Giresun Üniversitesi Türkçe Topluluğu

Türkiye'den erişim engeli nedeniyle yeni adresimiz: turkcetoplulugu.weebly.com

Nar Ağacı
Nazan Bekiroğlu
(%25 İndirimle)
Beyaz Türkler K.
Alev Alatlı
(%25 İndirimle)
turkcetoplulugu.weebly.com Topluluğumuzun yeni adresi
Kendini Açma
B. Çetinkaya

    BİR HECENİN RÜYASI

    Paylaş

    1001060024

    Mesaj Sayısı : 1
    Kayıt tarihi : 21/10/10

    BİR HECENİN RÜYASI

    Mesaj  1001060024 Bir C.tesi Ara. 25, 2010 12:09 am

    BİR HECENİN RÜYASI
    Otobüs hareket etmeye yeni başlamıştı. Muavin bir taraftan radyodan açtığı şarkıya kısık sesle eşlik ediyor bir taraftan da yolcuların biletlerini kontrol ediyordu. Bu seferden sonra izin alacak bir hafta gönlünce dinlenecekti. Muavin izninde neler yapacağının hayalini kurarken otobüs ani bir frenle durdu. Yolcular neye uğradıklarını şaşırmışlardı. Hepsinin aklına ilk gelen şey “Acaba kaza mı yapmışlardı?” ne olduğunu anlamak için meraklı gözlerle dışarıya bakıyorlar otobüsün neden durduğunu anlamaya çalışıyorlardı.

    Adam en az on dakikadır otobüse korna çalıyordu otobüs şoförü artık sinirlenmişti “ Kardeşim yol boş geçsene.” der gibi el kol hareketi yapıyordu. Adam ise buna aldırmayıp hala kornaya basıyordu. Otobüs şoföründe artık film koptu, yılların getirdiği tecrübeyle ani bir fren yaptı.
    Otobüs şoförü sert bir hamleyle yerinden fırladı. Frenin etkisiyle düşen muavin ise seri bir hareketle yerden kalkıp şoförü takip etti.

    Otobüs şoförü çok sinirlenmişti yirmi yıllık şoförlük hayatında onca olay görmüştü ama yol verildiği halde geçmeyenini ilk defa görüyordu. Gözlerini kısmış, sinirden büyümüş burun deliklerinden hızlı ve derin nefes alıyordu tıpkı arenada matadoru görünce sinirlenen bir boğa gibiydi ve aklındaki tek düşünce bu densiz herife haddini bildirmek ona bir araba nasıl sollanır onu öğretmekti.

    Muavin şoförün ne kadar sinirli olduğunu anlamıştı. Bir kavga çıkarsa arada kalmamak için geride duruyor, izinden önceki son seferinde büyük bir kavga çıkmasın diye içinden dua ediyordu. Yolcular da neler olduğunu anlayabilmek için otobüsten inmeye başlamışlardı.

    Adam siyah son model arabasından yavaş bir çıkış yaptı ağır adımlarla şoföre doğru ilerledi. Onun bu hali şoförü iyice çileden çıkarttı:

    - Birader derdin ne senin sabahtan beri yol veriyorum geçmiyorsun. Eğer sollamayı bilmiyorsan trafiğe çıkmayacaksın gerçi kabahat sende değil senin gibileri sınavdan geçirip ehliyet verende.

    - Kusura bakmayın beyefendi.

    - Kusura bakmamak için kör olmak lazım birader. Derdin nedir anlaya…

    - Affedesiniz dinler misiniz lütfen. Firmanızdan bilet aldık fakat otobüse yetişemedik.
    Derdim sizin müsait bir yerde durmanız ve kızımı arabaya almanızdı. Buyurun bu da biletimiz.
    Cebinden bileti çıkartıp uzattı kavga çıkmayacağını anlayan muavin bileti alıp kontrol etti, şoföre dönüp:

    - Beyefendi doğru söylüyor kaptan. Bilet bizim arabaya kesilmiş.

    Otobüs şoförü ne yapacağını şaşırmıştı. Onca yıllık şoförlüğüne rağmen durması gerektiğini anlayamamıştı, bir an kendinden utandı bunca yıldır bu utancı yaşamak için mi direksiyon sallamıştı? Yaşlandığını düşündü bir an. Biraz önceki sinirli halinden eser kalmamıştı mahcup bir şekilde adama dönüp: “ Kusura bakmayın. Yollar insanı yoruyor. Eeee yaşlandık da artık durmam gerektiğini anlayamadım.” dedikten sonra muavinine dönüp: “ Oğlum beyefendiye yardımcı ol.” Deyip ağır adımlar otobüse binip koltuğuna oturdu. Şoförden sonra yolcularda arabaya binmeye başladı ve hepsi kaza yapmadıkları için çok mutluydu.

    Adam arabaya döndü “Buraya gel.” der gibi işaret yaptı. Genç kız arabadan indi. Dizin biraz üstündeki kırmızı mini eteği, yırtık siyah taytı, çivi topuk ayakkabısı, dar kesim siyah straplezi, siyah tonlardaki ağır makyajı, uzun boyu, kısacık sarı saçları, orman kadar yeşil gözleri ve beyaz teni ile herkesin dikkatini üstüne toplamıştı. Ama ne kendisi ne de babası bu durumdan rahatsız oluyorlardı. Kız bu halini çok seviyordu.

    Babası ise onun bu haline ve etraftaki bakışlara alışmıştı artık, birkaç kez uyarmıştı kızını ama kızı kendini böyle rahat hissediyordu ne yapabilirdi ki.

    Kız otobüse doğru ilerledi babası arabanın bagajından iki çift bavulu çıkarıp muavine verdi muavin bavulları otobüse yerleştirdi.

    Adam kızına yaklaşıp sıkıca sarıldı, kızını daha gitmeden özlemişti ne de olsa bir taneydi o.
    Kız da babasına büyük bir sevgiyle sarıldı, babasının ağır parfüm kokusunu içine çekti. Muavinin “Hadi abla kalkıyoruz.” cümlesiyle babasının sevgi dolu yumuşacık kucağından ayrılıp kendini uzaklara götürecek olan otobüse bindi. Koltuğunu bulup oturdu, babasına el salladı pencereden “ Seni seviyorum baba” diye mırıldandı.

    Otobüs nihayet hareket etmişti. Batmaya yeni yüz tutmuş güneş otobüsün içini kızıllaştırıyor bu durum ise yolcularda uyuma isteği uyandırıyordu.

    Pınar her şeyi ile deli dolu bir kızdı, gülünce gözlerinin içi güler, kahkahalarındaki samimi hava herkesin içini ısıtırdı. İnsanlar onu tanımadan önce bir çok ön yargıya kapılıyorlardı hatta bu deli dolu halini samimi bulmayanlar bile oluyordu ama tanıştıktan sonra Pınar bütün bu ön yargıları kırıp geçiyordu. Pınar Hayatta hep yapmak istediklerini yapmış hiçbir şeyi sonraya asla ertelememişti.

    Pınar çok yorgundu bütün koşuşturmuştu; akrabalarını ziyaret etmiş, bavullarını son kez gözden geçirmiş eksiklerini gidermek için son kez alışverişe çıkmıştı hatta bu alışverişi o kadar abartmıştı ki otobüsün hareket saatine yetişememişlerdi. Bunlara rağmen uyumak istemiyordu. Arkadan gelen bebek sesini duymamak için müzik çalarının kulaklığını kulağına taktı ve müzik dinlemeye başladı.

    Okulunu çok özlemişti Pınar. Tatile girerken özlemem diyordu ama öyle olmamıştı. Okuluna ve arkadaşlarına ne kadar çok alıştığını fark etmişti bu yaz. En çok ev arkadaşı ve biricik dostu Tuğçe’yi özlemişti, gerçi bütün yaz telefonda konuşmuşlardı hasret gidermek için ama yetmemişti bu ona yan yana olmak başkaydı tabi ki.

    Tuğçe orta boylu, kahverengi gözlü, buğday tenli ve uzun kestane renkli saçları olan bir kızdı. Tuğçe sevecendi, insanlara yardım etmeyi çok severdi Pınar da arkadaşının en çok bu özelliklerini seviyordu. Tuğçe’de beğenmediği tek özellik ise Tuğçe’nin tam bir şıpsevdi olmasıydı; Tuğçe resmen on dakikada bir birine âşık oluyordu. Tuğçe ile okula astığı ev arkadaşı aranıyor ilanı sayesinde tanışmıştı. Tanıştıkları ilk gün ona kanı kaynamıştı ve bu tanışmadan bir hafta sonra aynı evde kalmaya başlamışlardı

    Şarkı dinlemekten başı şişmişti Pınar’ın, kulaklığını çıkartıp uykuya meydan okuyan göz kapaklarıyla televizyondaki komedi filmini izlemeye başladı.

    Muavinin “ Bütün yolcularımıza geçmiş olsun.” anonsu ile uyandı Pınar. Otobüs otogara yeni giriyordu. Hafifçe doğruldu beli ve boynu çok ağrıyordu üstelik ayakları da çok uyuşmuştu “Uçaktan korkmasaydım, Malatya’dan Ankara’ya gelmek için bu eziyete katlanmazdım.” diye düşündü.

    Çantasını alıp ağrıdan isyan eden vücuduna inat yerinden kalktı diğer yolculara göre sakin adımlarla otobüsten indi, bavullarını alıp banklara doğru yürümeye başladı.

    Tuğçe yaklaşık yirmi dakikadır Malatya-Ankara otobüsünü bekliyordu. Pınar’ı çok özlemişti, evdekilere Pınar’ı sürekli anlatmıştı hatta bir ara annesi: “ Allah biliyor yaa beni bile bu kadar özlemiyorsundur.”demişti. Arkadaşını aylardır ilk kez görecekti içi içine sığmıyordu ve beklenen otobüs görünmüştü. Tuğçe otobüsün ilerisinde Pınar’ın inmesini bekledi. Pınar otobüsten ağır ağır iniyordu yorgun olduğu her halinden belliydi “canım arkadaşım nasıl da yorgun görünüyor.”dedi. Tuğçe hızlı adımlar atarak Pınar’a seslendi:

    - Pınarrr! Pınarrrr!

    Pınar, Tuğçe’ye döndü iki kız birbirlerine doğru hızla ilerleyip hasretle kucaklaştılar. Sarılmayı bıraktıklarında Tuğçe Pınar’ın büyük bavulunu taşımaya başladı.

    - Kızım ne koyuyorsun bunların içine anlamıyorum ki. Sanki içinde ceset var.

    - Abartma kanka yaa! O kadar ağır değil.

    - Tabi o kadar değil daha fazla. Kız özledim seni yaa, bütün yaz aklımdaydın. Evdekilere ikide bir seni anlattım bıktılar senden artık.

    - Bende seni özledim canım.

    İki kız sohbet ederek ilerlediler, bir taksi çevirip bindiler.

    Tuğçe evin kapısını açıp bavulları içeri attığında salondaki iki çek yattan birine yığılıp kaldı, bir an nefessiz kalıp öleceğini zannetti, Pınar elindeki bavulu ve çantayı bırakıp arkadaşına mutfaktan bir bardak su getirdi. Tuğçe suyunu içerken Pınar da perdeyi çekip pencereleri açtı. Çok özlemişti evini, burada iki çek yat, iki tane halı, bir tane masa, televizyon, birkaç tane sandalye ve birkaç parça mutfak eşyasından başka eşyaları yoktu ama burayı Malatya’daki evi kadar çok seviyordu. Tuğçe yığıldığı yerden yavaşça kalkıp arkadaşının yanına gelip:

    - Kanka ben gelir gelmez bir temizlik yaptım ama pek anlaşılmıyor.

    - Boş ver kanka yaa. Bizim evimiz her haliyle güzel.

    - Kanka aç mısın?

    - Kurt gibi.

    - Sana o zaman Tuğçe’nin önerisinden hazırlıyorum.

    - Neymiş Tuğçe’nin önerisi?

    - MA-KARRR-NAAA

    - Kanka yaaa daha ilk günden de makarna olmaz ki.

    - Benim elimden gelen bu. Yok ben makarna yemem diyorsan buyur sen bir şey hazırla onu yiyelim.

    - Tamam tamam yiyelim.

    - Sen üstünü değiştirene kadar ben hazırlarım. Salata yapayım mı?

    - Çok iyi olur.

    Tuğçe mutfağa geçince Pınar bavullarını odasına aldı, odası aylardır güneş yüzü görmemişti bu yüzen ilk iş olarak perdeyi araladı ve penceresinin baktığı geçen seneden beri devam eden inşaat hala bitmemişti “inşaat sesleri yine beni deli edecek.” diye düşündü. Bavulunu açtı, bavulu deterjan kokuyordu, annesi bütün kıyafetlerini yıkamıştı. Bavulundan annesinin özenle katladığı eşofmanını çıkarıp giydi. Makyajını temizledi. Yatağına yavaşça uzandı, yorulduğunu şimdi anlıyordu, göz kapaklarına daha fazla dayanamayıp gözlerini kapadı.

    Tuğçe büyük bir gayretle mutfağa girdi, arkadaşına hayatında yediği en güzel makarnayı yapmak istiyordu. önce makarnayı haşlayıp bir güzel sosladı ardından da salatayı hazırladı. Artık her şey hazırdı “Pınar biraz sonra bu makarnayı yiyecek ve bir daha yap diye yalvaracaktı.” Masayı kurmaya başladı ve içeriye:

    - Pınarrrr ! Pınarrrr! Hadi gel yemek hazır.

    Tuğçe sofrayı kurmayı bitirmişti ama Pınar henüz gelmemişti. Pınar’ın odasına girdi. Pınar
    uyumuştu, arkadaşının üstünü örtüp odadan çıktı, televizyonu açıp izlemeye başladı.

    Pınar uyandığında hava kararmıştı, yatağından kalktı salona geçti. Tuğçe ışıkları kapatmış aşk filmi izliyordu oda televizyondan yansıyan ışıklar sayesinde azsa olsa aydınlanıyordu. Pınar’ı görünce yerinden doğruldu. Pınar tüm sevimliliğiyle arkadaşına:

    - Hani benim yemeğim yapamadın değil mi?

    - Kim demiş yapamadım. Işığı aç da öyle konuşalım.

    Pınar yanı başındaki elektrik düğmesine bastığında ikisinin de gözü fazla ışıktan bir an için rahatsız olmuş ve kamaşmıştı. Oda aydınlığında masadaki yemekler hiç olmadıkları kadar ihtişamlı duruyorlardı.

    - Kanka galiba döktürmüşsün.

    - Döktürdüm döktürmesine de soğudular seni beklerken

    - Amannn kafanı taktığın şeye bak az mı soğuk yemek yedik.

    - Öylede bari ilk gün sıcak bir şeyler yeseydin kanka yaaa.

    İki kız gülüşerek sofranın başına geçtiler, Tuğçe evine yeni bir konuk gelmiş bir ev sahibi edası ile arkadaşına hizmet ediyordu, Pınar ise bu ilgiden çok memnundu, sevildiğini bilmek hoşuna gidiyordu.

    “ Anne şunu kapatır mısın? Kafam şişti.” diyerek odasının kapısına çıkıp annesinin şu işi sonlandırmasını bekledi. Can annesinin bitmek bilmeyen temizliklerinden bıkmıştı. Hiç olmadık saatlerde temizliğe başlıyor; elektrikli süpürgeyi kapatmak bilmiyor, toz almaktan yorulmuyordu.
    “Oğlum görmüyor musun evin halini nasıl kapatayım her yer çöp içinde.” derken kadın Can etrafına bakıyor tek çöp göremiyordu.
    “Anne lütfen ders çalışmam lazım ses beni aşırı rahatsız ediyor bir türlü konsantre olamıyorum.” dedi ses tonu bu sefer biraz daha sertti annesine rica ile karışık emrediyordu.

    Annesi inadından vazgeçip süpürgeyi kapattığında tekrar çalışma masasının başına oturdu Can. Ders çalışmaktan şişmiş gözleriyle kaldığı yerden satırları okumaya devam etti.

    Can uzun boylu, esmer, kara gözlü, karakaşlı, kalın dudaklı bir erkek güzeliydi; gülümsediğinde gözleri küçülür, dudakları kıvrımlı bir hal alırdı. Ağır bir insandı Can, bir insanın oturuşuna, kalkışına, konuşmasına, yürüyüşüne, giyimine dikkat ederdi. Bir insanı küçük bir hareketiyle sevdiği gibi nefret de edebilirdi. Kin gütmezdi ama kendisine yapılanı da kolay unutmazdı. Sabırlıydı Can, hiçbir şey için acele etmez, her şeyin zamanını beklerdi, bir konu üzerinde uzun uzun düşünür anca karara varırdı. Ve zıtlıklardan hoşlanmazdı.

    Siyaset bilimini kazanalı iki yıl olmuştu ve iki yıldır da çok ders çalışıyordu çok istemişti siyaset bilimi okumak am bu kadar zor olduğunu hiç tahmin etmemişti. Ne arkadaşlarına ne de kendisine vakit ayırabiliyordu, kendi için yaptığı tek şey sabah koşusuydu.

    Kapı zilinin sessiyle kafasını ders masasından kaldırdı Can. Babası gelmişti. Odasından çıkıp salona doğru ilerledi. Babası, salondaki büyük koltuğa oturmuş günün yorgunluğunu üstünden atmaya çalışıyordu, annesi ise yaptığı nefis yemeklerle sofrayı güzelleştiriyordu. Annesi ile babasının evliliğine hep hayret ediyordu; babası bir ağır ceza avukatıydı, kazandığı davalarla adını yurt çapında duyurmuştu annesi ise ev hanımıydı bütün gün yemek yapıyor, evi temizliyor, eşi ve iki çocuğuyla ilgileniyordu. Babası ve annesi çok zıttı, Can’a göre bu evlilik çok yanlıştı, davul bile dengi dengineydi. Ama olsun iyi ki ailesi ailesiydi.

    Daldığı düşüncelerden babasının sesi ile çıktı.

    - Dersler nasıl gidiyor Can?

    - Geçen yıl daha kolaydı. Bu yılki dersler sende takdir edersin ki ağır. Hiç boş vaktim yok artık.

    - Eee biraz ağır olsun. Artık tatil devri bitti çalışma zamanı şimdi. Yemek hazır değil mi Gürhan sultan? diye eşine selendi Kenan bey.

    - Hazır. Oğlum kardeşini çağır da oturalım sofraya.

    Can babasının iğneleyici ve aynı zamanda nasihat dolu sözlerini düşünerek kardeşinin odasına yöneldi. Acaba babası ona çok mu tembelsin demek istemişti, hayır babası asla böyle bir şey demezdi ona. Kardeşinin odasının kapısını iki üç kere tıklattı Can içerden ses gelmeyince kapının tokmağını yavaşça çevirip içeriye göz gezdirdi; odanın ışığı yanmıyordu üstelik odada ağır bir sigara kokusu vardı. Caner bilgisayara dalmıştı, abisinin odaya girdiğini fak etmedi.
    Can ışığı yaktığın da Caner kafasını kapıya çevirdi gelenin abisi olduğunu görünce tekrar bilgisayara döndü.
    - Yemek vakti

    - Bana ne

    - Yemek için seni bekliyoruz.

    - Ben yemeyeceğim.

    - Babamlar masada seni bekliyorlar.

    - Offff yaa, sen otur seni görünce beni unuturlar

    - Canerrrr! Oflayıp puflama hadi sofraya

    Abisinin kendisini kaldırmadan gitmeyeceğini anlayan Caner gönülsüz adımlarla kalkıp salona doğru ilerledi.

    Şimdi herkes sofradaydı. Gürhan Hanım eşi ve çocuklarının yanında olmasından kaynaklanan bir neşe ile Kenan beyle sohbet ediyordu, Kenan bey ise bir yandan eşinin sorduğu sorulara cevap veriyor bir yandan ise yarınki davada yapacağı savunmayı kafasında tasarlıyordu. Can ilgiyle anne ve babasını dinliyor Caner ise tabağındaki yemekle oynuyor ve sevilmeyen çocuk olduğuna dair deliller toplamaya çalışıyordu.

    Oysa Caner sevilmeyen çocuk değildi anne ve babası onu da en az Can’ı sevdikleri kadar seviyorlardı ama Caner’de çocukluğundan bu yana hep bir asilik vardı bu yüzden sürekli ceza alıyordu anne ve babasından. Bu durumu ise sevilmediğine yoruyordu.

    Pınar güne Tuğçe’nin “Uyan uykucu şirin doyamadın uyumaya.” cümlesiyle ile uyandı. Tuğçe bir yandan yatağı sallıyor bir taraftan da uyanması için o kulak paralayan sesi ile şarkı söylüyordu.

    - Tuğçe yaa lütfen sus biraz.

    - Ne susması kızım biraz daha susarsam derse geç kalacaksın.

    Pınar saate baktı ve ardında çığlığı bastı “İnanmıyorum geç kalıyorum çekil şuradan.” deyip
    arkadaşını hafifçe itti ve koşarak banyoya gidip elini yüzünü yıkadı, göğüsten oturtmalı dizine gelen mor bir elbise ve siyah tül çoraplarını giydi, kısa saçlarını kuş tüyleriyle çevrilmiş bir tokayla topladıktan sonra koluna da aynı tüylerden yapılmış bir bileklik taktı. Mor bir makyaj yapıp açık renkli mor topuklularını da giydiğinde okula yetişmek için son otuz dakikası kalmıştı Pınar’ın.

    Dolmuştan inip koşa koşa kampüse girdi “ Daha ilk haftadan da geç kalınmaz ki.” diye hayıflandı.
    Sınıfın kapısı açıktı, derste hocanın olmadığı belliydi kapıdan kafasını uzatıp içeri baktı; arkadaşlarının hepsi memleketlerinden dönmüştü. Bir kısmı ısınma hareketlerini yapıyorken bir kısmı da sohbet ediyordu, bu manzarayı çok özlemişti. Daha fazla oyalanmadan soyunma odasına gidip üstünü değiştirdi ilk dersi klasik baleydi, geçen yıl klasik balenin ikinci sınıfın en zor dersi olduğunu söylemişlerdi ama o korkmuyordu çünkü bale onun için bir ders değil bir tutkuydu.

    Soyunma odasından çıkıp sınıfın kapısına geldiğinde dersin hocası ile karşılaştı. Hoca kibar bir hareketle kapıyı açıp Pınar’a yol verdi.

    Ders çok keyifli geçmişti. Klasik bale hocası anlatılanların aksine çok kibar ve güler yüzlüydü tek kötü yanı fazla mükemmeliyetçi olmasıydı, gösterdiği hareketleri en fazla üçüncü defasında doğru yapılmasını istiyordu. Derste en çok hocanın yaptığı duyuru ilgisini çekmişti; hoca bir karaografi hazırladığını en yakın zamanda sergileyeceğini katılmak isteyenleri eleme yöntemi ile seçeceğini belirtmişti.

    Sahneye çıkma fikri onu heyecanlandırmıştı; bu onun için kaçırılmayacak bir fırsattı. Eğer elemeyi geçerse sahne dans edecekti ve bir çok insan onu dans ederken izleyecekti. Belki annesi ve babası da Malatya’dan onu izlemeye gelirlerdi, böylelikle kızlarının ne kadar iyi bale yaptığını görürler de bırak şu bölümü de başka bölüme git demezlerdi bir daha.

    Kararı kesindi çok çalışacaktı ve bu karaografide yer alacaktı. Pınar bunları düşünürken yanına sınıf arkadaşı Tuna gelmişti, Tuna kendisine aşıktı ama o Tuna’ya aşık değildi, bu yüzden onla fazla muhabbet kurmak istemiyordu çünkü onunla yaptığı her konuşmanın sonu belliydi.

    - Nasılsın Pınar?

    - İyiyim sen nasılsın?

    - İyiyim. Pınar !

    - Evet.

    - Sana olan aşkımı biliyorsun değil mi?

    - Biliyorum ama…

    - Aması yok bunun Pınar. Sana deliler gibi aşığım.

    - Sen bana aşık olduğunu zannediyorsun ama değilsin sen bendeki samimiyeti seviyorsun ama ben herkese karşı samimiyim.

    - Samimiyetin değil bana bunu hissettiren ben…

    - Lütfen Tuna! Ben artık bu konuda konuşmak istemiyorum eğer böyle devam edersen arkadaşlığımı da kaybedersin.

    Bu sefer Pınar’ın ses tonu sertti, Tuna’yı sevmiyordu ama o bundan anlamıyordu. Tuna hiçbir şey söylemeden kalktı.

    Tuna gittikten sonra pınar oturmaya devam etti, etrafını seyretti hava çok güzeldi, okul cıvıl cıvıldı, rengarenk giyinip kuşanmış kızlar yanlarında en az onlar kadar renkli giyinmiş erkekler bir köşede oturmuş sohbet ediyorlar ve şen kahkahalarıyla etrafı şenlendiriyorlardı, kampüsün diğer bir köşesinde birkaç kişi müzik yapıyordu; bir kişi tef çalıyor, iki kişide adeta darbukayı konuşturuyordu tabi ki güzel genç kızlar mini etekleriyle göbek şovu yapıyorlardı, bahçedeki kafenin kapısında sarışın, mavi gözlü bir çocuk elinde gitarı şarkı söylüyor gençleri canlı müziğe davet ediyordu. Neden sonra Pınar’ın dikkatini ağaçların arasına alıp güneşin sanki özen göstererek aydınlattığı kalabalığın arkasına düşen bahçenin en ücra köşesi çekti. İçinde birden oraya gitme isteği uyandı.

    Ağır bir şekilde oturduğu banktan kalktı. Kendisini hipnotize eden sessiz köşeye doğru seri adımlarla yürüdü.

    İki yıldır burada olmasına rağmen ilk defa dikkatini çeken bu köşe sanki bambaşka bir yerdi.
    Burada dans etmelisin dedi kendine ve ayakkabısını çıkardı, ayakları çimenleri hissediyordu. Çantasından taytını çıkardı ve üstüne geçirdi, müzik çalarından sevdiği bir şarkıyı açıp kulaklığını taktı. Isınmak için önce yavaş hareketlerle başladı dans etmeye sonra hızlandı, artık kendini bulutların üzerinde dans ediyormuş gibi hissetti.

    Annesini kapanmak bilmeyen süpürgesi yine iş başındaydı ver her zamanki gibi vazifesini yerine getirerek Can’ı uyandırdı.

    Esneyerek uyandı Can, bu günlük uyku bu kadar dedi. Ve her zaman ki rutin işleri yapmaya koyuldu. Önce lavaboya gidip soğuk suyu avucuna doldurup yüzüne çarptı annesine de günaydın öpücüğünü verdikten sonra sabah egzersizini yapmak için kapıya doğru tempolu adımlarla yürüdü .
    Ve her sabah koştuğundan daha fazla koştu. Bu gün farklıydı sanki daha enerjikti, neşeliydi, sonra günün güzel geçeceğini düşündü. Tekrar eve döndüğünde çok fazla terlemişti. Duşa girdi. Hızlı bir şekilde üstünü değiştirdi . Arkadaşlarını daha fazla bekletmemeliydi. Spor yaparken ki enerjisiyle merdivenleri indi. Arabasına bindi.

    İlk dersi anayasaydı, ders çok kolaydı. Ders dinlerken sıkılmıştı zaten hocanın masal gibi olan ses tonu uykusunu getiriyordu, neyse ki uyumadan ders bitti. Arkadaşlarıyla dışarı çıktı, açık hava uykusunu kaçırmıştı. Kampüsteki büyük kantinden çay alıp arkadaşlarıyla sohbet etmeye başladı. Umut ile Sercan şaklabanlık yapıyorlar herkesi güldürüyorlardı ancak Can’ın başka yerdeydi; kızın biri biraz ötesinde etrafındaki kimseye aldırmayıp, sanki ulvi bir şey yapıyormuşçasına bale yapıyordu.

    Can kimseye hissettirmeden yerinden kalktı, dans eden kıza görünmeden onu izlemeye başladı; kız kulağında kulaklık, ağır adımlarla bir yükselip bir alçalıyor, etrafında hızlıca döndükten sonra kollarını açıp bir kelebek gibi uçuyordu sanki. Kızın her dönüşündeki zarafetle, saçlarındaki hareket, tenindeki ışıltı ve yeşil gözleri adeta Can’ı büyülemişti. Can gözlerini kızdan ayırmadan, kızın kim olduğunu merak ederek dansını bitirmesini bekledi.

    Pınar dansı bitirdiğinde birinin kendisini hayranlıkla izlediğini fark etti ve bakışları Pınar’a çok etkileyici geldi. Pınar ayakkabılarını giyip dans ettiği köşeyi sessiz sedasız terk ederken bakışları içini ısıtan çocuğa dönüp dönüp baktı. İlk defa birinden utanmıştı eğer utanmasaydı anında gider arkadaş olurdu ve bu onun için hiç de zor olmazdı.
    Can kızın gidişini hayranlıkla seyretti ve ilk defa yaşadığı bu duyguyu kendine açıklayamadı. Aşık mı oldum acaba diye düşünmekten kendini alamıyordu ve kafası çok karışıktı çünkü dans eden bu kız onun hayalinde canlandırdığı eşe hiç uygun değildi hatta tam zıttıydı, Can kendisiyle aynı statüde olan, konuşmasıyla, duruşuyla örnek alınacak ve idealleri olan birini düşünüyordu oysa bu kız herkesin içinde dans ediyordu böyle bir eşi olsun istemezdi. Bu güne kadar dinlediği aşk hikayelerini düşündüğünde bütün aşk belirtileri tutuyordu; midesinde kelebekler uçuşuyor, heyecandan titriyordu… Belki de bu kızın dansına ya da özgüvenine hayran olmuştu.
    Can daldığı düşüncelerden Umut’un sesi ile çıktı:
    - Usta ne oldu sana? Hazine bu kadar dipte ise yardıma gelelim.

    - Yok bir şey, dersleri düşünüyordum kamu maliyesine zor diyorlardı yaa aklıma takıldı bir an.
    - Amann usta kafaya tokadan başka bir şey takmamak lazım.
    Can Umut’un iğrenç esprisine sırf Umut bozulmasın diye güldü. Arkadaşlarının yanına dönüp bir sandalye çekti ve oturdu.
    Pınar kafenin önünden geçerken tanıdık bir ses onu çağırdı;
    - Pınarrr!
    Pınar kafasını çevirdi, hızlı bir şekilde kendisini çağıran sesin sahibini aradı.
    - Umuttt!
    Kendisini çağıran ses Umut’a aitti. Umut’la geçen yıl bir arkadaş partisinde tanışmıştı hatta
    Tuğçe herkese olduğu gibi bu çocuğa da yaklaşık on dakika boyunca aşık olmuştu ama on dakika sonra bir başkasına gönlü kaymıştı. Pınar’a göre Umut tam kafa dengi bir çocuktu, o da kendisi gibi insanları sever ve onların iyiliğini sürekli düşünürdü.
    Umut kafenin çitlerinden atlayarak geçip Pınar’a sarıldı:
    - Bir fincan kahveye ne dersin?
    - Asla hayır demem.

    - Bu yüzden seviyorum kız seni her şeye varım diyorsun.

    Pınar tatlı tatlı gülümsedikten Umut’a:

    - Eee kimin arkadaşıyım acaba?

    - Hadi içeri girelim. Hem seni benim tayfayla tanıştırırım.

    - Bak şimdiden söyleyeyim hesap senden yoksa girmem.

    - Ayıp ettin şimdi!

    - Yok yaaa geçen yıl onca hesabı üstüme yıkıp kaçtın.

    - Kanka aslında ben kaçmamıştım.

    - Ne yapmıştın peki?

    - Cüzdanımı evde unuttum.

    - Bu sefer yanında değil mi?

    - Korkma kız yanımda.

    - İyi şimdi gönül rahatlığıyla bir şeyler içebilirim.

    - Bunları bu kadar dert ettğini bilmiyordum kanka.

    - İlk beş tanesinde gerçekten dert etmemiştim ama…

    - Tuğçe nerde?

    - Onun bu gün dersi yok. Büyük ihtimal geziyordur.

    İki arkadaş tatlı tatlı sohbet ederek içeri girdiler.

    Can gözlerine inanamadı daha beş dakika önce hayranlıkla dans edişini izlediği kız şimdi

    karşısındaydı üstelik sınıf arkadaşıyla neşeli neşeli konuşup şakalaşıyordu.

    Umut arkadaşlarına Pınar’ı göstererek:

    - Arkadaşlar bu Pınar. Pınar konservatuar ikinci sınıf öğrencisi, bale eğitimi alıyor.
    Umut Pınar’ı arkadaşlarına tanıttıktan sonra arkadaşlarının adını sırayla saymaya başladı;

    - Kevser, Halil, İbrahim, Demet, Emre, Fatih, Eda, Türkan, Gamze, Can…

    Pınar Can’dan sonraki isimleri duymadı, biraz önce tanışmaktan utandığı, bakışları içini ısıtan
    çocuk şu an karşısındaydı ve tanıştırılmışlardı, adı Can’dı. “ Şaka mı bu yoksa tesadüf mü?” diye düşündü. Yanakları al al olmuştu, kalbi hızlı hızlı atmaya başlamıştı, avuçları terliyordu

    - Sen merhaba demeyecek misin Pınar?

    Pınar Can’ı düşünmekten yeni tanıştığı arkadaşlarına merhaba demeyi unutmuştu, kendini
    topladı ve yeni arkadaşlarına en sevimli haliyle “ Merhaba!” dedi. Umut’un yanındaki boş sandalyeye kendine has bir tarzla oturdu.
    Pınar bir anda ilgi odağı olmuştu özellikle yeşil gözleri kızlarda dahil olmak üzere herkesin dikkatini çekiyordu, Pınar soru yağmuruna tutulmuştu

    - Nerelisin?

    - Malatya.

    - Niçin bale eğitimi?

    - Annem öğretmen. Mesleğinden dolayı çocukluğumda benimle pek ilgilenemiyordu bu yüzden beni beş altı yaşımda baleye göndermişti. Aldığım ilk dersten sonra bale benim için tutku oldu.

    Pınar duyduğu sorulara cevap veriyor arada bir Can’a bakıp soru sormas bekliyordu oysa kendisini dans ederken hayranlıkla izleyen bu çocuk şimdi onunla ilgilenmiyor yanındaki arkadaşlarıyla sohbet ediyordu, bu durum Pınar’ın canını sıkıyordu.

    Can “ Arkadaşlar bu Pınar.” cümlesinden sonra hiçbir şey duymamıştı, Pınar tanıştırılırken Pınar’ı izliyor, Pınar’ın “Merhaba!” deyişindeki sevimliliğe, sorulara verdiği sempatik ve esprili cevaplarına hayran kalmıştı, özellikle mimikleri ve sesindeki neşe mükemmeldi. Can Pınar’a doya doya bakmak istiyordu ancak bunun kendine yakıştıramıyordu bu yüzden kaçamak bakışlarla Pınar’ı süzüyordu arada bir.

    Ortamdaki sohbet gayet iyiydi, Pınar her zamanki gibi herkesin sevgisini kazanmıştı. Ortamdakilerde Pınar’ı çok çabuk kabullendiler.

    Sohbet artık sonlanmak üzereydi, millet birer birer çıkmaya başlamıştı en son Can, Umut ve Pınar kalmıştı. Pınar kalkmak istemişti ama Umut onu bırakmamıştı zaten Pınar’ın da Can kalkmadan kalkmaya niyeti yoktu, Can’la konuşmak istiyordu.

    Üç kişi bir masada oturuyorlardı fakat masada kimse yokmuş gibi çıt çıkmıyordu; Umut sabahtan beri konuşmuş anlatacak bir şey bırakmamıştı, Can ile Pınar birbirlerinden çekindikleri için konuşamıyorlardı.
    Pınar artık kendini daha fazla tutamadı Can hitaben;
    - Seni siyaset bilimi okumaya iten sebep neydi?
    - Sosyal statüsü iyi olan meslekler hoşuma gidiyor bu yüzden siyaset bilimini seçtim.
    - Niye hukuk değil de siyaset bilimi?
    - Babam hukukçu bir aileye bir tane hukukçu yeter. Ailen bale eğitimi almana karşı çıktı mı hiç?
    - Karşı çıkmaya henüz bırakmış değiller ama ben çok istediğim için kıramıyorlar beni.

    İki çift göz birbirlerine bakmadan konuşuyorlar, havadan sudan bahsediyorlardı Umut ikisinin birbirlerine bakamamasından olayın nereye varacağını çoktan anlamıştı artık bir Pınar’dan Can’dan bahsediyordu, Umut en sonunda birbirine aşık olma aşamasındaki bu iki arkadaşını yalnız bırakmaya karar verdi “ Siz biraz bensiz oturabilir misiniz? Benim halletmem gereken küçük bir işim var.” deyip arkadaşlarının tepkisini beklemeden yerinden kakıp uzaklaşmaya başladı.

    Can ve Pınar ne yapacaklarını şaşırmışlardı. Pınar ilk defa bu kadar uzun süre konuşmadan duruyordu normalde yeni tanıştığı birinin yanında susmaz o kişiyi keşfetmeye çalışırdı ama şimdi bunu yapamıyordu. Can heyecandan kitlenip kalmıştı ne yapsa da konuya nasıl girse hiçbir fikri yoktu “ Ah Umut ne diye kalktın sanki?” diye düşünmekten kendini alamıyordu. Sessizliği Can’ın sesi bozdu:
    - Biliyor musun, çok güzel dans ediyorsun.

    - Teşekkür ederim.

    - Seni dans ederken izledim, normalde bir bale gösterisinden bu kadar etkilenmem ama sen dans ederken başkaydın.

    - Başka derken nasıl desem, huzur dolu dans ediyordun sonra o özgüvenin yok mu herkesin içinde hiç çekinmeden dans edebilmek müthiş bir şey olmalı ben bunu asla yapamazdım.

    - Bale yapmayı seviyorum belki de bu yüzden seni bu kadar çok etkilemişimdir.

    - Belki de. Nerde oturuyorsun?

    - Çiçekli’de.

    - Uzak değilmiş.

    - Evet, fazla uzak değil. Genellikle yürüyorum bazen geç kalıyorum o zaman dolmuşa biniyorum birazcık uykucuyum.

    - Ev arkadaşın var mı?

    - Evet, iki kişi kalıyoruz arkadaşımın adı Tuğçe sınıf öğretmenliği okuyor.

    - Umut’la da iyi arkadaşsınız galiba.

    - Bazen beni sinir ediyor ama iyi arkadaşız.


    İki genç birbirleriyle bu sefer çekinmeden sohbet ettiler.

    Can duygularından emindi artık bir anda hayatına giren bu kıza âşık olmuştu.

    Pınar bu sohbetten aşırı keyif alıyordu, sohbetin bitmesini istemiyordu, bıraksalar sonsuza kadar Can’la sohbet edebilirdi; çünkü Can hakkında her şeyi öğrenmek istiyordu.

    Sohbetin sonlarına doğru Umut geldi yanlarına:

    - Biraz geç kaldım kusura bakmayın.
    Can Umut’un geç kalmasından memnun bir şekilde;

    - Önemli değil.

    - Yaaa işim uzadı da.

    - Problem değil, sohbet ettik bizde.

    Can ile Umut konuşurken Pınar telefonuna baktı, Tuğçe beş kez aramış Pınar ise hiç birini duymamıştı. İzin isteyerek sandalyeden kalktı sessiz bir yerde Tuğçe’yi aradı.

    - Neredesin kızım sen, kaç kez aradım niye cevap vermedin.

    Tuğçe’nin çok sinirlendiği ses tonunda belliydi, bağıra bağıra konuşuyordu. Pınar bütün cesaretini toplayıp Tuğçe’ye cevap verdi;

    - Arkadaşlarla kafede oturuyoruz telefonun çaldığını duymadım.

    - Ne demek duymadım yaa? O zaman lütfedip bir arasaydın saatin kaç olduğundan haberin var mı senin?

    Pınar kafenin duvarındaki saate baktı arkadaşı haklıydı saat çok geç olmuştu sohbet ederken zamanın nasıl geçtiğinin farkına varamamıştı.

    - Yirmi dakikaya evdeyim.

    - Çabuk ol.

    Pınar arkadaşını bu kadar merakta bıraktığı için çok üzüldü, oturdukları masaya döndü çantasını eline alıp;

    - Arkadaşlar bana müsaade, geç oldu artık eve gideyim.

    Can Pınar’ın gitme fikrinden hiç hoşlanmamıştı onunla daha yeni tanışmıştı eğer Pınar şimdi giderse belki onu bir daha göremeyecekti. Kafasını bu fikir meşgul ederken beklenen cümle Umut’tan geldi:

    - Kanka bu saatte tek başına gitme ama benim de işim var; ev için alışveriş yapacağım da, seni Can bıraksın eve hem onun arabası var bu saatte dolmuşlar tıklım tıklımdır, kanka Pınar’ı eve bırakabilir misi?

    Can Pınar’ı eve bırakma fikrinden hoşlanmıştı, bu sayede Pınar’la daha da yakın olabilirdi.
    - Bırakırım tabi.

    Pınar gülümseyerek:

    - Sana zahmet olmasın ama.

    - Hayır, zahmet olmaz.

    Can yerinden kalktı, Pınar’dan sonra o da Umut’la vedalaştı, Pınar’la dışarı çıkıp arabaya bindiler.

    - Araban güzelmiş.

    - Teşekkür ederim ama benim arabam değil geçen yıl sınavı kazanınca babam hediye etti yani babamın.

    - Senin sayılır artık.

    - Kısmen.

    İki genç birbiriyle hiç konuşmuyordu. İkisinin de içinde diğeri yanında olduğu için büyük bir mutluluk vardı.

    - Burada durabilirsin.

    Araba eski binaların olduğu sokakta durdu. İkisi de arabanın içinde bir müddet sessizce oturdular daha sonra Pınar arabadan yavaşça indi. Onun indiğini gören Can da arabadan indi. Yan yana gelip konuşmadan birbirlerinin yüzüne baktılar.

    - Bıraktığın için teşekkür ederim.

    - Rica ederim benim için bir zevkti.

    - Ben çıkayım artık Tuğçe meraktan delirmiştir.

    Pınar cümlesini bitirip apartmanın kapısına yöneldiği vakit Can’ın sesini duydu;

    - Şey, bir daha görüşür müyüz?

    Can’ın bu soruyu sorarken kıpkırmızı olmuştu, sorup sormamak arasında bocalarken Pınar’ın kapıya yöneldiğini görünce dayanamayıp sormuştu.

    Pınar beklediği sorunun gelmesinden memnun tebessüm etti ve tüm kibarlığıyla:

    - Görüşebiliriz.

    - Nerde bulabilirim seni?

    - Ben genellikle konservatuar binasındaki antrenman salonlarında oluyorum. Zaten binaya geldiğinde beni rahatlıkla bulabilirsin.

    - Mutlaka geleceğim.

    - Bekleyeceğim.

    İki genç birbirlerinden ayrıldılar.

    Pınar merdivenleri hızlı hızlı çıkarken topuk sesleri apartmanı inletti. Kapıyı daha
    çalmadan açtı Tuğçe. Tuğçe’nin sinirli olduğu her halinden belliydi, Tuğçe ile konuşmadan içeri girdi. Tuğçe kapıyı çarpıp yanına geldi Pınar’ın.

    - Sonunda gelebildin saat kaç oldu farkında mısın?

    - Abartma Tuğçe işte geldim, niye problem yapıyorsun ki?

    - Hiçte abartmıyorum sabah bir hışımla çıktı akşam da arabanın birinde eve geldin.

    - Yaaa canım lütfen bir sakin ol biliyorum beni düşündüğün için bu kadar sinirlisin ama ben sana her şeyi anlattığım zaman bana sinirlenmeyeceksin.

    - Kapıda konuştuğun o çocuğun da kim olduğunu söyleyecek misin?

    - Canım arkadaşım benim, yollarımı gözlüyormuş, tabi söyleyeceğim. Ama önce izin ver üstümü değiştireyim, bir duş alayım.

    - Tamam, şimdi çıkabilirsin.

    Pınar en tatlı kahkahalarını atarak odasına gitti Tuğçe ise onun anlatacaklarını sabırla beklemeye başladı.

    Can tarif edilemez bir mutluluk ile eve döndü, kapıyı üç kere çaldı tam dördüncü kez çalacaktı ki annesi kapıyı açtı. Annesinin temizliğe dalıp kapının sesini geç duyduğunu evdeki deterjan kokusundan anladı.
    - Kolay gelsin anne. Temizlik daha bitmedi mi, ben çıkarken sen temizlik yapıyordun.

    - Artık eskisi kadar hızlı yapamıyorum yaşlandım artık. Bir iki işim daha var ondan sonra tamam.

    - Yemek hazır mı anne? Kurt gibi açım.

    - Hazır, ama babanla Caner daha gelmedi gelsinler otururuz.

    - Onlar gelene kadar ben biraz uyuyacağım anne.

    - Uyu oğlum gelsinler kaldırırım ben seni.

    Can odasına girdi, üstünü değiştirdi ve yatağına uzandı. Hayatına bir anda renk katan Kısa saçlı prensesini düşündü, acaba prensesi kendisini prensi olarak düşünüyor muydu, bu sorunun cevabını duymak için neler vermezdi ki. Kafası çok karışıktı Can’ın bir yerde asla taviz vermediği prensipleri bir yanda da bakışları içine işleyen Pınar. Ne yapmalıydı yine prensiplerini mi uygulamalıydı, kesinlikle hayır dedi kendi kendine bu sefer kalbini dinleyecekti.
    Can Pınar’ı düşününe düşüne uyumuştu, annesinin sesi ile uyandı.

    - Can, Can oğlum yemek yiyeceğiz hadi uyan Can .

    - Annecim uyandım.

    - Hadi seni bekliyoruz.

    Can bütün yorgunluğunu atmış bir şekilde uyandı. Odasından çıkıp salona ilerledi herkes sofrada onu bekliyordu, sandalyesini çekip oturdu:

    - Annecim bana köfteden çok verir misin?

    Abisini yemek istemesi bile Caner’e batıyordu:

    - Ben masaya bir dakika geç otursam kıyamet kopar ama abim masaya yarım saat geç gelir kimse bir şey demez.

    Can, Caner’in bu tepkisine fena bozuldu, kardeşinin verdiği tepkiye bir anlam verememişken babası araya girdi:

    - Abin bütün gün okulda koşturuyor, ders çalışıyor yoruluyor sen ne yapıyorsun peki kocaman bir hiç işte bu yüzden seni bir dakika bile beklemeye tahammül edemiyorum.

    - Beni hiç beklemediğin için ben bu haldeyim baba.

    Caner’in gözleri dolmuştu ama masada ağlayıp da babasını sevindirmeyecekti. Ani bir hareketle masasından kalktı odasına girip kapısını kapattı ve adını Can koyduğu büyük kahverengi oyunca ayısını tekmelemeye başladı.

    Can şoktaydı kardeşi kendisinden nefret ediyordu bunu kardeşinin bakışlarından anlamıştı.
    Babası bağırıyordu “Gel buraya terbiyesiz.” Annesi ise onu sakinleştirmeye çalışıyordu “Bağırma böyle. Çocuk bütün gün dershanede o da çalışıyor sen öyle deyince alındı yavrum.” Can hiçbir şey yemeden masadan kalktı odasına gitti kardeşinin sesleri odadan geliyordu “ senden nefret ediyorum Can.” Annesi ile babası tartışıyordu.
    Can ne yapmıştı da kardeşi ondan nefret ediyordu bilmiyordu ama şu an bildiği tek şey kardeşi tarafından sevilmiyordu. Yatağına girdi yorganı başına çekti ve uyudu.

    Pınar duşunu alınca rahatlamıştı bordu renk üzerine yeşil ve sarı çiçekli bornozu ile evin içinde dolaşıyordu, Tuğçe ise takip ediyordu bir an önce bütün gün ne yaptığını duymak istiyordu.
    Pınar arkadaşının merakını kabartmak için bir türlü konuya girmiyor iki de bir başka bir şey çıkarıyordu:

    - Saç kurutma makinesi nerde?

    - Banyodaki dolabın alt rafında.

    - Senin şu yeşil kapaklı saç kremin nerde?

    - O da üst rafta.

    - Kanka ben acıktım ne yiyeceğiz?

    - Tavuk çorbası var.

    - Sıcak mı?

    - Evet.

    Tuğçe Pınar'ın saçma sapan muhabbetinden sıkılmıştı artık:

    - Kanka anlatmayacak mısın bu gün ne olduğunu?

    - Kanka bu gün ne oldu biliyor musun?

    - Evet, biliyorum ama ben manyağım tekrar tekrar dinlemekten zevk alıyorum.

    - Kanka ben bu gün aşık oldum.

    - Ne?

    - Aşık oldum.

    - Kime kızım?

    - Tam olarak tanımıyorum.

    - Nasıl yani tanımadığın birine mi aşık oldun?

    - Hayır, tanıştı Umut’un arkadaşı.

    - Umut kim ya?

    - Üfff Tuğçe var yaa siyaset biliminde ikinci sınıf öğrencisi.

    - Tamam, tamam hatırladım. Ama nasıl oldu, adam gibi anlatsana bir.

    - Benim ders yoktu bahçede oturuyordum, yanıma Tuna geldi beni sevdiğini falan söyledi bende kendisine karşı bir şey hissetmediğimi söyledim sonra o gitti.

    - Eee

    - O gittikten sonra etrafıma bakınıyordum bahçedeki kimsenin olmadığı bir yer neden bilmiyorum dikkatimi çekti oraya gittim taytımı giydim ve bale yapmaya başladım.

    - Kızım seni tanımasam manyaksın diyeceğim ama tanıyorum.

    - Neyse işte dansın sonlarına doğru baktım ki çocuğun biri pür dikkat beni izliyor.

    - Sen ne yaptın onu görünce.

    - Hiçbir şey.

    - Nasıl yani, gidip konuşmadın mı sen?

    - Evet, konuşmadım, açıkçası utandım bakışlarından.

    - O mu konuştu seninle?

    - Hayır.

    - O seninle konuşmadı sen onunla konuşmadın peki nasıl tanıştınız?

    - Bir bekleyebilsen anlatacağım. Kampüsteki kafeler var ya böyle sıra sıra işte onların önünden geçiyordum ki birini beni çağırdı.

    - Seni izleyen çocuk mu?

    - Hayır, Umut. Umut kafede arkadaşlarıyla oturuyordu beni de davet etti tabi ben gitmemezlik yapar mıyım, asla yapmam.

    - Asla yapmazsın.

    - İçeri girdik Umut beni arkadaşlarıyla tanıştırmaya başladı birde ne göreyim demin beni izleyen çocuk karşımda adı da Can.

    - Vay be, tesadüfe baksana.

    - Ama kanka, çocuk bir ciddi bir ciddiydi ki en başta ben çok korktum hep böyle sürecek diye, ama korktuğum başıma gelmedi, ortamdakiler birer ikişer kalkıp gidince en son ben Umut ve Can kaldık masada.

    - Sonra ne oldu?

    - Umut bir işim var deyip kalkıp gitti, biz yalnız kalınca çocuk açılmaya başladı bayağı bir konuştuk. En sonunda beni eve bıraktı ve yarın görüşür müyüz diye sordu.

    - Sen ne cevap verdin?

    - Görüşürüz dedim.

    - Nasıl biri peki?

    - Tam olarak tanımıyorum ama davranışlarının bu kadarı bile beni etkilemeye yetti.

    - Onu sormuyorum yakışıklı mı sen onu söyle.

    - Yakışıklı tabi, hatta dünyadaki en yakışıklı erkek benim için. Kız ben şu çorbayı içip uyuyayım geç odu artık.

    - Bende uyuyorum sana iyi geceler.

    - İyi geceler tatlım.

    Pınar mutfağa doğru ilerledi ocağın üzerindeki tencereden tabağına biraz çorba alıp masaya geçti, yatmadan önce mutlaka bir şeyler yemeliydi yoksa uyuyamıyordu. Çorbasını bitirdikten sonra odasına geçti, yatağının üzerine oturup yastığını da kucağına alıp o meşhur düşünme pozisyonunu aldı.

    Acaba Can kendisinden hoşlanmış mıydı ya da Can’ı sevdiği kadar ondan karşılık görecek miydi, tek düşüncesi buydu. Can da kendisinden hoşlanmış olmalıydı ki görüşmek istemişti, bu düşünce bile onu mutlu etmeye yetiyordu. kim bilir Can’la birlikte olsa nasıl sevinecekti. Bunları düşünürken uykuya daldı.
    Pınar yorgun argın çıkmıştı dersten; gösteride yer alması için öncelikle hocanın gözüne girmesi gerektiğini biliyordu bu yüzden gösterilen bütün hareketleri tek seferde yapabilmek için kendini bayağı bir zorlamıştı. Bloğun önüne çıktığında tam karşısındaki bankta Can’ın oturduğu gördü bir an heyecandan ne yapacağını şaşırdı eli ayağına dolaştı biraz sonra kendini topladı Can’a doğru gülümseyerek ilerledi.

    Can güne erken başlamıştı ama bu sefer onu uyandıran annesinin kapanmak bilmeyen elektrik süpürgesi değil Pınar'a olan aşkıydı. İlk iş olarak sabah koşusunu yaptı, koşarken aklında iki şey vardı biri Pınar'a olan aşkı diğeri ise kardeşinin kendisine duyduğu ve dün gece dışarı çıkardığı nefretiydi. Kardeşi ile arasını düzeltmek için ne yapması gerektiğini bilmiyordu ama Pınar için ne yapması gerektiğini biliyordu; okula gidecek onun çıkmasını bekleyecekti eğer karşılaşırlarsa ona bir şeyler yapmayı teklif edecekti. Koşuyu sitenin girişinde sonlandırdı, eve girdi annesi kahvaltıyı hazırlamıştı ama onun canını bir şey yemek istemiyordu, odasına girip giyindi. Evden çıkarken Caner ile karşılaştı, Caner nefret dolu bakışlarını abisine ok gibi fırlatıyordu Can her zamanki ses tonu ile:
    - Günaydın abicim.
    Can cümlesinin devamında Caner’in yüzüne baktı ancak Caner de nefretten başka bir duygunun izine rastlamadı.

    Can Pınar'ın bloğun önünde Pınar'ı beklemeye başladı fakat Pınar'ın bir türlü görünmüyordu. Can oturduğu yerden iki de bir kalkıyor etrafına bakıyor Pınar'ı göremiyor ve yerine tekrar oturuyordu, Pınar'ı görmeyeli bir gün bile olmamıştı ama onu çok özlemişti.
    Ve Pınar kalabalığın içinden süzülerek kendisine doğru geliyordu. Tıpkı bir melek gibiydi bembeyaz giyinmişti yeşil gözleri ve sarı saçları ahengini tamamlıyordu. Pınar'a bakmaktan kendini alamıyordu.
    Pınar nasıl olduğunu anlamadan Can’ın yanında buldu kendini, kocaman gülümsemesi ile:

    - Çok beklettim mi?

    - Hayır, sadece birkaç saatçik.

    - Beklediğini bilseydim erken çıkardım.

    - Numaran olsaydı beklediğimi söylerdim.

    - İsteseydin verirdim.

    - Verir misin peki?

    - Tabi ki.

    İki genç yan yana yürümeye başladılar, ikisinin de yüzünde tebessüm vardı arada birbirlerine bakıp gülümsüyorlardı, ikisi de çok mutluydu.
    Can Pınar'a dönüp:

    - Beraber bir şeyler yapalım mı?

    - Ne gibi?

    - Gezelim, bir şeyler içelim… Ne dersin?

    - Olur, gezelim.

    İki genç bütün gün gezdiler, gözleri birbirlerinden başka hiçbir şey görmüyordu. Akşam olmuştu, zamanın nasıl geçtiğini anlamadılar. Ayrılmak istemediler Can Pınar'ı eve bırakmak istedi.
    Can Pınar'ı evine getirdi. Arabadan indiler, Pınar uslu uslu kapıya yöneldi ve geçirdikleri güzel gün için teşekkür etti, kapıya uzanırken Can’ın eli Pınar'ın kolunu kavradı ve doğru çekti Pınar'ı.

    - Cesaretimi bağışla lütfen ve beni konuşmamın sonuna kadar dinlersen mutlu edersin.

    - Dinliyorum.

    - Seni gördüğüm ilk andan itibaren kalbime işledin, biliyorum daha tanışalı dün bir bu gün iki diyeceksin ama durum bu.

    - Yok, öyle bir şey demeyecektim, sende benim kalbime işledin diyecektim.

    Pınar cümlesini bitirdikten sonra apartmanın kapısını itip içeri girdi koşarak merdivenleri çıkmaya başladı.

    Can ne yapacağını şaşırmış bir şekilde olduğu yerde kaldı bir iki dakika , sonra kendine geldi arabasına bindi ve evine gitti.
    Pınar anahtarını bulmaya çalışırken kapıyı Tuğçe açtı, Pınar salona gidip kendini kanepenin üstüne bıraktı sevinçten uçuyordu.

    - Ne oldu kanka, ne bu mutluluk?

    - Can bana beni sevdiğini söyledi.

    - Ne, inanmıyorum ne çabuk.

    - İlk görüşte aşk bu kanka.

    - Saçmalama yaa ben de ilk görüşte aşık oluyorum ama hemen gidip söylemiyorum.

    - Yaa aynı şey değil bu.

    - Farkı ne?

    - Bu karşılıklı sen genelde karşılıksız ve en fazla on dakikalık aşklar yaşıyorsun.

    - Sen ne cevap verdin?

    - Ben seni seviyorum dedim.

    - Aferin sana. Vallahi siz birbirinize yakışırsınız.

    - Yaaa kanka kızma, mutluluğuma ortak ol lütfen.

    - Şimdilik bir mutluluk belirtisi gösteremeyeceğim. Hem ben daha çocukla bile tanışmadım.

    - Tanıştırırım kanka canın sağ olsun.

    Pınar'ın gözüne uyku girmedi gece boyunca, Can’ı ve geçirdikleri güzel günü düşündü, çok mutluydu.

    Tuğçe, arkadaşının biriyle birlikte olmasına nedenini bilmediği bir sebepten sevinemiyordu; oysaki arkadaşı kendisi mutlu olduğunda nasıl mutlu oluyordu.

    Can eve gittiğinde babası çalışma odasındaydı, annesi televizyon izliyordu, Caner ortalıkta görünmüyordu, odasına doğru yöneldiğinde annesinin sesini duydu.

    - Geldin çok şükür. Bu saate kadar neredeydin oğlum hiç yapmazdın böyle?

    - Arkadaşlarla gezdik anne.

    - Keşke haber verseydin, merak ettim.

    - Özür dilerim annecim bir daha seni merakta bırakmam.

    - Aç mısın, hazırlayım mı bir şeyler?

    - Yok, anne ben yedim. Duş alıp uyuyacağım.

    Caner’in odasından ses gelmiyordu kardeşinin hala eve gelmediğini anladı “ ne garip kardeşim var, kendi kendine kaprisler uyduruyor, eve gelmiyor Allah onu ıslah etsin.” Dedi içinden. Çok yorgundu Can duşunu alıp uyudu.

    Neden hoşlandığı bütün erkekler başkalarından hoşlanırdı. Üstelik bu kez durum daha da vahimdi. Sevdiği insan en yakın arkadaşının sevdiğiydi. Aşkıyla arkadaşı arasında kalmış. İkisi de birbirini seviyordu. Ona ne oluyordu ki ah bu söylediklerini birde kalbi anlasa onu görünce her şeyin rengi değişiyordu. O zaman ne Pınar aklına geliyordu ne bir başkası ne de dünya sadece o ve kendisi kalıyordu; ama Pınar gelip de sohbette girince bu söyledikleri Can için oluyordu anlaşılan çünkü Can Pınar'ın söyledikleri dışında hiçbir şeyi duymuyordu. İşte Tuğçe o zaman en yakın arkadaşından nefret ediyordu. Hâlbuki kaç kere böyle davranmaması gerektiğini kendine söyleyip durmuştu ama olmuyordu işte ne zaman yaptığım çok yanlış ben böyle biri olamam dese de kendini ya onu düşünürken ya da ona hayran hayran bakarken buluyordu. Bu çocuğa karşı hissettiklerinden ve kendi sonundan korkuyordu. Kardeşi yerine koyduğu insanı üzmekten korkuyordu….

    Can, birisini bu kadar sevebileceğine hala inanamıyordu. Ama bağlanmıştı işte hayatın da başka birini bu kadar daha sevebileceğini hiç sanmıyordu. Neydi onu bu kadar bağlayan tamam seviyordu ama bu kadar güçlü bir etkiyi hiç düşünmemişti. Onu rahatlatan ve sevindiren başka bir şeyde duygularının karşılıklı olmasıydı. Pınar’ın ona âşık olduğunu biliyordu. Tıpkı onun Pınar'a aşık olması gibi. Bu aşkı Pınar ile aralarında olan bu kutsal bağı bozmaya kimsenin gücü yetmeyecekti ve o buna asla izin vermeyecekti…

    Gösteriye beş dakika kalmıştı, Pınar bir aylık emeğinin karşılığını birazdan alacaktı; ama
    sahneye çıkma vakti yaklaştıkça heyecanlanıyor eli ayağına dolanıyordu oysaki provalarda ne kadar rahattı. Bu gösteride muhteşem olması gerektiğini biliyordu çünkü ailesi ve Can onu izlemek için en ön koltuklarda yerlerini almışlardı. Pınar ve arkadaşları sahnede yerlerini aldılar ve perdenin açılması için geri sayım başladı: “son üç saniye, iki ve bir” gösteri başladı.

    Tuğçe gözlerini Can’dan alamıyordu arkadaşına ihanet ediyordu ama o bunu umursamıyordu.
    O Can’ı izliyordu Can sahnede dans eden kalbinin sahibini. Ve bu hal Tuğçe’yi fena halde rahatsız ediyordu artık bu olaya bir dur deme zamanını geldiğini düşündü ve karar verdi ne pahasına olursa olsun Can kendisinin olacaktı.

    Pınar gösteriden çıkar çıkmaz annesi ile babasının yanına koştu:

    - Nasıldım?

    Annesi Pınar'a sarılarak:

    - Muhteşemdin kızım seninle gurur duyuyorum.

    - Teşekkür ederim annecim, beğenmene sevindim. Sen bir şey söylemeyecek misin baba?

    - İyi ki bizi dinlemeyip burnunu dikine gitmişsin canım kızım, harikaydın tıpkı küçükken uymak için bana zorla okuttuğun masallardaki prensesler gibiydin.

    - Canım babam benim.

    - Biz yemek yiyip uçağa yetişelim yarın mesai var.

    - Ama baba!

    - Aması yok kızım çalışmak lazım. Hadi bizi yemeğe götürün , Tuğçe nerde?

    - Gelir şimdi.

    Tuğçe ile Can sohbet ediyorlardı, Can Pınar'ın ailesinden çekindiği için yanlarına gitmemişti Tuğçe’nin yanında Pınar'ı bekledi çok geçmeden Pınar geldi, Can’a bir öpücük kondurup ailesinin birazdan gideceğini Tuğçe ile onları yemeğe çıkartması gerektiğini söyleyip Tuğçe’yi alıp uzaklaştı. Bu sırada Can’ın telefonu çaldı arayan babasıydı , telefonu açıp babasının bu güne kadar hiç duymadığı ses tonunu duyunca bir aksilik olduğunu hemen anladı.

    - Neredesin Can?

    - Okuldayım baba.

    - Hemen Özel Yaşam hastanesine gel.

    - Ne oldu baba?
    - Kardeşin intihar etti şu an yoğun bakımda.
    - Neeee,ne diyorsun hemen geliyorum

    Babama geliyorum demiştim ama duyduklarım karşısında bende, kımıldayacak hal kalmamıştı neydi bu şaka mı evet Caner biraz kızgındı belki biraz kafasını toplamaya ihtiyacı vardı ama kesinlikle bu şekilde değil bir yandan bunları düşünürken bir yandan da annesinin haberi olup olmadığını düşündü. Gerçi annesinin haberi olsaydı bunu babasından değil annesinin ağlayan sesinden duyardı. Anlaşılan annesinin henüz haberi yoktu. Böyle olması daha iyiydi zaten Caner’in sorumsuzlukları yeterince üzmüştü. Birde bu haberi öğrenirse zavallı kadın perişan olurdu .bütün bu düşünceler ayaklarının daha hızlı hareket etmesini sağlamıştı anlaşılan çünkü arabasının önündeydi. Hızla kapıyı açtı ve kendini koltuğa attı önce biraz sakinleşmeliydi. Deri bir nefes aldı ve kardeşinin hala sağ olmasını dileyerek arabayı çalıştırdı. Yol nasıl bitti hastaneye nasıl geldi hiç anlamadı. Hava o gün biraz soğuktu hastaneye ilk girdiğinde de onu hastanenin sıcak ve ilaç kokan havası karşıladı. Danışmaya gitti kardeşinin kalığı odayı öğrendi asansöre bindi kapı numaralarına bakarak odayı aramaya başladı. Neden sonra yanlış katta indiğini anladı. Ve tekrar asansöre doğru yürüdü ve beklemeye başladı. Asansörün geleceği yoktu merdivenlere yöneldi ve iki kat çıktıktan sonra kapı numaralarına baka baka odayı buldu .bu seferde odaya girip girmeme arasında tereddütte kalmıştı. Ve girmeyip babasını kapıda beklemeye karar verdi. Babası odadan çıktığında kardeşinin bir ağaca hızlıca çarptığını ve bunu kasıtlı yaptığını öğrendi.

    Hasta yatağında yatarken bir yandan da düşünüyordu. Kim bilir babası kendisi hakkında ne düşünüyordu aslında tahmin ediyordu “ Beceriksiz ölmeyi bile beceremiyor Can olsaydı o böyle mi yaa, hem ölür hem de ölürken yanında birkaç kişiyi de götürürdü.” Her şeyin doğrusunu Can bey bilir ve en doğrusunu o yapar ne de olsa. Kendisi niye var ki baş belası, sorumsuz. Caner gözlerini açtığında gördüğü ilk şey ne hastanelerin o beyazlığı ne de kafasının üzerinde sallanan serumdu, gördüğü ilk şey beklemediği insanın yüzüydü babasını yüzü…
    Babasını gördüğünde verdiği tepkiye kendisi de şaşırmıştı çünkü vücudundaki sargılara aldırış etmeden doğrulmaya çalışmıştı ama garip olan bu değildi garip olan babasına karşı duyduğu derin korkuydu. Evet, bunu şimdi şu dakika daha iyi anlıyordu babasına karşı her zaman saygıyla karşılık bir korku duymuştu bunu hiç kendine itiraf etmemişti ama şimdi biliyordu ki ondan korkuyordu. Bu itirafı tabi ki cephe aldığı babasına yapmayacaktı, ne yaptığını anladığında kendisini yatağa tekrar bıraktı ve bu sefer kalkarken çektiği acıdan daha çok acı çekti ama bu onun umurunda değildi.
    - Nasılsın, Ağrın var mı?
    Caner babasının yüzüne buz gibi bir bakış fırlatıp başını yastığa gömüp gözlerini kapadı, bu durum hiç başlamayan sohbeti anında kesti. Ve babası dışarı çıktı.

    Gösteri bittikten sonra Pınar ailesiyle birlikte güzel bir ziyafet çekti. Neşe içinde geçen birkaç saatin ardından saatine bakan Pınar çok da vakitleri kalmadığını gördü. Yemek yedikleri restorandan çıkıp, yolun karşısına geçtiler. Çok geçmeden bir taksi durdu önlerinde. Vedalaşma faslı uzun sürmedi çok. Pınar sevmezdi oldu olası ayrılmaları. Gözleri doldu ailesini taksinin camından el sallarken gördüğünde. Tuğçe ve Pınar vakit kaybetmeden eve döndüler. Tuğçe sessizdi. Bu sessizliği Pınar bozdu:
    - Can beni neden aramadı acaba? Hiç böyle yapmazdı.
    - Sen ara o zaman.
    - Doğru ya. Arayayım hemen.
    Pınar bir anda telaşlandı. Aramayı nedense hiç düşünmemişti. Telefonu eline alır almaz Can’ı aradı ve sabırsızca açmasını bekledi.
    - Efendim canım?
    - Can merak ettim seni. Bugün hiç aramadın. Kötü bir şey olmadı ya?
    - İyi kalpli sevgilim benim. Bugün Caner intihar etmeye kalkıştı ama telaşlanacak bir şey yok. İyi şimdi.
    - İnanmıyorum. Neden yaptı böyle bir şeyi.
    - Bilmiyorum. Henüz konuşmadık.
    - Bekle hemen geliyorum.
    - Gerek yok canım benim. Burada yapılacak bir şey yok. Biz de doktoru bekliyoruz çıkış için.
    - Tamam o zaman. Geçmiş olsun. Yarın görüşür müyüz?
    - Tabi ki. Bu arada bugün harikaydın.
    - Teşekkür ederim. İyi geceler.
    - Sana da canım.
    Pınar'ın içi rahatlamıştı. Derin bir nefes alarak Tuğçe'nin yanına gitti. Olanları anlattı. Ama Tuğçe hiç iyi görünmüyordu. Pınar anlattıkça sanki morali bozuluyor, yüzü daha kötü bir hal alıyordu.

    Sonunda doktor kardeşinin odasına girdi. Ardından da babası geldi. Durumun iyi olduğunu ve çıkabileceğini söyleyen doktora teşekkür edip hastaneden Caner’in çıkışını aldılar. Eve döndükleri o akşam Caner hiçbiriyle konuşmamıştı. Üzerine gitmemeye kara verdi Can. Sabah olsun nasıl olsa kardeşiyle konuşurdu.

    Sabah olduğunda Can’ın ilk işi kardeşinin odasına bakmak oldu. Ama Caner uyanmamış, mışıl mışıl uyuyordu. Kapıyı yavaşça kapatarak içeriye geçti. Pınar'ı gereğinden fazla ihmal etmişti. Bugün onunla görüşmesi gerekiyordu. Pınar'ı aradı ve sözleştiler buluşmak için. Evden tam çıkacaktı ki telefonu çaldı. Arayan Tuğçe’ydi. Neden arıyor olabilirdi ki? Telefonu açtığında ağlamaklı bir ses duydu.
    - Can hemen gel, ne olur hemen gel. İyi değilim hiç.
    - Ne oldu? Neredesin?
    - Pınarla gittiğiniz çay bahçesindeyim. Burada bekliyorum. Çabuk gel ne olur.
    - Tamam, geliyorum hemen.
    Can elindeki telefonu bırakıp ceketini giydi ve hemen fırladı dışarıya. Arabaya atladığı gibi çay bahçesinde buldu kendini. Tuğçe hemen karşıdaki masada oturuyordu. Geldiğini görünce ayağa kalktı. Can yanına gider gitmez boynuna sarıldı. Ağlamaya başladı. Oturduklarında Can aklında bir sürü kurguyla olanları anlatmasını bekliyordu. Oysa Tuğçe'nin anlatacak bir şeyi yoktu. Bir süre sakinleşmesini bekledi. Pınar'ı da bekletiyordu. Doğru ya. Ona haber vermeyi unutmuştu. Ceplerini yokladı. Telefonu yoktu. Evde unutmuş olmalıydı.
    - Tuğçe ben telefonumu yanıma almayı unutmuşum çıkarken. Pınar'a burada olduğumu söyler misin? Hem o da gelir sakıncası yoksa.
    - Tamam söylüyorum.
    Tuğçe eline telefonunu alıp bir numara tuşladı ve telefonu kulağına götürdü.
    - Canım neredesin? Can benim yanımda. Çay bahçesindeyiz. Sen de gelsen çok iyi olur.
    - (…)
    - Öyle mi? Tamam nasıl istersen. Ama gelsen çok iyi olurdu.
    - (…)
    - Peki tamam Pınar. Sonra görüşürüz o zaman.
    Tuğçe telefonu kapattığında Can şaşkın bir ifadeyle yüzüne bakıyordu. Ne olmuştu da Pınar gelmeyi reddediyordu. Dayanamayıp sordu:
    - Gelmiyor mu Pınar?
    - Gelmek istemediğini söyledi.
    - Neden?
    - Okula gidecekmiş. Yaptığı gösteri çok takdir almış. Birkaç kişiyle görüşmem gerekiyor dedi.
    Can şaşırmıştı. Bu iş de nereden çıkmıştı şimdi? Böyle bir şey olsa Pınar kesinlikle haber verirdi. Acaba gelmek mi istemedi? Ama Tuğçe'nin iyi olmadığını sesinden anlamış olmalıydı. Hiç mi merak etmedi? Tuğçe bu sırada söze giriyor.
    - Ne düşünüyorsun?
    - Bilmiyorum. Beni neden buraya çağırdığını tahmin etmeye çalışıyorum. Sesin o kadar kötüydü ki. Şimdi ise çok rahat görünüyorsun.
    - Nasıl söyleyeceğimi bilmiyorum.
    - Neyi nasıl söyleyeceğini bilmiyorsun?
    - Yani. Söyleyeceğim ama yanlış düşünmenden korkuyorum.
    - Söyle hadi. Pınarla mı ilgili?
    - Hayır! Kes artık şu Pınar lafını. Ondan nefret ediyorum.
    - Nasıl? Ben yakın arkadaş olduğunuzu sanıyordum.
    - Ben de öyle sanıyordum; ama ben seni sevdiğimi anladığım gün ona olan arkadaşlığımdan vazgeçtim.
    - Anlamıyorum seni.
    - Sen benim için her şeye değersin. Bunda anlaşılmayacak ne var Can? Seviyorum işte seni.
    - Saçmaladığının farkında mısın? Pınar'ı ne kadar sevdiğimi bilmiyor musun?
    - O seni benim sevdiğim kadar sevmiyor.
    - Bunu konuşmamız bile saçma. Ben gidiyorum.
    - Gitme anlatacaklarım var sana. Biraz daha dinle beni.
    Pınar Can’ı yarım saattir bekliyordu ama Can gelmemişti hala. Aramalarına cevap da vermiyordu. Acaba Caner’e bir şey mi olmuştu? Biraz daha bekledikten sonra eve dönmeye karar verdi. Can gelecek olsa çoktan gelirdi.

    Eve döndüğünde Tuğçe onu yüzünde kocaman bir gülümsemeyle karşıladı. Ne zamandan beri arkadaşının böyle iyi olduğunu hatırlamıyordu. İçeri girer girmez Tuğçe sordu:
    - Neyin var kötü görünüyorsun?
    - Canla buluşacaktık. Gelmedi.
    - Can mı? Seninle mi buluşacaktı. Oysa o kadar dedim işin varsa ben engellemeyeyim diye.
    - Can seninle miydi?
    - Evet. Yolda karşılaştık aslında. Tek başıma çıktığımı hava alacağı söyledim. Eşlik etmek istedi. Kıramadım ben de.
    - Ne demek eşlik etmek istedi ya biz buluşacaktık.
    - Bilmiyorum. Bana bir şey söylemedi seninle ilgili. Neşesi yerindeydi bugün. Susmak bilmedi. Sürekli bir şeylerden bahsetti durdu. Güzel vakit geçirdik. Sen yanlış anlamış olmayasın. Belki yarın için demiştir buluşalım diye.
    - Tuğçe beni saf yerine koyma. Buluşmasak bile haber verirdi. Defalarca aradım açmadı bile.
    - Hıı. Telefonu mu diyorsun? Sessize aldık ikimizde. Birlikteyken rahatsız etmesin kimse dedi. Başını dinlemek istiyormuş.
    - Yeter. Sus. Can bunları söyleyecek biri değil.
    Pınar ağlamaklı bir şekilde odasına gitti. Kapıyı sertçe kapatıp kilitledi. Tuğçe'nin söyledikleri doğru olabilir miydi? Ama Tuğçe yalan söylemezdi ki? Ama bunları söylerken zevk alıyordu. Can dediklerini yapmış olabilir miydi? Bunları daha fazla düşünmek istemiyordu. Kulaklığını taktı. Müziğin sesini sonuna kadar açtı ve dans etmeye başladı. Bu ona iyi geliyordu.

    Can çay bahçesinden ayrılır ayrılmaz eve gitti. Telefonuna baktı. Aramaları görünce hemen Pınar'ı aradı. Ama ulaşamadı. Yarın okulda görürüm nasıl olsa diye düşündü. Caner e baktı. Uyanmıştı ama pek konuşmak ister gibi bir hali yoktu. Yanına oturdu.
    - Abicim, sana sormaya bile gerek duymuyorum. Annemler kaza olduğunu düşünüyorlar. Ama tahmin edersin ki ben bilerek yaptığını biliyorum. İnkâr etmeden bunu neden yaptığını söyler misin bana?
    - Git başımdan. Kazaydı işte. Yalan mı söyleyeceğim. Neden yapayım ki bilerek. Ben olmayınca sen daha rahat edesin diye mi?
    - Üzülüyorum sen böyle düşündükçe.
    - Hadi ya! Gerçekten mi?
    - Caner! Yapma böyle abicim. Sen olmazsan ben nasıl mutlu olurum? Sen benim biricik kardeşimsin.
    - Çok yorgunum. Beni yalnız bırakır mısın?
    - Şimdi gidiyorum ama bunları daha sonra konuşacağız.
    - Kapıyı kapat çıkarken.

    Diğer sabah Can güne çok yorgun başlamıştı. Uyumak dinlendirmemiş, onu adeta yormuştu. Hazırlanıp bir an önce okula gitmeliydi. Dersten önce Pınarla konuşacaktı. Okula gittiğinde Pınar'ın tüm arkadaşlarıyla karşılaştı neredeyse ama bir Pınar yoktu. Sorduğu hiç kimse Pınar'ı görmemişti. Derse girmemeye, okulun girişindeki banklarda oturmaya karar verdi. Pınar çok erken gelmezdi derslere. Geç kalmış olmalıydı. O gelene kadar bekleyecekti. Çok geçmeden Pınar kapıda göründü. Her zamankinden çok farklıydı. Dümdüz saçlarını bir tokayla, gelişigüzel tutturuvermişti. Can hızlı adımlarla yanına gitti.
    - Günaydın. Neden kapalıydı dün telefonun?
    - Pek merak edeceğini düşünmedim. Hayret! Tuğçe’yle geçirdiğin güzel vakitten sonra beni mi aradın?
    - Evet onunlaydık. Ama anlatmama izin ver.
    - Neyi anlatacaksın. Yaptıklarınız mı? Çok geç kaldın. Ben onları Tuğçe’den dinledim.
    - Bak. Sana ne söyledi bilmiyorum ama ben kızacağın hiçbir şey yapmadım.
    - Ya biliyor musun bence bunları konuşmamıza gerek yok. Şuan önemli bir işim var.
    - Dün ki gibi mi?
    - Nasıl dünkü ya, sen ne diyorsun?
    - Dün gelmedin yanımıza. Hani okulda işin varmış ya. Onu diyorum.
    - Ben dün okula falan gelmedim. Bir saat seni bekledim. Baktım, geleceğin yok eve gittim. Kim dedi sana bunu?
    - Kimse. Sen söyledin. Dün Tuğçe yanımda aradı seni.
    - Beni Tuğçe falan aramadı dün.
    - Nasıl aramadı ya. Gözümün önünde aradı. Konuştu seninle. Gelmeyeceğini söyledin.
    - Bir dakika ya. Sen anlatsana bana. Siz dün Tuğçe’yle nerede karşılaştınız, ne konuştunuz?
    - Ne karşılaşması Pınar? Beni aradı. Ağlıyordu. Yanına çağırdı. Aceleyle çıktım evden. Telefonu mu da evde unutmuşum.
    - Biriniz yalan söylüyorsunuz ama şimdi anlayacağız. Eve gidiyoruz.
    Pınar canın kolunu çekerek okuldan çıkardı. Canın arabasına doğru gittiler. Eve geldiklerinde Tu

      Forum Saati Salı Tem. 25, 2017 6:36 pm