Giresun Üniversitesi Türkçe Topluluğu

Türkiye'den erişim engeli nedeniyle yeni adresimiz: turkcetoplulugu.weebly.com

Nar Ağacı
Nazan Bekiroğlu
(%25 İndirimle)
Beyaz Türkler K.
Alev Alatlı
(%25 İndirimle)
turkcetoplulugu.weebly.com Topluluğumuzun yeni adresi
Kendini Açma
B. Çetinkaya

    Ne seçim yaparsan yap aklın hep seçemediğinde kalacak

    Paylaş

    1001030067

    Mesaj Sayısı : 1
    Kayıt tarihi : 21/12/10

    Ne seçim yaparsan yap aklın hep seçemediğinde kalacak

    Mesaj  1001030067 Bir C.tesi Ara. 25, 2010 9:16 am

    Ne seçim yaparsan yap aklın hep
    seçemediğinde kalacak
    Elindeki silahı, kadının kafasına doğrulttu. Tam o
    sırada telefonu çaldı ama o aldırış etmedi. Didem’e
    Silahını tutmaya devam etti, kaşlarını çatarak. Bu
    durumdan memnun gözükmüyordu fakat bunu
    yapmak zorunda olduğunu bildiği için sorun olarak
    algılamıyordu. Birkaç saniye bekledikten sonra, ona
    doğru bakıp, hafifçe ve sahte bir gülümseme bıraktı.
    Kadın onun sahte bir gülümseme olduğunu sezmişti
    zaten. Dizlerinin üzerine doğruldu ve gözlerini kapadı.
    Dört saniye sonra, beyninin tam ortasına kocaman bir
    makineli tüfek kurşunu isabet etmişti bile. Beyninden
    dağılan parçalardan biri adamın yüzüne doğru geldi,
    bu durumdan tiksindi. Kadının bedeni sanki zaman
    10,2 kat yavaşlamış gibi ağır ağır arkaya doğru
    düşmeye başladı. Yaklaşık altı saniye sonra, Didem’in
    bedeni artık boş bir et çuvalıydı.
    Katil, elindeki tabancanın ucuna sıçrayan kan
    damlacıklarını cebinden çıkardığı mendille sildi ve
    mendili yaktı. Elindeki eldivenleri de yavaşça,
    dikkatlice çıkardı ve yenilerini giydi özenle. Birkaç
    adım ileri attı ve Didem’in cesedine doğru ilerledi.
    Yavaşça cesedi kucağına aldı, üzerindeki pardösüsüne
    Didem’in kanları boşalmaya devam ediyordu ama
    onun umurunda değildi. Kucağındaki kadını yavaşça
    arabasının bagajına doğru taşıdı. Bagajın kapağını
    açmadan önce Didem’i yere bıraktı ve üstünü çırptı,
    lekelerin geçmeyeceğini bildiği halde. Kapağı açtı ve
    Didem’i içine attı. İçeriden de bir bidon benzin aldı ve
    arabanın koltuklarına, direksiyonuna, Didem’in
    üzerine boşaltmaya başladı. Benzin sıvısı saçlarına
    doğru gelince, siyah uzun saçları kafasına yapıştı, jöle
    sürmüş gibi bir görüntü kazandı. Kafasındaki kurşun
    deliğinin içerisine sıvılar aktıkça, tepki olarak dışarı
    kanlar boşalıyordu.
    Benzin dökme işlemini bitirdikten sonra bagajın
    kapağını kapattı ve arabanın kapılarını da kapattı.
    Cebinden bir çakmak çıkardı ve çakmağa bir süre
    baktı. Ardından arka cebinden de bir paket Marlboro
    çıkardı ve sigarasını çakmağıyla yaktı. Birkaç dakika
    sonra son dumanını da içine çekti ve hiç almadığı
    kadar çok haz aldı. Sigaraya altı yıl önce başlamıştı ve
    giderek bağımlılığı daha da artmıştı. West ile başlayan
    sigara bağımlılığı Marlboro’ya kadar gelmişti.
    Günde neredeyse üç paket bitiriyordu. Yüzündeki
    kırışıklıkların arasından süzülen duman havaya
    karıştıktan sonra çakmağını bu kez sigara için değil de,
    arabayı hurda yığınına çevirmek için yaktı. Diğer
    elindeki izmariti yere attı ve arabanın yanına doğru
    tekmeledi. Daha sonra çakmağı da arabanın üzerine
    fırlattı. Araba dört saniye içinde tamamıyla yanmaya
    başlamıştı. Arabadan gelen alevlerin saçtığı ışık,
    beyazlamaya başlayan uzun siyahımsı saçlarını
    aydınlatıyor ve beyazlarını daha ön plana çıkarıyordu.
    Siyah olan gözlerinin, bebekleri alevi yansıtıyordu.
    Birkaç dakika daha bekledi. Arkasını döndü ve
    yürümeye başladı. Cebinden telefonunu çıkardığı
    sırada, kolu koparak yere düştü. Hayatındaki en acı
    dolu yakarışı bastı ve yere çöktü.
    Arabanın patlamasıyla, kopan demir parçası saatte 354
    km/h hızla gelip, katilin kolunu kesip kopartmıştı.
    Katil sol koluyla telefonundaki numarayı tuşladı ve
    hoparlöre verdi. Kolundan acayip derecede kan
    fışkırıyordu fakat şu durumda yapabileceği hiçbir şey
    yoktu. Yardım beklemekten başka…
    “Didem öldü!”
    Elindeki silahı, kadının kafasına doğrulttu. Tam o
    sırada telefonu çaldı. Sağ eliyle silahını tutarken, sol
    eliyle elini ceketinin sağ bölümüne daldırdı ve Nokia
    5130 Xpress Music’ini çıkardı. Gelen numarayı
    cevaplama tuşuna bastı.
    “Buyurun efendim… Evet, öldürmek üzereyim…
    Neden? Tamam efendim… İşini bitirir bitirmez
    yanınıza geleceğim… Peki efendim… Size de, hemen
    geli-----”
    Adam telefonda konuşurken, Didem ani bir hamle ile
    sağ ayağını adamın sağ eline savurdu ve silahını yere
    düşürdü. Birden sol dizini adamın kasıklarına geçirdi
    ve adam eğilmek zorunda kaldı, acı içine inleyerek. Sağ
    diziyle adamın suratına haşince bir diz attı ve adamın
    burnu kırıldı ve kanlar akmaya başladı. Katil yere
    yığıldıktan sonra Didem, telefonunun üzerine bastı ve
    telefonu 34 parçaya ayırdı. Yere düşen silahı aldı ve
    adamın beynini dağıttı. Silahı yan tarafta bulunan göle
    fırlattı. Silah 2 metre sağa doğru sapmayla 30 metre
    uzağa gitti ve 10 metre derine battı.
    Son bir kez katilin suratına baktı, yüzünden kanlar
    akıyordu… Gözleri hala açıktı ve psikopatça Didem’e
    bakıyordu. Sanki ölmemişti, onu öldürmüştü ve
    bundan zevk almıştı. Bu zevkin verdiği rahatlıkla böyle
    bir bakış atmıştı. Ama öyle bir şey yoktu, katil ölmüştü
    hem de beyni dağılarak…
    Arkasını döndü ve katilin arabasına doğru ilerlemeye
    başladı. Tam arabaya binecekken, geri döndü. Katilin
    cesedinin yanına tekrar gitti ve dar siyah
    pantolonunun arka tarafındaki bölmeden çıkarttığı
    bıçakla, katilin bütün parmaklarını kesti. Daha sonra
    cebindeki kimliğini – sahte olduğunu bildiği halde –
    aldı ve arka cebine koydu. Silahla adamın suratına
    mermi yağdırdı ve tanınmayacak hale getirdi. Daha
    sonra arabaya tekrar döndü ve yola koyuldu…
    Didem, henüz on altı yaşındayken, babasının
    düşmanları yüzünden kaçırılmıştı. Yaklaşık bir hafta
    onların elinde türlü işkenceler görmüştü. Babası bir
    asker olduğundan, ona karşı olan bir terörist grubu,
    Didem’i okuldan çıktıktan sonra kaçırmışlardı. Ne
    olduğunu ilk başta anlamamıştı fakat babasıyla
    yaptıkları konuşma sonucu her şeyin farkına varmıştı.
    Bir terörist lideri ele geçirilmişti ve Didem bu yüzden
    kaçırılmıştı.
    1990
    Didem, dehşet içinde olanları izliyordu. Elleri, ayakları
    bağlıydı. Ağzında kocaman bir bant vardı. Dört tane
    terörist karşısında telsizle konuşmaya çalışıyordu.
    “Komutan. Kızın elimizde.”
    “şerefsiz, adi herifler.”
    “Başkanımızı ver, kızını al.”
    “Ben sizden onu alırken tüm her şeyi hesaba kattım
    şerefsizler.”
    “Kızının ölmesini bile mi?”
    Terörist, silahını çıkardı ve kızın sol omzuna ateş etti.
    Didem bağırmaya çalıştı ve sandalye geriye doğru
    düştü ve kafasını yere çarptı. Bayılmıştı.
    “Duydun mu komutan?”
    “Orospu çocukları!”
    Terörist, telsizi kapattı. Sandalyeyi tekrar kaldırdı ve
    kızın suratına koca bir kova soğuk suyu boca etti.
    “Baban seni hiç sevmiyor.” Kızın ağzını açtı.
    “Babam beni sizin başkanınızı sevdiğinizden daha çok
    seviyor.” Didem, adamın kasıklarına tekmeyi bastı.
    Adam öne doğru eğildi ve Didem diğer diziyle adamın
    kafasına başka bir diz attı. Bu sırada da adamın
    elindeki tabancayı alıp teröristi rehin aldı. Bütün
    bunları yapmayı babasından öğrenmişti. Kolundan
    çıkan kanlar acısını daha da artırıyordu fakat onun
    umurunda değildi.
    “Ben sizden onu alırken her şeyi hesaba kattım.”
    Bu bir mesajdı, kızına. Didem, bunu hemen anlamıştı,
    ne yapması gerektiğini de. Kızına yedi yaşından beri
    eğitim veriyordu. Kendisini savunmasını çok iyi
    biliyordu Didem. Ayakları bağlı olmasaydı daha sert
    bir tekme atabilirdi fakat elinden gelenin en iyisi
    buydu. Elleri de bağlıydı ve adamın kafasını, bağlı
    iplerin arasına alarak, silahı onun kafasına tutuyordu.
    “Ya çekilirsiniz, ya da bu şerefsiz ölür.”
    Rehin alınan terörist silahlarınızı indirin işareti yaptı ve
    diğerleri silahlarını indirdiler. Didem onlara elindeki
    iplere doğru ateş etti ve ipleri koparttı. Bir eliyle silahı
    adamın kafasına doğrultmuşken diğer eliyle de yerdeki
    demir parçasıyla ayağındaki ipleri kesmişti. Yavaşça,
    teröristi de alarak, depodan dışarı çıktı. şimdi nereye
    gideceğini bilmiyordu, babasına da hiçbir şekilde
    ulaşamazdı şu durumda. Kendisinden beş santimetre
    uzun adamın şakağına silah dayamış şekilde bozuk
    arazide yürüyordu. Arada sırada arkasına gelen var mı
    diye bakmaktan da kendini alamıyordu. Eğer arkadan
    biri gelirse, rehin aldığı terörist komutanın beynini
    uçuracaktı.
    2004
    Bu olayın üzerinden, on dört yıl geçmişti. Didem, bu
    süre içerisinde birçok kurum için casusluk yapmıştı.
    Bilgisayar korsanlığı. Bu meslekten hoşlanıyordu,
    ufaklığından beri, bilgisayarla haşır neşir olduğu için
    neyin ne olduğunu çok iyi kavramıştı. Tek ilgisi
    bilgisayardı ve bu ilgisini mesleğe dönüştürerek
    sevdiği işi yapmak istemişti. İlk başlarda tek hedefi,
    bilgisayar mühendisi olmaktı fakat babasının ısrarı ile,
    MIT için bilgisayar casusluğu da yapmaya başlamıştı.
    Fakat, yine kendisine hâkim olamayıp, casusluğun
    yanında evinde, kendi deyimiyle “hobi” olarak
    bilgisayar korsancılığı yapıyordu. Terörist sitelerini
    hackliyor, index atıyordu. Aşırı milliyetçi olarak
    doğmuştu ve öyle de ölecekti.
    Uzun siyah dalgalı saçlarının altında ufak bir yara izi
    vardı. Ama saçları o yarayı kapattığından sorun
    olmuyordu. Siyah gözleri, şuanda hiçbir ışık olmayan
    yolda sadece araba farının yarattığı bir aydınlıkla 87
    km/h hızla giden aracın önündeki yola bakıyordu. 178
    cm. boyundaydı. Üzerinde siyah dar pantolon ve siyah
    askılısı vardı. Saçları dağınık bırakılmıştı, bu onu daha
    seksi kılıyordu. Geniş ve büyük kalçası da erkeklerin
    her zaman ilgisini çekmişti.
    Konuşmayı pek sevmezdi, sadece icraatını yapardı ve
    parasını alırdı. Çalışma stili buydu. Boş yere
    konuşmak, ona vakit kaybettirirdi. Amacı, evinin
    kirasını ve yiyecek masraflarını çıkaracak kadar para
    kazanmaktı fakat yıllar geçtikçe kat kat daha fazlasını
    almaya başlamıştı. Babasından gelen bir her şeyle
    yetinebilme becerisi vardı. Çoğu insanda olmayan bir
    beceri. Maymun iştahlılığı yoktu, elindekiyle
    yetinmesini çok iyi biliyordu.
    Arabanın torpido gözünü açtı, neler bulabileceğine
    bakmak istiyordu. Birkaç CD, sahte kimlikler, ehliyet,
    ruhsat, bir paket Marlboro ve bir zippo çakmak.
    Marlboro’yu eline aldı, çakmağı da diğer eline.
    Uzun zamandır sigara içmiyordu fakat bu gece
    uzundu. Daha da uzun olacaktı, hissedebiliyordu.
    Olaylar daha da karışınca, bu sigaranın verdiği
    zarardan daha fazla zarar alacağını çok iyi bildiğinden,
    sorun etmedi. Sigarayı yaktı ve o iğrenç dumanını içine
    çekti. O iğrenç, pislik duman ona öyle bir tat verdi ki,
    gerçekten muhteşemdi. Ağzı kulaklarına varmak
    üzereydi. O heyecanla otuz altı saniyede sigarasını
    bitirdi ve izmaritini camdan dışarı fırlattı. Arabanın
    içerisinde kalan dumanı bastırmak için camları ve
    klimayı da açtı, Dışarıdan gelen soğuk hava karnına ve
    boynuna doğru akınca Didem’in içi ürperdi.
    Radyoyu açtı, açar açmaz duyduğu cümle, onda şok
    etkisi bıraktı.
    “Didem’in ölümünden kim sorumlu? 27 Yaşındaki kız,
    kimler tarafından ve neden öldürüldü?”
    Bu Didem, kendisiydi.

    Katilin bilinci yerinde değildi. Yerde öylece yatıyordu.
    Kolundan kanlar fışkırmaya devam ediyordu. Telefonu
    kendisinden dört metre uzaktaydı ve oraya bu şekilde
    – uyansa – ulaşması imkânsızdı.
    Katilin telefonla konuştuğu adamın, katilin bu duruma
    gelmesi hiç umurundaymış gibi gözükmüyordu. Hatta
    onun ölecek duruma gelmesine sevinmişti bile. Çünkü
    elinde sonunda katil yakalanacaktı ve yakalandığında,
    konuşmasını istemezdi. İyi eğitilmiş, işkenceye
    dayanıklıydılar fakat adamın katile attığı kazığı
    öğrendikten sonra konuşmaması için hiçbir bahane
    olmayacağından, onu öldürmesi gerekliydi. Dışarıdaki
    adamına seslendi ve dışarıdaki adam içeri girip
    ellerinin ceketinin önünde kavuşturdu.
    Patron – katilin aradığı adam – çağırdığı kişinin yanına
    gitti. Patron, uzun boylu, beyaz ve gür saçlı birisiydi.
    Yüzündeki kırışıklıklar en azından altmış yaşında
    olduğunu göstermeye yetecek kadar fazla olduğundan
    ona yaşı pek sorulmazdı. Zaten sormaya da cesaret
    eden olmazdı çünkü yaş ve diş konusunda çok
    hassastı.
    Korumanın yanağına elini götürdü ve yanağının
    tamamını elinin içine aldı. Sahte bir gülümseme bıraktı
    fakat koruma bunu fark edemedi. Uzun yıllar, empati
    ve duygusal ifadeler konusunda uzmanlaşan patron,
    kime nasıl kendini sevdireceğini çok iyi biliyordu.
    Duygularını saklamayı da çok daha iyi bildiğinden,
    böyle problemlerle uğraşmak zorunda da kalmıyordu.
    Kime ne yapması gerektiğini duygularıyla bile
    anlatabilecek kadar sempatikliği vardı insanlar
    üzerinde. Gay olma olasılığı da çok yüksekti elbette.
    Gülümsemesi bittikten sonra birkaç saniye boğazını
    temizledi ve elini adamın yanağından çekti. Ellerini
    arkada kavuşturduktan sonra geriye doğru bir iki adım
    attı ve masasının üzerindeki dosyaları alıp korumaya
    uzattı.
    “On dört numara, öldür onu.”
    Koruma patronunun elindeki dosyayı aldı ve hiç itiraz
    etmeden kafasını “Tamam.” Anlamında sallayıp izin
    istedi ve koşar adımlarla dışarı çıktı. Kapı kapandıktan
    sonra patron, tekrar katili aradı fakat telefon çaldı,
    çaldı, çaldı, cevap gelmedi. Sinyal sesini duyduktan
    sonra mesaj bırakmaya başladı.
    “Dayan, yardım gelmek üzere.”
    345 kilometre ötede, boş bir arazide yatan ‘Katil’,
    ölmek üzereydi. Üzerinde yattığı kan gölü soğuktan
    donmak üzereydi. Katilin yolundaki yara kristalize
    olmuştu çoktan. Yaklaşık yirmi kadar dakika sonra
    uzaktan bir BMW M3 görüldü ve katilin yanına doğru
    gelmeye başladı. Katilin kafasının tam önüne park
    ettikten sonra içinden patronun az önce yanına
    çağırdığı adam çıktı ve Katil’e bakmaya başladı. Birkaç
    saniye yarasına doğru baktıktan sonra kucağına alıp
    arka koltuğa yerleştirdi. Yerdeki kan lekelerinin
    üzerine bir kova dolusu domuz kanı boşalttı ve
    arabasına binip gaza bastı.
    Arazideki bozuk yolda araba sallanıyordu. Bu
    sallantının verdiği mide bulantısı, Metin’in zor
    dayanabileceği bir şeydi. Ama sarsıntıdan etkilenen
    sadece Metin değildi, Katil de bu sarsıntı yüzünden
    uyanmıştı. Etrafı bulanık görüyordu, hiçbir şeye anlam
    veremiyordu henüz. Birkaç dakika etrafına baktı ve
    doğrulmaya çalıştı fakat inanılmaz bir çığlık koptu.
    Kolundaki yarayı unutmuştu ve koltuğu ona doğru
    değdirmişti. Mikrop kapan yara, ona müthiş bir acı
    vermişti. Çığlık sesinden sonra Metin arkasını döndü,
    ona doğru baktı.
    “Revire gidiyoruz, dayan.”
    “Neden bu… Kadar geciktin?”
    “Araba bu kadar hızlı gidiyor çünkü.”
    Metin bir yandan katili oyalarken, bir yandan arabayı
    kullanmaya çalışıyor, bir yandan da katilin sonunu
    getirmek için patronun söylemiş olduğu talimatları,
    ona belli etmeden uygulamaya çalışıyordu. Sağ eliyle
    direksiyonu tutarken, sol elinin ne yaptığını bilmeyen
    ve bunu fark eden Katil, sol elinin ne yaptığını anlamak
    için biraz kafasını eğdi.
    Metin, katilin kafasını eğdiğini anlamadı ve bir yola
    bakarak, bir de sol tarafına bakarak ilerlemeye devam
    etti. Limanların önünden geçerken, manzaraya bakan
    Metin, katilin de dikkatini dağıtmayı başardı.
    “şu teknelerden birini alacağım…”
    Katil hemen refleks olarak Metin’in işaret ettiği yöne
    bakınca, birden gözlerinde bir parlama oldu ve nefessiz
    kaldı. Birkaç saniye nefes almaya çalıştı fakat
    olmadığını anlayınca, koltuğa yığıldı…
    Metin onun dikkatini dağıtarak, sol elinde tuttuğu
    şırıngayı boynuna batırmıştı.
    Katilin öldüğünden emin olduktan sonra yetmiş metre
    kadar geri gitti. Gaza, sonuna kadar asıldı. Araba altı
    saniyede, 70 km/h kadar hızlandı. Yaklaşık elli metre
    kadar gitti. Elli beş metre. Altmış metre. Altmış beş
    metre ve Metin arabadan atladı. Araba, 46 km/h ile 12
    metre kadar uzağa uçtu ve suya girdikten sonra, 10
    metre kadar derine battı. Metin’in tek avantajı, gecenin
    bu saatinde orada kimsenin olmamasıydı. Araba suyun
    içine girerken dışarı çıkan suların bir bölümü Metin’in
    ceketinin üzerine geldi. Küfretti ve oradaki başka bir
    BMW M3’e bindi.
    Sorun şuydu, arabaların plakaları aynıydı. O arabanın,
    suya battığını kimse fark etmeyecekti. Tabi ki, araba
    bulunmazsa…

    Hava -13 dereceydi. Bu soğukta, bu saatte dışarıda
    dolaşmak dünyanın en aptalca şeyi olmalıydı.
    Hayatının en zor günüydü, Didem için. Belki de en
    aptalca günüydü ama zordu işte. Hafif hafif, kar
    yağmaya başlamıştı. Küçük beyaz noktalar Didem’in
    görüş açısını kapatmıyordu fakat dikkatini dağıtmaya
    yetiyordu.
    Didem şimdi ne yapacağını kestirmeye çalışıyordu.
    şerefsizin teki, onu öldürmeye çalışmıştı ve o son anda
    bir şans eseri kurtulmayı başarmıştı. şimdi ne? Onu
    öldürmeye çalışanları mı öldürecekti? Zaten ölmüş
    olarak gösterilmiyor muydu radyoda? O zaten şuanda
    yoktu, ölmüştü. Aranmıyordu. Rahattı. Üstelik
    arabada, kadın – erkek bir sürü kimlik de bulmuştu.
    Birine kendi fotoğrafını koyup kullanabilirdi.
    Katil zaten ölmüştü. Katilin patronu da ölmeliydi.
    Didem, onu bulmalıydı. Ancak ona bir bilgisayar
    gerekliydi. Dizüstü, masaüstü fark etmezdi. İstediği
    programları içinde bulunsun, her türlü bilgisayar
    olurdu. 16 MB RAM’I olan bilgisayar bile kâfiydi.
    şerefsiz herifler onun bilgisayarıyla beraber havaya
    uçmuştu, hepsi olmasa da bir çoğu. Bilgisayarını
    kaybettiği için onların hepsini öldürmek istiyordu. Asıl
    neden bu olmasan bile, bilgisayarı onun için çok
    değerliydi. Ulaşabileceği, güvenebileceği birkaç kişi
    vardı ama onların da yaşadıklarından emin değildi.
    Fakat yine de şansını deneyebilirdi. Torpido gözünü
    tekrar açtı ve içeride telefon var mı diye baktı, bir tane
    Nokia N98 vardı. SIM Kartı takılıydı. Hemen tanıdığı
    birine – tanımaktan daha fazlasını paylaştığı birine -
    mesaj atmak için telefonun kilidini açtı ve mesaj
    sekmesine geldi.
    Bilmediği bir şey vardı, araba ve telefon, patron
    tarafından takip ediliyordu…

    23 kilometre ötede büyük bir şirkette, son derece lüks
    odasında oturan Patron, Didem’in ne yaptığına
    bakıyordu. Araba, hızla Beşiktaş’a doğru ilerliyordu.
    Patron, nereye gittiğini kestirmeye çalıştı. Birkaç
    dakika daha ekrana baktıktan sonra dışarıdaki adamını
    çağırdı.
    Dışarıdaki adam içeri girip ellerinin ceketinin önünde
    kavuşturdu.
    Patron – katilin aradığı adam – çağırdığı kişinin yanına
    gitti. Patron, uzun boylu, beyaz ve gür saçlı birisiydi.
    Yüzündeki kırışıklıklar en azından altmış yaşında olduğunu
    göstermeye yetecek kadar fazla olduğundan ona yaşı pek
    sorulmazdı. Zaten sormaya da cesaret eden olmazdı çünkü
    yaş ve diş konusunda çok hassastı.
    Korumanın yanağına elini götürdü ve yanağının tamamını
    elinin içine aldı. Sahte bir gülümseme bıraktı fakat koruma
    bunu fark edemedi. Uzun yıllar, empati ve duygusal ifadeler
    konusunda uzmanlaşan patron, kime nasıl kendini
    sevdireceğini çok iyi biliyordu. Duygularını saklamayı da
    çok daha iyi bildiğinden, böyle problemlerle uğraşmak
    zorunda da kalmıyordu. Kime ne yapması gerektiğini
    duygularıyla bile anlatabilecek kadar sempatikliği vardı
    insanlar üzerinde. Gay olma ihtimali de çok yüksekti elbette.
    Gülümsemesi bittikten sonra birkaç saniye boğazını
    temizledi ve elini adamın yanağından çekti. Ellerini arkada
    kavuşturduktan sonra geriye doğru bir iki adım attı ve
    masasının üzerindeki dosyaları alıp korumaya uzattı.
    “On dört numara, öldür onu, işi başaramadı. Ha, Seda
    Didem’in peşine tak en güvendiklerini, bu gece bitmeden o
    ölmüş olsun. 7 saat, 43 dakikanız var.”
    Koruma patronunun elindeki dosyayı aldı ve hiç itiraz
    etmeden kafasını “Tamam.” Anlamında sallayıp izin istedi
    ve koşar adımlarla dışarı çıktı.
    Yasal olarak pazarlama şirketi olarak gözüken şirket,
    aslında bir uyuşturucu şebekesinin öldürme işlerine
    bakıyordu.
    Katil çoktan ölmüş de olabilirdi, fakat yine de kontrol
    etmekte fayda vardı. Yakalanmak istemezdi. Hiçbir
    zaman da yakalanmamıştı çünkü çok profesyoneldi bu
    konuda.
    (Gün doğumuna, 7 Saat 24 Dakika Kaldı)
    Didem, biraz dinlenmek için arabasını kenara çekti.
    Gözlerini kapadı ve bugün neler yaşadığını şöyle bir
    gözden geçirdi. 6 ay önce neler yaşadığını, altı ay sonra
    neler yaşayacağını… Bir dakika sonra neler
    yaşayacağını asla tahmin edemiyordu. Tek bir hata,
    hayatını bu noktaya getirmişti.
    Daha uyumamışken arabasından çıkan ‘tık, tık’ sesi ile
    irkildi ve doğruldu hemen. Biri cama vuruyordu.
    Gecenin ayazında camlar kristalize olduğu için,
    adamın kim olduğu görünmüyordu. Didem irkildi ve
    silahını doğrultarak pencereyi yavaşça birkaç cm
    araladı.
    “Kimsiniz?”
    Pencerenin dışındaki adam cevap vermedi. Elini,
    yavaşça arkasına götürdü, Didem’e fark ettirmemeye
    çalışarak fakat Didem, yılların getirdiği tecrübe ile
    adamın yapmaya çalıştığını çoktan fark etmişti. İki
    ihtimal vardı.
    - Adamın belinde rahatsızlık var, eğilmek için belini
    tutuyor.
    - Belinden silahını çıkarıyor.
    2. Seçenek, Didem’i korkutmuştu. Kendi hayatını riske
    edemezdi. Birden cam kırıldı, içinden geçen kurşun
    saatte 3.500 km/h hızla Didem’in sağ gözünün alt
    kısmına doğru gelmeye başladı. Fakat Didem daha
    önceden adamın böyle bir şey yapacağını düşündüğü
    için, kafasını 34 derece sola doğru eğdi ve kurşun,
    saçlarının bir kısmını da alıp götürerek koltuğa
    saplandı. Saçlarının gittiği kısımdan kanlar çıkıyordu.
    Didem vakit kaybetmeden silahını aldı ve beş altı kere
    ateş etti. Birkaç saniye sonra adamın yere düşüşünü
    gördü. Arabanın kapısını açtı, açarken kapıda kalan
    cam parçaları yere hücum etti. Didem, parçalara
    basmamaya dikkat ederek ve sekerek, arabadan indi.
    Kurşunun sıyırdığı yeri tuttu.
    Adam can çekişiyordu ve ölmek üzereydi. Ağzından
    çıkan kanlar konuşmasını engelliyordu. Didem,
    adamın kafasını biraz yukarı kaldırdı.
    “Patronunuz nerde?”
    “Cehennemin dibinde.”
    Didem, adamın kafasına son mermiyi sıktı. Ardından
    kendi de yere yığıldı. Arkasına bir kurşun isabet
    etmişti. İkinci adamı – arkasındaki adamı –
    görememişti Didem.
    1.Evrendeki hikayenin sonu. Didem öldü. Çok geçmeden
    Cem de ele geçirildi ve acımasızca öldürüldü. Patron için
    engel kalmamıştı.

    Camdan ona ateş eden adamı öldürdükten sonra,
    Didem derin bir nefes aldı. Bir sigara daha yakmak
    üzereyken, bu sefer sağ camın içerisinden bir kurşun
    girdi ve Didem’in sağ elinin işaret parmağına sürterek
    direksiyona saplandı. Arabanın kornası çalmaya
    başladı. Didem’in işaret parmağındaki tırnağı da
    gitmişti ve kanlar fışkırıyordu.
    “Lanet olsun.”
    Didem koltuğu arkaya doğru eğdi. Kurşunlar önünden
    geçip gidiyordu. Silahını sıkıca tuttu ve adamın nerede
    olduğunu kestirmeye çalıştı. Fakat hayaleti
    görememişti. Çok iyi kamufle olmasını başarmıştı,
    Didem’in adamın nerede olduğunu anlamasına imkan
    yoktu. Her attığı kurşun başka bir yerden geliyordu,
    yani adam sürekli yer değiştiriyordu. şu durumda
    yapması en mantıklı olan şey, arabasını çalıştırıp var
    olan gücüyle kaçmaktı. Anahtarı taktı ve kontağı
    çevirdi. Debriyaja bastı, vitesi değiştirdi ve gaza asıldı.
    Araba ani bir kalkışla, önündeki dubayı ezerek yolda
    garip bir şekilde ilerlemeye başladı.
    Arkasındaki adamı şimdi aynadan görebiliyordu. Tam
    olarak arkasındaydı ve elindeki silahla arabaya nişan
    almıştı. Didem refleks olarak kafasını eğdi fakat
    silahtan çıkan kurşun, arabanın içine gelmemişti.
    Birden büyük bir patlama sesi duyuldu ve araba birden
    sağa doğru kaymaya başladı. Adam tekerleğe nişan
    almıştı ve patlatmıştı da.
    “Sikeyim.”
    Adam, koşmaya başladı. Didem arabayı zapt etmeye
    çalışıyordu fakat bunu başarabilecekmiş gibi
    durmuyordu. Araba 65 km/h hızla, önündeki direğe
    çarptı ve arabanın ön kısmı direğe geçerek U biçimini
    aldı. Didem’in emniyet kemeri takılı olduğu için hafif
    bir çarpmayla kurtulmuştu. Bilinci yerine geldikten
    sonra, silahının şarjörüne baktı. Altı kurşunu kalmıştı.
    Ölmek için arabadan inmesi gerekiyordu. Aynı
    zamanda yaşamak için de çıkması gerekiyordu.
    Ne yapacağını düşünmeye başladı. “Arabadan çıkarım
    ve onu vururum. Ama o da benim çıkmamı bekliyor. Çoktan
    nişan almıştır bile. İçeride kalsam gelir vurur. Mantıklı
    davranmalıyım.”
    Ve arabanın içinden çıktı.

    Limanın etrafında dolaşan bir sarhoş, sağa sola
    sallanarak penguen gibi yürüyordu. Elindeki gazete
    kağıdı ile kaplı şarap şişesindeki son yudumunu da
    aldıktan sonra, gecenin ayazında nefes alıp verirken
    çıkan buharlara baktı ve denize doğru döndü. Birkaç
    adım geriledi, düşecek gibi oldu. Sonra koşar adımlarla
    denize doğru gitmeye başladı ve şişeyi fırlattı. şişe
    birkaç metre havada ilerledikten sonra ‘cup’ sesi ile
    beraber aynı anda suyun içine gömüldü ve yavaş yavaş
    diplere doğru batmaya başladı. Sarhoş, geriye doğru
    gitmeye çalışırken ayağı dubanın vidasına takıldı,
    ondan kurtulmaya çalışırken yanlışlıkla boşluğa adım
    attı ve o da suyun içine düştü.
    Yüzmeyi biliyordu fakat sarhoş olduğu için ne
    yapacağı hakkında en ufak fikri yoktu. Kafası, suyun
    içine batıp çıkıyordu sürekli. Kafasını tekrar çıkardı ve
    derin derin nefes aldı, bir elini havaya kaldırdı ve
    sallamaya başladı yardım istercesine. Aksi gibi,
    sokakta kimse yoktu.
    On altı metre ötede, bir devriye aracı, limanın
    kenarında yavaş yavaş dolaşıyordu. Sürücü
    koltuğunun yanındaki koltukta oturan polis, önündeki
    lahmacun-ayran ikilisi ile tıkınıyordu. Lahmacununu
    dürdükten sonra kocaman bir ısırık aldı ve ardından
    kocaman ayranından kocaman bir yudum aldı.
    Ağzında lokmasını gevelerken denize doğru baktı. Bir
    parıltı, suyun yüzeyinde gidip geliyordu.
    Polis ilk başta ne olduğunu anlayamadı fakat sonradan
    oradakinin bir adam olduğunu fark etti. Ve adam
    boğuluyordu.
    Hemen arabadan indiler ve deniz kenarına doğru
    koşmaya başladılar. Polis elindeki lahmacununu ve
    ayranını diğer polise verdi ve ceketini çıkardı. (Sarhoş

    yavaş yavaş dibe batmaya başlar…) Birkaç saniye sonra
    polis de suyun içindeydi. Adamı en son gördüğü
    noktaya doğru yüzmeye başladı. Onun bulunduğu
    noktaya gelince derin bir nefes aldı ve o da suyun içine
    daldı.
    Aşağıya doğru indikçe, kulaklarındaki basınç artıyor
    ve kulak zarı yırtılacak gibi oluyordu. Gözünde gözlük
    olmadığı için suyun içinde gözlerini zor açıyordu.
    Karanlık olduğu için, su tuzlu olduğu için önünü
    görmekte de çok zorlanıyordu. Aynı zamanda gözleri
    yanıyordu, tuzlu su yüzünden. Ama bir adamın
    hayatını kurtarmaya değecekti. Hatta
    ödüllendirilebilirdi bile. Yanındaki ayıya fırsat
    vermeden kendisi atlamıştı. Evet, adamı kurtarırsa
    kesinlikle ödüllendirilecekti.
    “Dayan dostum geliyorum.”
    Ellerini rast gele sallıyordu, belki adama denk gelir
    diye… Ama şuana kadar hiçbir iz yoktu adama dair.
    Suyun dibinde bir ışık parıltısı gördü. Oraya doğru
    gitmeye başladı fakat aşağı doğru battıkça,
    yaklaşmıyormuş gibi hissediyordu kendini. Yirmi
    metre derindeydi ve nefesi tükenmek üzereydi. Yukarı
    doğru yüzerken, birden sarhoş adamın koluna çarptı,
    irkildi. Daha sonra adamı koltukaltından yakalayıp, su
    yüzeyine çıkardı. Derin derin nefes alma seansını
    tamamladıktan sonra ortağına seslendi.
    Ortağı koşarak kıyıya doğru geldi ve sarhoşu çekerek
    yere yatırdı. Kalp masajı yapmaya başladı. “1,2,3,4,5…
    Hadi dostum.. 1,2,3,4,5… Hadi, yapabilirsin.” Suni
    teneffüs yapmaya başladı. Çok geç olduğunu, ortağının
    gelip, onu çekmesinden sonra anladı. Adam ölmüştü,
    başaramamışlardı… Telsizini eline aldı ve olan biteni
    anlattı, sonuna da bir şey ekledi, olayla ilgisi olmayan
    bir şey.
    “Suyun dibinde bir ışık huzmesi vardı. Olay yeri
    inceleme ekibinin suyun dibine bir dalış yapmasını
    istiyorum.”
    “Anlaşıldı 4654.”

    (Gün doğumuna, 7 Saat 18 Dakika Kaldı)
    Aynadaki yüzüne baktı. Sağ yanağındaki siyah
    lekesinin üzerindeki kılları, tıraş bıçağı yardımıyla
    kesti ve elini oraya değdirerek pürüzsüz olduğuna
    emin olmak istedi. Tamamen bütün sakallarını da
    kestikten sonra, yüzünü yıkadı ve kremini sürdü.
    Musluğu kapadı ve etrafına bakınmaya başladı. Havlu
    ile elini ve yüzünü kuruladıktan sonra eline cep
    telefonunu aldı.
    (1 Yeni Mesaj – Kayıtlı olmayan numara - Oku / Sil)
    Oku tuşuna bastı. Yazan mesajı okuduktan sonra uzun
    kıvırcık saçlarının arasından siyah tişörtünü geçirdi ve
    altına kot pantolonunu da giydikten sonra,
    pantolonunun arka kısmına SIG-SAUER P228 silahını
    koydu, dolabın üzerindeki anahtarlarını aldı ve kapıyı
    çarparak çıktı. Koşar adımlarla arabasının kilidini açtı
    ve apar topar arabasına bindikten sonra düğmeye
    basarak arabasını çalıştırdı, gaza bastı. Okuduğu mesaj
    hala aklından gitmiyordu. Numara kayıtlı değildi,
    daha önce de buna benzer bir numara görmemişti fakat
    mesajı okuyunca kimden geldiğini çok iyi anlamıştı.
    “Yardıma ihtiyacım var. Bu numarayı takip et. Seni
    seviyorum.”
    Pantolonunun cebinden cep bilgisayarını çıkardı ve
    içindeki programa mesajın geldiği numarayı girdi.
    Birkaç saniye bekledikten sonra kullanıcı adı-şifre
    kombinasyonunu girdi ve “Giriş Tamamlandı –
    Numara Yeri Saptanıyor” yazısını görünce rahatladı.
    Kafasını kaldırdı ve yola göz attıktan sonra tekrar
    bilgisayarına baktı. Numaranın mesaj gönderdiği yer
    ekrandaki haritada kırmızı bir nokta olarak
    gözüküyordu. “Yol Tarifi Yap” seçeneğine tıkladı ve
    kadının konuşmalarını dinleyerek mümkün olan en
    hızlı şekilde oraya gitmek için iki eliyle direksiyona
    sarıldı.
    Cem, gece kalktığında Didem’i yatağında bulamamıştı.
    Telefonunu aradıysa da Didem cevap vermemişti. Onu
    gerçekten canından çok seviyordu, tam anlamıyla.
    Tanışalı sadece birkaç ay olmuştu fakat ilk görüşte aşk
    kavramını onlar birbirlerini görmeden anlamıştı
    neredeyse. Tanışmaları oldukça tatsız bir mekânda
    olmuştu fakat onlar için önemli de değildi zaten,
    birbirlerini tanımaları onlar için en büyük güzellikti.
    Didem, o sıralar işinde en üst düzeydeydi, çok
    ünlüydü ve herkes ondan çekinir hale gelmişti. MIT
    için casusluk yapmaya devam ediyordu ve Cem’le
    tanıştıkları zaman da bir iş üzerindeydi. Bir restoranın
    güvenlik kameralarına sızıp, üstlerinin ona verdiği
    video görüntülerini kameranın içine ekleyecekti. Zor
    bir işti, üstesinden gelebilirdi. En iyisi oydu ve ondan
    başka bu işi yapacak kimse yoktu. Cesaret bile eden
    çıkmamıştı Didem hariç. Çünkü ele geçireceği
    restoranın güvenlik kamerası, Türkiye’nin en büyük
    uyuşturucu şebekesinin merkez bölgesiydi ve çok sıkı
    güvenlik önlemleri ile korunmaktaydı. Zaten tüm
    hikâye – Didem’in yaşadıkları – böyle başlamıştı…


    Didem arabasından indi. Hava yağışlıydı ve feci bir
    şekilde rüzgâr vardı. Neredeyse ayakta duramayıp
    düşecek durumdaydı Didem. şemsiyesini açtı ve
    arabasından inip önündeki restorana baktı. Bu gece
    gerçekten zorlu olacaktı. Arabasının kapısını tekrar açtı
    ve içinden dizüstü bilgisayarı çantasının yanında
    gerekli olacak eşyaları da çıkardıktan sonra kapıyı
    kilitledi. Koşar adımlarla restorana doğru yola
    koyuldu. Yerde biriken sular, çizmelerinden yukarı
    sıçrayıp, dar pantolonunu kirletmişti. Bu halde tam bir
    köylü kızına benziyordu.
    Kapının önüne geldi. Derin bir nefes aldı ve güler
    yüzle korumaların yanına gitti. Sanki yağmur
    mağduruymuş gibi dudaklarını büktü ve küçük bir
    bebek gibi konuşmaya başladı.
    “İçeri girebiliyor muyuz?”
    Korumalar onun bu çaresiz ve sempatik durumu
    karşısında ne yapacağını şaşırdı. Sağ taraftaki koruma
    eline telsizi aldı ve merdivenlerden inip, Didem’in
    yanından uzaklaştı. Telsizi açıp birkaç saniye birileriyle
    konuştu ve tekrar ikilinin yanına geldiler.
    “Tamam, gir. Arkadaş sana oturacağın yeri gösterecek.
    Ne bok yiyeceksen ye ama garson hariç sakın
    kimseyle konuşma.”
    Didem korkmuştu… Bu kadar sinirli olduğuna göre
    içeride iyi dolaplar dönüyordu. Kimseye bir şey
    çaktırmadan işini bitirip buradan “siktir olup”
    gidecekti. İçeri girdi, şemsiyesini kapattı ve yanındaki
    korumayı takip etmeye başladı. Yanındaki herif, tam
    bir ayıyı andırıyordu. Yaklaşık yüz elli kiloydu ve sırf
    kastan oluşuyordu. Sanki yıllardır bir keşmiş gibi
    koluna yapay kas şırıngası enjekte ediyor gibiydi.
    Didem buradan çıkmak için ne yapması gerekiyorsa
    yapacaktı. Eğer işler karışırsa arka tarafındaki silahına
    davranıp, önüne çıkan herkesi temizleyecekti. Bunu
    yapmak zorundaydı. Güvenliğin zaafı ad buydu.
    Sempatik ve seksi bir kadın restorana gelmişti ve onlar
    kadının üstünü bile aramamıştı. Geri zekâlılar gecenin
    sonunda tatsızlık çıkarsa alınlarının ortasından
    vurulacaklardı ve köpek leşi gibi bir yerlere
    atılacaklardı.
    Hiç belli etmeden korumanın gösterdiği yere oturdu ve
    masumca beklemeye başladı. Yaklaşık on metre
    ilerideki uzun ve geniş masada bir şeyler
    konuşuluyordu fakat Didem bulunduğu yerden onları
    duymakta güçlük çekiyordu. Çantasını açtı ve içinden
    ufak kulaklığını çıkardı ve taktı. Kulaklığın kablosunu
    tişörtünün içinden geçirdi ve ucundaki çıkış noktasını
    dizüstü bilgisayarına bağlı bir dinleyiciye taktı. Birkaç
    saniye süren cızırtıdan sonra net bir şekilde adamların
    ne konuştuğunu duyabiliyordu. Onların bulunduğu
    masanın altında bir böcek vardı. Bir veya iki gün önce
    Didem gibi casuslardan biri buraya gelip bütün
    masaların altına böcek yerleştirmişti. Didem de şimdi
    numaralandırdıkları masanın numarasına dizüstü
    bilgisayarından bakmış ve o böceğe bağlanarak ne
    konuştuklarını dinlemeye başlamıştı. Bu adamlar
    resmen kocaman bir mafyaydı. Ve tüm ülkenin başına
    büyük bir bela açmak üzereydiler. Didem’in
    dinlediğine göre şuana kadar bu ülkenin geçmişinden
    bugüne gerçekleştirilecek olan uyuşturucu
    sevkıyatlarının birleşimi niteliğinde büyük bir işlem
    gerçekleştirilecekti ki bu miktar yirmi bin ton civarıydı.
    Birkaç yıldır bu iş üzerinde çalışılıyordu ve şimdi
    zamanı gelmişti. Eğer Didem ve istihbarat teşkilatı
    bunu engelleyemezse Türkiye’nin seyri uzun bir süre
    değişecekti. Bunu kaldıramazdı ülke de, ülkenin
    gençleri de…
    Didem fark ettirmeden dizüstü bilgisayarını çıkardı ve
    etrafına bakındıktan sonra Kapama-Açma tuşuna
    basarak bilgisayarının sessizce açılmasını bekledi.
    Windows XP açılış ekranını gördükten sonra derin bir
    nefes aldı çünkü bilgisayarı bu ve bu gibi durumlarda
    sürekli problem çıkarırdı. İçinde en önemli
    programlarını bulundurduğundan bilgisayar da
    tamamen kendine aitti ve bu bilgisayarı değiştirmeye
    hiç niyetli değildi. Ne kadar huysuz bir bilgisayar da
    olsa bilgisayarını çok seviyordu. Yaklaşık 2 yıldır aynı
    bilgisayarı kullanıyordu ve tamamen de memnundu.
    Bilgisayar açıldı, masaüstü arka planındaki bembeyaz
    rengi görünce tekrar derin bir nefes aldı ve etrafına
    yeniden bakındı. Kimse ona bakmıyordu, bu iyi bir
    şeydi. Kimse ona bakmıyordu derken, gözle gördüğü
    kişiler ona bakmıyordu… Güvenlik kameralarından 2si
    onun bulunduğu masayı gözetliyordu ve Didem’in
    dikkatli olması gerekliydi. Muhtemelen kameralardan
    biri zoom yapmış bir şekilde Didem’in bilgisayarını
    inceliyordu. İnceleyen güvenlik görevlisi yazılım dilini
    biliyorsa, Didem boku yemişti.
    “Programlar” klasörüne girdi ve içindeki isimsiz
    dosyaya çift tıklayarak açtı. Birkaç DLL dosyası, birkaç
    uygulama ve bir sürü bilinmeyen uzantılı dosya vardı
    klasörün içinde. “TakipSistem2.2.exe” adlı uygulamaya
    çift tıkladı ve açılmasını bekledi. Ekran simsiyah oldu
    ve ekranın siyahlığı Didem’in suratına da yansıyınca
    birkaç güvenlik görevlisinin dikkatini çekti. Didem
    onlara gülümsedi ve bilgisayarını onlardan yana
    çevirdi. Bilgisayar ekranı tamamen simsiyahtı ve kapalı
    gibi duruyordu.


    “Hay sıçayım… Lanet olası bağlan.” Diye söylenmeye
    başladı Didem. Korumalardan biri sanki bunu duymuş
    gibi Didem’den yana baktı ve pis bir bakış fırlattı.
    Didem ona doğru baktı tekrar ve ufak tebessüm
    ettikten sonra tekrar bilgisayarına döndü. Çantasından
    çıkardığı su şişesinin kapağını açtı ve birkaç yudum aldı.

    “Ne bok yiyorsun böyle?”
    Didem kafasını kaldırdı. Karşısında bir ayı vardı. Yani
    koruma görevlisi… Su şişesini sakince masanın üzerine
    koydu ve adama güldü.
    “İşim bu.”
    “Ne iş yapıyorsun?”
    “Bilgisayar programcısıyım...”
    “Bu kodlar ne?”
    “Siktir et dostum.”
    “Sen de bizim gibisin güzel bayan… Terbiyesiz ve
    tehlikeli…”
    “Teşekkürler.”
    Adam güldü ve arkasını dönerek gitti. Didem yarım
    kaldığı işi tamamladı ve kameraya bağlandı. şuanda
    kendisini güvenlik kamerasından izleyebiliyordu.
    Arkasındaki tabloya gözü çarptı. Tablonun altında, bir
    kamera vardı… Hemen refleks olarak arkasını döndü
    ve kameraya canlı canlı baktı. Kamera tam da
    bilgisayarını çekiyordu Didem’in. Güvenlik görevlisi
    IP’yi anlamış mıydı acaba?
    Didem bilgisayarının kapağını biraz aşağı indirdi,
    ışıktan LCD ekran biraz zor gözükse de, Didem gözüne
    gözlüklerini taktı ve işine devam etti. Elleri klavyenin
    üzerindeki tuşların üzerinde gidip geliyordu devamlı.
    Korumaların yanına güvenlik görevlisi geldi ve
    Didem’i göstererek konuşmaya başladılar. “Siktir.”
    Adamlardan biri Didem’e döndü ve pis pis bakmaya
    başladı. İşte şimdi hapı yutmuştu. Güvenlik
    görevlisinin ne olduğunu anlamaması gerekiyordu.
    Bilgisayarının kapağını tam kapamadan eline aldı,
    çantasını da öbür eline aldı ve masa örtüsüne
    dokunduğu için masa örtüsünü de hepten alıp
    çantasına tıktı. Koşmaya başladı arka kapıya doğru.
    Kulaklığındaki mikrofondan, merkezden yardım istedi.
    Sonra tekrar bilgisayarına eğildi.
    %14.
    Arka kapıya varınca kapıyı tekmeledi fakat kapı
    demirden ve şifreli kilit olduğu için bir işe yaramadı.
    Birkaç rastgele şifre denedi, 3 kere yanlış girince
    binanın tüm kapıları kilitlendi ve alarm çalmaya
    başladı. Herkes ayağa kalktı ve arka kapıya doğru
    gelmeye başladı. Yirmi dört silahlı adama karşı bir
    kadın.
    Didem arka cebinden silahını çıkardı, kurşunlara baktı.
    24 adet kurşunu vardı. Yani herkese bir tane. Hata
    yapma lüksü yoktu. Emniyeti açtı, yanındaki kolonun
    arkasına geçti, bilgisayarını da kapının yukarısındaki
    havalandırma deliğine düşmanların göremeyeceği
    şekilde sıkıştırdı ve beklemeye başladı. Derin bir nefes
    aldı. Hayatının en heyecanlı dakikalarıydı. Buradan
    şanslı çıkma olasılığı, bir ekmek fırınından çıkma
    olasılığından daha az gibiydi.
    %18.
    Bu restorana kamera yerleştirilmesindeki asıl amaç,
    onlara gözdağı vermekti. Yerleştirdikleri videonun
    içinde bir askerin yapmış olduğu bir konuşma vardı.
    Gereğinden çok fazla ciddice konuşuyordu ve bununla
    hiçbir alakası olmayan bir insan bile bu konuşmadan
    çekineceğinden buradaki kaba adamların hepsi bu
    konuşmadan çekineceklerdi. Uzman psikoloji eğitim
    görevlileriden de yardım alınarak, karşısındakini en
    etkili şekilde nasıl korkutabilirim mantığı ile
    hazırlanmıştı ve bu video için aylardır uğraşılıyordu.
    Eğer Didem buradan o videoyu yüklemeden çıkarsa,
    aylardır verilen emek yapılan onca yatırım onun hatası
    yüzünden heba olacaktı ve Didem bunu kaldıracak
    güçte bir kadın değildi. O hep iyi kalpli olmayı, verdiği
    sözün arkasında durmayı öğrenmişti.
    Küçükken babasına bir söz vermişti, küçük şeyler için
    ağlamayacaktı. Bu sözünü tutamadığı için babası onun
    en sevdiği oyuncağını elinden almıştı ve Didem için bu
    bir dönüm noktası olmuştu. Artık sürekli verdiği
    sözleri tutacağına dair babasına binlerce yemin
    döktükten sonra eline oyuncağını almıştı ve sözler
    verildiğinde karşılığının da verildiğine inancı
    tamamlanmıştı. Zaten, o günden sonra da çok sık söz
    vermiyordu fakat verdiği zaman da sözünü yerine
    getirmek için her şeyi yapıyordu. şimdi de bu video
    ekleme konusunda babasına söz vermişti. Bunu
    yapmak zorundaydı, ölse bile. Ölse bile yapacaktı ve o
    videoyu buradaki liderler izleyecekti. İzleyecekti.
    Zaten Didem oradan çıktıktan sonra, “Patron”ları
    onlarla iletişime geçmezse dışarıdaki özel tim içeri
    baskın yapacak ve içerideki herkesi öldürecekti.
    Uyuşturucu yerlerini tespit etmeleri zorlaşacaktı
    elbette ama bunu yapmak zorundalardı. Çünkü büyük
    bir belaya girilmişti ve içerideki tüm tanıkları
    öldürmek zorundalardı uzlaşma sağlanmazsa.
    Adamlar silahlarını çekmiş vaziyette arka kapıya
    doğru gelmeye başladılar. “Patron” da onların
    arkasından geliyordu. Elinde bir tabanca vardı ve onu
    kullanmaya pek niyeti yoktu çünkü yirmi üç tane
    adamın üstesinden kim gelebilirdi ki? O arkada kalıp
    olanları izlemeyi tercih ederdi. Üzerindeki beyaz ceket
    ve beyaz pantolonu kana bulaşmamalıydı çünkü onları
    henüz bugün almıştı. Oldukça zengin olmasına rağmen
    giysilerinin temizliğine ve düzenine çok dikkat ederdi.
    Adamlarına saldırın işareti verdi ve kendisi arkada
    durup boş bir masayı devirdi ve arkasına sığındı.
    %22.
    Video yerleştirilince, güvenlik odasındaki bütün
    ekranlar bu videoyla kaplanacaktı. Ses de zaten, kimse
    olmasa bile duyulabilmesi için “ultra sound”
    teknolojisinde ayarlanmıştı. Görmeseler bile,
    duyacaklardı.
    Didem derin bir nefes daha aldı, adamların ayak
    seslerini duyabiliyordu. Kafasını birkaç santim çıkardı,
    tam altı metre ilerisinde bir adam gördü. Silahıyla
    etrafı arıyordu. Didem sola baktı, diğer adamı gördü.
    Sağa baktı ve bir adam daha gördü. Görüş açısında 3
    adam vardı. 3’ünün de işini bitirmeliydi. Sol tarafına
    döndü, sırtını kolona yasladı ve tekrar derin bir nefes
    alıp kolondan dönerek çıktı. Silahıyla sağ taraftaki
    adamın kafasına nişan aldı ve tetiği çekti. Kurşun
    adamın sağ gözünden girerek kafasının arkasından
    çıktı ve duvara saplandı. Didem ortadaki adama bir
    kurşun attı, bu kurşun adam biraz sağa kaydığından
    kalbinin birkaç santim yanına geldi ve o da kanlar
    içinde yere yığıldı. “Lanet olsun, ateş etme ateş etme.
    Ben ateş edene kadar ateş etme.” Didem bu
    düşüncesinden sonra tekrar tetiği çekti. Sol taraftaki
    adam soluna dönmüş neler olduğuna bakarken,
    Didem’in çektiği tetikle beraber hızla gelen kurşun
    adamın boynuna saplandı ve kanlar fışkırmaya başladı.
    Gırtlağından hırıltılar çıkardıktan sonra, silahını da
    düşürerek yığıldı.
    Arkadakiler ne olup ne bittiğine anlam veremeden
    Didem yerden yuvarlanarak diğer kolona geçti. Kimse
    onu görmemişti ve herkes daha önceki bulunduğu
    kolona kurşunlar saydırmaya başlamıştı. Didem çok iyi
    hedef şaşırtmıştı. Birçok kişinin kurşunu bitecekti ve
    “Beni avla.” durumuna geleceklerdi. Birkaç saniye
    sonra öyle de olmuştu zaten, Didem’in gözlemlediğine
    göre 2 kişinin kurşunu bitmişti ve şarjör
    değiştiriyorlardı. Didem tekrar çıktı ve ileriye doğru
    atlayarak iki adamı da iki kurşunda yere serdi. On
    dokuz tane kalmıştı. Patronu saymazsak on sekiz.
    %25’i tamamlanmıştı neredeyse. 3 kere daha bu kadar
    adam öldürürse, buradan sağ salim çıkabilecekti.
    İleri doğru atlayınca açıkta kalmıştı ve vurulmaya açık
    hale gelmişti. 1.2 saniye yerde kaldıktan sonra
    yuvarlanmaya başladı. Bir masanın altına girdi. Masayı
    havaya kaldırdı ve önüne yıktı. Yıktığı anda da
    odunun içine yirmi altı tane kurşun girdi. Derin
    nefesini tekrar aldıktan sonra arka cebinden bir bıçak
    çıkarttı. Bıçağı eline aldı ve hazırlandı. Kafasını
    kaldırdı, en yakın düşmanı gördü ve bıçağı fırlattı.
    Kendisine bıçağın geldiğini gören adam, napacağını
    şaşırdı ve etrafa kurşunlar yağdırmaya başladı. Birkaç
    milisaniye sonra zaten bıçak adamın göğsüne
    saplanmıştı. Adam hırsla bıçağı çekti ve bir yakarış
    bastı. Dizlerinin üzerine çöktü. Etrafına bakınmaya
    başladı. Göğsünden fışkıran kanlar beş metre ileriye
    kadar gitmişti. Didem’in de bu arada bir tane kurşun
    fazlası olmuştu, yedek durumu için. Didem bağırmaya
    başladı, bu kadar silah sesinin içinde sesini
    duyurabilmek için.
    “Biliyorum burdan sağ çıkamayacağım. Yaklaşık On
    dakika sonra burada müthiş bir ses patlaması
    yaşanacak. O sesin söylediklerini dikkatle dinleyin
    yoksa hepiniz yaklaşık on beş dakika sonra ölmüş
    olursunuz!”
    Pek dikkate alınmamış gibiydi. Didem buna çok
    sinirlenmişti. Yere tükürdü ve ayağıyla üzerine bastı.
    Ne söyleyeceğini düşünmeye başladı. Çok geçmeden
    ne söyleyeceğine karar verdi ve tekrar bağırmaya
    başladı.
    “Pekâlâ dostlarım. Sizler bilirsiniz. Ya öleceksiniz ya da
    teslim olacaksınız. Size 2 seçenek, bence 2.si daha
    mantıklı. İnsan hayatı her şeyden daha önemlidir.
    Bunu unutmayın.”
    Didem gülmeye başladı. Ahmaklar. Kendi hayatlarını
    riske edecek kadar değerli miydi şerefsiz Patron’ları…
    Sadece ahmaklıktı, başka bir şey değildi. Didem de
    bunun için gülüyordu zaten. Birden kriz geçirmeye
    başladı, kahkahalarının sesi yükseldi, hiçkimse
    n’olduğunu anlayamadı. Kurşunlar masayı delik deşik
    etmişti, Didem’in masayı değiştirmesi gerekiyordu.
    Eğer birkaç saniye içinde krizden çıkıp masayı
    değiştirmezse hayatının hatasını yapmış olacak ve
    delik değiş olacaktı.
    %48.
    Yüklemenin yarısı yapılmıştı. Patron da Didem’in
    söylediklerini duyduktan sonra ayağa kalkmıştı.
    Didem’in söyledikleri onu biraz korkutmuş olsa gerek
    ki adamlarına dönüp birkaç kişiyi dışarı yollamıştı
    etrafı gözetlemesi için. şuanda restoranın içinde on üç
    tane adam vardı ve Didem’in on dokuz kurşunu vardı.
    Krizi de henüz geçmemişti. Öyle çok kahkaha atıyordu
    ki, korkulacak seviyeye gelmişti. Düşmanlar ne
    olduğunu hala anlayamamıştı fakat ona doğru
    ilerlemeye başlamışlardı silahlarını indirip. Didem ateş
    edemeyecek haldeydi…
    Küçükken başlamıştı bu hastalığı. Çok sinirlendiğinde
    gülmeyi öğretmişti babası. Fakat Didem o kadar sinirli
    oluyordu ki, bağırmak yerine gülmeye
    şartlandırıyordu kendini. Beyni de bunu yapmasını
    emredince, sinirleri birbirine giriyor ve bir gülme krizi
    alıyordu. Uzun bi süre tedavi olmuştu fakat tedavi de
    fayda etmemişti uzun bi süre. Doktor da ona 20 yıllık
    bir reçete yazmıştı. Sakinleştirici ilacın bulunduğu.
    şuanda o sakinleştirici iğne Didem’in çantasında yer
    alıyordu fakat bunu çıkarması için ona biri daha
    lazımdı.
    Arkadaki adamlar ateş etmeye devam ederken en
    öndeki liderleri durmalarını işaret etti. Ateş kesildi ve
    onlar yavaşça kadına yaklaşmaya başladılar. Koskoca
    restoranda, dökülen duvarlar ve Didem’in kahkahası
    öyle bir yankı yapıyordu ki, herkesin kulakları
    çınlamak üzereydi. İyice yaklaştılar. Didem tabancayı
    elinde aşağı doğru tutuyordu. En öndeki lider bir
    hamle yaptı ve Didem’in elindeki tabancayı aldı.
    Suratına okkalı bir tekme yapıştırdı ve Didem’in
    yüzünü parçaladı. Yanağındaki deriler sıyrılmıştı ve
    sıyrılan yerden kanlar akıyordu. Didem birkaç saniye
    durakladıktan sonra tekrar gülmeye başladı fakat bu
    suratına ikinci bi tekmeyi yiyip, bayılana kadar sürdü.
    Didem bayıldıktan sonra onu birine taşıttırıp,
    restoranın mutfağındaki bir sandalyeye bağladılar.
    Yaklaşık sekiz dakika sonra Didem kendine geldi.
    Henüz daha tam olarak ne olduğunu
    hatırlayamıyordu. Tek hatırladığı, bayılmadan önce
    suratına yediği kocaman tekmeydi. Bunu kendisine
    yapana o tekmeyi çok fena ödetecekti. Bundan emindi.
    O anda kapı açıldı ve içeri patron girdi. Didem’i şöyle
    bir süzdükten sonra, elindeki tendürdiyotu diğer
    elindeki pamuğa döktü ve Didem’in parçalanan
    yanağının üzerine koydu.
    “Argggggggggggghhhhhh!”
    Didem çığlık attı, tendürdiyotun verdiği acıyla. Sonra
    sinirle adama baktı. Patron ona yardım mı etmek
    istiyordu yoksa işkence mi etmek istiyordu henüz
    anlayamamıştı. Ama bunun ona iyi geleceğini
    bilmesine rağmen, patrona bir sinir duymuştu.
    Gözlerini açtı ve dişlerini sıktı. Patron ona gülümsedi
    ve iyice yarayı sildikten sonra Didem’in kafasını
    kaldırdı.
    “Eğer pansuman yapmasaydım mikrop kapacaktı.
    Yüzünde kalıcı bir yara olabilirdi. Bana bir yüz
    borçlusun.”
    “Sen yüzsüzün tekisin. Sana kendi yüzümü versem ne
    bi boka yaramaz, emin ol. İçindeki pisliği kurtaramaz
    benim yüzüm.”
    “Bu kadar sert olma güzel bayan. Daha benim ne iş
    yaptığımdan bile emin değilsiniz. Elinizde kanıtınız
    var mı? Yok.”
    “Elimizde senin sülaleni içeri tıkacak kadar çok
    kanıtımız var şerefsiz, emin ol.”
    Patron kuşkulanmaya başladı. Tek kaşını kaldırdı ve
    Didem’den biraz uzaklaştı. Elini beyaz ve dalgalı
    saçlarının arasından geçirdi ve birkaç saniye
    düşündükten sonra cevap verdi.
    “Elinde ne kanıtı var bilmiyorum ama bana
    söylediğiniz üzere veya benim duyduğum üzere, bana
    uyuşturucu kaçakçısı damgası takmışsınız.
    Uyuşturucuyla yakalanmadım, adamlarımdan biri de o
    iş üzerindeyken yakalanmadı. Uyuşturucunun, öyle bir
    şey yok ama olsa bile, yerini bilmiyorsunuz. şimdi
    söyle bakalım, beni nasıl tıkacaksınız içeri?”
    Didem biraz baktıktan sonra ayağa kalkmak için
    çırpındı refleks olarak ama başaramadı. Elleri ve
    ayakları zincirle bağlıydı sandalyeye. Üzerindeki kesici
    ve delici tüm aletlere el koymuşlardı. Didem şuanda
    savunmasızdı. Patron isterse onu öldürebilirdi fakat
    bunu neden yapmadığını henüz anlayamamıştı.
    “Bir dahaki sefere büyük toplantınızı yapmadan önce,
    masanın altına iyice bir bakın. Sinek, böcek çıkabilir.”
    Patron dumur olmuştu. Birkaç saniye hiçbir şey
    yapmadan, hareket bile etmeden öylece Didem’in
    yarasına baktı. Sonra gözlerini kıstı, kapıyı çarparak
    dışarı çıktı. Altı-yedi el silah sesi duyuldu ve Patron
    tekrar içeri girdi.
    “Ben de işe yaramayan böcek ilaçlarını çöpe atarım…”
    Korumaların çoğu ölmüştü. Bu iyi bir şeydi. Eğer
    Didem’in buradan kaçma gibi bir durumu olacaksa,
    korumaların ölmesi onun şansını %80 oranında
    artırıyordu. Didem ufak tebessüm etti fakat Patron onu
    anlamadı.
    “Bir şey soracağım… Bay Patron.”
    “Sor.”
    Didem biraz seslice sordu.
    “Senin gerçek adın ne?” dedi. Patron yine şaşırmıştı
    fakat nasıl olsa Didem’i öldüreceğinden gerçek adını
    söylemesi sorun olmayacaktı. Yanına doğru gitti.
    Kulağına eğildi ve söylemeye hazırlandı.
    “Yine böcek olup olmaması ihtimaline karşı, fısıltıyla
    kulağına söylemem en mantıklısı değil mi?..” Birkaç
    saniye bekledi.
    Didem de merakla ne cevap vereceğini bekliyordu.
    Çok geçmeden patron kulağına kendisinin gerçek
    ismini fısıldadı.
    “Salih Serkan ARIL. Evet, duydun güzel bayan. İşte
    bilmediğin, gizemli adamın gerçek ismi bu. Ama sen
    bunu duyduğuna göre, öleceksindir.” Gülümsedi.
    İsmi buydu. Didem ismi duyduktan sonra Serkan’ın
    yüzüne doğru baktı ve
    “Güzel bir ismin var. Daha önce hiç duymamıştım.
    Sabıkalılar listesinde de yoksun sanırım.”
    “Evet, yokum. Ben tamamen temizim, Seda Didem
    ERKEN.”
    Didem dondu. İsmini nereden biliyordu? Ah, evet…
    Bilgisayarının oturum adı, Seda Didem ERKEN’di.
    Bilgisayarını almışlardı. Didem’e yapılacak en büyük
    hata buydu. Eğer biri bilgisayarını aldıysa, onu
    öldürürdü. şimdi de öyle yapacaktı. Serkan şerefsizini
    öldürecekti, haşince. Kafasını kesebilirdi ama çok kanlı
    olurdu, midesi kaldıramazdı. İnsan gibi öldürmeye
    karar verdi. Kalbine bir kurşun. Ve işi biter.
    “Adımı bilgisayarımdan öğrendin. Bilgisayarımı ele
    geçirdiysen, öleceksindir.” Gülümsedi.
    “Bu kadar değerli bir bilgisayarın olduğunu bilseydim,
    onu parçalar ve çöpe atardım. Ama maalesef, içinde
    güzel bilgiler buldum güzel bayan. Onu heba etmek
    sadece aptallık olur. Kendime güzel bir programcı
    bulurum, (Didem’e yaklaştı, ellerini omzuna koydu.)
    senin gibi seksi, senin gibi güzel… Bütün
    programlarını ben kullanırım.”
    Didem deliye dönmek üzereydi. Düşündüğü üzere, bu
    adam az sonra onu taciz etmeye başlayacaktı. Eğer
    böyle bir şey yaparsa, onun kafasını kesecekti. Kararını
    vermişti. Programlarının çoğu, kullanıcı adı ve şifre
    istemeden çalışıyordu. Bu bir dezavantajdı ama çoğu
    MIT’ın veritabanına bağlanıyordu. Anlaşılırdı başka
    eller tarafından kullanıldığı. Bu da bir avantajdı.
    “Ee, sanırım ölme vaktin geldi güzel bayan. Yani,
    Seda.”
    “Bana Seda denmesinden hiç hoşlanmam, Salih.”
    “O zaman bir ortak noktamız var, Seda. Neyse lafı
    fazla uzatmamak gerek değil mi?”
    “Kesinlikle.”
    Serkan, kıç tarafına sıkıştırdığı silahını çıkardı.
    şarjörüne baktı, bir kurşunu vardı.
    “Bir kurşun, sana yeter. Para harcamaya gerek yok.”
    Yine güldü, eskort kadınlar gibi.
    “Artar bile.”
    Didem’in kafasına dayadı silahı Serkan. Tam tetiği
    çekecekken, vaz geçti. Kalbine dayadı silahı.
    “On saniye, sonra ölüsün. 10,9,8,7,6,5,…”
    Didem gözlerini kapadı. Dua ediyordu. Hayatında
    belki de ikinci kez dua ediyordu ama ediyordu işte.
    Ölecekti 4 saniye sonra…
    Birden kapı kırılarak açıldı, Serkan oraya baktığı anda
    karnına kocaman bir susturuculu silahtan çıkan mermi
    yedi. Silahı ateşleyen adamın suratında maske vardı,
    özel timden geliyor gibi bir hali vardı. Serkan mermiyi
    yer yemez, elindeki silahı ateşledi. Karnına yediği
    kurşun yüzünden eli birkaç santim sola kaydığı için
    tetiği çektikten sonra çıkan kurşun Didem’in kalbine
    değil, göğsüne saplandı. Didem birkaç saniye nefes
    almaya çalıştı. Öksürdü, ağzından kanla beraber
    tükürüğünü attı.
    Serkan yere yığıldı ve gözlerini kapadı. Maskeli adam,
    Didem’in yanına gitti ve sandalyenin arka tarafına gitti.
    Zincirin bağlandığı kilide 3-4 el ateş etti ve kilidi
    parçaladıktan sonra Didem’i ayağa kaldırdı.
    Kalçasından tutarak onu omzuna aldı ve bacaklarını
    tutarak ilerlemeye başladı. Dengesini sağladıktan sonra
    bir bacağını bıraktı ve boşta kalan eliyle susturuculu
    silahını tutmaya başladı. Yavaş yavaş ve kontrollü
    gidiyordu. Dar koridordan geçerken önüne bir koruma
    çıktı. Maskeli adam, sağa doğru döndü ve duvara
    yaslanarak sol eliyle tuttuğu susturuculu silahı
    korumanın kalbine hedefleyip, tetiği çekti. Koruma
    yere yığıldı. Maskeli adam Didem’le beraber onun
    üzerinden geçerken öldüğüne emin olmak için kafasına
    bir kurşun daha sıktı.
    Serkan, can çekişiyordu. Ayağa kalktı zorla ve yere
    düşen silahını aldı. Kurşunu yoktu. Bunu sonradan
    hatırladı ve silahı tekrar bütün gücüyle yere
    fırlatmasına rağmen ufacık bir ses çıktı. Kapının koluna
    tutunarak koridora çıktı ve duvardan da destek alarak
    ilerlemeye başladı. Koridorun sonundaki korumanın
    silahını aldı ve ilerlemeye devam etti.
    Birkaç metre daha gittikten sonra onları merdivenden
    çıkarken gördü. Elini duvardan çekti ve koşar
    adımlarla gitmeye başladı. Merdivenlerin oraya
    vardığında onlar çıkmak üzereydiler. Dengesini
    kaybetti ve yere düştü. Silahını onlara doğrulttu ve 2-3
    el ateş etti. Kurşunlardan sadece bir tanesi Didem’in
    omzuna saplandı, diğerleri üzerinden veya yanından
    geçerek duvara saplandı.
    Maskeli adam birden arkasını döndü. Didem çığlık
    atıyordu acıdan. Bugün yediği 2. kurşun, hayatında
    yediği 6.kurşundu…
    Maskeli adam, silahıyla Serkan’a ateş etti ama isabet
    ettiremedi. Serkan’ın tekrar ateş etmesini göze
    alamadığı için bir daha ateş etmedi ve koşarak
    merdivenlerden çıktı. Hole çıktığında korumaların
    çoğu yerde kanlar içinde başlarından vurulmuş şekilde
    yatıyordu.
    Maskeli, onlara bakmamaya çalışarak koşmaya başladı.
    Arkasından gelen bir koruma elindeki tam otomatik
    tüfekle ateş etmeye başladı. Kurşunlar kolonlara ve
    duvarlara saplandı fakat hiçbiri ikiliye isabet etmedi.
    Maskeli özel tim elemanı, kapıya ateş etti açtı ve tam
    kurşunun kafasına geleceği sırada kapıyı kapattı.
    Kurşun demiri yamultarak iz çıkardı ve adamın
    kafasına battı.
    İçerideki sesler yalıtımda bir numara olan duvarlardan
    bile geçip, dışarı taşıyordu. Didem, sesleri duyunca
    güldü ve gözlerini kapayıp, bayıldı.
    “Türk Polisi ve Askerleri, sizin yakanızı bırakmaz. Er
    ya da geç, KÖPEK gibi öldürüleceksiniz. KÖPEK gibi
    leşiniz sokaklara atılacak. YOL yakınken, VAZGEÇİN
    bu sevdadan. O malı İNSANlara vermekle,
    DÜNYA’nın en büyük hatasını yaparsınız. HATA
    yapma lüksünüz yok. ŞİMDİ, videonun sonunda
    verilecek TELEFON numarasına EĞER TAM OLARAK
    10 dakika sonra arama YAPMAZSANIZ, bina havaya
    uçar. TÜM HER ŞEYİYLE!


    EROL DENİZ
    1/B FEN BİLGİSİ ÖĞRETMENLİĞİ

      Forum Saati Çarş. Mart 29, 2017 7:09 am