Giresun Üniversitesi Türkçe Topluluğu

Türkiye'den erişim engeli nedeniyle yeni adresimiz: turkcetoplulugu.weebly.com

Nar Ağacı
Nazan Bekiroğlu
(%25 İndirimle)
Beyaz Türkler K.
Alev Alatlı
(%25 İndirimle)
turkcetoplulugu.weebly.com Topluluğumuzun yeni adresi
Kendini Açma
B. Çetinkaya

    UMUT

    Paylaş

    1001100074

    Mesaj Sayısı : 1
    Kayıt tarihi : 24/12/10

    UMUT

    Mesaj  1001100074 Bir C.tesi Ara. 25, 2010 10:06 am

    UMUT
    Uzun ve sıkıcı geçen bir kışın ardından nihayet bahar gelmişti.Yapılan günlük işler,büyük mağazalar,gidilen partiler ve yüzeysel ilişkilerin hat safhada olduğu sıradan günler….Derya,kış ayını Uludağ’da geçirmiş ama yüreğini İstanbul’da bırakmıştı.Sımsıcak bir bahar günü…Güneş tüm içtenliğiyle Derya’ya gülümsüyordu sanki.Ama içerisinde bilmediği bir boşluk vardı Derya’nın..Oysa ki gayet güzel bir tatil geçirmiş,arkadaşlarıyla yaşadığı şeyler ona hep sıradan geliyordu artık.Çok beğenerek aldığı spor arabası bile bir şey hissettirmiyordu ona..Okul bazıları için eğlence bazıları için eğitim,bazıları için geleceğe dair bir köprüyken Derya için sıkıntıdan başka bir şey değildi.Allahtan bu sene son sınıftı da kurtulacaktı bu dertten.Tatil hiç bitmesin istiyordu.Ama tatilde bitmiş Derya kendini tekrar üniversite kapısında bulmuştu.Zaten okumasının sebebi babası Kadir Bey idi.O ülkenin en hatırı sayılır iş adamlarındandı.Derya’nın okuyup kendi yerine geçmesini istemekteydi.Kadir Bey hali vakti gayet yerinde bir adamdı.Tek evladı olan Derya’ya gayet düşkün ancak bu düşkünlüğü sadece maddi yönden gideren bir babaydı.Karısı Alev’le de maddi sebeplerden dolayı evlenmiş ve aralarındaki bu havayı evlilik hayatları boyunca dağıtamamışlardı.Alev Hanım gününün büyük bir kısmını kuaför salonlarında geçirir etrafında olan bitene karşı gayet umursamaz davranırdı.Yaptığı evlilik iş ortaklığından farklı bir şey ifade etmiyordu.Zaten Kadir Bey de bulamadığı aşkı , sevgiyi farklı insanlarda aramaya başlamış,ruhunun doymak bilmeyen arzularına mağlup olmuştu.
    Kadir Bey kendini işine o kadar kaptırmıştı ki karısının bu halini anlamamıştı bile. Aslında Kadir Bey de içten içe sevgiye çok susamıştı. Ancak nedendir bilinmez bunu hep güç, para, iktidarla gidermeye çalışıyordu. Ailesini sürüklediği şeyin farkına varması çok zaman alacaktı.
    Derya böyle bir aile ortamında dışarıdan çok mutlu bir profil çizse de aslında hiçte mutlu değildi. Her şeye sahip görünse de sanki hiçbir şeye sahip değildi. Birçokları tarafından imrendirici bir hayata sahipti. Her istediği oluyor ancak o ne istediğini artık tam olarak bilmiyordu. Daha önce bu boşluğu erkek arkadaşı ile doldurmaya çalışmış onu da başka insanları kara sularında görünce vazgeçmişti. Böyle bir hayata sahip olan Derya gerçekten varlık içinde yokluk yaşadığını anlamıştı. Ama ne yapabilirdi durumu değiştirmek için… Babasından yardım istese o zaten tüm gün işleriyle meşgul… Annesi ise ömrünü aynalara, etikete ve yapmacık gülümsemelere adamış… Ne istediği bir hayattı yaşıyordu ne de istediği şeyin ne olduğunu biliyordu.
    Derya uzun ve yorucu bir günün ardından, kendini yatağında bulur ve o an düşünmeye başlar. Hayat neydi onun gözünde… Varlık denen şey neye tekabül ediyordu? Doymak bilmeyen insan nefsinin sınırı neydi? Yaşadıkları koca bir yalan mıydı? Bir soru fırtınasına boğulduğunu hissettiği an annesinin ona seslenmesiyle kendine geldi.
    -Derya
    -Efendim
    -Hayırdır hangi erkek seni böyle düşündürüyor?
    -Erkek falan yok. Biliyorsun onlar hep aldatıyor. Gerçi artık kimseye güven kalmadı ya neyse.
    -Ne demek bu sen neyi ima ediyorsun?
    -Bir şey ima etmeye çalıştığım yok… Sadece yaşananlar çok yapmacık geliyor.Herkesin kendi kesesine doldurmaya çalıştığı bir dünyada kimsenin başkası kazansın diye çırpındığını zannetmiyorum…
    -Neyse sen yine saçmalamaya başladın Derya. Hadi aşağıya in babanın arkadaşları yemeğe bekliyor.
    -Of ya yine mi?Ben o çıkar masasına oturamam.Oradaki insanların bakışları bile sahte….
    -Derya sen iyi misin? Senin sahip olduğun hayata sahip olmak isteyen binlerce insan var sen neyi sorguluyorsun…
    - Tamam anne in geliyorum.
    Derya için sorgulama vakti geldi çattı. Aşağıda oturan insanlar benim hayatıma ne kattı ve benim için ne kadar önemli bu insanlar…
    Derya oflayıp puflayıp aşağı iner.
    Aşağı indiğinde her zaman ki iş konuşmaları, yapılan toplantılar, gidilen mekanlar, alınan kıyafetler, mücevherler art arda sayılıyordu. Onlar için çok önemli bir mevzular Derya için artık hiçbir şey ifade etmiyordu. O gerçekten çok sıkılmış ve artık farklı bir şeyler yapmanın zamanı geldiğini anlamıştı. Kafasındaki bu soru işaretleri ve çıkmazlarla cebelleşirken babasının:
    -“Derya okul ne zaman bitiyor?”Sorusuyla kendine geldi.
    Birkaç ay sonra mezun olacaktı. Derya babası da bu soruyu sorarken onun holding de ne zaman çalışmaya başlayacağını öğrenmek istemişti aslında.
    Derya babasına cevap verme gereksinimi bile duymadı.Ancak etraftakilerin merak dolu bakışları nedense cevap verme gereksinimi hissettirdiği Derya’ya….
    Babasına dönerek:
    -“2 Ay sonra inşallah” der.
    İşletmeden mezun olacaktır. Derya ama o hep psikoloji okumak istemiştir. Babasının banka hesaplarına olan hastalığı yüzünden işletme okuma zorunda kalmıştı. Bu yüzden mezuniyet onun için resmi üniformadan sıkılıp üniversiteye gidince sevinen insanların tebessümünden başka bir şey hissetmiyordu.
    Babası:
    -İyi, desene benim emekli olmama az biz zaman kaldı dedi gülerek,
    Alev hanım:
    -Artık Derya’yı göremeyiz evde, dedi.
    Derya:
    -Evet göremeyeceksiniz ben de babam gibi gözlerimi kapatacağım hayata ve gerçeklere….
    Kadir bey:
    -İnsanın aile geçindirmek gibi bir derdi olunca diğer şeyleri pek görmüyor gözleri.
    Derya:
    -Haklısın babacığım hayatta ki tek gerçek bankada ki kabarık hesap cüzdanı….
    Alev Hanım:
    -Neyi tartışıyorsunuz gecemizi berbat ettiniz hem de misafirlerin yanında. Baba-kız sonra yiyin birbirinizi. Şimdi önünüzdeki yemekleri yeme zamanı…
    Gece bu tarz diyaloglarla devam eder. Derya okul bittikten sonra ne yapacağını düşünmeye başlar. Acaba başka bir alternatif var mı?
    Derya sabah kalkmış ve uzun zamandır uğramadığı okulun yolunu tutmuştu… Artık buralara hiç uğramayacak belki de bu arkadaş çevresini bir daha hiç görmeyeceğim diye aklında geçirdi.
    O şımarık, alaycı, vurdum duymaz Derya gitmiş yerine bambaşka biri gelmişti. İnsanlar ona her şeyi tecrübe ettirmişti. Acı da olsa aldatılmak onu kendine getirmiş ve aslında en acı şeyin insanın kendini kandırması olduğunu anlamıştı.
    Çevresindeki bütün arkadaşlıklar hep menfaat bitince bitiyor. Çıkar varsa ebedi dostmuş gibi arkadaşlığa devam ediyordu. Bu durumdan ilk defa rahatsız olmaya başladı. Daha önce hiç muhatap olmadığı birkaç sınıf arkadaşının yanına gitti ve onların muhabbetine katıldı. Kızlı-erkekli bu grup Kanarya adalarına tatile gideceklerini ve Derya’nın da istiyorsa gelebileceğini söylediler. Derya’ya bu öneri çok sıcak gelmedi başta. Çünkü bu insanlarla dört yıldır paylaştığı şeyler çok sınırlı… Onlarla bir tatil yapmak uçuk geliyordu.
    Hayat bu ara pek güldürmüyordu. Derya’nın solmuş yüzünü çok severek okuduğu Ahmet Haşim gibi o da hep şu dizeleri mırıldanıyordu.
    Akşam yine akşam… Yine akşam
    Bu dem sazlarda bir kamış olsam…
    O da Ahmet Haşim gibi kendini bir yerlere ait hissetmek istiyordu. İçinde bulunduğu durumu bir bataklık olarak görüyor ve bu bataklıkta açacak nergis çiçeğine hasret duyuyordu…
    Hayatta herkesin ikinci bir şansı vardır ya da bazı şeyler denenmeyi hak eder o yüzden arkadaşlarıyla tatile gitme fikrini gözden geçirecekti.
    Sıradan geçen onca günden sonra aylar ayları kovalamış Derya’nın mezun olma vakti gelmişti. Bu süre zaafında babası ona Holding’de bir oda hazırlatmış, yapacağı iş görüşmelerini bile ayarlamıştı. Kadir Bey emekliliğin keyfini sürecekti artık. Derya ise hayatında bir değişiklik istiyor ve Tuğbalarla tatile gitmeye karar verdi.
    İşte o gün geldi çattı… O artık mezun olmuştu okuldan. Kimilerinin gözünde sevinç gördü Derya kimilerin kinde yaşlı gözler vardı. Derya anlamsız, sebebini bilmediği derin bir arkadaşlar diğer yanda koskoca bir muama… Yine böyle bir sorgulama içerisindeyken yanında Tuğba’yı hissetti. Tuğba ona tebessüm ederek:
    -Derya, sonunda istediğin okul bitti. Baban ve Holding seni bekliyor artık bize de bir iş bulursun değil mi canım?
    Tuğba:
    -Ama senin gibi geleceği, dünü, bugünü, yarını parlak her açıdan kendini garanti almış biri böyle diyorsa ben artık hiçbir şey demiyorum. Şöyle bir çevrene bak burada sana gıpta etmeyen tek bir kişi yok. Senin şu aralar içerisinde bulunduğun ruh halini anlayamıyorum. Zenginlik, doymak bilmemek galiba.
    Derya:
    -Çevrende yaşanan her şey, isminden önce soy ismine ve onun beraberinde getirdiği itibara oluyorsa o zaman insana da arkadaşa da aç kalıyorsun. Haklısın ben insanlara doyamadım. İnsan zenginliğine…
    Tuğba:
    -Kızım sen burada harcanıyorsun. Babana söyle sana bir yayın evi açsın. Sana edebiyat yakışır. Bir Halide Edip daha yetişsin ya…
    Derya:
    -Sen benimle dalga geçeceğine söyle bakalım. Tatile gidiyor muyuz, gitmiyor muyuz?
    Tuğba, şaşırır ve Derya ya sevinç dolu gözlerle bakarak:
    -Gerçekten bizimle gelecek misin ya?
    Tuğba’nın böyle tereddüt içinde olması gayet normaldi. Çünkü Derya okulun en zengin, en havalı insanıydı. Kendileriyle beraber tatile gelmek istemesi onu hem şaşırttı hem mutlu etti.
    Tuğba:
    -Bu hafta sonu gideceğiz işte.
    Derya:
    -iyi ya ben ne zamandır sizden haber bekliyordum ama siz bir şey söylemeyince ben sorayım dedim.
    Derya ve Tuğba anlaştıktan sonra partiye kaldıkları yerden devam ettiler. Kimi dans ederken kendinden geçmiş. Kimi kız arkadaşıyla sarmaş dolaş… Kimi de üzüntü içerisinde… Koskoca dört sene şimdi fotoğraf karelerinde…
    Kadir Bey bu gece için kızına bir sürpriz düşünüyordu. Artık o mezun olmuştu. İstanbul üniversitesinden şimdi Kaya Holding’in başına geçecekti. İstanbul’un en sık restorantında çok şık bir masa da rezervasyon yaptırmış, Derya’nın çok seveceğini düşünerek bir de pırlanta saat almıştı. Deryayı aradı ve bugünü kutlayacaklarını söyledi. Alev hanım da yüzüne takındığı her zaman ki yapma gülücüğünü kondurdu ve kocacım:
    -“Gerçekten çok iyi düşünmüşsün”dedi. Bu kocacığım lafı ne kadar ağır geliyordu ona yıllardır içinden gelerek bir kere bile olsa söylememişti bu sözcüğü. Yüreği hep başka insanların sınırlarında olmuş ve mayın tarlasında hep yaralanıp kalmıştı… Şimdi başka insanların kara sularındaydı yine…
    Kadir Bey:
    -Artık zamanı geldi ya şu kız başa geçsin. Seninle biraz vakit geçirelim.
    Alev hanımın yıllar önce duymak istediği kelimeler ancak şimdi çıkıyordu ağzından… Bunlar her ikisi içinde geç kalınmış cümlelerdi. Kadir Bey de bunu farkındaydı ancak bu gerçeği itiraf etmek onun nefsine ağır geliyordu.
    Derya restoranta girince anne ve babasını masada oturmuş gördü. İkisi de birbirine fiziken yakın ama ruh olarak çok uzak olduklarını biliyordu. Ancak bu ıraklık yıllardır süre gelen bir şeydi ve Derya hiçbir şey yapamayacağının farkındaydı.
    Masaya geldi oturdu. Canı, kanı olan annesi iki yabancıdan farksızdı. Babası Deryanın en sevdiği rengi bilemeyecek, en son neye ağladığını bilmeyecek kadar alakasızdı. Alev hanım ise içine girdiği bataklık dışında hiçbir şey görmeyecek kadar kördü. Kızının içinde bulunduğu durumun farkına varması epey zaman alacaktı.
    Derya oturdu uzun bir tebrik muhabbetinden sonra babası Derya ya aldığı saati uzattı. Bugüne kadar aldığı hediyelerin arkasından Derya bir şeyler vermesi gerektiğini çok iyi tercüme etmişti. Konunun nereye geleceğini biliyordu. Babasını dinlemeye başladı. Hediye için teşekkür ettikten sonra
    Kadir Bey:
    -Artık okulunda bitti. Sana çok güzel bir oda ayırdım. Çalışma arkadaşlarında gayet uyumlu. Pazartesi Kanada‘dan gelecek bir grup ile iş görüşmeni yapacaksın. Yıllardır baban çok çalıştı birazda sen çalış bakalım. Biz de annenle ikinci baharımızı yaşayalım.
    Kadir Bey eşiyle hazan ‘ı yaşadığını farkında değildi.
    Alev Hanım:
    -Baban bu yaştan sonra bahar yaşayabileceğimizi düşünüyor kızım bizi Ütopya’dan mahrum etme ne olur.
    Kadir Bey:
    -Aşk olsun Alev, sana bu ütopya gibi geliyor iş dolayısıyla seni zaman zaman ihmal etmiş olabilirim ama her şey sizin içindi hayatım.
    Alev Hanım:
    -Kadir, bu gece Derya’nın gecesi kendi sorunlarımızla kızı da üzmeyelim ne dersin?
    Kadir Bey:
    -Canım haklısın bunları kendi aramızda konuşmamız lazım. E sen ne diyorsun Derya?
    Sonunda kendine söz hakkı tanınmıştı ve bu durum onu oldukça mutlu etti. Ben hafta sonu arkadaşlarla tatile gideceğim. Holdingde çalışmak istemiyorum. Açıkçası şu an ne yapmak istediğimi bilmiyorum. Bana biraz zaman ver baba.
    Kadir Bey böyle bir cevabı hiç beklemiyordu ve çok şaşırdı ama Alev Hanımın kızı rahat bırak tarzından bakışlarını görünce tamam dedi. İstediğin gibi olsun. İlk defa babasından içinden gelerek bir şey istemişti Derya.
    Valizini toplamaya başladı gideceği yeri ve yapacağı şeyleri ilk defa düşünmeye başladı ne olacağını kendi kendine de sormaya başladı.
    Her şey hazırdı artık şimdi yolculuk vakti… Kadir Bey kızını kısa süreliğine gönderiyor zannediyordu ancak öyle mi olacaktı acaba?
    Havaalanında bütün bir ekip toplanmış Kanarya adaları hakkında herkes bir şey söylemeye başlamıştı. Derya için nereye gittiklerinin önemi yoktu. O kendinden kaçıyordu aslında… Ya da soyadından o koskoca Kaya etiketinden…
    Saatlerce süren yolculuktan sonra bir otele yerleşmişler ve odayı keşfe çıkmışlardı bile. Buradaki insanlar ona babasından dolayı ilgi, alaka göstermeyecek, ilk defa “Derya “kendi olduğu için sevilecekti belki. Tuğbalarla beraber gezintiye çıktılar. Gece ay ışığında şaraplar, serenatlar, dalgalar, uçsuz bucaksız gökyüzü Deryanın kanına işliyordu sanki. Kendinden geçercesine kumsala uzandı ve gökyüzünü seyre daldı. Can Yücel’in birkaç sözü geldi aklına
    -Çok sevmezsen çok acımazsın
    Çok sahiplenmezsen çok da ait olmazsın
    Çalışma masanı, kartvizitini
    Hatta elini ayağını bile çok sahiplenmeyeceksin

    Senin değillermiş gibi davranacaksın
    Hem hiçbir şeyin olmazsa kaybetmekten de korkmazsın
    Onlarsız da yaşayabilirmişsin gibi davranacaksın.
    Çok eşyan olmayacak mesela evinde
    Paldır küldür yürüyebileceksin
    İleride bir şeyleri sahipleneceksen eğer
    Çatıların gökyüzünde birleştiği yeri sahipleneceksin.
    Gökyüzünü sahipleneceksin.
    Güneşi, ayı, yıldızları…
    Mesela kuzey yıldızı senin yıldızın olacak…
    O benim diyeceksin
    Mutlaka sana ait olmasını istiyorsan bir şeylerin
    Mesela gökkuşağı senin olacak…
    İlle de bir şeylere ait olacaksan
    Renklere ait olacaksın…
    Mesela turuncu ya da pembeye
    Ya da cennete ait olacaksın
    Çok sahiplenmeden, çok ait olmadan
    Yaşayacaksın
    Hem her an ellerinden kayıp gidecekmiş gibi
    Hem de hep senin kalacakmış gibi hayat
    Birleşik yaşayacaksın ellerinden tutarak…
    O nereye ait olduğunu düşünmeye başladı. Ne kadar güzel söylemişti şair.
    “Hiçbir şeyin olmadığında kaybetmekten de korkmazsın” bu yüzden korkmuyordu Derya, çünkü kendine ait hiçbir şeyi yoktu. O hangi renkti acaba?
    Bir şeylerin artık değişmesi gerektiğinin farkındaydı Derya ama ne yapacağını ne yöne gideceğinin farkında değildi. Bu tatil onun için bir işaretti. En azından o öyle düşünüyordu. Bir daha o çok sevdiği İstanbul’a bile dönmek istemiyordu. Tevfik Fikret’in düşmüş bir kadına benzettiği İstanbul. Artık o da Fikret gibi düşünüyordu.
    Ailesiyle hemen her gün telefonda görüşüyor ama bu çok yüzeysel bir görüşme oluyordu. Babasının kafasından geçenleri biliyor. Annesinin kapıldığı fırtınanın ne olduğunun farkındaydı.
    Bu kısır döngü içten içe yemişti Derya’yı. Dışarıdan koskoca bir çınar gibi görünen ailesinin çürüdüğünü bir tek o biliyordu. Buradan dönmemeye karar verdi en azından uzun bir süre yanına alışveriş için epey bir para almış arada küçük bir ev arayışlarına başlamıştı bile. Deniz kıyısında kimsenin bilmediği bir kasabaya yerleşmeye karar verdi. Kasaba oldukça tenhaydı.
    Tuğba’ları yolcu ettikten sonra evine geldi. Yeni evine… Kızlar niye gelmiyorsun diye sorduklarında birkaç gün sonra döneceğini söylemişti. Derya çok iyi İngilizce biliyordu. Yurt dışına tatile çok çıktığından zorluk çekmeyeceğini biliyordu. Birkaç gün sonra dönmeyeceğini de o biliyordu sadece.
    Yeni evi küçük ama sıcacık bir ev… Tahtadan yapılmış,şömineli Deryanın şaşali hayatının yanında gayet mütevazi kalan bir evdi.Sahil kıyısında küçük bir balıkçı kasabasıydı burası ve deniz hemen evin ilerisindeydi.Uzun zaman sonra ilk defa kafa dinleyeceğini düşünüyordu.Milyonlarca nüfusu olan kalabalık İstanbul’dan sonra burası çok ıssız görünmüştü gözüne…
    O kalabalık içinde yalnızlığı fazlasıyla yaşamıştı zaten. Etrafındaki ikincil ilişkiler onu kendi olmaktan ziyade başkalaştırmıştı sanki. Burada daha önce hiç tanımadığı gerçek Derya’ la tanışacaktı belki.
    İlk gecesi yorgunluk içerisinde geçmiş gün boyu yeni evi temizlemekle uğraşmıştı. Ertesi sabah kalktığında etrafa dolanmaya başladı acıktığını hissediyordu. Alışveriş yapması gerekiyordu böylelikle etraf hakkında fikir edinmiş olurdu.
    Burası küçük bir kasaba idi.Daha önce bahsettiğimiz gibi…Bahtları da yüzleri gibi kara olan zenciler vardı burada.Herkes birşeylerle meşgul.Herkes hayat gayesi içerisinde.Buraya ait degilmiş gibi hissetti biran…
    Ailesinden ard arda telefonlar gelmeye başlayınca telefonu kapattı.Uzun bir süre görüşmeyecekti kimseyle.O da ne yaptığını bilmiyordu gerçekten…
    Başta ne umutlarla kalmıştı buralarda Derya..Ama burada ki durum da İdtanbuldakiyle aynı gibiydi herşey aynıydı.Yalnızlık denen illet nereye gidersen git bırakmıyordu peşini sen hep birşeylere hasret…Birşeylere vurgun yaşayıp kalıyorsun.
    Hayat bu varla yok arasında bir şey.Mutluluk sonsuz derin bir uçurum….Sessizlik ritimli bir musikiydi artık.Derya balıkçı bir ailenin olduğu mahalleye gitti,yalnızlığını paylaşacağı birilerini bulmak gerekiyordu.
    Bu aile kendi halinde sessiz sakin bir hayat sürüyordu.Bunlar Afrika’nın tenleri gibi bahtları kara olan insanlardı.Yılların beraberinde getirdiği acılar,ümitsizlik ve kandini önemsiz hissetme duygusu…Aile bir beyazın kendileriyle oturmasını,kalkmasını,gülümsemesini ve içinden gelen bu değişik duyguları başta pek algılayamamıştı.Derya’nın hal ve hareketleri başta onlara çok inandırıcı gelmemişti.
    Beyaz bir insanın onlara bu şekilde muamelede bulunması onlara çok saşma geliyor algılayamıyorlardı.Yıllardır ezilen bir halkın,ikinci sınıf sınıf insan muamelesi gören bir ırkın bunu algılayamaması da gayet normaldir.
    Tanımadığı bir yer tanımadığı insanlar…Ylnızlık birkaç kat daha artmışken bu aile onun için yeni bir kapı oldu.Bu yeni aile onun ailesi mi olacaktı?Yoksa…
    Dört tane mini mini çocuk,siyah gözleri yaşadığı acının farkındaydı sanki ve Derya en çok onlarla vakit geçirirken mutlu oluyordu. Günlerdir onlarla vakit geçirirken mutlu oluyordu.Günlerdir onlarla vakit geçiriyor yalnızlığı onlarla unutmaya çalışıyordu.
    Zaman böylece geçerken bu zenci aile dışarıdan kendilerine yapılan baskıya dayanamadı ve eşyalarını toplayarak Afrikanın bağrı yanık teni yanık insanlarına geri döndüler giderlerkende sandalı Deryaya bıraktılar.
    Derya artık bununla açılıyor denize.Odalgaların içinde yok olmak istiyor kendinden geçiyordu sanki…Bu anlarda gerçekten düşünmeye çalışıyordu.Kendiyle baş başa kaldığı bu anlar…Hayatı bir film karesi gibi geçti gözünün önünden.Annesiyle çocukken samimi olmuştu bir tek.Annesinin o gözlerinden bir tek o zaman gerçek sevgi görmüştü.Yıllar geçtikçe herşey değişmiş annesi başka bir hal olmuştu.Orada ki insanların birbirlerine karşılık beklemeden içten gelen bakışları,imamın saçını okşamasını hiç unutamamıştı.O zaman babaannesine :
    _Babaanne bizim öğretmen ödevi yapmayınca kızıyor.Ama imam amca Ayşelere hiç kızmıyormuş beni okuldan cami okuluna gönder demişti.Babaannesi Derya’ya imrenerek bakmış sonra gülmüştü.
    _Kızım sen iste ben seni hep getiririm buraya ama okuluna da devam etmen gerekiyor.
    Deryanın babaannesi eski kültürle yetişmiş tam bir İstanbul hanımefendisiydi.O Deryanın sadece maddiyatla doldurulmasından yana değildi ancak oğlu Kadire de laf geçiremiyordu.Onun maddiyata ne kadr düşkün olduğunu biliyor bu yüzden bu meseleye pek karışmak gelmiyordu içinden.Derya onun herşeyiydi tek torun farklı bir şey olsa gerek…Bildiği herşeyi ona öğretmek istiyordu ama Derya’nın yanına çok da sokulamıyordu.Babaannesi vefat ederken herşeyini Derya ya bırakmış ve ona herşeyi anlatan bir günlük bırakmıştı.
    Derya bu günlüğü yanına almıştı hergün okuyordu.Babaannesi ona çok şey anlatıyordu bu günlükte.Sanki şuan ki ruh halini biliyormuş gibi…
    Zaman denen illet…Hep mi bizim aleyhimizde dakikalar artık sene hükmünde…Hayatı zıfıri karanlık sanki…Heryer benzeri olmayan kör bir kuyu.Hangi sokağa sapsa çıkmaz bir sokak hangi yoldan gitse sonu uçurum.Yaşamak nefes alamaktan mı ibaret yada yaşammı nefisten ibaret işte bilmediği ve anlamlandıramadığı yüzlerce soru…
    Beyninde hep aynı kare ve aklında Yahya Kemal’in Süleymaniyede bir bayram sabahı adlı şiiri…
    Artarak gönlümün aydınlığı her saniyede
    Bir mehabetli sabah oldu Süleymaniye’de
    Kendi gök kubbemiz altında bu bayram saati
    Dokuz asrında bütün halkı,bütün memleketi
    Yer yer aksettiriyor mavileşen manzaradan
    Kalkıyor tozlu zaman perdesi her ön aradan
    Gecenin bitmediği yüz tuttuğu ondan beridir
    Duyulan gökte kanad,yerde ayak sesleridir.
    Bir geliş var!...Ne mübarek,ne garip alem bu!...
    Hava boydan boya binlerce hayaletlerle dolu
    Her ufuktan bu geliş eski seferlerdendir ,
    O seferlerle açılmış nice yerlerdendir;
    Bu sükunette karıştıkça karanlıkla ışık,
    Yürüyor,durmadan,insan ve hayalet karışık
    Kimi gökten,kimi yerden üşüüşüp her kapıya
    Giriyor,birbiri ardınca,ilahi yapıya.
    Tanrını mabedi her bir taraftan doluyor
    Bu saatlerde Süleymaniye tarih oluyor.
    Ordu milletin en çok döğüşen,en sarpı
    Adamış sevdiği Allahına öyle bir yapı
    En güzel mabedi olsun diye en son dinin
    Budur öz şekli hayal ettiği mimarinin
    Görebilsin diye sonsuzluğu her yerden iyi,
    Seçmiş İstanbul’un bu kudsi tepeyi
    Taşımış harcını gazileri,serdariyle
    Taşı yenmiş nice bin işçisi,mimarıyla.
    Hür ve engin vatanın hemece, hem gündüzüne,
    Uhrevi bir kapı açmış buradan gökyüzüne.
    Ta ki geçsin ezeli rahmeti ruh orduları…
    Bir neferdir bu zafer mabedinin mimarı.
    Ulu mabed!Seni ancak bu sabah anlıyorum;
    Ben de bir varisin olmakla bugün mağrurum;
    Bir zaman hendeseden abide zannettimdi;
    Kubben altında bu cumhura bakarken şimdi,
    Senelerden beri rü’yada görüp özlediğim.
    Cedlerin mağfiret iklimine girmiş gibiyim.
    Dili bir,gönlü bir,imanı bir insan yığını
    Görüyor varlığının bir yere toplandığını,
    Büyük Allah’ı anarken bir ağızdan herkes
    Nice bin dalgalı Tekbir okuyor tek bir ses;
    Yükselen bir nakaratın büyüyen velvelesi,
    Nice tuğlarla karışmış nice bin at yelesi!...
    Gördüm ön safta oturmuş nefer esvaplı biri
    Dinliyor vecd ile tekrar alınan tekbiri;
    Ne kadar saf idi siması bu mümin neferin!
    Kimdi?Banisi mi,mimarı mı ulvi eserin?
    Ta Malazgirt ovasından yürüyen Türkoğlu
    Nefer miydi?Derin gözleri yaşlarla dolu,
    Yüzü dünyada yiğit yüzlerinin en güzeli,
    Çok büyük bir işi görmekle yorulmuş belli;
    Hem büyük yurdu kuran hem koruyan kudretimiz,
    Her zaman varlığımız,hem kanımız hem etimiz;
    Vatanın hem yaşayan varisi hem sahibi o,
    Görünür halka bu günlerde teselli gibi o,
    Hem bu toprakta bugün,bizde kalan her yerde,
    Hem de çoktan beri kaybettiğimiz yerlerde.
    Karşı dağlarda tutuşmuşl gibi gül bahçeleri,
    Koyu bir kırmızılıkgökten ayırmakta yeri.
    Gökte top sesleri var,belli,derinden derine;
    Belki yüzlerce şehir sesleniyor birbirine,
    Çok yakından mı bu sesler,çok uzaklardan mı?
    Üskğdar’dan mı?Hisar’dan mı?Kavaklar’dan mı?
    Bursa’dan,Konya’dan,İzmir’den,uzaktan uzağa,
    Çarpıyor birbiri ardınca o dağdan bu dağa;
    Şimdi her merhaleden, ta Beyazıd’dan Van’dan,
    Aynı top sesleri bir bir geliyor her yandan.
    Ne kadar duygulu,engin ve mübarek bu seher!
    Kadın,erkek ve çocuk,gönlü dalanlar,yer yer,
    Dinliyor hepsi büyük hatıralar rüzgarını,
    Çaldıran topları ardınca Muhaç toplarını,
    Gökte top sesleri,bir bir,nerden geliyor?
    Mutlaka herbiri bir başka seferden geliyor;
    Kosova’dan,Niğbolu’dan,Varna’dan,İstanbul’dan…
    Anıyor herbiri bu vakayı hetbetle bu an ;
    Belgrat’dan mı?Budin,Eğri ve Oyvar’dan mı?
    Son hudutlarda yücelmiş sıra dağlardan mı?
    Deniz ufkunda bu top sesleri nerden geliyor?
    Ulu mabedde karıştım vatanın birliğine,
    Çok şükür Tanrı’ya,gördüm,bu saatlerde yine
    Yaşıyanlarla beraber bulunan ervahı.
    Doludur gönlüm ışıklarla bu bayram sabahı.
    Bu şiir onu o ona götürüp duruyor.Babaannesiyle gitmişti ilk defa camiye.Bu yüzden her bayram zamanı ona babaannesini ve o camideki hocayı hatırlatırdı.
    Çocukluğundan bu yana pek bir şey değişmedi hayatında hemen hemen herşey aynı yüreği şimdi yangın yeri…Ümitsiz ve pervasız çırpınan bir kuş misali kanadı kırık sersem sersem uçuyordu etrafta…
    Zaman ne de çabuk geçmiş sekiz yaşında ki o kıvırcık saçlı okulu sevmeyen Derya,şimdi yirmi iki yaşında ve şimdiki kafası karma karışık…Yüreği gel gitlerle ve ümitsizlikle dolu sanki…Nerede bir zamanların yaramaz kızı…Şimdi serseri mayın gibi nereye saldıracağını ne yapacağını bilmiyor.Geçmişe özlem miydi duyduğu ypksa babaannesinin yokluğuna mı?
    Şimdi buranında İstanbuldan bir farkı kalmamıştı sanki.İyice içine kapanan Derya buranında oradan bir farkı olmadığını iyiden iyiye anlamıştı.Artık anne,babasından bir haber almanın zamanı gelmişti.
    Bu arada Kadir Bey eşinin kendisini aldattığını öğrenmiş ve bu durum karşısında şok olmuştu artık iş falan düşünecek durumda değildi.Alev hanımı birgün tesadüfen bir restaurantta biriyle görmüş,yanındaki adam Kadir Bey’in daha önce hiç görmediği biri olduğu için haliyle işkillenmiş ve takip etmeye karar vermiş ikisini bir otel kapısından girerken gördükten sonra Kadir bey işin iç yüzünü anlamıştı.Alev hanımın ona karşı hal ve hareketleri,o donuk bakışlar,bakışlarını kaçırmalar,evde durmamalarının sebebi bir bir anlaşılıyordu şimdi.
    Yıllardır kendisine sorması gereken soruları daha yeni sormaya başlamıştı Kadir Bey.Acaba nerede hata yapmıştı.Ailesi şuan param parçaydı.Kızından ses seda yoktu anlaşılan geri dönmekte istemiyordu.Şimdi de aslında onun hiç olmayan karısını kaybetmişti.Oysa ki Kadir Bey onlara herşeye vermişti ve bunun onlara yeteceğini düşünmüştü.Ama Kadir Bey birşeyi kendine saklamıştı…O şey Kadir Bey’in sevgisiydi.Ne Derya ne Alev hanım ı o aşkı,sevgiyi hissettirmemişti…Şimdi onon kaderi koskoca yalnızlık.Kadir Bey artık hüsran neydi iyi biliyordu.
    Artık Derya’nın kaçıp gitmesinin ardındaki gerçeği anlıyordu sanki.Alev hanımı gerçekten sevmiş ama nedendir bilinmez ona bu sevgiyi hiç belli ettirmemişti.Kadir Bey yıllardan sonra anlıyordu Alev aslında hiç onun olmamıştı.Alev hanım eşinin herşeyi öğrendiğini duyduktan sonra bu evlilik çıkmaza sürüklenmişti artık…Kadir Beyde bu evliliği daha fazla sürdürmedi onlar zaten yollarını ayırdı.Alev hanım artık rahat rahat yapıyordu her istediğini ama olan Kadir Beye olmuştu.İçinden hiç bir şey yapmak gelmiyor.O çok sevdiği iş yeri bile ona zulüm haline geliyordu…Zaten herşeyi yardımcılarına bırakmayı düşünüyordu.Derya da yoktu….
    Derya bütün olan bitenlerden habersiz babasını aradı olayları duyduğunda şaşırmasada üzülmüştü darma dağınık olsada bir ailesi vardı artık o da yoktu.İyice karamsarlığa büründü artık Derya ve artık herşeyin anlamsız olduğu bir dünya daha beter,anlamsız göründü gözüne.Artık yaşamak bile gelmiyordu içinden ve yüreğini yangın yerine çeviren bu hayattan çekip gitmenin vakti gelmişti.Enkaz yeri olan bir yürek…Paramparça olan bir hayat ve herkesin yaşamak zorunda olduğu için yaşadığı bir hayat…Ama artık mecburi hissetmiyordu Derya kendini .
    Kararını vermişti.Evinin çok uzağında daha önce gezerken denk geldiği kayalıklar vardı,oraya gitmeye karar verdi.Yol boyunca kendi kendine sordu doğru mu yapıyorum diye?Kayalıklardan ansızın bırakacaktı kendini ve hayatı gibi bedeni de paramparça olacaktı.Kaybedecek birşeyi olmayanlar ölümü daha çabuk kabullenirler.Hem babaannesinin anlattığı gibi belki de meleklere kavuşacaktı.Bu düşüncelere dalmışken birden kendini uçsuz bucaksız bir deniz ve sarp kayalıkların üzerinde buldu… O zaman düşünmeye başladı işte babasının dünya malına ait herşeyi vardı ama şuan sahip olduğu tek şey hüsran…O kadar zenginlik o kadar dünya malı bir hiç oldu şimdi. Annesinin hali bambaşkaydı hele.Dünyaya ve içindeki zenginliğe bu kadar müftela olan bir kadın nasıl olurda hepsini elinin tersiyle iter.Gerçek aşk mıydı?Bunu yaptıran yoksa yıllardır aç bırakılmış egosunu tatmin miydi?Sonuç ne olursa olsun gerçek aynıydı işte.Artık bunları düşünmekten takaatsiz düşmüş,eskisinden daha beter bir hale gelmişti.Gözleri kapalı düşünürken bunları son bir kez daha bırakmak istedi denizin maviliğine…Aslında oda Ahmet Haşim gibi herşeyi gece görüyor her yer onun için simsiyah bir atlas hükmünde duruyor.Şimdi zaman bir hiç hükmünde…Gözlerini dünyanın karanlığına böylece kapamışken gerçekle bu kadar yüz yüze gelmesi onu daha da sarsmıştı.
    Denizi seyre dalmışken bir kıpırdama hissetmişti denizde ama ne olduğunu algılayamamıştı önce bir insan yüzüyor herhalde demişti.Daha sonra bu nesnenin denize girip tekrar balıklama atladığını görmüştü.Sonradan anladı ki bu balıklama atlayan gerçekten bir balıktı.Bembeyaz,çok asil ve çok tatlı bir yunus balığı…Yunus kendisine daha da yaklaşmaya başlıyor değişik sesler çıkarıyor adeta bağırıyordu bu hayvanın çırpınışları başta çok garip bulmuştu ama sonrasında bunun kendine gönderilmiş bir işaret olabileceğini düşündü ve aklına babaannesinin anlattığı Yunus münacatı geldi.Derya da hata yapmanın eşiğinde olduğu için bu münacaat onun için bir sinyaldi.
    Yunus ona gülümsüyor adeta hayat güzel,kimse yok ben varım diyordu.Derya o gün yaşadığı bu hadiseden korktuğundan mıdır bilinmez hiç arkasına bakmadan eve geri dönmüştü…Gece yattığında hep aklına babaannesinin şu sözleri geliyordu”hayatta tesadüfe yer yoktur kızım birşeyler oluyorsa ya olması gerektiği için oluyor ya da bize ders olsun “diye önemli olan bunun ayrımını yapmaktır.Sonrada Hz.Mevlana nın şu sözü geliyordu aklına;
    “İstediğiniz şeyler olmuyorsa ya gerçekten olmaması gerektiği için ya da daha iyisi olacağı için olmuyordur”acaba daha iyisi mi olacaktı ya da herşey daha beter bataklığa mı saplanacaktı.
    Ertesi gün tekrar o kayalıklara gitmişti.Bakalım yunusu tekrar görebilecek miydi?Yoksa o gün gördükleri bir göz yanılgısı mıydı?Etrafında ki insanların anlamsız bakışlarına rağmen kayalıkların en uc noktasına kadar çıktı.Bütün bir denizi,simsiyah atlası daha iyi görebilmek için…Uzun bir süre bekledikten sonra hiçbir hareket yoktu denizde ve kendi kendine”ben o kadar şanslı mıydım ki Tanrı bir melek de benim için göndercekti?”dedi arkasını dönmüş giderken yine o sesi duydu geri dönüp baktığında yunus tüm sevimliliği ile karşısında duruyordu.Derya yürüdükçe o da denizden onu takip ediyordu sanki…Artık kendine bir dost bulmuş gibiydi…
    Bir gün sabahın erken saatlerin de yatağında iken Derya bir sesle kendine geldi ve dışarı çıktığında yunus karşı denizde adeta kendisine gülümsüyordu üzerine bir şey aldı ve yunusu seyretmeye koyuldu.Hayat öyle bir şeydi ki ufacık bir şeyle yıkılırken ufacık bir şeyle hayat bulabilir.Günler geçti yunusa o kadar bağlanmıştı ki artık arkadaşlıktan öte bir bağ oluşmuştu aralarında…
    Ölmek için gittiği kayalıklardan hayat bularak geri döndü ve şimdi çok iyi biliyordu ki hayatta herşeyin bir sebebi vardı ve hiçbirşey sebepsiz değildi…Zaman herşeye çözümdü aslında ve herşey zamanla unutulurdu.Sadece bir kıpırtı bekliyordu ve o kıpırtı Tanrı tarafından gönderilmişti ona.Bakmayı bilmek gerek ya da bakmak istemek gerek…Herşey bir anlık bir karardı aslında.Bir anda verilen bir kararla ya ölüm ya yaşam…
    Derya artık kendini iyi hissediyordu ve artık çok sevdiği İstanbul a geri dönme zamanı gelmişti.Önceleri siyah bir kumaş parçası olarak gördüğü denizin rengini artık mavi görüyordu.
    Çok sevdiği yunus balığından nasıl ayrılacağını bilmiyordu.Zaten bir haftadır yunusu göremiyordu.Kaç gün bekledikten sonra gelmedi ve artık buraya elveda demenin zamanı gelmişti.Hayatında ki bütün olumsuzluklara rağmen yüreğinin yangınını dindirmişti.Artık içi rahat bir şekilde dönebilir o mahzun şehir İstanbul a…Boğaz köprüsünden geçerken aklına Yahya Kemal in bir şiiri gelmişti.
    İSTANBUL UFUKTAYDI
    Gurbetten,uzun yolculuk etmiş,dönüyordum.
    İstanbul ufuktaydı…
    Doğrulduğumuz ufka giderken…
    Sevdalı yüzüşlerle,yunuslar
    Yol gösteriyordu.
    İstanbul ufuktan,simasını göstermeden önce,
    Kalbimde göründü;
    Özentili kalbimde bütün çizgileriyle,
    Binbir kıyı,binbir tepesiyle,
    Binbir gecesiyle.
    Yıllarca uzaklarda yaşarken
    İstanbul u hicranla tahayyül brni yordu.
    Yer kalmadı beynimde hayale
    İstanbul a artık bu dönüş son dönüş olsun.
    Son yıllarım artık
    Geçiş o tahayyüllerimin çerçevesinde.
    Bir saltanat iklimine benzer bu şehirde,
    Hülya gibi engin gecelerde,
    Yıldızlara karşı,
    Cananla beraber,
    Allah içecek sıhhati bahşetse…
    Bu kafi…!
    Evet bu dönüş son dönüştü Derya için.Artık güneş Derya için doğacak Deya için batacaktı.Karamsarlık yerini ümide,siyah yerini hangi renge bırakacaktı peki?
    “İlle de birşeylere ait olacaksan
    Renklere ait olacaksın”
    CAN YÜCEL
    Derya artık hangi renge ait olduğunu biliyordu.Onun rengi maviydi.Mavi umuttu ve umut varsa herşey vardır.Yeter ki gönlü kararmasın insanın.
    Derya adı gibi masmavi bir yolculuğa başladı…Mavi bir olculuktu…Masmavi…

      Forum Saati Paz Kas. 19, 2017 10:34 am