saat dolmak üzereydi ki kapının altından beklenen kâğıt artık odamdaydı. Hemen yerimden fırlayıp kâğıdı aldım. Işığı yaktım. Okumaya başladım bu kez daha uzun yazmıştı:
    “İnsanlarla konuştuğumda üzülüyorum; çünkü benim kim olduğumu bilmiyorlar. Beni anlamayan bu insanlara tahammül etmek, neden? Bu tıpkı iki farklı dilde insanın birbirleriyle konuşmaya çalışmaları gibi. El kol işaretleriyle belki resimlerle birbirlerine bir şeyler anlatabilirler; ama içlerinden birinin kolları yok, işaretleri yok. Diğerini anlıyor; ama diğerine anlatamıyor. Herkes bana bir şeyler anlatıyor; ama benim işaretlerim yok. Ben kollarını annesiyle birlikte toprağın altına gömmüş bir yabancıdan başkası değilim sizin için. Lütfen anlatmaya devam edin.”
    Yazılanları defalarca okumuştum. Acaba ne demek istiyordu. Bunu doktoruna haber vermeli miydim? Şimdilik kimseye bir şeyden bahsedemezdim. Bana güvenmezse benimle konuşmazdı. Kollarını annesiyle birlikte toprağa gömdüğünü söylediğine göre kendisini annesi zannetmiyordu. Bu beni çok mutlu etmişti. Her cümlesini uzun uzadıya düşünüyor, ne demek istediğini anlamaya çalışıyordum. Kimsenin onu anlamadığından yakınıyordu, orası kesindi; ama nasıl bir anlaşılmak bekliyordu? Bir yerde tahammülden bahsediyordu. Demek ki sandığımızdan daha büyük bir sıkıntı içerisinde… Ama sanki her şeyi boş vermiş, kendini kaybetmiş gibi. Kendini kaybettiğinde belki de annesi oluyordu. Çünkü annesini kendisinden daha çok istiyor olabilirdi. Yazdıklarını o kadar çok düşündüm ki kafamı sağa sola hızlı hızlı salladıktan sonra eğer doktorculuk oynadığımı düşünürse samimiyetime inanmaz diye bu sırrı şimdilik kimseye söylememeye karar verdim. Hiç kimseyle konuşmayan birinin size yazarak anlatması her şeyden daha kıymetliydi. Şimdi sıra bendeydi, ona bir şeyler yazmalıydım. Kâğıda yazıp kapısının altından attım. “Seni anlamak istiyorum. Babam birini anlamanın ancak onun gibi olursak mümkün olabileceğini söylemişti. Senin gibi olmaktan korkuyorum; ama kendimi senin yerine koyarsam belki seni anlayabilirim. Bunun için bana anlatmalısın. Sana bir sır vereyim. Benim de kollarım bulutları tutuyor. O yüzden benim de işaretlerim yok.”
    Sabah olduğunda hemen kahvaltıya indim. İyice serinleyen havalar yüzünden artık bahçeye çıkmıyorduk. Yağmur yağıyordu. Pencereden dışarı bakıp yapraklar ıslanmadan önce bahçeyi temizleseydik daha iyi olacağını düşündüm. O yine masada sessizce oturuyor, tabağına konanları iştahsızca yiyordu. Yüzünde memnuniyetsiz bir ifade vardı. Acaba bana yazarken de mi böyleydi yüzü? İsteksiz mi yazıyordu? İsteksiz olsaydı yazmazdı herhalde; çünkü istemediği için insanlarla konuşmuyordu. Bu onun elindeydi. Demek ki yazmayı istiyordu. Benim onu anlayabileceğime inanmış mıydı? Yoksa sanki karşısında kimse yokmuş gibi mi yazıyordu? Annesini kaybetmeden önce günlük tuttuğunu öğrenmiştim. Sonra yaşadığı sıkıntılı zamanlar yüzünden kendine bir zarar vermesin diye ona kalem veren olmamıştı. Acaba annem ona bir kalem verdiğimi duysa bana ne derdi? Kızardı, ama yazdıklarımı cevapladığını söylediğimde sanırım takdir eden gözlerle bakardı bana. Başkalarının ne diyeceği umurumda değildi. Onun iyi olmasını istiyordum. Yirmi yaşıma kadar bu evde yalnız bir çocuk olarak büyümüştüm. Hiç arkadaşım olmadı. Şimdi evimize gelen bu kız benimle yaşıttı, ama beni kâğıdın haricinde yok sayıyordu. Onun iyi olmasını istiyordum. o zaman dertleşeceğim, aptal televizyon dizileri ve okuduğum kitaplar hakkında konuşabileceğim bir arkadaşım olacaktı; ama bu bencilce bir amaçtı. Bundan daha önemli bir istekle hareket ediyordum: Onun iyi olması. Sadece iyi olması… Çünkü merhamet bunu gerektirirdi.
    Kış…
    Son kez ona yazmamın üzerinden birkaç hafta geçmiş, havalar iyice soğumuştu. Günün çoğunu televizyonun karşısında geçiriyordum. O da pencereden dışarıya hiç yorulmadan bakıyordu. Annemler onun için pencere kenarına yüksekçe bir divan koydular. Yazları bahçeye çıkardığımız tahta, üzeri minderli divan artık evimizin içinde pencere kenarındaydı. Orada oturuyor, yağmuru, rüzgarı, pencerenin önünden geçen kuşları izliyordu. Ya da bunların hiçbirini görmüyordu, kim bilir? O dışarıya bakarken ben de ona bakıyor neler düşündüğünü tahmin etmeye çalışıyordum. Belki annesiyle birlikte geçirdiği zamanları düşünüyordu; ama öyle olsaydı ağlamaz mıydı? Belki de kendisini annesi zannediyor çocuğunu, kendini, özlüyordu. Bu ne tuhaf bir hastalıktı ki böyle. Ya hasta değilse? Ya sadece etrafındakilerle muhatap olmamak için böyle bir oyun uydurmuşsa? Bu insafsızlık olurdu. Onun için üzülen bu kadar insan varken böyle bencilce hareket edebileceğine ihtimal vermiyordum. Ona böyle bir kötülüğü giydiremiyordum. Bazen onun yanına gidiyor onun gibi oturuyor, onun gibi dışarıya bakıyordum. “Bu ne yapıyor böyle?” deyip bakması gerekirken bir kez bile gözlerini bana çevirmiyordu. Bu iyi bir buluştu, onu anlamam için madem onun gibi olmam gerekiyor evde o ne yaparsa ben de aynısını yapacaktım. Beni fark etmemesi imkânsızdı.
    Sonraki günlerde onu taklit etmeye başladım. Üstelik bunu sinir bozucu bir şekilde yapıyordum. Annemlerin olmadığı zamanlarda bu küçük oyunu oynuyordum. Eğer annemler onu taklit ettiğimde beni görürlerse benim bu durumdan kötü yönde etkilendiğimi düşünüp onu evden uzaklaştırabilirlerdi. Çok dikkatli olmalıydım.
    O gün pencere kenarında oturuyordu. Annemler hasta olan bir yakınımızı ziyarete gitmişler bir saat içinde döneceklerini söylemişlerdi. Bu, planımı gerçekleştirmem için çok iyi bir fırsattı. Yazın giydiği pembe elbiseyi giyip, tuhaf eldivenleri takmıştım. Sonra onun oturduğu divana oturdum. Pencerenin perdesini her sabah annem çekiyordu ama bu sabah aceleyle evden çıktıları için perdeyi çekmeyi unutmuştu. O da kalın bir perdenin ardından dışarıyı görmeye çalışıyordu. Beni fark etmedi. Giydiğim elbiseleri fark edeceğini ve benimle konuşacağını düşünmüştüm. Yine hayal kırıklığı yaşadım. Yukarı çıkıp elbisemi değiştirmeden önce perdesini açmak istedim. Perdeyi biraz hızlı çekmiş olacağım ki tüm perde düğmeleri kornişten çıktı. sonra perdeyi kornişe geri takmak için divanın üzerine çıktım. Düğmeleri tek tek takıyor kolum ağrıdığında kolumu aşağıya sallayıp ona bakıyordum. Bana baktığını fark ettiğimde sevinç duymuştum. Plan işe yaramıştı. Gözlerini bana dikmiş sadece bakıyordu. Ona bir şeyler söylediğimde yine tepkisiz kaldı. Olsun bu da bir aşamaydı. Perdeyi takıp divandan indim. Hala bana bakıyordu. Merdivenlerden çıkarken yerinden kalktı ve hızlı merdivenin ucuna geldi. “anne” deyip ağlamaya başladı. O kadar çok ağlıyordu ki korkuyordum. Annemler gelip bana ne olduğunu sorduklarında onlara mantıklı bir açıklama yapamazdım. Ağlıyordu. Benimle konuşmayan sessiz misafirimiz, merdivenin en alt basamağına çökmüş ağlıyordu. “anne” diyordu. Bana bakıyordu. Beni annesi zannettiğini düşünüp onun yanına indim. Bana bakıp “Anne!” diyerek ağlamaya devam ediyordu. Öyle içli ağlıyordu ki, ağlayan birini görünce dayanamayan ben de ağlamaya başlamıştım. Ona sarıldım. Birlikte ağladık. Susmasını istiyordum; ama aylardır ağlamayan bu kıza şimdi nasıl sus diyebilirdim. Ağladı, ağladım, ağladık. Birbirimize sarılmış ağlıyorduk. Sonra sustu. Annemlerin gelme ihtimalini düşünerek hemen üzerimdeki giysileri değiştirdim. İkimizin de ağlamaktan gözlerimiz şişmişti. Onu lavaboya götürüp yüzünü yıkadım. Artık beni yok saymıyor, dediklerimi yapıyordu; ama hala benimle konuşmuyordu. Yüzünü yıkarken ara sıra ağlar gibi oluyor sonra “Yeter artık, ağlama” dememle kendini toparlıyordu. Yüzünü kurulayıp onu divanına götürdüm. Divanın kenarındaki yastığı alarak yattı. Gözlerini kapadı. Üzerine bir battaniye örtüp televizyonu açtım. Annemlerin gelmesini bekledim.
    Annemler geldiğinde onlara bu olaydan bahsedip bahsetmemek konusunda bir kararsızlık yaşadım. Bahsetmeyecektim. Onlara ağladığımızdan hiç söz etmeyecektim. Bu ikimizin sırrı olarak kalacaktı. Sustum. Sonra o anı düşünmeye başladım. bana bakıp neden “Anne” diyerek ağladı? Beni annesi zannetmiş olamaz diye düşündüm; giydiğim elbise ona annesini hatırlatmış olabilirdi. Ama öyle olsaydı elbiseyi ilk giydiğimde dikkatini çekerdi. Perdeyi yanlışlıkla yerinden çıkarmam mı ona bir şeyler hatırlatmış olabilir miydi? Ya da perdeyi takarken mi düşündü tüm bunları? Gece olup da herkes odasına çekildiğinde biraz kitap okumuş, yatmak için pijamalarımı giymiştim. Yatak çok soğuktu. Titriyordum. Tam o sırada kapı vuruldu. Doğrulup “Buyurun!” dedim. Kimse içeri girmedi. Kalkıp ışığı yaktım. Kapının altında bir kağıt vardı.
    “Benimle birlikte ağladığın için teşekkür ederim.” yazıyordu kâğıtta. Çok şaşırmıştım. Onunla bu gözyaşı anını paylaştığım için bana teşekkür ediyordu demek ki beni annesi falan zannettiği yoktu. Sadece benimle birlikte annesi için ağlamıştı. Çok tuhaf düşünceler hücum ediyordu aklıma. Ona yazmalıydım ama ne yazacaktım. “bir şey değil” diyemezdim ya. Ne yazacağımı düşünürken pencereden dışarı baktım. Gördüklerime inanamamıştım. Bahçeye çıkmıştı. Annemler kapıyı kilitlemiş olacaklardı. Hemen aşağıya inip, bahçedeki ıslak sandalyelerden birine onun yanına oturdum. Şimdi ikimizde ıslanmıştık. Onunla konuşmaya başladım, beni hiç dinlemeyeceğini bilerek:
    “Hava çok soğuk, değil mi? Bizimkiler bizim bu saatte dışarıda olduğumuzu görseler çok kızarlardı. Sen konuşmuyorsun zaten, tüm açıklamayı ben yapmak zorunda kalırdım. Of. Saçmalıyorum. Hiç gülmüyorsun. Ağaçlar ne kadar güçsüz duruyorlar değil mi? Oysa kökleri hala aynı ama yapraklarının olmayışı onları soluk gösteriyor. Sen de yapraklarını dökmüş bir ağaca benziyorsun, ilkbaharın gelmesini sabırsızlıkla bekliyorum. Sandalyeler ıslakmış, bugün sürekli ikimizde ıslanıyoruz.” diyerek ona gülümsemiştim. Yüzüme bakıyordu. Aylar önce gül ağaçlarının dibinde bana gülleri koparmamamı söylediğinde de bu halini almıştı yüzü. Ve konuşmaya başladı.
    “Bir ağacın gölgesinde oturup da düşündüğümde gerçekten hayatın içinde olduğumu hissediyorum, ama buradaki bütün ağaçlar yapraklarını dökmüş. Ancak geceleri ağaç gölgelerinde oturabiliyorum. O yüzden dışarı çıktım. Ben sandalyeye oturmadan önce kurulamıştım sanırım gecenin tek ıslağı şimdilik sensin.” dedi ve sandalyesinden kalkıp bir başka ıslak sandalyeye oturdu. Gülmüştü. Ben de gülmüş olanlara inanamamıştım. İyileşmiş miydi yani? Nasıl iyileşti peki? Yoksa gerçekten hasta değildi de numara mı yapıyordu? Ben tüm bunları düşünürken o hala gülmeye devam ediyordu.
    Ertesi gün yine herkes kahvaltı masasındaki yerini almıştı; ama o yoktu. Anneme sorduğumda üzücü ir cevapla karşılaştım. Hasta olmuştu. Odada yatıyordu. Annem ona kahvaltıdan sonra çorba yapıp içirecekti. Doktoruna da haber verilmişti çoktan. Hemen bakmak için yukarı çıktım. İlk defa onun odasına girecektim. Kapıyı tıklattım ve içeriden bir ses gelmesini beklemeden kapıyı açtım. Yavaş adımlarla yatağının başucundaki sandalyeye gidip oturdum. Bana bakıyor, çok halsiz görünüyordu. “Geçmiş olsun.” dedim. Kafasını salladı. Bu beni çok mutlu etmişti, artık benimle konuşuyordu. Annemin ona çorba yapıp getireceğini benimse kahvaltı yaptıktan sonra onun yanına gelebileceğimi söylediğimde de kafasını salladı. Kahvaltımı o kadar hızlı yapmıştım ki bizimkiler şaşkın şaşkın bana bakıyordu; çünkü ilk defa beni bu kadar iştahla ve hızlı yerken görüyorlardı. Hemen yukarı çıktım. Onun yanına gitmeden önce kendi odama gidip bir kitap aldım, belki okumamı isterdi. Odasına girdiğimde onu uyuyor gördüm. Kitabı sandalyenin üzerine bırakıp aşağıya indim. Birkaç saat sonra uyanır ve ben de onunla sohbet edebilirdim.
    Televizyon kumandasını elime almış onlarca kanalı hızlı hızlı geçiyor bir türlü ilgimi çekecek bir program bulamıyordum. Garip çizgi filmler, ne işe yaradıklarını bilmediğim saçma sapan diziler, felaket tellallığı yapan haber programları, televizyonun zararlarından bahseden bir kadın programı… Sanki dünyanın tüm saçmalığı bu küçük kutunun içinde bir araya gelmiş beni içine çekmeye çalışıyordu. Hayır, oraya girmeyeceğim diyerek kumandanın kapama düğmesine bastım. Sonra pencere kenarındaki divana oturdum. Dışarıyı izlemeye başladım. Dışarısı çok güzel görünüyordu. Yağmur tüm nezaketiyle toprağa düşüyor, bazı damlalar dışarıyı görmemi engellemeyecek şekilde cama çarpıyordu. Bir süre dışarıyı seyrettim ve çorba kâsesiyle yukarıya çıkan annemin elinden tepsiyi alıp yukarı çıktım. Hala uyuyordu. Hafifçe seslenerek onu uyandırdım.
    Biraz bir şeyler yedikten sonra ilaç içmesi gerektiğini söyledim, yine kafasını salladı. Tepsiyi kucağına bıraktım. Yemeye başladı. Ona kitap okuyabileceğimi söylediğimde de kafasını salladı. Bugün kafa sallama günüydü. Ne desem böyle tepki veriyordu. Bu beni üzüyordu, çünkü bahçedeki o konuşmamızdan sonra onun düzeleceğini sanmıştım. Kitabı okumaya başladım. Tepsiyi ayakucuna koyup yatağa kıvrıldı. Okuyordum, dinliyordu, ara sıra kitabın üstünden göz ucuyla ona bakıyordum. “Okumayı seviyor musun?” diye sordu. “evet.” dedim. “Ben de çok seviyorum.” dedi. Bu cümlesinden onun dinlemek yerine okumak isteyebileceğini düşünerek kitabı ona uzattım. Aldı. Okumaya başladı. Odadan dışarı çıktım. Belki beni yanında istemiyordu, belki göz ucuyla ona bakıyor olmamdan rahatsızlık duymuştu ya da sesim ona hoş gelmiyordu. Kafamda bir sürü düşünceyle odama geçtim.
    İnsan neden yalnızlığa ihtiyacı olurdu? Üstelik hastayken, tam da şefkate ve ilgiye ihtiyacı varken neden yalnız kalmak isterdi bir insan? Ya daha fazla dibe inmek için böyle yapıyordu ya da şefkat gördüğü elleri kaybetmekten korktuğundan kendini yalnızlığa hazırlıyordu. İkincisi daha mantıklı gelmişti. Kafamı yastığa koyup gözlerimi kapamıştım. Akşamüzeri annemin sesiyle uyandım. Yemeğe çağırıyordu.
    Merdivenlerden inerken sofrada onu da oturuyor gördüm. Yemek yiyordu. Sabahki halinden artakal yalnızca hafif bir solukluk olmuştu. Masaya geçtiğimde bana gülümsedi. Hemen annemlere baktım görüp görmediklerini anlamak için. Ama fark etmemişlerdi. Ben de ona gülümsedim ve yemeğimi yemeye başladım. Yemekten sonra onu dışarı çıkarma planları yapıyordum ki hasta olduğunu hatırlayıp bu fikirden vazgeçtim. en iyisi oturup televizyon seyretmekti. Aslında buna televizyona bakarak olmadık şeyler düşünme işi de denebilirdi. Acaba yemekten sonra yine divanına mı geçecekti. Ben de yanına gitsem konuşur muydu benimle? Ne de olsa artık benimle konuşuyordu. Neden bana güvendi acaba? Hiç

      Forum Saati Paz Mart 26, 2017 11:03 am