Giresun Üniversitesi Türkçe Topluluğu

Türkiye'den erişim engeli nedeniyle yeni adresimiz: turkcetoplulugu.weebly.com

Nar Ağacı
Nazan Bekiroğlu
(%25 İndirimle)
Beyaz Türkler K.
Alev Alatlı
(%25 İndirimle)
turkcetoplulugu.weebly.com Topluluğumuzun yeni adresi
Kendini Açma
B. Çetinkaya

    Güz Misafiri

    Paylaş

    1001030044

    Mesaj Sayısı : 3
    Kayıt tarihi : 24/12/10

    Güz Misafiri

    Mesaj  1001030044 Bir Cuma Ara. 24, 2010 9:45 pm

    benimle? Ne de olsa artık benimle konuşuyordu. Neden bana güvendi acaba? Hiç kimseye onun bu tepkilerinden bahsetmediğim içindir belki. Hala oyununu sürdürmek istediğini düşündüm ama o kadar acımasız olabileceğine ihtimal vermek istemiyordum.
    Yemeğimizi yedikten sonra masayı toplamada anneme yardım ettim. göz ucuyla seyrettiğim yine oydu. Masadan kalkıp divanına oturdu. Üşümüş olacak ki battaniyeyi dizlerine örttü. Anneme yardım ettikten sonra divanın diğer ucuna gittim. Ona baktım bu kez gülümsemesini ya da bir şey söylemesini beklemeden yanına oturdum. O dışarı bakıyordu yine, ben de bakmaya başladım. hava çoktan kararmıştı. Bahçe lambaları yanıyordu. Ağaçların bir kısımları görünüyordu ve bahçe yolu gündüz göründüğünden farksızdı. Ne düşünüyordu acaba dışarı bakarken? Anneni mi? Annesiyle bahçede oturduğunu mu? Yoksa hayatının bundan sonrasında yapacaklarını mı? Yoksa bunların hiçbirin düşünecek sağlıklı bir zihni yok muydu gerçekten? Ama düşünemiyor olsaydı bana yazdıkları ve benimle konuştukları neydi? O kadar fazla düşünmeye başlamıştım ki son zamanlarda, onun neler düşündüğünü tahmin etmeye çalışmak beni çok yoruyordu ve bu bilinmezlikle uğraşmak canımı sıkmaya başlamıştı. Biraz üşüyüp dizlerimi karnıma doğru çektiğimde battaniyesinin ucunu bana uzattı. Bu hareketine hiç şaşırmamıştım ya da gülümsememiştim. Battaniyeyi aldım ve dizlerime örttüm. O da dışarıya bakmaya devam etti. Annem bizi battaniyenin altında öylece otururken görünce babama haber vermiş, arkamı döndüğümde ikisini bizi seyrediyorken buldum. Sonra “Herkese iyi geceler!” deyip yukarı çıktım. Annem, babam ve o canımın sıkıldığının farkındaydılar. Keyifsizdim. Keyif denen şu şey her neyse uzun zamandır onu anlayamıyordum.
    Odama çekilip günlüğümü açtım. Son zamanlarda o kadar fazla uğraşmıştım ki misafirimizle kendime vakit ayırmamıştım. Hatta onun ne düşündüğünü düşünmekten düşünemez bile olmuştum. Canımın sıkıntısını buna bağlayıp biraz yazmamın bana iyi geleceğini düşünerek günlüğüme yazmaya başladım.
    “Her şeyin üzerime doğru hücum ettiği bir gerçek... Böyle sıkıntıların sadece bunaltıcı bir rüyadan sonra hissedilebileceğini sanıyordum. Şimdi bu halimse, bana her şeyin bir rüyadan ibaret olduğunu düşündürmekten başka bir işe yaramıyor. Eğer her şey bir rüyaysa uyandığımda nerede olacağım? Hiçbir şey bilmiyorum. Aslında cevaplar ayan beyan önümde serilmişken, ben hiçbir şey bilmiyorum. Körlüğümden olsa gerek.
    Mutfakta öldürülmüş bir böcekten daha kımıltısız uzanıyorum sıkıntılarımın üzerine. Bağırsakları dışına da çıksa böceklerin bacakları bir süre hareketini kaybetmez ne de olsa. Şikayet etmek istemiyorum. Yeniden yazacağım.
    Her şey üzerime hücum etse de mutluyum. Ancak güzel bir rüyanın içindeyken hissedilebilecek bir mutluluk bu. Uyandığımda nerede olacağımı bilmiyorum. Uyanmaktan korkuyor gibiyim daha çok. Hiçbir şey bilmiyorum.” yazıp kalemi elimden bıraktım. Yazmak da bir işe yaramıyordu. Biraz müzik açıp yatağıma girdim.
    Sabah olduğunda yine her zamanki gibi pencereden dışarı baktım. Her taraf bembeyazdı. Derin bir nefes aldım. Dışarının bu beyazlığı beni mutlu etmişti. Hemen kahvaltımı yapıp dışarı çıkarak bahçenin bu halini yakından görmek istiyordum. annemin sesiyle aşağıya indim. O da iniyordu. Ona gülümsedim ve onu pek de önemsemez bir tavırla merdivenleri indim. Artık onu önemsemeyecek, kendi haline bırakacaktım. Onunla ilgilendiğini ve onu sevdiğini söyleyen herkes gibi bende bunu yapacaktım. kahvaltımızı yaptık. Anneme dışarı çıkacağımı söyledim. Masadan kalkmak üzereydim ki “Ben de gelmek istiyorum.” dedi. Bizimkiler onun konuştuğuna ilk defa şahit oldukları için çok şaşırmışlardı.
    Bu duruma gayet sıradan bir şeymiş gibi tepki vermem gerekiyordu şimdi. “Tabii, üzerini değiş, çıkalım.” dedim. Merdivenleri o kadar hızlı çıkıyordu ki, sabah kahvaltıya gelmeden önce pencereden dışarıyı seyrettiğine adım kadar emindim. Mutluydu.
    O kadar sıkı giyinmiştik ki soğuk hava zerreciklerinin giysilerimizi geçerek bize ulaşması imkansız gibiydi. Birlikte bahçeye çıktık. Onu kendi haline bıraktım, benimle gelmeye mecbur edemezdim, çünkü bahçenin dışına çıkacaktım. Bahçe kapısına kadar arkamdan geldi. Benimle gelmek istiyordu. Birlikte yürümeye devam ettik. Yollardaki kar arabalar yüzünden erimişti. Ama biz yine de kaldırımın en karlı yerinden yürüyorduk. Onunla hiç konuşmuyor ona bir şey sormuyordum. Çünkü bundan çok sıkılmıştım. Bir pastanede kahve içip pasta yemek fikri beni kuşatmıştı. Ona sormadan pastaneye girdim. O da geldi. Camın kenarında pembe bir masaya oturduk. Ona ne istediğini de sormadan sipariş verdim. iki kahve ve iki dilim çilekli pasta. Yol boyunca ağzını açıp tek bir kelime etmediği için konuşmak istemediğini düşünmüştüm. Kahveler ve pastalar geldi. Yemeye başladım ama o hala dışarı bakıyordu. Neden yemediğini düşündüm. Acaba ona ne istediğini sormayarak kabalık mı etmiştim? Neyse ki ben çok fazla pişmanlık duymadan pastasını yemeye başladı. Kahve bardağının dışına ellerini koydu. Ellerimiz üşümüştü. Üstelik kara dokunmamıştık bile.
    Pastaneden çıkıp biraz daha yürüdükten sonra eve dönmemiz gerektiğini ona söyledim. Eve doğru yürüyorduk. Kar yine atıştırmaya başlamıştı. O kadar yavaş iniyordu ki kar taneleri bu haliyle gökyüzündeki tüm kuşlar tüylerini döküyor diye düşündürüyordu. Bahçeden içeri girdiğimizde hızlı hızlı eve yürüyordum, üşümüştüm. Oysa hala bahçedeydi, içeri girmek istemediğini anladım. Kollarını açtı. Yüzünü göğe döndü. Şimdi tam sırasıydı, yerden bir avuç kar alıp yüzüne fırlattım. Önce şok oldu. Kızdığını düşünüp pişman olmaya başlamıştım ki yerden bir avuç kar alıp bana attı. Kartopu savaşımız başlamıştı. Onun hasta olduğunu, herkesin çabalarını, doktorların ümitsiz konuşmalarını unutup sadece kartoplarıyla meşgul ediyordum aklıma. O kadar çok oynamıştık ki içeri girdiğimizde ikimizin de üzeri ıslaktı. Annem bizi pencereden izlemiş olacak ki gülümsüyordu. Sabah onun konuştuğunu doktora anlatmıştı, şimdi anlatacak bir şeyleri daha olmuştu. Misafirimiz, bu halleriyle bizi mutlu ediyordu. Başkalarının bizi mutlu etmesi çok garip bir şeydir oysa. Mutluluk insanın içindeyse madem dışarıya neden gerek vardı ki?
    Ertesi gün tipi vardı. Dışarı çıkamamıştık. Pencere kenarına oturduk. Dizlerimizi aynı battaniyeyle örtmüş dışarıyı seyrediyorduk. Annem ara sıra bize çay getiriyordu. Her zaman onun neler düşündüğünü tahmin ettiğim bu divanda şimdi ona ne düşündüğünü soracaktım. Belki konuşmazdı ama denemeye değerdi. “Ne düşünüyorsun?” dedim. Yüzüme baktı, sanki bu soruyu çoktandır bekliyormuş gibiydi. “Neden merak ediyorsun?” dedi. Verecek mantıklı bir cevabım yoktu. Merak ettiğim için sorduğumu söylediğimde güldü ve dışarıyı seyretmeye devam etti. O kadar aşağılanmış hissediyordum ki kendimi yüzümü astım. Bunu o da fark etmiş olacak ki bu kez o sordu, “Sen ne düşünüyorsun?”. “bilmiyorum buraya her oturduğumda o kadar çok şey düşünüyorum ki… “Düşünme, sadece seyret.” dedi. Bu dediğini yapmanın imkansız olacağını ona söylediğimde ben yapıyorum dercesine gülümsedi. Annem öğleye doğru bize birer kase çorba getirdi. Çorbalarımızı içerken konuşmaya devam ettik. Artık benimle ona her soru sorduğumda konuşuyordu. Annemler bu durumdan doktora bahsetmiş, doktordan sevindirici haberler almışlardı.
    Kış yavaş yavaş bitiyor, onunla günlerimizi kitap okuyarak konuşarak ve pencereden dışarıyı seyrederek geçiriyorduk. Bana anlatıyordu, ama sadece onu anlayabileceğimi düşündüğü kadarını. Ben de ona bahsediyordum her şeyden. Bu evde geçen çocukluğumdan, yalnızlığımdan, geçirdiğim kötü zamanlardan nasıl çıktığımdan… büyük ilerleme katetmişti. Artık kendi evine gidebileceğine karar vermişti doktor. Babası onu almak için geçecekti o hafta sonu. Bizde kalmasını gerektirecek hiçbir şey yoktu. Üzülüyordum. Kardeşim gibi görüyordum onu ve o gittikten sonra koyu yalnızlığımla baş başa kalacaktım.
    Hafta sonu babası onu almak için geldiğinde o kadar üzgün duruyordu ki babasını onun biraz daha bizimle kalması için ikna edeceğini düşünmüştüm. Ama yapmadı. Vedalaştık ve arabaya binip gittiler. İlkbahar geliyordu. Divanımızla birlikte o da evimizin dışındaydı artık.
    İlkbahar
    Ev yine o can sıkan sessiz halindeydi. Annem henüz onun odasını toplamamıştı. Ona çok alışmıştık hepimiz. Özlüyorduk. Kahvaltıyı bahçede yapıyorduk. Gül ağaçlarının dibine bakıp içimdeki kardeş hasretini dindirdiğim bu kızcağızı düşünüyordum. Bir hafta sonu neden çıkıp gelmiyordu. Bizi özlememişti belki de kurtulduğu için seviniyordu bu evden. Ya da babası izin vermemiştir. Birkaç ihtimal daha vardı gelmemesi için. Hepsini tek tek düşünüyor sonra en zararsız olanda karar kılıyordum, çünkü o iyi olmalıydı.
    İlkbahar öyle güzelleştirmişti ki bahçemizi, doğanın dirilişine şahit oluyorduk her sabah. Keşke o da bahçenin bu halini görseydi diye düşünüyordum hep. Bizim eve geldiğinde her yer kuru yapraklarla örtülüydü. Birkaç defa onu telefonla aramış ama ulaşamamıştım. Ne yapıyordu acaba? Nasıl olmuştu? Ona iyi bakıyorlar mıydı evde? Babasıyla arası nasıldı kim bilir? Artık bunları düşünmeme kararı almış ondan ümidimi kesmiştim. Kitap okuyor, bir şeyler karalıyor ve erkenden uyuyordum.
    O sabah, oda kapım öyle hızlı vurulmuştu ki korkarak uyandım. Sonra sesin kapıdan geldiğini anlayıp “buyurun” dedim. Kapı açıldığında onu gördüm. Ağlıyordu. Çok şaşırmıştım. Bize gelmişti ama neden ağlıyordu? Bizi özlediği için ağladığını düşünmek fazla iyimser bir tavırla mümkündü ancak ama onu tanıdığım için daha önemli bir sorun olabileceğini de düşündüm. Yatağıma oturdu bana sarılmış ağlıyordu. Ne olduğunu soramadım. O da anlatmadı. “sizde kalacağım yine” dedi. Sonradan ondan öğrendiğime gçre eve gittikten sonra yine sessizleşmiş, doktorlar bunun evde annesini hatırladığı için olabileceğinden mekan değişikli yapması gerektiğini söylemişler. Babası önce onu anneannesine göndermiş orada da kızını kaybeden bu yaşlı kadının sık ağlamaları ona hiç iyi gelmemiş. Sonra onu tekrar bizim eve göndermeye karar vermişler.
    O kadar içli ağlamıştı ki geldiği için sevinememiştim bile. Buradaydı. Evimizdeydi yine. Evindeydi.
    Aşağıya inip valizini odasına çıkardık. Annem hemen hazırlamıştı odayı. Eşyalarını yerleştirdik. O kadar mutluydu ki onu sevinirken görünce ben de çok mutlu oluyordum. Babasıyla bir süre daha bizde kalmaya kararlaştırmışlar. Tedavisi henüz bitmemişti ama eskisi gibi her gün bir hemşire tarafından görülmesine gerek yoktu artık. İlaçlarını kullanması ve ara sıra da kontrole gitmesi kâfiydi.
    Bu eve ilk kez sonbaharda hüznüyle gelmişti ama şimdi bahçemizi güzelleştiren ilkbahar sanki onu da güzelleştiriyordu. Sabahları birlikte kahvaltı ediyor öğleye doğru dışarı çıkıp geziyorduk ve akşam yemeğinden sonra bazen televizyon izliyor bazen de okuduğumuz kitapların altlarını çizdiğimiz cümleleri hakkında konuşmalar yapıyorduk.
    Yine bahçede kahvaltı ettiğimiz bir sabahın ardından şehir kütüphanesine gitmeye karar vermiştik. Yanımıza kitaplardan çıkardığımız notları yazdığımız defterlerimizi alıp yola koyulduk. Babam götürebileceğini söylemesine rağmen kabul etmedik, yürüyerek gittik. Çünkü insan yürüdüğünde zihni yerine bedeni yoruluyordu. Bu çok düşünen insanlara huzur verirdi her zaman. Giderken yol üstündeki ilgimizi çeken dükkânlara girmiştik. İkinci el kitap ve eski püskü eşyalar satan bir dükkân ilgimizi çekmiş içeri girmiştik. Dükkânda saçı sakalına karışmış bir adam duruyordu. Biz kitaplara bakarken o da bizi inceliyor ben de onun bizi inceleyişini inceliyordum. Ne aradığımızı sorduğunda “sadece bakıyoruz.” dedim. Bir şey demedi. Sonra bu sadece bakıyoruz kelimesinin onu sinirlendirip sinirlendirmediğini düşündüm. Sadece bakıyoruz ne garip bir kelime. İnsan sadece mağaza vitrinlerine değil hayata da sadece bakmıyor mu? Bu “sadece”nin anlamını düşündüm. Yaşamak bu olmasa gerekti yani sadece bakmak, seyretmek olamazdı. Kuşların yaptığıydı ya da yerinde öyece duran bir ağacınkiydi yaşamak. Çünkü onlar hayatın birer parçasıydılar ve bundan da memnundular oysa insan hayattan her zaman şikâyetçidir. Oysa samimi bir kabullenişin beraberinde mutluluğu da getireceği düşüncesi daha makuldü.
    Kitapları inceledikten sonra eski anahtarlıklara bakmış, birbirimiz için birer tane seçmiştik. Dükkândan çıktıktan sonra ikimiz de kitapların ve eski eşyaların ağır kokusundan bunalmış olacağız ki derin birer nefes aldık. Acıkmıştık. Kütüphane dönüşü bir yere gidip bir şeyler yiyecektik.
    Kütüphaneye girdiğimizde görevli memur önce bizi süzmüş sonra hafif bir gülümsemeyle selamlamıştı. Biz de ona gülümseyerek yanına gittik. Üyelik için gerekli olan kimliklerimizi getirmediğimiz için kitap alamayacaktık ama seçtiğimiz birkaç kitabı inceleyip notlar alabilirdik. Kütüphane görevlisi tuhaf bir adamdı. Garip hareketleri vardı. Bazen gözlerini ard arda defalarca kırptığı oluyordu. Takıntılı hareketleri de ilgimi çekmişti. Takıntı sahibi insanların bu hastalıklarının çocuklarına hatta tuvalet eğitimi kazandırılmaya çalışılan döneme kadar gittiğini okumuştum bir dergide. Annenin bu döneme çocuğa hem kızıp hem de sevgi göstermesi çocukta ikileme ve büyüdüğünde bu tarz takıntılara yol açıyordu. Kütüphane memurunun annesini düşündüm, sonra kendi annemi ve onun annesini düşünmeye başladığımda acısını içimde duyarak dikkatimi kitaplara verdim. raflardan seçtiğimiz kitapları masaya koymuş, kitapları incelemeye başlamıştık. Kitaplardan notlar alıyorduk.
    Kütüphanede insana rahatsızlık vermeyecek bir uğultu vardı. Kütüphanedeki herkesin sesli okuma yaptığını hayal ettim. Ne tuhaf olurdu. Belki daha rahat okuma yapabilirdik o zaman, ne de olsa kimsenin rahatsız olup olmaması bizi kısıtlamazdı. Ara sıra fısıltıyla konuşuyorduk. Kütüphanede iki saat kadar zaman geçirdikten sonra çıktık. Dışarı çıktığımızda hala fısıltıyla konuştuğumuzu fark edip gülmeye başladık öyle çok gülmüştük ki kapının önünde simit satan yaşlı adam bize tuhaf tuhaf bakmıştı. Utanıp sustuk. Sonra yaşlı adamı düşünmeye başladım. neden bu yaşta çalışmak zorundaydı? Acaba bu yaşına kadar hep simitçilik mi yapmıştı, ailesi var mıydı? Yaşlı adamın yaşadığı evi hayal ettim. tek katlı bahçeli bir ev miydi yoksa bir apartmanın bodrum katı mı? Belki de çocuklarıyla kalıyordu. Yoksa bu yaşlı adam aslında zengin bir yazar mıydı? Filmlerde böyle şeyler oluyordu ama gerçekte neden olmasındı ki. Eğer bu adam yazarsa bu akşam romanında yazacağı sayfalar arasında biz de olur muyduk? Kütüphaneden çıktıklarında bile hala fısıltıyla konuşan iki kız… Yolumuza devam ettik.
    Nerede ve ne yiyeceğimizi ona sorduğumda seçimi bana bıraktı. Benim gibi kararsız birini bir şeyler seçmek zorunda bırakmak acımasızlıktı oysa. İçimden güldüm. Bir yere seçemediğimi görünce sokağın başındaki dönerciyi hatırlattı. Oraya gittik. Ne yiyeceğimizi söyledikten sonra masaya oturduk. Masada bizden önceki müşterin ekmek kırıntıları duruyordu elinde bir bezle gelen garson masayı temizledi. Turşu kavanozu canımı sıkıyordu. Çünkü böyle yerlerde masada duran yiyeceklerden yemekten hoşlanmıyordum. Kim bilir kimler elini sokmuştu bu turşu kavanozuna. Ya da kim bilir içine neler kaçmıştı. Adamın biri bu masaya oturup turşu kavanozunu açtıktan sonra hapşurmuş olabilirdi. Bu düşünce beni sıkıyordu. Turşu kavanozuna hiç iyi gözlerle bakmıyordum. Kavanozun dili olsaydı sanırım “benden ne istiyorsun?” diye çıkışırdı bana. Dönerlerimiz geldi. Yemeye başladık. Konuşuyorduk. Turşu kavanozunu açtı elini içine daldırdı ve yemeye başladı. Ona yememesini söylediğimde “bir şey olmaz, sen de ye” dedi. Öyle iştahlı yiyordu ki ben de bir tane aldım. “ ne yani senin benim gibi insanlar kavanozdan iki üç turşu almıştır.” dedi. Evet bizim gibi sıradan insanlar bu masaya oturmuş belki benimle aynı şeyleri düşündükten sonra bu kavanozdan turşu almışlardı. Eğer o masada tek başıma oturuyor olsaydım asla yapmayacağım bir şeyi o yapıyor diye yapmıştım. Çünkü onunla birbirimize cesaret de veriyorduk aynı zamanda.
    Karnımızın doyması bize yorgunluğumuzu iyice hissettirmiş olacak ki oradan çıktığımızda da derin birer nefes aldık. Bir an önce eve gidip pijamalarımı giymek için sabırsızlanıyordum. Eve vardığımız da akşam olmak üzereydi. Annemi daha önceden arayıp yemeğe beklememelerini söylediğim için yemişlerdi. Bahçede oturuyorlardı. Üzerimizi değiştirdikten sonra bahçeye onların yanına gittik. Babam neler yaptığımızı dinleyip koyu kahkahalar attıktan sonra televizyon izlemek için içeri girdi. Annem de bizimle kalarak anlattıklarımızı yorumladı. Hava kararıyordu. Bulutların çok tatlı bir rengi. Gün batımı bulutları her zaman süslemiştir. Yukarı bakıyordum sonra onun da baktığını gördüm. Bulutların şekillerinin neye benzediğini düşünüyordum. “şu buluta bak uçurtmaya benziyor değil mi?” dedi. Onu onaylamama rağmen ben o bulutu kollarını açmış bir kartala benzettiğimi ona söylemedim. Nedense onunla aynı olduğumuzu düşünmesini istiyordum. ama aynı olmadığımız ayan beyan ortadaydı.
    Annem çay getirmek için mutfağa gittiğinde kütüphane çıkışı fısıltıyla konuşmamızla dalga geçip gülmeye başladık. Onu mutlu görüyordum. Gülüyordu. Bizim eve geldiği ilk günleri hatırlıyorum da sanki hiç iyileşmeyecek gibi görülen bu kız şimdi mutluydu. Üstelik bizimle… hala bizimleydi.
    Annem elinde tepsi ve kuru yemiş tabaklarıyla yanımıza geldi. Çay içiyor konuşuyorduk. Biraz daha vakit geçince yorulduğumuzu anımsayıp odalarımıza çıktık. Kütüphanede aldığımız notları ertesi gün konuşacaktık. Yatağıma girdim. Gündüzleri hava sıcak olmasına rağmen geceleri serin oluyordu. Üzerime ince bir battaniye örttüm ve yine kendimle baş başa düşünmeye başladım. bu kez “acaba ne düşüneceğim” diyerek.
    Sabah uyandığımda başımda şiddetli bir ağrı hissettim. Baş ağrısı bütün tadımı kaçırırdı. Ağrılar tadımızı kaçırırlardı. Acaba bir yerleri ağrıdığı için mutlu olan var mıydı? Ya da ağrılarına alışmış olan? Üzerimi değiştirip bahçeye indim. Annem masayı hazırlıyordu. O da aşağıya indi. Yüzünde tuhaf bir mutluluk vardı. Huzurluydu. O sabaha kadar onda bana huzuru anımsatacak hiçbir şey görmemiştim.
    Kahvaltımızı yaptıktan sonra masayı toplamakta anneme yardım edip bahçedeki büyük ağacın gölgesine eski püskü bir halı serip oturduk. Yanımızda not kitapların kıymetli gördüğümüz cümlelerini not ettiğimiz defterlerimiz vardı. Aldığımız notları okuyor, üzerlerine konuşuyorduk. Öyle kaliteli yorumları vardı ki onun bu halini şaşkınlık karşılıyordum. Ama onun acıları sağlamdı ve okumayı da seviyordu. Belki düşüncesini bu kadar güçlü kılan acılarıydı. Ben de birkaç yorum yapıyor ara sıra işi espriye vuruyor onu güldürüyordum. Biz konuşurken annem bir bardak su ve ağrı kesici hapla yanımıza geldi. Annem başımın ağrıdığını unutmamıştı. O sırada onun yüzüne bakamadım. Çünkü annemin bu şefkati emindim ki ona annesini hatırlatmıştı. Bakamadım. Anneme teşekkür edip hiçbir sevgi gösterisinde bulunmadan kitaplara geri döndüm. Suskunlaşmıştı. Emindim ki beni kıskanmıyor sadece annesini özlüyordu. Elbette özleyecekti. Onu anlamak istemiyordum.
    Yaz…
    Havalar iyice ısınmıştı. Kütüphaneye gidiyor, okuyor, yazıyor ve film izliyorduk. Akşamları annem de bizimle birlikte yürüyüşe geliyordu. Annem yanımızdayken hep havadan sudan konuşuyor ciddi bulduğumuz konulara değinmiyorduk. Sanki annem tüm o konuştuklarımızdan anlamayacakmış gibi bir yanılgım vardı. Ne garip. Annemle iç sıkıntılarımı paylaşmıyordum çünkü diyecekleri benim üzülmememe yönelik şeyler olacaktı ama babama rahatlıkla anlatabiliyordum. Dinliyor ve yönlendirmelerde bulunuyor olaylara farklı bakmamı sağlıyordu. Küçüklüğümüzden kalma yanlış bir yargı belki de anneler sanki hiç acı çekmezler, hep mutlu ve huzurludurlar. Oysa evin bütün yükü babadadır. Babalar her zaman her şeyi daha iyi bilir. Bu düşünce şimdi çok tuhafıma gitmiştim. Emindim ki annem benden daha derinde bir yerde yaşıyordu.
    O akşam yine annem, ben ve o yürüyüşe çıkmıştık. Son zamanlarda çok konuşmadığımı annem fark etmiş olacak ki suskunluğumla şaka ediyor beni konuşturmaya çalışıyordu. İkisi konuşuyor ben de dinliyordum. Artık onun bana ihtiyacı yoktu belki bu yüzden uzun zamandır unuttuğum bir şeyi hatırlıyordum: yalnızlık. Çocukluğumdan beri hep bir kardeşim ya da iyi bir dostum olmasını istemiş bunun her şeyi değiştireceğini düşünmüştüm. Şimdi kardeşim gibi sevdiğim bu kızın hiçbir şeyi değiştirmediğini görmek canımı iyice sıkmaya başlamıştı. Her ne olursa olsun her şey insanın kendinde bitiyordu.

    Ona bu düşüncelerimden bahsetmiyordum. Aslına bakılırsa ona çoğu düşüncelerimden bahsetmiyordum. Onu kardeşim kadar seviyordum ama kardeş nasıl sevilir bilmiyordum. Ondan sakladığım düşünceler yüzünden üzülüyordum. Sanki ona karşı samimiyetimi zedeliyordu bu. Bu tarz düşüncelere boğulmuştum. Yaz sıcağı da iyice bunaltmaya başlamıştı. Artık öğlenleri bahçeye çıkamıyorduk. O da odasında kitap okuyor bir şeyler yazıyordu. Neler yazdığını hep merak etmeme rağmen ona hiç sormadım ya da okumak istemedim. Belki bir gün kendi okumamı isteyebilirdi o zaman bunu keyifle yapacaktım.
    Günler o kadar sıkıcı geçiyordu ki annem yine bir kahvaltı masasında yazlığa gitme fikrini ortaya attı. Bir anda sevinip sonra babam çalıştığı için gidemeyeceğimiz düşünmüştüm. Babam üçümüzün gitmesine ses çıkarmadı. İki gün sonra yazlığa yolculuk vardı. Yazlık bizim değil, dedemlerindi. Ama dedemler oraya pek uğramadığı için yazları biz kullanıyorduk.
    İlk defa yalnız bir yaz geçirmeyecektim orada. Şimdi arkadaşım vardı.
    Ertesi gün yola çıkacaktık. Çok sevinçliydik ama on iki saatlik yolculuk şimdiden bizi yoruyordu. Yazlıkta neler yapacağımızı planlıyorduk. Denizi özlemiştim. O da denizi seviyordu. Bir keresinde yalınayak kumsalda yürümeyi çok sevdiğinden bahsetmişti. Eksik bir şeyler bırakmamak için eşyalarımızı tekrar tekrar kontrol ediyor bir an önce sabah olmasını bekliyorduk. Çocuk gibi heyecanlıydık demeyeceğim çünkü zaten çocuktuk ve heyecanlıydık.
    Yolculuk günü gelmişti. Kahvaltımızı yapıp çıktık. Babam bizi garaja götürdü. Otobüs kalkacağı zaman vedalaştık. Otobüste ortalarda oturuyorduk onunla. Annem de hemen yanımızdaki koltukta yaşlı bir teyzenin yanındaydı, koridor tarafında. Bu yaşlı teyze otobüse ilk bindiğinde yarım saate yakın gözyaşı döktü. Kardeşinin yanındaymış iki aydır. Şimdi ondan ayrıldığı için ağlıyordu. Aylar önce eşini kaybetmiş bu kadın deniz kenarında şirin bir evde kalıyor, evli olan çocuklarına yük olmamak için pek yanlarına uğramıyormuş. Kocasından kalan maaş ona yetiyor hatta artanıyla torunlarının ihtiyaçlarını bile karşılıyormuş. Bu yaşlı , tatlı teyze yaptığı böreklerden bize zorla yedirirken anlatmıştı tüm bunları. Kardeşinden ayrılmak nasıl bir duyguydu acaba. Yıllar sonra ben de onu ziyaret ettiğimde böyle ağlar mıydım acaba? Nasıl bir duyguydu bu? Anlayamıyordum.
    Cam kenarında oturuyordu. Kafasını cama yaslamış yolu seyrediyordu. Kimbilir neler düşünüyor dedim içimden. Yüzünü bana dönüp “ ne düşündüğümü mü düşünüyorsun yine?” diye sordu. Başımı salladım. Aşağılayıcı olmayan bir gülümsemeyle bana bakıp kafasını tekrar cama yasladı, ama ne düşündüğünden bahsetmedi. Belki de hiçbir şey düşünmüyordur diyeceğim ama hep bunun imkansız olduğunu düşünmüşümdür. İnsan düşünmeyi ancak aklını yitirirse bırakabilirdi ancak. Düşünmeden durmaya çalıştığım çok olmuştur ama bunu bir türlü başaramadım. Ne düşündüğünü o da söylemiyordu işte. Kendimi düşüncelerimi sakladığım için suçlu hissetmeme gerek yoktu. Herkesin her şeyi bilmesi gerekmiyordu ne de olsa. Bu kişi en yakın dostunuz veya kardeşiniz de olsa…
    Beş saat sonra otobüs mola verdi. Annem ihtiyaçlarını giderdikten sonra hemen otobüse bindi. Bizse ağrıyan bacaklarımıza iyilik yapmak göreviyle otobüsün etrafında geziniyorduk. Konuşmuyorduk. Sanki artık konuşmaya gerek yok gibiydi sadece birbirimizin yanında olmamız yetiyordu. Otobüs kalkmak üzereyken yerlerimize geçtik. Bu kez cam kenarına ben geçmiştim. Kafamı cama yaslama sırası bendeydi. Yazın bu kadar sıcak geçmesine rağmen cam soğuktu. Klimadan ya da otobüsün hareket halinde olması yüzünden böyleydi sanırım. Acaba daha önce bu koltukta kaç kişi seyahat etmişti. Hepsi de kafasını cama yaslamış mıydı? Neler düşünmüşlerdi kim bilir? Kim bilir belki benden sonra burada oturacak olan da tüm bu saçma düşüncelerle meşgul olacaktı. Ama otobüs yolculuklarını seviyordum insanı düşünmeye mahkum eden otobüs yolculuklarını.
    Annem yanındaki teyzenin omzuna yaslanmış uyuyordu. Bunu bilerek yapmadığından emindim. Çünkü bu yaşlı hanıma yük olmaktan imtina ederdi annem. O da kitap okuyor ara sıra camdan dışarı bakıyordu. Ben de bazen ona bir şeyler soruyor ama sorunun cevabını dinlemeden kafamı cama yaslıyordum.
    Yolculuk bitip de otobüsten indiğimizde birbirimize sarıldık. Mutluyduk. Sonunda gelmiştik. Eve vardığımızda eşyaların üzerine serilmiş olan örtüleri topladık. Üzerleri kapalı olmasına rağmen aylardır girilmeyen bu ev fazlasıyla tozluydu. Demek ki ertesi gün bizi büyük bir temizlik bekliyordu.
    Sabah olduğunda bu kez annemden daha önce uyanmıştım. Evde kahvaltılık bir şeyler olmadığı için markete gittim. Market sahibi nerede kaldığımı, nerden geldiğimi sordu. Amcayla istemeyerek sohbet ettikten sonra eve gittim. Herkes denize gidiyordu. Bense denize girmeyi sevmez geceleri dalgaların sesini dinlemekten büyük keyif alırdım. Eve geldiğimde annem de o da uyanmışlardı. Beni merak etmişler sonra markete gitmiş olabileceğimi düşünmüşlerdi. Bense kahvaltı sürprizim gümbürtüye gittiği için biraz üzülmüştüm.
    Kahvaltımızı yaptık. Ona denize gitmek isteyip istemediğini sordum. Denize girmekten hoşlanmadığını söyledi. Çok mutlu olmuştum. Gündüzün sıcağında deniz kenarında bir şemsiyenin altında onun denizden çıkmasını beklemek zorunda kalmayacaktım.” İyi öyleyse biz de akşam sahile gideriz.” dedim. Beni başını sallayarak onayladı. Gündüz çok sıcaktı ve bu sıcakta kitap da okunmuyordu. Temizlik yaptıktan sonra yorgunluktan uyumuştuk her birimiz. Öyle derin uyumuşum ki uyandığımda s atin kaç olduğunu bir süre anlayamamıştım. Akşam yemeğini yedik. Sonra sahile gitmek için hazırlandık.
    Gün batıyordu. Sahil çok güzeldi. Bulutlar yine o sevdiğim rengi almışlardı. Dalgalar artmaya başlamıştı. Genelde deniz akşama doğru dalgalanırdı, sanki gündüz diğerlerin rahat yüzmesi için uslu duruyordu. Derin bir nefes aldım. bu kokuyu özlemiştim. Terliklerimizi çıkarıp ayaklarımızı suya soktuk. Ayaklarımız kum olmuştu. Yalınayak yürüdük kenarda. Hava biraz daha kararmış, yüzmek için gelenler geri dönmeye başlamasına rağmen sadece bizim gibi yürüyüşe gelenler çoğalmaya başlamıştı. Kumsalın hemen gerisinde canlı müzik yapan küçük kafeler vardı. Akşam pazarları kuruyordu. Korsan kitapçılar bile vardı bu pazarda. Herhalde tatile gelenlerin kitap okuyacaklarını düşündükleri için böyle büyük tezgahlar açıyorlardı. Yanımızda para olmadığı için kitap alamadık, sadece bakmakla yetindik. Tezgahtaki çocuk bize yardımcı olabilir miyim dedi? Yine sadece bakıyoruz dedim. Çocuk insan zaten sadece bakıyor dediğinde gözlerimi kocaman açmış ona tuhaf bir şekilde bakıyordum. Bu benim düşüncemdi. Düşüncelerimi okuyor olamazdı ya? Belli ki o da bu cümleyi düşünmüştü. “evet” dedim. “ne yazık ki hayata da sadece bakıyoruz, onu yaşamıyoruz.” Tezgahtar çocuk, “sadece bakmaktır belki kimin yaşaması.” dediğinde aşkınlığım iyice artmış diyecek bir şey bulamamıştım. Satıcı gençle konuşurken o da kitaplara bakıyordu. Çocuğun adı Tolga’ydı. Tolga üniversite öğrencisiydi ama yazları pazarcılık yapıyordu. Korsan kitapçılık yaptığı için onu eleştirmemiş ama neden korsan sattığını sormuştum. Beklediğim sağlamlıkta bir açıklaması olmadı. Güzel sohbeti için teşekkür ettim. oradan uzaklaştık.
    Yazlıkta gündüzleri sürekli uyumamız dışında zaman çok eğlenceli geçiyordu, özellikle akşam olduğunda hiç sıkılmadan akşam pazarını dolaşıyor kumsalda terliklerimizi elimize alıp yürüyorduk. Bir akşam kumsalda oturmuş gelecekte yapacaklarımız hakkında konuşurken Tolga da yanımıza geldi. Bizimle oturdu. Sonra onun hikayesini dinledik. O da çok küçük yaşta ailesini kaybetmişti. Tolga’nın ailesiz olması onun çok ilgisini çekmiş adeta onun acılarından da güç alır olmuştu. Tolga çok iyi bir çocuktu. Bazı günlerde tezgahını amcasının oğluna bırakıp bizimle yürüyor, bize hayatını, karşılaştığı zorlukları anlatıyordu. Bazen tezgahın başındayken karıştırdığı kitaplardaki ilginçliklerden de bahsettiği olurdu.
    Yazlıkta başka arkadaşlarımız da oldu. Çocukluğumdan beri yan komşunun kızının hep arkadaşım olmasını istemiş ama bir türlü onunla konuşmamış, tanışmamıştım. Bir sabah uyandığımda onunla komşu kızını yazlığın balkonunda muhabbet ediyorken gördüm ben de sohbetlerine katıldım. Kızla tanışmış, üstelik kızı eve davet etmişti. Şaşırmıştım. Sonraki günlerde de ayrılmaz bir üçlü olmuştuk. Zeynep, ben ve o; geceleri sahile gidiyor, akla hayale gelmeyecek ilginçlikteki konulardan bahsediyor, gülüşüyorduk.
    Zeynep, yirmi üç yaşında ufak tefek esmer, kahverengi gözlü bir kızdı. Herkesin ayrı, apayrı bir hayatı olduğunu bana düşündüren o olmuştu. Çünkü onun anlattıklarını dinlediğimizde herkesin kendi hayatının başrolünde olduğunu, diğerlerinin filminde bana verilen rolün ne olduğunu düşünmeye başlamıştım. Zeynep de dört yaşındayken babasını kaybetmişti. Kendisinden iki yaş küçük olan kız kardeşi ve kütüphane memuru olan annesiyle birlikte yaşıyorlardı. Annesi öyle güçlü ve merhametli bir kadınmış ki hiçbir istediklerini eksik bırakmamış. Şimdilerdeyse emekliliğin tadını çıkarıyorlarmış burada. Zeynep’in kardeşi de yabancı dilini geliştirmek için gündüzleri turistleri gezdiriyormuş, ama onu hiç görmedik.
    Yazlıkta kurduğumuz bu güzel arkadaşlıklar ayrılığımızı zorlaştırıyordu. Tolga ve Zeynep gerçekten de iyi insanlardı. İçlerinde kötülük olmayan insanlarla karşılaşmak böyle bir zamanda çok güçtü oysa. Ertesi gün dönecektik. Son gecemizdi. Yine sahile gittik. Dört kişiydik. Onlar da gelmişti. Sohbet edip, vedalaştık. Eve geldiğimizde ikimiz de üzgündük. Ama yarın yolculuk vardı. On iki saat yol gidecek, olmadık şeyler düşünecektim yine.
    Yolculuk…
    Herkes üzgündü. Otobüse bindiğimizde o da ben de ağlıyorduk. Geride bıraktığımız dostluklar ve bir daha bu günleri yaşayamayacak olmak beni ağlatandı, ama o neden ağlıyordu bunu hiç sormadım. Annem ikimizin de ağladığını görünce bizi farklı koltuklara oturttu. Onun yanına geçti ben de annemin oturması gereken koltuğa geçmiştim. Yanımda orta yaşlı bir bayan vardı. Zayıf, esmer ve sarı saçlıydı. Onunla konuşmak istiyordum ama bir türlü yüzünü bana dönmüyordu. Sustum. Yarım saat sonra çantasından bir kitap çıkardığında konuşmak için fırsatım olmuştu. Kitap Alev Alatlı’ nındı. Alev Alatlı kadın yazarlar içinde en sevdiğim yazar... Konuşmak için iyi bir fırsattı, ama kendime kızıyordum. Merakımın oyuncağı olmuş gibi hissediyordum. Bana neydi yani bu kadından? Neden merak eder ki insan diğerlerini? Bunları düşündüm sonra kendimi tutamayıp, yanımdaki bayana Alev Alatlı’yı sevip sevmediğini sordum. Bana sevdiğini söyledi. Birkaç soru daha sorduğumda onun bu konuda pek bilgisi olmadığını anladım. Kitabı tezgahın önünden geçerken kalın bulup öylesine almış olabileceğini düşündüm, sonra bu düşündüklerim yüzünden mideme kramp girdiğinde kendimden utandım.
    Yolculuğumuzun geri kalan kısmında yol arkadaşımla biraz daha konuştuk. Lisede elektronik öğretmenliği yapıyormuş. Çok ilginç bulmuştum bunu. Öğretmenlik hakkında konuştuğunda işini iyi biliyor diye düşündüm. Çantamdaki jelibon paketini açtığımda ilk olarak ona uzatmıştım. Almadı. Alması için ısrar ettim. yine almadı. tatlı sevmediğini, açken şeker yemediğini söyledi. Daha sonra karnını doyurduğunda bir fırsatını bulup yeniden uzattım paketi. Yine almadı. belli ki yol arkadaşlarından bir şey almıyordu. Belki yersiz çekinceleri vardı, aslına bakılırsa yersiz de sayılmazdı. Oysa ben her yolculuğumda yanımdakinin de yolluğunu yiyecek bir insan olarak görüyordum kendimi. Ona jelibonla nasıl bir kötülük yapabileceğimi düşündüm. Belki de jelibonlarda uyku ilacı var olduğunu ve onu unutup çantasını karıştıracağımı düşünmüş olabilirdi. Nedense çantasını kucağından indirmiyordu. Belki de bunların hiçbirini düşünmemiştir. Kim bilebilir ki?
    Eve varmamıza birkaç saat daha kalmıştı ki kulaklıklarımı takıp uyumaya başladım. müzik dinlemeyi seviyordum, hele ki araba yolculuklarında. Müziksizliği düşünemiyordum. İnsan neden müziğe ihtiyaç duyar ki diye düşündüm. Müzik ruh halimizde ne kadar büyük etkilere yol açabiliyor. Mesela insanın hiçbir derdi yokken hüzünlü bir şarkı dinleyip de bütün günü acı içinde geçirebileceğini düşündüm ki daha önce defalarca yaptığım bir şeydi bu. Yolculuk bir sürü düşünce sonunda bitmişti, ama kafamın içi hala işliyordu.
    Eve Dönüş…
    Eve geldiğimizde onun da artık gitmesi gerektiği haberini almıştık. Babası artık kızını yanında istiyordu. O da iyice düzelmiş, o sıkıntılı günleri atlatmıştı. Bir hafta sonra kendi evine gidecekti. Üzülüyordum. Ona çok alışmıştım. Bir yıldır bizimle kalıyordu ne de olsa. Evine gittiğinde ona ulaşamıyordum, hafta sonları da gelmeyecekti daha önce olduğu gibi. Annem ve babam da üzgündü. Onlar da alışmıştı. Belki benim bu halim onları üzüyordu ama yapacak bir şey yoktu.
    Birlikte geçireceğimiz son hafta olduğunu bildiğimiz için olabildiğince zaman geçirmeye çalışıyorduk. Hatta bazı geceler sabaha kadar laflayıp ertesi gün öğlene kadar uyuduğumuz da oluyordu. Birbirimize sanki bir daha hiç görüşemeyecekmiş gibi bakıyorduk. Sanki dostum, kardeşim gibi gördüğüm bu kızı bir daha hiç göremeyecekmişim gibi baktığımda bunu anlıyor ve hemen düşüncemi dağıtmak için alakasız konulardan bahsetmeye başlıyordu. Tek çocuk olduğum için mi bu kadar yalnızdım, bunu düşünmeye başladım. bunun tek çocuk olmakla bir ilgisi olmadığını anlamıştım sonunda. Bana kalırsa benim on kardeşim de olsa ben yine yalnız olacaktım. Çünkü insan yalnızdır ama bazen diğerleri ona yalnızlığını unutturur. Ama bir hatırlayış onu yakalar. Elinde sonunda yakalar. O bir yıldır bizim evimizdeydi. Son aylarda da normale dönmüş birlikte zaman da geçirmiştik, ama bu içimdeki yalnızlık duygusunu söküp atmaya yetmiyordu.
    Ona hiç kendini yalnız hissettiği oluyor mu diye soracaktım ki bu sorumun ne kadar saçma olduğunu neyse ki ağzımdan çıkmadan evvel fark ettim. annesi ölmüş bir kıza böyle bir soru sormak ona zulüm etmekten baka bir şey olmazdı. Elbette bu acıya alışıncaya kadar kendini yalnız hissedecekti. Çünkü hayatından büyük bir merhamet eksilmişti. Annenin çocuğuna duyduğu merhametin yerini dünyadaki hangi varlık tutabilirdi ki?
    Onunla kitap okurken günün nasıl geçtiğini anlamamıştık. Annem yemeğe çağırdığında ikimiz de şaşırmış bir vaziyette birbirimize baktık. Sanki ne çabuk geçti? Der gibiydik. İnsan ömrü de böyle değil midir? Hızla geçen bir tren gibi… Sonunda trenin arkasından el sallıyoruz her birimiz. Kitapları kapatıp yemeğe indik. Herkes yine aynı yerine oturdu. Annem ve babam hüzünlüydüler. Çünkü onlar da bu güz misafirini kendi kızları gibi sevmişlerdi. Eminim onlar da içlerinden dostumun hep bizimle kalmasını geçiriyordu. Çünkü annemin gözlerindeki bana bakarkenki merhametli tavrını ona baktığında da görüyordum. Bunu kıskanmıyordum. İçimde ona karşı zerre kadar bir kıskançlık yoktu. Annem dilediğine dilediği kadar merhamet göstersin bu beni yaralamıyordu. Bencilce bir sahip olma duygusuyla düşünmüyordum çünkü. Çünkü annem merhamet ettiği her şeyde ilkin merhamet kendi ruhunda yayılıyordu. Bu annem için çok güzel bir şey olsa gerekti. Onu bir keresinde mutfakta kocaman bir böceği ezmeden pencereden dışarı atmaya çalışırken görmüştüm. Ne yaptığını sorunca da böceği kovuyorum diyerek gülümsemişti. Anne yapma, belki çocukları bizim mutfağımızdadır onu bahçeye atarsan ayrılacaklar dediğimde böceği peçetenin arasından yere silkeleyivermişti. Bu beklemediğim bir tepkiydi. Böcek öldürmekten bile imtina eden bir yürek başkalarına merhametin olmadığı bir gözle bakabilir miydi ki?
    Annem çorbalarımızı koydu. Sofrada hüzünlü bir şarkı çalıyordu sanki bizler de bu şarkıya uyum sağlıyorduk her hareketimizle. Tıpkı onun evimize geldiği ilk gün dinlediği şarkı gibi… Şimdi anlıyordum. İnsan hüzünlenince sanki kalbinin fonunda hiç durmak bilmeyen bir müzik çalıyordu. Sağır olanları, müzikten anlamayanları da düşündüm tabii.
    Annem ona istediği zaman yine misafirimiz olabileceğini söylediğinde, sadece gülümsemişti. Sanki bunun hiç mümkün olmayacağını düşünüyordu o an. Neden mümkün olmasın ki bu? Kocaman kız istediği zaman arabaya atlar ve gelirdi, hepsi bu. Belki babası izin vermeyecekti buna belki de onu yurt dışında bir okula gönderebilirlerdi. Bir sürü seçenek geliyordu aklıma onun bu eve gelmesini engelleyecek. Hatta bizi sevmiyor bile olabilirdi. Onun bizi sevmediğini düşündüğümde içimden ona kızdığımı fark ettim. Onun için ailem ve ben çok çaba sarf etmiştik. Herhalde kıymet bilmeyen bir kız olamazdı. Hemen bu saçma

      Forum Saati Salı Tem. 25, 2017 6:29 pm