Giresun Üniversitesi Türkçe Topluluğu

Türkiye'den erişim engeli nedeniyle yeni adresimiz: turkcetoplulugu.weebly.com

Nar Ağacı
Nazan Bekiroğlu
(%25 İndirimle)
Beyaz Türkler K.
Alev Alatlı
(%25 İndirimle)
turkcetoplulugu.weebly.com Topluluğumuzun yeni adresi
Kendini Açma
B. Çetinkaya

    HİÇ UMMADIĞIN ANDA RENKLER DEĞİŞİR...

    Paylaş

    1001060002

    Mesaj Sayısı : 1
    Kayıt tarihi : 23/10/10

    HİÇ UMMADIĞIN ANDA RENKLER DEĞİŞİR...

    Mesaj  1001060002 Bir C.tesi Ara. 25, 2010 3:40 pm

    Bugün içimdeki sönmek olan ateşe bir kıvılcım eklenmişti. Alev olmuştu volkan olmuştu her an patlamaya hazır… İçim içime sığmıyor, her an her dakika gülümsüyordum… Kalbim yerinden fırlayacak gibiydi. Çünkü duyduğum ses bana ANNE olacağımı söylüyordu. Bu gerçekten olabilir miydi? Yoksa ben mi garipten sesler duyuyordum. Galiba doğruydu onca seneden sonra bu cümleyi duymak benim için inanılmaz bir heyecandı. İçimdeki çelişki de bu yüzdendi.
    Eşimle birbirimizi severek evlenmiştik. Üniversitede de tanışmıştık. Uzun süren birlikteliğimizin ardından evlenmeye karar verdik. İlk zamanlar doğal olarak evliliğimizin tadını çıkarmak, hayatı dolu dolu yaşamak istiyorduk. İkimizinde hedefi mesleklerimizde kariyer yapmak, belli noktalara gelebilmek, saygın bir kişilik kazanmaktı. Öyle de oldu. O mimar olarak alanında ilerledi ben ise öğretmenlik alanında…
    Zaman akıp geçiyor bizde yaşlanıyorduk. Her anne baba olmak isteyen ebeveynler gibi bizde bir çocuğumuzun olmasını istiyorduk. Yaş ilerliyordu zamanı geldi de geçiyordu bile.
    Bir gün eşimle beraber bir jinekologa gitmeye karar verdik. Uzun süren bir muayeneden sonra ne olacağını merakla beklerken doktor bir anda gıcırdayan kapıyı avaz avaz bağırtmadan açtıktan sonra bir anda sandalyesine oturarak:
    —Çocuğunuz olabilir fakat ufak bir probleminiz var. Onu da küçük bir operasyonla tedavi edebiliriz. O yüzden korkulacak bir durum yok, dedi.
    Problem kelimesini duyunca yıllarca beklediğim çocuk özlemimin bir an bittiğini düşündüm, Altan’ la göz göze geldik. O da endişeli gözlerle bana bakıyordu. Doktorda bu durumu anlamış olacak ki:
    —Kesinlikle endişelenilecek bir durum yok, üzülmeyin hemen tedaviye başlarsak mükemmel bir sonuç elde edebiliriz, dedi.
    Bunu duyunca yüzümde bir tebessüm belirdi. Tabiî ki de hemen tedaviye başlayacaktık. Yıllardır bunun özlemini yanıp kavruluyorduk. Altan’la aynı anda aynı lafı söyleyerek:
    —En kısa sürede tedaviye başlayabiliriz, dedik.
    Doktorla bir süre konuşma yaptıktan sonra bir ay sonrasına randevu alarak odadan ayrıldık. Ayrıldık ayrılmasına fakat yinede kafamızda soru işaretleri içimizi kemiriyordu. Ya olmazsa ya tedavi bir sonuç vermezse ya sonunda çok üzülürsek ya da en güzel ihtimalle bizimde bir çocuğumuz olursa… Hep bu ihtimali düşünmek istedim güzel olanı düşünmek bir bakıma totem yapmak… Altan’a baktığımda o da benim gibiydi. Çok sessizdi, belli ki o da bu soruların yanıtını merak ediyordu. Yine de bana bir şey belli etmemeye çalışıyor, gülümsüyordu. Canım benim üzülmemi istemiyordu. Bende onun tabi…
    O bir geçmek bilmedi. Sıkıntıdan düşünmekten soru işaretleriyle dolu tam bir ay… Ne yapacağımı, nasıl davranacağımı, günlerin nasıl geçtiğini bilmiyordum. Sonunda randevu günümüz gelmiş eşimi de çağırıp doktora gitmiştik. Kapısını tıklayarak doktorun odasına girdik. Uzun bir konuşmayla doktor tedaviyi nasıl yapacaklarını, bizim neler yapmamız gerektiğini tek tek anlattı. Tedaviye ara vermeden başladık. Her gün tedavide daha iyi sonuç alıyorduk, 8 ay süren tedavini ardından doktorum beklenen haberi hiçte beklemediğim bir anda verdi. Doktorum beni şaşırtarak:
    —Gözün aydın artık sende bir ANNE adayısın, dedi.
    Bu lafı duymayı o kadar beklemiştim ki. Her tedavide biraz umutlanıyor biraz daha içimdeki volkan patlayıveriyordu. Nihayet 8 aydır beklediğim haberi almıştım. Ümit tohumlarım sonunda yeşermişti. Sonunda bende anne olmuştum. Allahım bu nasıl bir duyguydu böyle, nasıl bir heyecandı. Bu heyecanı daha önce hiç tatmamıştım. Hiç bu kadar yüreğim pırpır etmemişti.
    Eminim Altan da havalara uçacaktı. Ne yazık ki bu haberi bu kadar erken beklemediğimiz için eşim o gün işleri de yoğun olduğundan işyerine gitmek zorunda kalmıştı. Hemen haberi ona da vermeliydim bir koşu arayıp:
    — Canım öğlede işin yoksa görüşebilir miyiz? Sana çok güzel bir haberim var, dedim.
    Tabi o da şaşkın bir şekilde:
    —Hayatım ne oldu söyler misin çok merak ettim, dedi.
    Bende:
    —Sabırlı ol biraz bu haberi yüz yüze görüşünce vermek istiyorum, dedim.
    —Tamam, o zaman sen bilirsin canım, öğlede görüşürüz, dedi.
    —Tamam, canım görüşürüz, deyip telefonu kapattım.
    Doktorum öylece durup beni izliyordu. Biraz utanmıştım ama o da anlamıştı hamile
    olmayı ne kadar çok istediğimi onca aydan sonra. Tekrar tekrar teşekkür edip odadan çıktım. İçimdeki mutluluk anlatılmazdı. Nasıl geçtiğini anlamadığım saatin ardından eşim buluşacağımız yere gelmişti. Şaşkın şaşkın bana bakıyordu. Tam oturmak için sandalyeyi çektiği anda bombayı patlattım.
    —Hamileyim, dedim.
    Önce anlamadı bana donuk donuk baktı. Altan diye seslendiğimi duyduğunda direk boynuma atladı ve:
    —Hayatım inanamıyorum, sonunda bizde anne ve baba olacağız. Bu ne güzel bir duygudur. Çok teşekkür ederim bana bu duyguyu yaşattığın için. Seni çok seviyorum.
    Üçüncü aya kadar her şey gayet yolundaydı. Altan da bana çok yardım ediyordu. Hamile kalma sürecim çok yoğun geçtiği için bu iki ay içinde ikimizde çok dikkat ediyorduk. Ta ki o haberi duyana kadar…
    Bir gün eşimle beraber çok mutlu bir şekilde kontrole gitmiştik. İkimizde çok dikkatli davrandığımızdan bir sorun olabileceği hiç aklımıza gelmemişti. Zaten bugün bebeğimizin cinsiyetini öğrenecektik. Bu yüzden bütün düşüncelerimiz bu yöndeydi. En daha çok tonton bir oğlum olmasını isterken, Altan şirin mi şirin sarışın bir kızımız olsun istiyordu. Aslında tek düşüncemiz sağlıklı olsun da cinsiyeti bizim için bir sorun teşkil etmezdi. Evladımızı sonuçta şöyle böyle olsun şu özelliği olsun da bu özelliği olmasın demek bize yakışmazdı. Doktorum ültrason cihazıyla karnımı inceledikten sonra:
    —Müjde mi isterim Nehir Hanım bir oğlunuz olacak, dedi. Eşim:
    —Gerçekten bak Nehir gördün mü senin isteğin oldu bir oğlumuz olacak çok mutluyum. Sağlıklı olsun da gerisi önemli değil.
    Bense mutluluktan havalara uçacaktım. Alahım sonunda dualarımı kabul etmişti. Tonton mu tonton bir oğlumuz olacaktı. Ben bunları düşünürken Dr. Ali Bey:
    —Size bir şey daha söylemem gerekiyor, dedi. Bu arada elindeki raporlara bakıyordu. Biraz endişeli gibi bir tavrı vardı. Kötü giden bir şeylerin olduğunu sezdim. Altan’a baktım o da sezmiş gibiydi. Hemen söylemesini istediğimiz için o da bizi bekletmeden:
    —Bebeğiniz gayet sağlıklı fakat bir sorunumuz var. Bu nasıl söylenir bilemiyorum çünkü ne kadar zor bir süreçten geçtiğinizi biliyorum. Fakat bunu söylemek zorundayım. Bebeğiniz görme engelli…
    Bunu duyduğumda bütün sevincim kursağımda kaldı. Sanki dünya başıma yıkılmıştı. Niye böyle düşündüğüme de bir anlam verememiştim. Kaderdi olabilirdi herkesin başına gelebilirdi. Bebeğimiz sağlıklıydı ya gerisinin ne önemi vardı ki… Bütün bu soru işaretleri kafamı kurcalarken bir anda gözlerim karardı ve bayılmışım uyandığımda fark etmiştim. Bebeğim gözlerimin önüne gelmişti anneciğim ben buradayım, beni duyabiliyor musun beni görebiliyor musun diyerek koşuyordu. Bende sorularına cevap vermek istiyor veremiyordum. Peşinden koşmak istiyor, koşamıyordum. Hiçbir şey yapamıyor öylece ağlıyordum.
    Çok geçmeden yavaş yavaş gözlerimi açmaya açtım. Gözümün önünde eşim vardı ve nedendir bilmem o da gizli gizli ağlıyordu. Hayal meyal hatırlamaya çalıştım gördüklerimi. Aniden bende ağlamaya başladım. Ali bey her ne kadar bizi yatıştırmaya çalışsa da duramıyor bir sel gibi gözyaşlarım akmaya devam ediyordu. Neden ağladığımı bende bilemiyordum. Neydi beni bu kadar üzen anlam veremiyordum. Göremeyebilirdi bu onun hayatının ya da bizim hayatımızın bittiği anlamına gelmezdi. Değişen hiçbir şey olmayacaktı. Ne olursa olsun o benim içimden bir parçaydı ve hepte öle olacaktı.
    O haberi aldıktan sonra artık daha dikkatli olmaya başladım. Bundan sonraki hayatım hep bebeğimle ilgilenecektim. Sonuçta doğduktan sonra onun eli, kolu, ayağı bütün her şeyi ben olacaktım. Yaşamı benim ellerim de olacaktım. Zorlu bir dönem beni bekliyor. Bunun için araştırmalar yapıyorum. Görme engellilerin neler yapabildiğini gördükçe daha sorumluluğumu hissedebiliyordum. Ama elimden gelen her şeyi yapacaktım. Asla çocuğumu karanlık dünyasına mahkûm etmeyecektim. Onunla bende büyücektim. Yapmadıklarımı yapacak, yaşamadığım duyguları yaşayacaktım. Onun güneşi olmaya kararlıydım. Rotasız bir gemi oradan oraya savrulmasına asla ama asla izin vermeyecektim. Tabi bütün bu düşüncelerime Altan da destek veriyordu. Çocuğumuz için yaşayacaktık bundan sonra…
    Ve aylar sonra beklenen zaman gelmişti, beklediğim ışığım doğmuştu. Acıyı ve sevinci bir arada yaşıyorduk. Kalbimizin prensi hiç bilemeyeceği hiçbir zaman göremeyeceği dünyaya gözünü açmıştı. O bu durumun farkında bile olmadan içten içten ağlayıp dikkatleri üzerine çekmeye çalışıyordu. Yakışıklı mı yakışıklı, tonton yanaklı, sarı saçlı çok güzel bir bebekti. İşte kördü ama çok güzel bir bebekti. Ağlayışıyla dünyaya merhaba demişti demesine ama hiçbir zaman o yosun yeşili gözlerini göremeyecekti. Büyüdüğünde aynaya bakıp anne bu kıyafetim olmuş mu, gözlerimi ortaya çıkarmış mı gibi soruları soramayacaktı. Ama her zaman ben hatırlatacaktım ona ne kadar yakışıklı bir çocuk olduğunu.
    Altan da çok sevmişti bebeğimizi. Baba olmuştu çok mutluydu. Devamlı bir beni bir bebeğimizi öpüyordu. Kendiyle böbürlenerek:
    —Çok yakışıklı bir çocuk bana mı benziyor ne? Deyip duruyordu. İlla kendine pay biçecekti ya…
    Sıra isim koymaya gelmişti fakat biz bu konuyu daha önce hiç düşünmemiştik ya da düşünmek istememiştik. Bir anda:
    —Bulut” olsun oğlumuzun adı, dedim. Neden böyle düşündüğümü de açıkladım.
    Bulut gibi saf ve temiz, her an kırılacak gibi narin ama bir o kadarda bütün zorluklara da dayanıklı olabilmesi için… Dört mevsimi birlikte yaşasın ki zorluğu, karı, kışı, ayazı, güneşi, yağmuru görsün. Hayata her şartta dayanıklı olsun bu küçücük bedeniyle dünyaya mağlup başlamışken bu isim ona hep ışık tutsun istiyorum, dedim.
    —Çok güzel bir isim. Bence de Bulut olsun, deyip alnıma bir öpücük kondurdu.
    ***
    Bulut,
    Hayat bana acımadan yummuştu gözlerini. Gelme sen bu dünyaya, hiçbir işe yaramayacağın bu dünyada ne işin var ki diyordu acımasızca. Diğerlerinden bir farkın var evet ama bu fark senin bir özelliğinin olduğu anlamına gelmez hatta tam tersine seni diğerlerinden küçük kılar. Kısacası doğmanın bir anlamı yok diyordu ya da çocuk aklımla ben
    böyle düşünüyordum nerden bilebilirdim hayatım ilerde çok olacağını.
    Bende engelleri aşmak, bir doruğa ulaşmak istemiştim. Gözlerimi açtığımda en güzel gözlerine sahip olan annemin gözlerini görmek, onun sıcaklığını hissetmek, hiç bırakmayacak gibi sarılmak sarılmak sarılmak… Belki doya doya sarıldım belki kokusunu en derinliklerime kadar çektim, hissettim hissetmesine ama gözlerim hiçbir zaman o güzel gözlere bakamadı. Hep kör bir karanlığa bakakaldı. Hep bir yanım eksik hep bir yanım kırık dökük olarak kaldı. Bir kum tanesi gibi hissediyordum kendimi. Hiçbir işe yaramayan sadece kumsalda boş boş duran ya da yeni doğmuş küçük bir balık ne yapacağını, nereye gideceğini bilmeyen, büyük bir balık gördüğünde ürken, korkan öylece donup kalan ve av olmayı bekleyen…
    İşte böyle gelmiştim hayata. Aniden atılmıştım bir fırtınanın ortasına. Bir oraya bir buraya savrulan yaprak misali…
    Şimdi dünyayı anlamaya çalışıyordum. Bana sunulanları keşfetmek istiyordum. Annemin elinin bana dokunuşunu, sıcacık nefesini, bal gibi öpüşünü ve tabi babamın hiç göremeyeceğim ağlayışını… O ağladıkça annem de ağlıyordu. Bunu daha hiç kavrayamadığım ya da anlam veremediğim, rasgele oynattığım ellerimin annemin yüzüne değmesiyle anlamıştım.
    Babamı da anlatmak istiyordum. Hayatımda onun farklı bir yeri vardı. Beni ilk kucağına aldığı zaman kırılacak bir nesneymişim gibi tutuyordu. Buna öyle gülmek geliyordu canım babam… Ama yinede beni sarması, bir annemi bir beni öpmesi çok güzeldi. Verdiği şefkati hissedebiliyordum. Fakat çok sert elleri vardı bunu da söylemeden geçemezdim. Yine ufacık ellerimle rasgele yüzüne vuruyordum. Bıyıkları olduğunu ellime batınca anlamıştım. Annem uzun boylu, esmer yakışıklı mı yakışıklı bir ada olduğunu söylerdi. Zaten ben doğduğumda da benim için tıp ki bana benziyor bak, Nehir dermiş. Kendisini övermiş çaktırmadan da.
    Ve annem… Yaşamı bana sevdiren kadın. İlk aşkım, ilk dünyam, ilk öğretmenim, ilk dostum, arkadaşım kısacası her şeyim… Her ümidim kırıldığında coşturan, düştüğümde kaldıran, beni hayata biricik dayanağım… Gözleri ufka kadar uzanan mavi bir sonsuzluk… Yaşanmışlığın verdiği ince çizgiler, derin halkalar ama yinede tebessümünden hiçbir şey kaybetmeyen muhteşem bir yüz...
    Onunla aramızda hep çok özel bir bağ vardır. Her hareketimi anlar, moralim bozulduğunu görür elinden ne geliyorsa yapar ve beni mutlu etmeyi başarır. Beni mutsuz görmeye hiç dayanamazdı bazen sinirlenip kızıp bağırıp çağırsam da hiç sesini çıkarmadan yanımdan ayrılır, bir saat sonra gelir derdimi dinlerdi güzel annem. Bende önce özür diler, gönlünü alırdım tabi kıyamaz hemen kabul ederdi ve alnıma bir öpücük kondurur sonrada sorunumu paylaşır, birlikte çözüm bulurduk.
    ***
    Annem,
    Bebeğimizi artık evimize getirmiştik. Her ihtiyacıyla bizzat ben ilgileniyordum. Arada annem ve kayınvalidem yardıma geliyorlardı. Ama ben yinede onlara fazla bir yük bırakmazdım. Altan da yardım ediyordu zaten.
    Ona öze oyuncaklar almıştım. Daha sesli çok oyuncaklar… Duyup tepki verebilmesini sağlamak için, göremese de duyusal zekâsını ve elle kavrama yeteneğini kazanması için… Kulağına hoş gelen sesleri duyunca gülümsüyordu. Bu mutluluğu hiçbir şeye değişmezdim. O mutlu olduğu sürece hayatta, bu benim de mutluluğum demekti. Onun hayatı demek benim hayatım demekti.
    Bebeğimin hayatı benim ellerimdeydi, ona ben hayat veriyordum. Gözü görmese de renkli duygular tattırtmak istiyordum ona. Işık olup ona hep rehber olacaktım. Zamana bırakmıştım artık her şeyi… Zaman her şeyin ilacı derler inşallah bizim hayatımızı da o yönde etkiler.
    Artık bebeğimiz güneş gibi doğup serpiliyordu. Çok akıllı bir çocuktu, her şeyi çok çabuk kavrayabiliyordu. Yürümeyi çok çabuk öğrenmişti. Tabi bir yerlere çarpmasın diye ben yardımcı oluyordum. Nerde sesimizi duysa oraya doğru paytak paytak penguenler gibi yürürdü.
    Zaman çocuğumla daha başka geçiyordu. Görmesi için gözü, tutması için eli, yürümesi için ayağı oluyordum. Her sabah o sımsıcak rengiyle bile insanın içini ısıtan güneşi görmesi, temmuz ayında etrafında ötüşen kuşları, böcekleri görmesi, o tazecik kokularıyla papatyaların arasında koşup oynaması, gezmesi, her gözünü açtığı zaman koşu babacığım, anneciğim deyip boynumuza atlaması için yapabileceğim elimden hiçbir şey yok ne yazık ki…
    ***
    Bulut,
    Zaman geçiyor, ağaçlar yaşlanıyor, yapraklarından ayrılıyor, yeni hayatlara yelken açıyorlardı. Kuşlar göç ediyor, karlar yağıyordu. Bir gün böyle bir günde annem bana bir hikâye anlattı. Tan anlamıyla hikâye olmasa da güze bir olaydı. Karlar yağdığında kardelenler yaşam çabası verirlermiş sırf güneşi görebilmek için. Güneşi gördüklerinden sonrada boyunlarını bükerlermiş. İlk duyduğumda çok şaşırmıştım. Sırf güneşi görebilmek bu kadar nedendi? Güneş bu kadar güzel ya da etkileyiciydi demek. Kardelenlerin amacı bu muydu yani. Doğup bin bir zorlukla karı aşıp belki de bir insan gibi ucunda ölüm olsa da hedefe ulaşmak…

    Annem bana bu doğa olayını anlattığında daha çok küçücüktüm. Beklide bunu hiç anlayamayacağımı düşündüler yaşımdan dolayı oysa ben gayet iyi anlamıştım. Kalbimin en derinliklerinde hissetmiş, hayat gayem haline getirmiştim. Bende güneşi görene kadar elimden ne gelirse gelsin yapacak, yılmayacak, usanmayacak başaracaktım. Her ne kadar ufukları, dünyayı hiç göremeyeceği bilsem de!
    Zaman biraz daha büyüdükçe zavallı meleğim elin ne gelirse bana öğretmeye çalışırdı.1.2.3.4… diye saydırır; a,b,c… diye harfleri tanıtırdı. Hadi bunlar kolaydı neyse ama ya renkler… Renkleri nasıl algılayacaktım. Tuttuğun nesnelerin, oyuncakların, kıyafetlerimin arabalarımın, topun, balonun, tahtanın hele de saçlarımın rengi. Benim için ne anlam ifade ediyordu ki… Sadece koca bir HİÇ…
    Bir işe yaramadıktan sonra ne yapacaktım sarıyı, maviyi, beyazı, siyahı, kırmızıyı, turuncuyu… Bütün bunlar neydi ki? En dikkatimi çekende beyazdı. Zaten derken bile içine bir huzur doğuyordu. Annem hep söylerdi. Beyaz saflık demekmiş, insanların kalplerinin güzelliği de beyaza benzemeliymiş. Onun gibi olsun ki kötüyü-iyiyi ayırt edebilsin. Ne var ne yok göstersin, ortaya çıkarsın. İçinde bir nebze olsun kir, toz, çamur, kötülük barındırmasın. Barındırsa da kolayca görülebilsin, fark edilebilsin. Karanlık köşelere kaybolmasın. Gizli odaların küflü sandıklarında yıllanmasın, yaşlanmasın diye.
    İşte o renklerden birini çok iyi biliyordum. O da siyah… Bu karanlık dünyamda bir o rengi biliyordum. Çünkü her gün, her saat, her saniye siyahın ve karanlığın içinde boğuluyordum. Görebildiğim tek boşluktu.
    Sonra evleri anlatırdı annem. Binaların taştan beton yığınları olduğunu, kat kat, boy boy olduğunu söylerdi. Acaba nasıldılar? Hayal etmeye çalışırdım hep o küçücük aklımla. Evleri üst üste diziyorlardı herhalde. Tıpkı oyuncak logolar gibi…
    Oyuncak logolar gibi olduğunu da nerden düşünmüştüm. Bir gün annem bana hediye olarak oyuncak logolar almıştı. Çok sevinmişti. Çünkü bu oyuncağım diğerlerinden çok farklı çok eğlenceliydi. Ellerimle tutabiliyor, kavrayabiliyor, istediğim şekli verebiliyordum. Annemin de yardımıyla arabalar, evler, ağaç, uçak aklımıza ne gelirse yapıyorduk. Binaların böyle olduğunu da buradan çıkarmıştım. Logolar üst üste dizip istediğin şekli ver ne güzeldi.
    Babam da işten arta kalan zaman da benimle ilgilenirdi. Beraber oyunlar oynardık. Bana güzel güzel masallar anlatır, hikâyeler okurdu. İşleri ne kadar yoğun olursa olsun ya da ne kadar yorgun olursa olsun eve geldiğinde önce bana sonrada anneme bir öpücük kondururdu. Canım babam hiçbir zaman eksikliğini hissettirmedi. Anneme de her zaman destek oldu, beraber zorlukları aştık. Hayatta hep bizim için uğraştığını söylerdi. Bir çınar ağacı gibi hep başımızda durmuş, kök salıp ailemizi korumak için elinden geleni yapmıştı. Bunu adeta bir görev olarak bilmişti.
    Bir gün annemle ben her zamanki gibi evde oturmuş, annem bana hikâyeler anlatıyordu. Birden zil çaldı. Gelen babammış ve aniden içeri gelip bana bir öpücük kondurarak:
    —Hadi, kalkın gidiyoruz, dedi.
    Birden şaşırdım. Bu saatte en azından akşam olmuştu. Nereye gidebileceğimizi düşünürken babam:
    —Size bir sürprizim var. Eminim çok sevineceksiniz. Hadi bulut sende çok beğeneceksin oğlum, dedi.
    Annem ise hiç sesini çıkarmadan öylece dinliyordu. Zaten kıyafetlerini giymişti. Ama bana belli etmemeye çalışıyordu. Sonra annem kıyafetlerimi giydirdi. Pantolonumu giydirdi. Üzerine de masmavi, çizgili bir gömlek giydirmiş. Çok yakışıklı olmuşum annem öyle söyledi.
    —Bütün kızların gözleri benim oğlumda olacak ama ben seni çok kıskanırım, dedi. Bende:
    —Merak etme anneciğim, ben hiçbirine bakmam benim tek aşkım sensin, dedim. O anda annem boynuma sarıldı. Bende ona sarıldım tabi.
    Babam kornayı çalarak evden bir türlü çıkamadığımızı anlatmaya çalışıyordu. Annemde bende koşa koşa arabaya bindik.
    Kısa bir yolculuğun ardından gideceğimiz yere varmıştık. Annem kapıyı açar açmaz oyuncak ve müzik seslerini işitmiştim. Müthiş bir şeydi bu. İlk kez bu kadar yoğun bir sesle karşılaşıyordum ama yine de çok sevmiştim. Çok mutlu olmuştum. Bu ses bana sanki onlarca, yüzlerce müzik kutusu bir araya gelmiş ve bir anda çalmaya başlamışlar gibiydi. Eğlenceli ve hoş bir sesti. Derken babam kulağıma fısıldayarak:
    —Bulut, bil bakalım burası neresi? Dedi.
    Birden bağırarak:
    —Lunaparkkkkk… Dedim.
    Hayatımın en mutlu anlarından birini yaşıyordum. Annem ve babam elimden tuttular ve koşmaya başladık. Atlıkarıncadan, salıncağa, uçan arabalardan, ahtapota, çarpışan arabaya ne kadar oyuncak varsa tek tek bindim. Tabi annemde babamda benle birlikte. Onlarda çok mutlular çocuklar gibi şendiler. Sanki çocukluk zamanlarına dönmüşlerdi. Hepimiz çok mutluyduk. Daha sonra yorgunluk belirtileri yavaş yavaş kendini gösteriyordu. Bir yerde oturup dinlenmeye karar verdik. Babam bize pamuk şekeri aldı. Çok yumuşak ve tatlıydı. Hoşuma da gitmediği söylenemezdi. Elim, yüzüm her tarafım şeker olmuştu. Komik olduğunu düşünüp gülmeye başladım. Ardından da mısır yedik tuzlu tuzlu. Tek kelimeyle nefisti.
    Derken evimize gitmeden önce uçan balonlardan aldı babam. O da beyaz renkliymiş tıpkı benim ismimdeki bulutlar gibi. Babam:
    —Dilek tutup balonu havaya bırak tamam mı oğlum, dedi.
    Bende hayatta tek istediğim olan annemin bana küçükken anlattığı kardelen gibi güneşi görebilmeği diledim ve tüm kalbimle isteyerek balonu uçurdum. Belki ben hiçbir zaman güneşi göremeyecektim ama hayatta boş insan olmamakta bir nevi güneşi görebilmek değil midir? Kendim göremesem de balonum ulaşacaktı güneşe. En azından bu olası bir durumdu. Öyle değil mi?
    Gidişine bakarcasına kafamı gökyüzün diktim. Siyah bir ufka doğru diktim gözlerimi. Bir ışığın ufka gidişini izlercesine… Bir gün bende ulaşacaktım göklere, en tepede dimdik duracaktım. Buna bütün yüreğimle inanıyordum.
    Annemin artık gitme vaktimizin geldiğini ve uyku saatimin çoktan geçtiğini söylemesiyle irkildim. Annem, abam ve ben el ele arabaya doğru yürümeye devam ettik. Aramıza bindikten hemen sonra:
    —Babacığım bu güzel hediye için teşekkür ederim. Çok mutlu oldum. Hayatımda hiç unutamayacağım bir gündü. Yine gelebilir miyiz? Dedim. Babam ise:
    — Ne demek oğlum tabiî ki yine geliriz. Sen yeter ki iste. Her şey senin için, dedi.
    Annemde bana katıldığını belirterek babamın yanağına bir öpücük kondurdu. Ve evimize doğru yol almaya devam ettik. Evimize geldiğimizde uyuyakalmış olduğumu fark ettim. Babamın kucağında yatağıma gittim. Annem üzerimi değiştirdi. Ben ise gözlerimi bile açamadan öylece uyumuşum. Sabah kalktığımda rüyamı hatırladım. Balonum en zirveye ulaşmış, bana çağırıyordu. Sende gel Bulut dercesine…
    ***
    Annem,
    Zaman hızla geçiyor. Bulut da büyüyor, serpiliyordu. Söylediğim bir kelimeyi dahi olsun unutmuyor, bana hatırlatıyordu. Bulut’ un bu zekâsını daha da geliştirmek, en azından bir okula giderek daha kapsamlı bir eğitim almasını sağlamak istiyordum. Ben evde az çok veriyordum kendi çabalarımla ama bu eğitim nereye kadar yaralı olur bilmiyordum. Bu düşüncemi Altan’ a da açtım. O da direk:
    —Çok iyi düşünmüşsün hayatım, işlerin yoğunluğundan bunları düşünmek hiç aklıma gelmedi, dedi.
    Yarın ilk işimiz bu olacaktı. Bu konuyu Bulut’a hiç açmadık. Gittiğimiz zaman okula orada anlatacaktım her şeyi. Okul ortamında belki o da daha istekli olur diye düşündüm. Şimdi anlatırsam belki üzülür, istemez ya da kırılır onu bıraktığımızı falan düşünür. Böyle düşünmesini asla istemem.
    Sabah olduğunda çok güzel bir kahvaltı sofrası hazırladım ve herkesi uyandırdım. Oğlumun sevdiği bütün kahvaltı çeşitlerini güzelce hazırlamıştım. Mis gibi kokularınca beyler her şeyi unuttu ve direk kahvaltıya daldılar. Kimsenin ben umurunda değildim. Birden oğlum ağzı dolu bir şekilde:
    —Anneciğim eline sağlık her şey çok güzel olmuş, dedi. Bende:
    —Karnını doyurduysan üstünü giydireyim. Sana babanla bir sürprizimiz var, hem bu senin gelecek hayatınla ilgili, eminim seninde hoşuna gidecek, dedim.
    Bulut heyecanlı görünüyor, sabırsızlıkla üzerini giydirmemi istiyordu. Elini tuttum ve odasına götürdüm. Üzerini giydirirken birkaç soru sordum:
    —Oğlum, sana bir soracağım ama bana doğru cevap vereceksin. Çevrende arkadaşların olsa öğretmenin olsa sana bir şeyler öğretse mutlu olur musun? Dedim. Hiç düşünmeden:
    —Ben seni bırakmak istemiyorum anne, sende beni bırakma olur mu? Hem arkadaşlarım olur da beni sevmezse dalda geçerlerse benimle ya da öğretmenim kızarsa yapamayınca… Dedi.
    Bunları duyduğumda çok üzüldüm demek ki kafasında hep soru işaretleri varmış ama ben bunların farkında bile değilmişim. Ben nasıl bir anneydim ki kaç yıldır çocuğumu tanıyamamışım. Bütün bu düşüncelerle boğuşurken:
    —Annecim şaka yaptım tabiî ki isterim arkadaşlar, öğretmen bir sürü boya her şey… Düşünsene ne güzel olur. Yoksa bende okula mı gideceğim? Der demez yüreğime su serpildi. Üzerini giydirdim ve:
    —Artık gitmeye hazırız. Çok mutlu olacaksın, dedim.
    Altan da bizi bekliyordu, ona her şeyin yolunda olduğunu, hiçbir sorunumu kalmadığını fısıldadım. Artık gitmeye hazırdık.
    Yol boyunca Bulut sürekli soru sordu. Nereye gidiyoruz? Ne yapacağız? Merak ediyorum cevap versene anne. Okula mı gidiyoruz? Yoksa benimde arkadaşlarım olacak? Gibi çeşitli sorular… Tek tek cevap verdim sorulara ama soru yığını bitmek bilmedi.
    —Biraz daha sabretmelisin canım, gideceğimiz yere az kaldı merak etme, dedim.
    Görme engelliler okuluna gelmiştik. Tabii bunu ona daha uygun bir dille anlattım. Onun gibi arkadaşlarının olduğunu, burada okuma yazma öğreneceğini, artık sıkılmaya vaktinin kalmayacağını anlattım. Başta bayağı sorun çekmemizi karşın şimdi her şey yolundaydı. O gün okulu gezdik, öğretmeni ona tek tek anlattı, konuşmasıyla oğlumu ikna etti. Bizim de artık içimiz daha rahattı çocuğumuz güvenilir ellerde diye. Sınıfını gördük, oğlum sırasına oturdu. Çok heyecanlandığını söyledi. Onun gibi bizimde yüreğimiz pır pır ediyordu. Bizde onunla tekrar yaşıyorduk ilkokul anılarımızı. Tekrar o yıllara dönmüştük meğer ne çok özlemişiz çocukluğumuzu.
    ***
    Bulut,
    Artık büyümüştüm. Okula gitme vaktim gelmişti. Zorluklarla karşılaşmak lazımdı artık. Sert fırtınalara dayanmak istiyordum. Normal bir insan değildim işte. Hiçbir zamanda olamayacağım. Kalemi eline alıp doğru dürüst bir yazı bile yazamayacağım. Nasıl geçecekti bu yıllar…
    Küçücük beynimi kemiren sorulardan kurtulmak, rahat bir nefes almak istiyordum. Belki de okula gitmem tüm bunların bir çözümü olacaktı ya da sadece bir kaçış yolu… Hayatın ne getireceği belli olmazdı yaşayıp görecektik ne varsa…
    Okula başlamıştım. Her gün gidip geliyordum. Çok güzel zaman geçiriyordum. Annem okula başlamadan önce her şeyi anlatmıştı. Okulun nasıl bir yer olduğunu, sınıfları, okulun içinde olanları aklıma takılan her ne varsa anlatıyor bütün sorularıma cevap veriyordu.
    ***
    Annem,
    Bulut’un okula başlaması demek zorlukların daha da katlandığı anlamına geliyordu. Her şeyin üstesinden gelecektik. Çünkü Bulut’ u elinden artık üç kişi tutuyordu.
    Artık bizim oğlumuz ilkokul 1.sınıfa gidecek kadar büyümüştü. Kendi güzelliğini göremeyecek kadar küçük ve ışıksızdı gözleri. O her durumda hayatla boğuşmak, hayatı kazanmak ve hayat boyu güzelliği tadacak bir çocuktu.
    Kısa sürede okulu, öğretmenini de sevdi ve onunla güzel bir ilişki kurdu. Aslında ilkokul öğretmeniydi önemli olan, onu hayata bağlayan, ona bilgi yükleyen, ona ışık olup göz olup onun görmesini sağlayan… Ben oğlumu öğretmenine emanet edecektim ve gün boyunca onla olamayacaktım bu süre zarfında hep öğretmeni yanında olacaktı. Öğretmeni arkamı döndüğümde hiç gözümün arkada kalmayacağı bir kadındı. Emekli olmayı düşünüyormuş biz okula gitmeden önce karar vermişti. Biz gittiğimizde Bulut’u gördüğü anda kararını değiştirmiş. Çünkü onda bir ışık gördüğünü söylemişti. Bununla gurur duymuştum.
    Ve oğlumu okula bırakıp eve geliyordum her gün. Yılmadan usanmadan… O da öğretmeninden çok memnundu ve öğretmenini çok sevmişti kısa sürede… Oğlumunda bana hep söylediği bir söz vardı:
    “ Karanlık dünyamı aydınlatan öğretmenimdir benim…”
    Okulu ilk bir ay çok iyi gitmişti. Çocuğumun farklı özelliklerini ve değişik durumları sevdiğini fark ettim ve ona öğretmeniyle hep destek olduk. Her zaman olduğu gibi.
    Bulutla yine bir gün okula gidiyorduk. Ve bana bir soru sordu:
    —Anne benim hiç gözleri gören arkadaşlarım olmayacak mı? Dedi. Ve ona şöyle cevap verdim:
    —Neden olmasın canım benim. Çevrendeki hissettiğin tüm arkadaşların senin arkadaşın olabilir.
    Gülümsemesini yarıda keserek:
    —Ama onlar benimle oynamak istemez ki, yanlarına beni almaz ki. Ben körüm göremiyorum, oynayamam ki onlarla. Benimle dalga geçerler, dedi birden. Ben artık alışmıştım bu sorularına. Kendimi hemen topladım ve:
    —Bak güzel oğlum. Sen muhteşem bir çocuksun. Ne olursa olsun tüm insanlar başka insanlara ihtiyaç duyar. Bu dünyamızın kanunudur ve böyle de devam eder. Ne olursa olsun insanlar hakkında önyargılı olmamalıyız. Hayat bu ne zaman ne şekilde insanları çıkarır bilemezsin yavrum.
    Ve Bulut’un yüzünde bir gülün açması gibi gülümsemesini gördüm. Çok mutlu oldum oğlumu teselli ettiğim için.
    —Anneciğim iyi ki varsın ve iyi ki benim annemsin, dedi yine gülümsemesine devam ederek. Birbirimize sıkıca sarıldık hiç bırakmamacasına…
    Artık okula varmıştık. Bu durumu, bana sorduğu soruları öğretmenine anlattım. Öğretmeni bu durumun bir bakıma güzel bir gelişme olduğunu, çevresini tanımaya çalıştığını söyledi. Tabii bu sorulara benim cevap vermemi ve ikna etmemi söyledi. Bu yüzden de üstüme düşen sorumluluğun daha da arttığını söyledi. O günden sonra daha dikkatli olmaya çalıştım. Yanıtsız hiçbir soru bırakmamaya çalıştım.
    Okulda arkadaşlarıyla iyi geçiniyordu ve bir o kadar da çevresine olan ilgisi git gide daha da güçleniyordu. Hayata baktığı çerçeve değişiyordu. Küçük yaşta hayata atılmıştı, bakış açısı değişiyordu daha da olumlu olmaya çalışıyordu hayata karşı. Zamana bırakmıştı her şeyi. Zamandı tek ilacı öyle diyordu bana.
    O küçücük bedeninde kocaman bir yüreği barındırıyordu. Küçülmüşte büyümüş gibiydi sanki.
    ***
    Bulut,
    Bir gün öğretmenimiz bize bir hikâye anlatacağını söyledi. Hepimizin sessiz olmasını ve onu dinlememizi istedi. Anlatmaya başladı.
    Adamım biri ilk defa gittiği küçük bir kasabada şaşkın şaşkın gezindikten sonra yol kenarında duran bir arabanın yanına gitmiş ve arka koltukta tek başına oturan çocuğa:
    —Buraların yabancısıyım, demiş. Parkın hemen yanı başındaki fırını arıyorum, buraya çok yakın olduğunu söylediler.
    Çocuk arabanın camını iyice açtıktan sonra:
    —Bende buraya ilk defa geliyorum, demiş. Ama sağ tarafa gitmeniz gerekiyor herhalde. Adam çocuğun da buraya yabancı olmasına rağmen bunu nasıl anladığını sormuş ister istemez.
    Çocuk:
    —Ihlamur çiçeklerinin kokusunu duymuyor musunuz? Kuş cıvıltıları da oradan geliyor zaten deyip gülümsemiş.
    —İyi ama demiş adam. Bunların parktan değil de bir ağaçtan geldiği ne malum?
    —Tek bir ağaçtan bu kadar yoğun koku gelmez, diye atılmış çocuk. Üstelik manolyalar da katılıyor onlara. Hem biraz derin nefes alırsanız, fırından yeni çıkmış ekmeklerin kokusunu da duyacaksınız.
    Adam, gözlerini hafifçe kısarak denileni yaptıktan sonra cebinden bir kâğıt para çıkartıp teşekkür ederken fark etmiş onun kör olduğunu.
    Çocuk ise, konuşurken bir anda sözlerini yarıda kesmesinden anlamış adamın kendisini fark ettiğini. Işığa hasret gözlerini ondan saklamaya çalışırken:
    —Üç yıl önce bir kaza geçirmiştim, demiş. Görmeyi o kadar çok özledim ki. Sizinkiler sağlam değil mi?
    Adam çocuğun tarif ettiği fırına yönelirken:
    —Artık emin değilim, demiş. Emin olduğum tek şey, benden iyi gördüğündür…
    Ve sonra bunu sizin üzülmeniz için anlatmadım bunu asla istemem zaten dedi. Sizle çok önem veriyorum ve bir gün sizi yükseklerde görmek istiyorum. O yüzden bu hikâyeden bir ders çıkarmanızı istiyorum. Hayatta hep bir hedefiniz olsun. Olumsuz bir durumla karşılaştığız da bu hikâye aklınıza gelsin ve asla yılmayın tek isteğim bu…
    Bu hikâye beni çok etkilemişti. Biz de o çocuk gibi olabilirdik. Önemli olan kalp gözümüzün açık olmasıydı diğerlerinin fazla da bir önemi yoktu. Kendimi geliştirip büyümek istiyorum. Ders bitiminde öğretmenim yanına gittim:
    —Öğretmenim size söz veriyorum bende engelimle savaşacağım asla boyun eğmeyeceğim bu durumuma. Bizim hep ışığımız olacaksınız. Sizi çok seviyorum deyip sarıldım.
    O da çok duygulanmış ağlıyordu. Diğer arkadaşlarımda geldi ve kocaman bir çember gibi sarmıştık öğretmenimizi. O da bize:
    —Bende sizleri çok seviyorum canlarım benim, dedi. Sizlere o kadar çok güveniyorum ki. İlerde arkama dönüp baktığımda nasıl bir gençlikle karşılaştığımı düşününce sizlere daha sıkı bağlanıyorum. Hiçbir zaman engelinize takılmayıp daima ileriyi hedefleyin olur mu?
    Bizlere hep o öğretmişti ümitli olmayı, sabırlı olmayı, yılmamayı, daima ileriye koşmamızı işte bu yüzden onu çok seviyordum ya.
    ***
    Annem,
    Artık her şey yolundaydı. Oğlum artık bana umut kaynağı oluyordu. Kendisiyle beraber bizleri de büyütüyordu. O kadar okumuş olmama rağmen onla her gün yeni fikirler, düşünceler, olaylar hayatta ne varsa tekrar tekrar öğreniyordum. Yaşama onunla beraber daha farklı açılardan bakıyordum. Kendimi daha da çok geliştirmemi sağlıyordu.
    Beraber büyümüştük zamanla. Hayatın tüm zorluklarına katlanmış ne yaşarsa yaşasın oğluma kol kanat germiştim. Olgunlaşmıştık bir nevi. Ya da beraber yaşlanmıştık.
    Bir gün Bulut’u okuluna bırakıp evime geldikten yarım saat sonra telefon çaldı. Birden irkildim ve sanki bir şeyler olduğunu sezmiştim. Telefona koşup:
    —Alo dedim.
    Karşı taraftan gelen ses kalın bir erkek sesiydi. Ne olduğunu anlamaya çalışıyordum. Kimdi bu? Bu saatte neden aramıştı? Diye düşünürken:
    —Alo hanımefendi biz 155 ten arıyoruz. Acilen en yakın karakola gelmeniz gerekiyor, dedi.
    Birden sesim soluğum kesilmiş, donakalmıştım. Aklım, beynim her noktam donakalmıştı. Karşıdan gelen ses:
    —Alo hanımefendi alooo dedi.
    Kendimi toplamaya çalışarak:
    —Tamam, hemen geliyorum dedim zar zor.
    Hemen koşarak kıyafetlerimi giydim ve en yakın karakola gitmek için yola çıktım. Arabadan nasıl çıktım, nasıl karakola girdiğimi hatırlamıyorum. Direk bir odaya girdim. Soğuk kanlığımı korumaya çalışarak:
    —Beni aramıştınız, ne oldu ne var bana biri açıklama yapsın ne olur? Diyerek beni arayan polisin odasına girmişim, farkında bile değildim. Görevli biri:
    —Sakin olun hanımefendi. Oturun lütfen her şeyi anlatıcağız, dedi
    Oturup bir bardak su içtikten sonra anlatın dercesine görevliye baktım. O da bana dönerek daha çok şaşkın, ne söyleyeceğini bilemez halde:
    —Bu durumda böyle şeyler nasıl söylenir bilmiyorum ama eşiniz bir trafik kazası geçirdi, dedi.
    Lafının bitirmeden:
    —Yoksa eşime bir şey mi oldu? Doğruyu söyleyin öldü mü? Dedim.
    Memur bir şey söyleyemedi sadece:
    —Maalesef, diyebildi.
    —Peki, nasıl oldu bu durum. O çok dikkatlidir, asla trafik kurallarını ihlal etmez. Hayatta yapmaz. Daha bu sabah yolladım onu işe. Şimdi ise öldü diyorsunuz. Ben ne yapacağım, u durumu oğluma nasıl açıklarım. Beni lütfen onun yanına götürür müsünüz? Diyebildim sadece ağlayarak.
    Altan’ın yanına giderken durmadan ağlıyor, ne yapacağımı bilemiyordum. Sanki elim kolum bağlanmıştı. Bütün yaşadıklarımız gözümün önünden geçti. Hele de Bulut’la yaşadıklarımız… Şimdi her şey rayına tam oturmuşken yine bir olumsuzluk olmuştu. Oğlum tam da kendine güveni varken hayatı için çabalarken bu niyeydi?
    Yol boyunca öylece düşünüp sadece dışarı baktım. Hayata lanet ettim. Neden hep bizim başımıza geliyordu? Neden Allahım neden? Çektiğimiz çile yetmemiş miydi? Daha çok çekecek miydik bu hayattan? Soru soru soru… Yine beynim allak bullak olmuştu.
    Derken hastaneye varmışız farkında bile değildim. Memur beyler beni morga götürdüler. Kimliğini tespit etmem gerekiyordu. Benim amacım o değildi ki. Hayat ortağımı, kader eşimi kaybetmiştim ben. Onu öylece yatarken ölmüş bir şekilde görünce sanki içimden bir parça kopmuştu. Son bir kez öptüm yanağından gözlerim kararmış, bayılmıştım.
    Hayatım bir anda değişmiş. Her şey alt üst olmuştu. Beni nasıl bırakmıştın Altan? Bütün sorumluluğu şimdi bana bırakıp gitmişsin. Ben hayata sensiz nasıl devam ederdim? Şimdi ne yapacaktım, kimi sabah kaldıracaktım, kim sabah uyandığında yanağıma bir öpücük kondurup günaydın, aşkım diyecekti? Nerdesin şimdi kim bilir?
    Memur beyler beni uyandırmak için ne varsa yapıyor, kolonya koklatıyorlar, suyla yüzümü yıkıyorlardı. Bütün bunların farkında olmama rağmen uyanamıyordum ya da uyanmak istemiyordum. Kalktığımda ne olur Allah’ım bütün yaşadıklarım, duyduklarım, hissettiklerim bir rüya olsun. Hiç yaşamayayım bu duyguyu, Altan hep yanımda olsun, hiç ayrılmayalım.
    Yavaş yavaş gözlerimi açmaya çalışıyordum. Yaşadıklarımın rüya mı gerçek mi olduğunu düşünürken polis memuru:
    —Hanımefendi, hadi kalkın, kendinize gelin, hadi uyanmaya çalışın diyordu.
    Ne yazık ki her şey gerçekmiş. Onca ağlama, üzülme gerçekmiş. Sık bir sesle:
    —Tamam, ben iyiyim, iyiyim dedim.
    Yavaşça yattığım yerden kalkmaya çalışırken:
    —Eşimi ne zaman alabilirim, dedim.
    Polis memuru:
    —Kısa süren işlemlerden sonra hemen alabilirsiniz. Merak etmeyin, dedi.
    Bu arada Bulut’u hep unutmuştum. Okuldan alınması gerekiyordu. Ona hiçbir şey söylemeyecektim. Daha sonra onun anlayacağı bir dilde anlatacaktım. Onun kat kat üzülmesini asla izin vermeyecektim. Annemi aradım ve:
    —Anneciğim, bugün bulut’u sen alır mısın? Dedim ağlayarak.
    Annem heyecanlı bir sesle biraz da tedirgindi:
    —Ne oldu kızım, neyin var, neden ağlıyorsun? Dedi.
    —Anne dedim ağlamaya devam ederek. Altan trafik kazası geçirmiş, o artık yok, diyebildim.
    —Ne diyorsun sen kızım. Nerdesin söyle hemen yanına geleyim, dedi.
    Biraz kendimi sakinleştirmeye çalıştım. Annemin de fazla heyecanlanmaması için. Onu düşünüyordum şimdi de. Ona da bir şey olursa nasıl yaşardım ben.
    —Anneciğim lütfen sakin ol. Sen sadece git Bulut’u al ve ona hiçbir şey belli etme olur mu? Oğlum bu durumun farkında olmasın tamam mı anneciğim? Normal bir günmüş gibi davran ve beni bugün gelemeyeceğimi söyle. Cenaze işlemleriyle uğraşacağım. Tamam mı anne?
    Annem şok olmuş bir vaziyette:
    —Tamam da kızım. Tek başına nasıl halledeceksin, yardım ederdim en azından sana. Moral olurdum.
    —Anneciğim sen sadece dediğimi yap, yeter. Ben halledeceğim her şeyi hadi görüşürüz. Oğlumu öp benim için olur mu? Dedim.
    Ve daha sonra telefonu kapattım. İşlemleri yapmak için üste kata çıktım. Formaliteler bitmek bilmiyordu. Ne kadar dilekçe varsa aldım, yazdım gerekli yerlere verdim. Bütün işlemler bitmişti artık.
    Sonunda alabilmiştim hayat arkadaşımı. Hiç kimseye haber vermeyecektim. Onu tek başıma uğurlayacaktım sonsuzluğa. Kimseye ihtiyacım yoktu. Kimse umurumda bile değildi sadece oğlumu düşünüyordum. Bir tek o acıtıyordu yüreğimi, ona bu durumu açıklayacağım zaman ne hissedeceğini düşününce kahroluyordum adeta ölmek istiyordum. Yaşananlara lanet okuyordum. Daha ne kadar küçük bir çizgi üzerinde yürüyecektik daha ne kadar hayat ayağımıza çelme takacaktı.
    En kısa sürede cenaze işlemleri tamamlandı e artık onu ebedi sonsuzluğa uğurlayacaktım. Daha bu sabah yanımda olan eşim, dostum, sırdaşım, oğlumun babası şimdi toprağın oluyordu. Zaten içi bomboştu, organlarını bağışlamıştım. O yaşayamamıştı ama en azından onun organlarıyla birçok kişi hayat bulsun istedim. Hayat bize gülmedi ama başkalarının yürek acısı bitsin istedim. Ufak bir gülümse yaratmak istedim suratlarında. O gülümseme benim için her şeye değerdi.
    Artık toprağa emanet ediyordum onu. Ağzım susmuştu bir kelime bile söyleyemiyordum. Dilim konuşmak bağırıp haykırmak istiyordu. Yapmak istesem de yapamıyordum, kalbime gömmüştüm her şeyi içime atmıştım. Ne kadar uğraşsam çabalasam da o artık bu gerçeği kabullenip susmuştum.
    Sadece ağzımdan şu kelimeler dökülmüştü.
    —Korkma aşkım, yalnız kalmayacaksın elbet bir gün yine buluşacağız. Sana söz veriyorum, dedi.
    Aniden oradan ayrıldım ve koşmaya başladım. Neden koştuğumu, ne düşündüğümü düşünmeden sadece koştum koştum koştum… Arabama bindim ve oğlumun yanına gitmek istedim. Yol boyu Altan’ı düşündüm. O bensiz ne yapardı tek başına ama söz vermiştim onu yalnız bırakmayacağıma.
    Çok geçmeden annemin evine varmıştım. Arabayı öylece bırakıp zile bastım sabırsızlıkla. Annem:
    —Kızım iyi misin? Kendine gel bir şeyler söyle dedi yüksek sesle.
    —Anne çekil önümden oğlum nerede? Dedim. Kimseyle konuşmak istemiyordum. Sadece oğlumu görmek doya doya sarılmak istiyordum tek isteğim buydu.
    Oğlumu görür görmez hiç bırakmamacasına sarıldım, öptüm doya doya. İçimden:
    —Seni çok seviyorum oğlum, beni affet. Bir gün sende beni anlayacaksın. Belki benden nefret edeceksin. Ama anlayacaksın buna tüm yüreğimle inanıyorum, dedim.
    Oğlum bir şeyler sezmiş olacaktı ki:
    —Anne ne oldu, neyin var, nerdeydin bu zamana kadar ne yaptın? Neden bana böyle sarıldın ki şimdi. Sen ağlıyor musun? Dedi. Bende ne diyeceğimi bilemeyerek:
    —Hayır, oğlum nereden çıkardın bunu? Seni çok özlemişim ondan böyle sarıldım, deyiverdim kendi yalanıma kendim de inanmayarak.
    —Oğlum dedim. Ben kısa bir yolculuğa çıkacağım babanla tamam mı güzel oğlum. Beni sakın merak etme en kısa sürede yanında olacağım, sakın bana kızma, anneanneni de üzme olur mu canım? Dedim. Oğlum da büyük bir olgunlukla:
    —Tamam anneciğim, seni çok özleyeceğim çabuk gel olur mu? Dedi. Seni çok seviyorum, dedi. Bende:
    —Seni çok seviyorum oğlum bunu sakın unutma tamam mı Bulut’um, dedim ve alnına kocaman bir öpücük kondurdum. Anneme de:
    —Hoşça kal anneciğim, seni çok seviyorum, oğluma çok iyi bak olur mu diyerek evden koşa koşa ayrıldım. Artık gönül rahatlığıyla Altan’ın yanına gidebilirdim. Bekle beni aşkım söz verdiğim gibi yanına geliyorum.
    Hızla gaza basarak bir uçurumun kenarına gittim. Kapıyı açtım ve en uca kadar yürüdüm. Rüzgâr öyle kuvvetli esiyordu ki sanki kendimi bıraktığım anda uçabilirdim. Bende bunu istiyordum zaten uçmaktı tek amacım. Uçup Altan’ın yanına gitmek. Dalgala çok şiddetliydi, bir aslanın pençesi gibi hızla savuruyordu kendini. Uçak o dalgalar içinde savrulmak istiyordum. Kollarımı açarak rüzgâra bıraktım kendimi sanki kanatlanmış, uçuyordum. Bir anda Altan’ı yanımda hissettim birlikte uçuyorduk göklere el ele.
    Zaman da durmuştu artık. Onunla buluşmuştuk söz verdiğim gibi. Bırakmamıştım onu yalnız başına. Dalgaların içindeydim ve son nefesimi orada verdim. İçim son derece huzurlu ve ferahtı. Oğlum emin ellerdeydi buna hiç şüphem yoktu.
    Canım oğlum geleceğin de adın gibi bulutlar kadar yüksek olsun. Hayattaki varlığında denizler gibi derin, okyanuslar gibi uçsuz bucaksız olsun… Seni çok seven annen…
    ***
    Bulut,
    Annemin eve gelip bana seni çok seviyorum, babanla kısa bir yolculuğa çıkacağız dediğinde hissetmiştim bir şeyler olduğunu. O zaman yüreğime oturmuştu kocaman bir dert. Ama o kadar da dert etmemiştim. Kısa sürede geleceğim demişti. Ona güveniyordum çünkü o hiçbir zaman beni yalnız bırakmamıştı. Onu çok seviyor ve güveniyordum.
    Aradan günler, haftalar geçmişti annem de babam da hala ortalıkta yoktu. Anne anneme sürekli sorular soruyor, anne babamı merak ediyordum. Anneannem ise sorularımı geçiştirmeye çalışıyor, kaçamak sorular veriyordu.
    Bir gün beni uyandırmaya gelmiş, yanaklarımdan öpüyordu ve:
    -Ah benim bahtsız evladım, güzel torunum. Bütün bu yaşananları ben sana nasıl söyleyebilirdim? Nasıl koyabilirdim o küçücük yüreğine bu ateşi? Yanıp kavrulmazdı mı için? Dedi.
    Önce hiçbir şey anlamadım. Ne benim içimi yakacaktı acaba? Neden bahsediyordu annem? Anlam veremedim açıkçası. Sonra anneannem cümlelerine devam etti:
    —Nasıl derim sana annen baban öldü diye, nasıl açıklayacağım bunları sana? Ne yapacağımı inan bende bilmiyorum oğlum. Bu yüzden hep sorularını yanıtsız bırakıyorum, dedi.
    Annem ve babam ölmüş mü? Bu nereden çıktı ama annem bana geleceğini söyledi, söz vermişti bana. Bunu bana nasıl yapabilirdi. Beynimden vurulmuşa döndüm ve:
    —Anneanne sen ne diyorsun? Bütün bunlar ne demek oluyor? Bir şey söyle susma neden bana söylemedin, neden sakladın bunca zaman?
    Anneannem benim uyuyor olduğumu düşünerek tüm bunları söylemişti. Nereden bilebilirdi ki benim uyanmadan önce azıcık olsa da ondan şefkat görmek isteğimi. Annemin yokluğunda o annem, babam, öğretmenim olmuştu. Beni mutlu etmek ve annemin yokluğunu hissettirmemek için elinden geleni yaptı. Şaşkın bir sesle:
    —Sen uyumuyor muydun? Oğlum sakin ol, her şeyi anlatacağım. Dedi.
    Ve yaşananları bir bir anlattı. Annemin babamın ölümüne dayanamadığını ve kendini de ölüme nasıl sürüklediğini anlattı. Anlattıklarını dinlerken ruhumda kocaman bir boşluk oluşmuştu. Ne yapacağımı bilemiyordum. Hayatım bir kez daha kararmıştı. Beni anne ve babamın yanına yani mezarlarına götürmesi istedim anneannemden. Tabi diyerek beni hazırladı ve yola koyulduk. Yürüyerek gidiyorduk. Bu arada tüm yaşadıklarımı düşünme fırsatım oldu. Anneme kızgındım, beni bırakıp gitmişti. Karanlık dünyama beni mahkûm bırakıp terk edip gitmişti. Nasıl yapabilmişti bunu bana hem de en kısa sürede geleceğim diye kandırıp gitmişti.
    Mezarlığa varmıştık artık. Çam ağaçlarının kokusu burnumu gıdıklıyordu. Sevmemiştim hiçbir zaman bu kokuyu. Ama bana annemi hatırlatıyordu çünkü onun kokusunu da hissediyorum çam kokularını ardında. Hayat bu ne zaman ne olacağı belli olma derdi hep annem. Bana da anne ve babamın öldüğü haberini getirdi lanet olası hayat.
    Şimdi onların yanındaydım. İkisinin de toprağına yatıp sarıldım. Canım annem, canım babam… Beni yapayalnız bıraktınız bu hayatta ama bak siz yan yanasınız burada da. İnşallah mutlusunuzdur.
    Beni düşünmeyin tıp ki çekip giderken düşünmediğiniz gibi… Ben meğer bu zamana kör değilmişim. Bu haberle kör olacakmışım meğer… Dünyam şimdi kararacakmış meğer… Siyah gözlerim şimdi tam karardı.
    Teşekkür tüm yaşattıklarınız için… Beni düşünmeyin. Kendinize çok iyi bakın meleklerim…
    Sizi sonsuza kadar sevecek olan oğlunuz BULUT…


      Forum Saati Paz Kas. 19, 2017 10:31 am