Giresun Üniversitesi Türkçe Topluluğu

Türkiye'den erişim engeli nedeniyle yeni adresimiz: turkcetoplulugu.weebly.com

Nar Ağacı
Nazan Bekiroğlu
(%25 İndirimle)
Beyaz Türkler K.
Alev Alatlı
(%25 İndirimle)
turkcetoplulugu.weebly.com Topluluğumuzun yeni adresi
Kendini Açma
B. Çetinkaya

    UMUTLA BAŞLAYAN YOLCULUK

    Paylaş

    1001060034

    Mesaj Sayısı : 1
    Kayıt tarihi : 25/10/10

    UMUTLA BAŞLAYAN YOLCULUK

    Mesaj  1001060034 Bir C.tesi Ara. 25, 2010 3:55 pm


    Bugün vize haftasının son günüydü. Son sınavımı da olup memleketime gidecektim. Sabah kalktığımda temiz hava almak için pencereyi açtım. Koca ve kalabalık olan odanın o küçücük iki penceresi sanki kocaman bir dünyaya açılıyordu. Kafamı kaldırıp o kocaman dünyaya baktığımda sonbaharın giderek o dünyaya hâkim olduğu fark ediliyordu. Gökyüzünü saran bulutlar gün içinde gri rengini alıyor ve bir araya geliyorlardı. Üst üste yığılan bulutlar tıpkı sürülmüş buğday taneleri gibi görünüyorlardı. Dağların tepesinden eteklerine kadar yayılmış olan koca ağaçlar ise yeşilden sarı rengine doğru geçiş yapmıştı. Hatta aralarında bazı ağaçlar vardı ki sararmadan kırmızı rengine bürünmüşlerdi. Ağaçlara tutunmaya gücü kalmayan yapraklar ise tek tek dalından kopuyor ve süzülerek soğuk toprağın üzerine düşüyordu. Bazen sert bazen şiddetli esen rüzgâr da yaprakları bir bir hafifçe kucaklıyordu ve yeni doğmuş bir bebek gibi yavaş ve sakince yere bırakıyordu. Zaman geçtikçe sokaklardaki ağaçların altında tepeleme şeklinde yaprak yığınları oluşuyordu. Haftada bir kurumuş yaprakları süpürmek için belediyeden işçiler geliyordu. İşçiler sokakları süpürüp yaprakları topladıktan sonra sokaklar çıplak gibi görünüyordu. Yapraklar gün geçtikçe sokaklarla bütünleşmiş ve sokaklara renk veriyordu. Sokakları süpüren sadece işçiler değildi. İşçilere sokakları süpürürken yardım eden bir şey daha vardı. Rüzgâr yaprakları düşürdüğü gibi sokakları tek hamleyle geçiyor ve sokağın başından itibaren ne var ne yok her şeyi toplayıp sokağın son köşesine kadar getiriyordu. Ayrıca görülmesi için dikkat isteyen incecik yağmur tanelerine de eşlik ediyordu. Bu manzara sonbaharın gelişini sadece müjdelemiyor ispat ediyordu. Aynı manzara memleketimde benim köyümde de hâkimdi. Güneşin bir görünüp bir kaybolduğu bu mevsimde sıcak bir gün yaşamak gurbetçilerin uzun süren aradan sonra memlekete gelmesi gibidir. Anneler, babalar, ihtiyarlar ve çocuklar herkes gurbetçilerin geleceği zamanı beklerdiler. Gurbettekiler geldiği zaman yoğun hazırlıklar yapılır her yer panayır halini alırdı. Sonbaharda gün boyu yaşanan sıcak bir günde de aynı hazırlık yapılır ve panayıra gider gibi tüm aile toplanıp kır yemeğine giderdik. Sonbaharda da nadir görülen sımsıcak, güneşin gün boyu tepede olduğu, cam gibi bulutsuz bir günü yemeklerle, eğlenceyle, oyunlarla, sohbetlerle ve yürüyüşle geçirirdik. Büyük, küçük, genç, yaşlı ve çoluk çocuk bütün aile toplanıp köyün yukarısındaki inek otlattığımız meraya giderdik. Sabah erkenden kalkıp da hazırladığımız tüm yiyecekleri ve içecekleri sepete yerleştirirdik. Daha sonra hazırlanmaya koyulurduk. Kızlar basma eteklerini giyer ve başlarına çember bağlardılar. Bu babaannemin ve annemlerin çok hoşuna giderdi. Çünkü kızlar artık pantolon giymeye başlamıştı ve nadir günlerde etek giyiliyordu. Etek giyip başımızı kapattığımız zaman hepimize de “böyle daha güzel görünüyorsunuz, çemberler de ne has yakıştı yüzünüze” derdiler. Erkekler ise pikniğe şortlarıyla gelirdi. Piknikten sonra maç yaparak yediklerini eritirdiler. Herkes hazırlanınca yola çıkardık. Doldurduğumuz iki üç sepeti kızlar sırtlarına alırdı. Yürüyerek gittiğimiz için yaşlıların hemen yorulmaması amacıyla meraya yavaş yavaş çıkıyorduk. Sepetleri ağzına kadar doldurduğumuz için meraya varana kadar sepetler üç dört sırt değişirdi. Yaşlı genç karışık bir şekilde yola yayılmış geze geze güle oynaya meraya kadar yürürdük. Meraya geldiğimizde biraz yüksekte olan yere giderdik. Etrafı temiz ve oturduğumuz yerden her yeri görebileceğimiz bir yere otururduk. Karışıklığın olmaması için herkese bir görev verilirdi. Yere serdiğimiz sofra bezlerinin üstünü özenle hazırladıklarımız yiyeceklerle donatırdık. Kendi ellerimizle hazırladığımız börekleri, tatlıları, dolmaları, pastaları, sarmaları, turşuları hizalı ve herkesin uzanabileceği şekilde bezin üstüne yerleştirirdik. Tahmin ettiğimizden çok şey hazırlamışız. Bunu sofranın genişliğini görünce anladık. Uzunca ve kalabalık bir sofra olurdu. Otuz kadar kişinin sığabileceği genişlikte bir sofra ve doyabileceği kadar yiyecek hazırlanmıştı. Sofra da yöresel yemeklerden pasta türüne kadar yeşil salatalar da buna dâhil olmak üzere göz doyuracak kadar güzel ve lezzetli görünen yiyeceklerin yanına üç dört termos dolusu çay, iki şişe kola, meyve suları ayrıca babaannemin hazırladığı ayranda bulunurdu. Böyle yemeklerin olmazsa olmazı tabii ki de mısır ekmeği, yoğurt ve lahana yemeğiydi. Bizim ailenin bireyleri çoğu zaman yemeklerin kapanışını mısır ekmeği doğranmış yoğurt yiyerek yapardı. Ne kadar yemek olursa olsun yine de babaannemin mısır ekmeği ve yoğurdu aranırdı. Sofrada çayı dolduran, tabakları hazırlayan sofrayı kuran ve kaldıran kişiler farklı farklıydı. Bu hem bizim işimizi kolaylaştırırdı hem de düzenli ve keyifli bir aile yemeği yapardık. Böylesine zengin ve neşeli sofranın başında dört yaşındaki küçük çocuktan yetmiş yaşındaki ihtiyarlara kadar bütün yaş grubundan insan vardı. Sohbetlerle ve şakalarla sofra renklenirdi ve herkes etrafına gülücükler saçardı. Sanki bulutların üstüne çıkmış gibiydik. Tüm sorunlardan ve işlerden uzakta mutlu ve huzurlu bir gün yaşamak insanı daha da gençleştiriyordu. Büyüklerle oturup bol bol eskilerden konuştuktan ve gelecekle ilgili güzel hayallerimizden bahsettikten sonra biraz aşağıdaki meraya oyun oynamaya giderdik. Öyle ki o günkü neşeyle ve huzurlu bir günün verdiği sevinçle yengemler ve halamlar da bizimle oynamaya gelirdi. Yengem amcamları da çağırmıştı ama onlar cesaret edip de gelmemişlerdi. Annemler ise bizimle biraz koşuşturduktan sonra hemen yorulmuşlardı. E tabi yaşları dolayısıyla bu kadar koşmaları bile onlara yeterdi. Yengemler yorulunca tek tek amcamların yanına dinlenmeye gidiyordu ama halamlar bizle oynamaya devam etmişti. En küçük halamla babaannemin en büyük torunu olan ablam arasında sadece iki yaş vardı. Garip gibi görünse de biz buna alışmıştık ve halamlarla da çok iyi anlaşıyorduk. Evlenmemiş olan halamlar yaşça genç olduğu için çoğu şeyi beraber yapardık. Ama bir tanesi vardı ki babaannemin en büyük çocuğuydu ve elli beş yaşındaydı. Kulağı sağır olduğu için evlenmek istememişti ve evin bütün işlerini de görürdü. Elli beş yaşında dediğime bakmayın hepimizden gençtir. Bizden geri kalmazdı ve her yaptığımıza ayak uydururdu. Yengemlerin yorulup gitmesine rağmen o bizimle kalıp inatla çocukluğunu tekrar yaşıyordu. Sonbaharda olmamıza rağmen hala yeşilliğini koruyan geniş mi geniş merada aklımıza gelen her oyunu oynardık. Birdirbirden yakalamacılığa kadar bütün oyunları oynadıktan sonra günün kapanışını galak ile yapardık. Galak oyunu çocukluğumuzda ilk öğrendiğimiz oyundu. Bu yüzden saatlerce oyun oynadıktan sonra yinede bıkmadan yorulmadan bu oyunu oynamak isterdik. Bir araya toplanıp iki gruba ayrılırdık ve iki grubunda kendine ait alanları olurdu. Bu alanlar içinde belirlenen iki nokta koruma altına alınırdı. Bu noktalara galak adı verilirdi ve oyun galakların etrafında dönerdi. Oyuncular hem kendi galaklarını karşı tarafa kaptırmamaya hem de rakip takımın galağını ele geçirmemeye çalışırdı. Bol koşuşturmalı ve çok çekişmeli süren oyun galakların birinin ele geçirilmesiyle son bulurdu. Basitmiş gibi görünse de bir o kadar zor ve yorucuydu. Hiç kimse mağlup olmak istemediği için canla başla savaşırlardı. Bu yüzden de oyun uzadıkça uzardı. Oyun bittikten sonra yorgun argın bir şekilde sofranın başına tekrar gelirdik. Koşup oynarken zamanın nasıl geçtiğini fark etmezdik. Saatler geçmişte ve gün bitmişti. Güneşin her akşamki yolculuğu başlamıştır. Artık vedalaşma zamanıdır. Bu yolculuğunda güneş yalnız değildi. Göğün mavisi ve bulutların beyazı her gün güneşe eşlik ederdi. Bir yandan güneş dağların arkasından doğru alçalırken mavinin ve beyazın da kızıla doğru yolculuğu başlardı. Bembeyaz bulutlar dağılır ve masmavi gökyüzü giderek kırmızı rengini alırdı. Bütün günü beraber geçiren güneş, gökyüzü ve bulutların bu yolculuğu insanın içini huzurla doldururdu ve insanları mest ederdi.
    Bu manzara karşısında insan bütün umutsuzluğunu, üzüntüsünü ve hayal kırıklıklarını geride bırakırdı. Sessizce izlediğimiz bu manzara bizim bütün yorgunluğumuzu alırdı ve yüzlerimize gülücükler yerleştirirdi. Her şeyden uzak ve eğlenerek geçirdiğimiz bugün insanda sadece mutluluk ve neşe dolu bir yüz ifadesi bırakırdı. Arkadaşımın bana seslenmesiyle dalıp gittiğim yerlerden uzaklaştım. Zaman kaybetmeden hazırlandım ve son sınavımı da vermek için okula gittim. Bu sınavın bitmesi tatilin başlamasıydı. Otobüsümün kalkmasına daha üç saat vardı ve ben sabah kahvaltı yapmamıştım. Arkadaşlarla güzel bir kahvaltı yaptıktan sonra otobüsüm bir saat sonra kalkacaktı. Kahvaltıdan sonra yurda gidip akşamdan hazırladığım bavulumu aldı. Arkadaşlarım da benimle beraber terminale gelerek beni uğurlamak istediler. Onlar bilet bulamadığı için benden daha sonra gideceklerdi. Bu yüzden otobüs kalkana kadar beni yalnız bırakmak istememişlerdi. Otobüsün hareket saati geldiğinde arkadaşlarımla tek tek vedalaştım. Yolculuğa başladıktan kısa bir süre sonra uykuya dalmıştım. Gözümü açtığımda ise Trabzon’un merkezine yarım saat sonra varılacaktı. On dakika sonra Akçaabat’ta inecektim. Gözümü açıp kapatıncaya kadar on dakika da çabucak geçti. İndiğimde beni babam karşılamıştı. Hoş beş ettikten sonra yola eve gitmek için koyulduk. Uzun ve yorucu yokuşu çıktıktan sonra eve varmıştık. Ablamın ve ikiz kardeşimin sınavları erken bittiği için benden önce gelmişlerdi. Ablamda çalıştığı okuldan izin almış ve tatil başlamadan evde olmuştu. Annem yemek hazırlamış ve sofra kurulmuştu. Sofraya oturmak için beni beklemişlerdi. Ben de gelince ailenin üyeleri bir araya gelmişti. Yemekten sonra geç saate kadar oturup annemlerle sohbet ettim. Yolun yorgunluğunu daha da hissetmeye başladım. Sabah erken kalktığım için uykum da çabuk gelmişti. Ertesi sabah köye gidilecekti bu yüzden de iyice dinlenip uykumu almam gerekirdi. Odama gittim. Sınavların, okulun ve yolun yorgunluğuyla yatağın üstüne olduğum gibi yatmışım. Ben uyuduktan sonra annem gelip üzerimi değişmiş ve beni yatağa yatırıp üstümü örtmüştü. Uzun zaman sonra evimde uyandım ve gece kendi yatağımda, yastığımda uyumuştum. Bu ana sebebini bilmediği huzur ve sevinç vermişti. Kimin uyanıp kimin uyuduğuna bakmak için evin içinde tura çıktım. Tek tek odaları dolandım. Annem mutfağa girmiş bize kahvaltı hazırlıyor, babam sabah haberlerini izliyor ikiz kardeşim ise hala uyuyordu. Leyla ablam ise fırına taze ve sıcak ekmek almaya gitmişti. Annem kahvaltıyı hazırladığı için odasını ablam Neslihan topladı. Benim uyandığımı fark ettiği anda hemen:
    ─ Kalktın da yatağını niye toplamıyorsun? Evin içinde boş boş dolanıyorsun. Çabuk yatağını yap!
    ─ Ne kadar sabırsızsın. Az dur da elimi yüzümü yıkayayım, kendime geleyim izin verirsen.
    ─ Gelip bakacağım git yatağını yap.
    Böyle bir konuşmadan sonra hemen elimi yüzümü yıkadım ve yatağımı yaptım. Ablam da söylediği gibi yatağımı nasıl yaptığımı bakmak için geldi. Yatağa sağ ve sol taraftan uzun uzun baktı.
    ─ Ben bu yatağı böyle mi yapıyorum? Örtüsünü yan sermişsin.
    ─ Senin gibi bir saat boyunca dikkatli baksaydım yatağa ben de yan görürdüm. Bunun neresi yan cetvelle mi ölçmem gerekiyor?
    ─ Ya tamam tamam sus sen yeter ki ben bir daha yaparım yatağımı.
    Ablam odadan gittikten sonra yatağımı bozmadan kenarını düzelttim ve durup inceledikten sonra yamuk olmadığına emin oldum. Çoğu sabah ablamın bu konuşmalarını dinlemek zorunda olsam da evde olmak güzeldi. Biz ablamla yatak konusunda anlaşamazken ablam fırından gelmişti. Annem de kahvaltıyı hazırlamış Kerim’i uyandırmıştı. Leyla ablam gelip bana çağırmadan oturma odasına gittim.
    Bizim aile yaz tatilleri, ara tatiller ve bayram tatilleri haricinde kahvaltı ve yemek masasına hep eksik olarak oturur. Okullar açıldıktan sonra bütün aile ilk defa eksiksiz olarak bu sabah kahvaltı masasında bir araya geldik. Annemin hazırladığı nefis kahvaltıyı özlemişim. Üniversite okumaya gidene kadar bize her sabah kahvaltı hazırlardı. Sabahları okula geç kalsak bile kahvaltımızı yapmadığımızda evden dışarı adımımızı attırmazdı. Okuldayken annemden uzak olduğumuz için bizi kontrol edemezdi. Bu yüzden sık sık bizi arar ne yaptığımızı okula kahvaltı yapmadan gidip gitmediğimizi özellikle sorardı. Yemek, ders ve arkadaş konusunda bize bol bol nasihatler ederdi. Bu nasihatlerden babam da sıkıldığı için annem sözünü bitirdiğinde başka konulardan soru sormaya başladı. Babamın en çok merak ettiği ise bizim derslerimizdeki başarımızdı. Bu nedenle ilk sorduğu soru derslerimizin ve okulun nasıl olduğuydu. Aile de konuşma sırası her zaman büyükten küçüğe doğruydu. Büyük ablam Leyla Iğdır’da öğretmenlik yapıyordu. Iğdır’ın sessiz, sakin ve küçük bir il olduğunu söyledi. İnsanlarının da sevecen, cana yakın, yardımsever ve iyi kalpli olduklarını anlattı. Öğrencileri ise derslerine katılırmış ve ablama karşı sevgi ve saygılı davranırmış. Ablam Iğdır’da olmaktan ve öğrencilerinden oldukça memnundu. Okulunda sorun yaşamadığı için evde de yüzü hep gülüyordu. Neslihan ise Gümüşhane üniversitesinde jeoloji mühendisliğinde okuyordu. Üçüncü sınıfta olması gerekirken okulu bir dönem uzatmıştı ve üçüncü sınıftan ders alamıyordu. Neslihan’ın sınavları erken tarihte yapıldığı için sonuçları da erken açıklanmıştı. Sınav sonuçlarından bahsetmeden derslerinin zor olduğundan ve Gümüşhane’ye hala alışamadığından bahsetti. Babam ona sınavlarını sorduğunda ise utana sıkıla dokuz dersin yedisinden kaldığını itiraf etti. Okulunun uzadığını ve bunun nedeninin de ortalamasının düşük olduğundan kaynaklandığını söyledi. Derslerinde başarısız olmasının asıl nedeni Gümüşhane’nin ortamına alışamayışıydı. Kendini derslerine veremediği gibi sınavlarını da baraj notuyla geçmişti. İkinci senede derslerini geçemediği için ortalaması daha da düşmüştü. Neslihan her geldiğinde orda olmaktan nefret ettiğini ve sokağa bile çıkamadığını söyleyip dururdu. Sokaklarda tek bir kadın bile göremediğini ve sokakların sadece erkeklerle dolu olduğunu anlatırdı. Okulun ise iki dağın arasında, derenin dibinde ve binanın olmayışından ve Gümüşhane’nin küçük, gelişmemiş oluşundan yakınırdı. Babamın bir şey söylemesine müsaade etmeden derslerine çalışacağına ve okula daha çok asılacağına söz verdi. Babam ve annem Neslihan’a çok kızmalarına rağmen durumunun farkında olduğu için onu anlayışla karşıladılar. İkiz kardeşim de bu hüzünlü durumu havayı dağıtmak amacıyla derslerinin hepsinden geçtiğini ve zayıfı olmadığını söyledi. Bu haber hepimizi mutlu etmişti. Çünkü Kerim makine bölümünü babamın isteği okumaya karar vermişti. İlk zamanlarda bu bölümü pek sevmemişti ama şimdi öğrendiklerini uygulamak ve tecrübe kazanmak için hocalarına çalışmalarında yardım edeceğini belirtti. Sıra bana geldiğinde sınavlarımız henüz açıklanmadığından somut bir şeyler söyleyemesem de sınavlarımın iyi geçtiğini belirttim. Rehberlik ve psikolojik danışmanlık okuduğumdan ve okulumun ilk senesi olduğundan dolayı biraz zorlandığımı söyledim. Derslerimin tümünün sözel olduğu ve çoğunu ilk defa görüyor olmam benim için sorun olmuştu. Yine de derslerimde başarılı olmaya çalıştığımı ve gayret ettiğimi söyledim.
    Derslerden ve okullardan konuştuktan sonra annem ile babamdan konuştuk. Annemler zamanın çoğunu köyde bahçe işleri, tarlalar ve ineklerle uğraşıyorlarmış. Patates dikme zamanı olduğu için geçen hafta tarlaları bellemişler ve patatesi ekmişlerdi. Ayrıca babaannemin yeni doğan buzağını annem sahiplenmiş. Annem bizim yokluğumuzda buzağıyla ilgilenerek zaman geçiriyormuş. Buzağının adını ise kuzenim ‘Ayşe’ koymuş. Geçen sene yine bir buzağı doğmuştu. Ben de kuzenime gıcıklık olsun diye adını ‘Aslı’ koydum. Ne zaman buzağıya çağırsam kuzenim her seferinde dönüp ‘ne oldu?’ diyordu. Anlaşılan kuzenim hala benim yaptığımı unutmamış olacak ki o da aynısını bana yapmış. Umarım buzağıya çağırdıklarında ben dönüp bakmam. Ama ben bundan rahatsız değildim ve bu annemin de hoşuna gitmişti. Babam da buzağıyı öğlede meraya çıkartıp otlatıyormuş. Böylelikle günün sonunu getiriyorlarmış. Uzun süren kahvaltının ve sohbetin ardından sofradan kalktık. Bayramı köyde karşılamak istiyorduk bu yüzden de sofrayı kaldırıp bulaşıkları yıkadık. Evi de toparladıktan sonra hazırlanıp evden çıktık. Köye gitmek için dolmuşa bindik ve yola çıktık. Kısa süren yolculuğun ardından köye vardık. Köye geldiğimde beni beklediğim manzara karşıladı. Amcamın evinin arkasında dolmuştan inmiştik. İndiğimizde hava soğuktu ve yolda kimsecikler yoktu. Önümüzdeki hafta bayram olduğu için köy halkının çoğu köydeydi ve her evin sobası yanıyordu. Amcamın evinin bacasından duman çıkmıyordu. Bu havada soba yakmadan oturamayacakları için evde olmadıklarını anladık. Evin kapısına baktığımda ise hiç ayakkabı göremedim. Genellikle akşamüzeri tıklım tıklım olan ev bomboştu. Mahalledeki her evden adamlar ve gençler gelip amcamlarda maç izliyorlardı. Maç olduğu akşam evin önü tamamen ayakkabı ile dolardı. Yengem ve kuzenim evden çıkar ve dedemlere gelirdiler. Amcamlar evde olmadıklarına göre kesinlikle dedemlerde oturuyorlardı. Bu hafta sonu bütün aile bayram gelmeden dedemin evinde toplanacaktık. Bütün gün köye yağmur yağmış olmalı eve gelene kadar ayakkabımız çamura bulanmıştı. Kapının önünde yığınla ayakkabı vardı ve bir o kadarı da ayakkabı dolabına dizilmişti. İçeri girdikten sonra direk oturma odasına yönlendik ama içeri girmeden kulağıma karışık konuşmalar geliyordu. Odaya girmek için kapıyı açtığımda yüzüme yoğun bir sıcaklık çarptı. Gözlerimle odayı dolaştığımda ailenin neredeyse hepsinin orada olduğunu görüyordum. Dedemse bıraktığım gibi bordo mavili beresi ve gözünde güneş gözlüğü ile oturuyordu. Gözünden ameliyat olduğu için gözlüğü takmak zorundaydı ve ilaç tedavisi görüyordu. Babaannem yine dedemle uğraşıyor ve onun sorularına cevap yetiştirmeye çalışıyordu. Odanın ortasına kurdukları fındık tezgâhında ise bir yandan fındık kırıyorlardı. Bir yandan da kırılan fındıkları ayıklayıp fırına atıyorlardı. Odadaki herkesle selamlaşıp öpüştükten sonra bizde yerimizi aldık. Sorulan sorulara cevap veriyor ve sohbet ediyorduk. Bu bayramda Mersin’de yaşayan halam da bizimleydi. Bu yaz gelmediği için onu görememiştik ve koyu bir sohbete başladık. Sohbet esnasında dalıp giden babaannem dikkatimi çekti. Sanki odanın içinde aradığı ama bulamadığı bir şey vardı. Halinden mutluymuş gibi görünse de içindeki burukluk gözlerine yansımıştı. Beklediği biri varmış gibi gözleri sürekli kapıdaydı. O anda aklıma genç yaşta ölen amcamlar gelmişti. Ama ikisi de ne kadar istesek bile yanımızda olamayacaklardı. İstese yanımıza gelebilecek biri vardı. Ailesinden kendi isteği üzerine ayrılmış ve uzaklara yerleşmişti. Cevriye halam yirmi yaşında Vanlı olan kanal işçisiyle kaçarak evlenmişti. Babaannemin on bir çocuğu vardı ve ikisi ölmüştü. Ölen amcamların yokluğundan ve bir daha gelemeyeceğinden emindik. Cevriye halam ise evleneli yirmi yedi sene olmuştu ve babaannem onun evini ilk defa geçen ay görmüş. Van’da nerede ve nasıl yaşadığını sadece halamın anlattığı kadar biliyorduk ama kimse gidip görmemişti. Yıllar önce halamın gençlik zamanlarında bizim köyde su kanalı projesi gerçekleştiriliyormuş. Projenin yapımında çalışması için Doğu ve Güneydoğu Anadolu’dan işçiler gelmişti. İşçilerden biri vardı ki halamla tanışmış ve halamın hayatına yön vermişti. Vanlı olan Rıfat halamdan iki üç yaş büyüktü ve hayatını kazanmak için çalışmaya Trabzon’a gelmişti. Ailesi geçimini hayvancılıkla sağlıyormuş. Su kanalları halamın sürekli inek otlattığı meranın çevresinde yapılıyormuş. Halam her gün meraya inek otlatmaya gidiyormuş ve bazen oradaki işçilerle de konuşuyormuş. Kanal yapımı uzun sürdüğü için halamla Rıfat daha çok iletişim kurmaya başlamışlar. Gün geçtikçe aralarındaki bağ sağlamlaşmış hatta halam ve Rıfat evlenme kararı almışlar. Halamın Rıfat ile konuştuğunu bile bilmeyen babaannem ve dedem bir gün Cevriye halamın kaçtığının haberini almışlar. Halamın bunu neden yaptığını düşününce daha sonra Cevriye halam Rıfat eniştenin Kürt olması nedeniyle bu evliliği onaylamayacakları düşündüğü için kaçarak evlenme kararı almıştılar. Böyle bir haber karşısında dedem çok kızmıştı ve ‘artık onun yüzünü ölene kadar görmek istemiyorum’ demiş. Halam evlendikten bir kaç yıl sonra haberlerini almaya başlamıştık ve anne olduğunu öğrenmiştik. Yaptığı hatadan dolayı babaannemlere karşı çok mahcup olmuştu ve bu durumdan pişmanlık duymuştu. Bir anlık kızgınlıkla insan gemileri yaksa da anne ve babanın kocaman vicdanı ve evlat sevgisiyle dolu yürekleri vardı. Zaman geçtikçe halamın dedemlerle arası giderek düzelmişti ve Van’daki ailesiyle iyice kaynaşmıştı. Cevriye halam evlendikten sonra Trabzon’a ilk geldiğinde dört çocuk annesiydi ve otuz iki yaşındaydı. Evden ayrıldıktan sonra ilk defa geldiği için dedemlerle kalamadı bu yüzden annem halamların bizde kalmasını istemişti. Halam eşi ve dört çocuğuyla babaannemin ve dedemin elini öpmeye gelmişti. Babaannem ilk torununu karşısında görünce bütün kızgınlığını ve kırgınlığını birdenbire unutmuştu. İlk torunuydu ama onu ilk defa on iki yaşındayken görmüştü. Dört çocuğuyla ve eşiyle el öpmeye gelen evlat affedilivermişti. Vize Van’daki hayatından ve eşinin ailesinden bahsetmişti. Anlattıklarından ve eşiyle olan iletişiminden evliliğinin iyi ve huzurlu bir şekilde ilerlediğini anlamıştık. İlk gelişlerinde kuzenlerimden sadece Pınar’ı hatırlıyordum. Halamın en küçük çocuğuydu ve benden iki yaş küçüktü. Halamların gelişi ve diğer kuzenlerim hayal meyal aklımdaydı ama yıllar sonra o günde çekilmiş fotoğrafı gördüğümde içlerinden sadece Pınar’ı ve halamı tanımıştım. Cevriye halamın çocukları arasında en çok Pınar’ı seviyordum çünkü en cana yakın ve sevecendi. İlk ziyaretleri kısa sürmüş olsa da halamı ve ailesini tanımak güzeldi. Halam ve eşi anneme çok teşekkür etmişti ve onları ağırlamasından memnun olmuşlardı. Ansızın yaptıkları bu ziyaret herkesi sevindirmediği gibi biraz da düşündürmüştü. Bütün bunlara rağmen annem onlara evini açmış ve en iyi şekilde ağırlamaya çalışmıştı. Halam Van’a dönerken annemin ona gösterdiği yakınlıktan hoşnut olmuştu. Kuzenlerim okula başlayıp okuma yazma öğrendikten sonra sürekli bizi arayıp hal hatır soruyorlardı. En çok da Pınar arıyordu ve sürekli olarak bizi Van’a davet ediyor ve yaşadıkları yeri, memleketini bizim de görmemizi istiyordu. Okula yeni başlamasına rağmen halamın da yardımıyla Türkçeyi iyice sökmüştü. Pınar’ın bu davranışı bizi mutlu ediyordu ve kendisini daha da çok sevdiriyordu. Her zaman yanımızda olmasa bile hiç beklemediğiniz anda bir telefonla bize ulaşması, bizi araması bize olan yakınlığını ifade ediyordu. Halam Van’a döndükten bir süre sonra tekrar hamile kalmıştı ve doğum yapmıştı. Günlerden bir gün hava karardığında yine bir telefon gelmişti. Cevriye halam aramıştı ve müjdeli haber vermişti. Tekrar anne olmuş ve beşinci çocuğunu kucağına almıştı Eniştenin maddi durumu daha da iyi olduğunda ve en küçük çocukları da büyüyüp yürümeye başladığında tekrar bizi görmeye Trabzon’a gelmişlerdi. Zamanlarının çoğunu köyde babaannemlerle geçirmişlerdi. Biz okula gittiğimiz için annem bizi bırakıp onları görmeye köye gidemediği için halamlar bize gelmişti. İlk gelişlerinde annemin onlara gösterdiği ilgili unutmamışlar ve annemi görmeden gitmek istememişlerdi. Biz okuldan geldiğimizde halamlar bizdeydi. Bu sefer bütün çocuklarıyla gelmese de pınar’ı ve en küçük çocuğunu yanında getirmişti. Pınar’ın gelmesi benim sevinmem için yeterliydi. Evin içinde Pınar ile oynuyordum ve birbirimize arkadaşlık ediyorduk. Uyuyana kadar beraber zaman geçiriyorduk. Ertesi gün okula gideceğim için erken uyumuştum. Sabah annem bizi kaldırıp okula hazırlarken Pınar’ı da okula getirmemizi istemişti. Ablam sorumluluğunu almak istemediği için annemin bu isteğini reddetmişti. Halam da Pınar’ı okula getirmemizi çok istiyordu. Seneye pınar okula başlayacaktı ve okulun nasıl bir yer olduğunu çok merak ediyordu. Okuldan geldiğimde benden öğrendiklerimi ona öğretmemi isterdi. Bu onun için güzel bir fırsattı ama ablam istemediği için bende sesimi çıkaramamıştım. Biz evden çıkarken arkamızdan bakışını hiç unutmamıştım sanki bana kırılmış gibiydi. Bütün gün keşke ablama rağmen Pınar’ı da yanıma alsaydım dedim sürekli ve aklımdan hiç çıkaramamıştım. Okuldayken çok düşünmüştüm ve kararımı vermiştim. Ertesi sabah okula gelirken Pınar da benimle beraber gelecekti. Pınar’a bu haberi vermek için sabırsızlanıyordum ve eve gidene kadar bunu Pınar’a nasıl söylesem diye düşünüyordum. Eve girer girmez üstümü değiştirmek için odaya girdim. Bu aldığım kararı üstümü değiştikten sonra Pınar ile oyun oynarken söyleyecektim. Ama üstümü değiştirirken annemlerin konuşmasını duydum. Halam anneme yarın gideceklerini ve akşam olmadan yola çıkacaklarını söyledi. Duyduklarımdan sonra kararımı hiç kimseyle paylaşmadım ve bu kararımdan vazgeçmiştim. Pınar benimle okula gelemeyeceği için ona gitmeden önce birkaç harf öğretmek istemiştim. Ben ona harflerin nasıl yazıldığını ve okunduğunu anlatmaya çalışırken beni dikkatle dinliyordu. Gitmeden isteğini yerine getirmek istemiştim. Sabah biz okula giderken onlar daha uyanmamıştı. Okuldan sonra eve geldiğimde ise halamlar çoktan toparlanıp gitmiştiler. Bu ziyaret Pınar’ın bizi son kez ziyaret edişiydi. İlerleyen zamanlarda Pınar’ın okula başladığını, okuma ve yazmayı öğrendiğini, sayıları sayabildiğini öğrenmiştik. Bu haber belki de en çok beni mutlu etmişti. Pınar için sevinçliydim ve heyecanlıydım çünkü evlerinde çoğunlukla Kürtçe konuşuluyormuş Türkçeyi halam çocuklara Türkçe konuşmayı öğretse de tam anlamıyla okulda öğrenebilirdiler. Pınar daha ilkokula giderken küçük kardeşi trafik kazasında ölmüştü. Güzel haberleri telefondan da olsa duymak güzeldi ama kötü haberi duyunca insanın kalbi bir o kadar acıyordu. Bir annenin en acılı olduğu günde halamın yanında olamadık ve başsağlığına da gidememiştik. Sadece telefonla başsağlığı dilemekle yetindik. Çocuğunun ölümünden iki yıl sonra kadar yine bir erkek çocuğu doğurmuştu. Sanki ölen çocuğunun yerini doldurmak için gelmişti. Rıfat enişte çocuklarının ölümünden sonra halamın havasını dağıtmak ve halamı Van’dan az da olsa uzaklaştırmak için Trabzon’a gelmişlerdi. Dinlenmek ve olanlardan uzaklaşmak amacıyla geldikleri için halam sadece ölen çocuğundan sonra doğan çocuğunu beraberinde getirmişti. Çünkü daha küçük olduğu için ablalarının onunla ilgilenemeyeceklerini düşünmüştü. Torununun ölüm haberini alan babaannem çok üzülmüştü ve halamın yanında olamadığı için belki de kendisine kızmıştır bilinmez. Ama halam köye geldiğinde elinden geldiğinin fazlasını yaparak onunla daha çok ilgilendi ve acısını paylaşmak azaltmak istemişti. Biz halamı anlıyormuş gibi görünüyorduk ama aslında onu anlayan tek kişi babaannemdi. Çünkü o da iki çocuğunu kaybetmişti, birini dört beş yaşında diğerini ise on dokuz yirmi yaşlarında genç delikanlıyken toprağa vermişti. Halamın yaşadığı acıyı iki kere yaşayan babaannem hepimizden iyi anlıyordu halamın durumunu ve üzüntüsünü hafifletmek için kendisinden örnekler veriyordu. Oğlunun vefatının üzerinden seneler geçmesine rağmen halamın yanına gidip de bencilce Pınar’ı neden getirmediğini soramadım. Ansızın verdikleri bir kararla geldikleri için çok kalamamışlardı. Sadece bir hafta kalıp geri dönmüşlerdi. Artık eskisi gibi sık sık aramıyorlardı, ne zaman halamlardan telefon gelse ilk Pınar’ın sesi duyuluyordu. Yalnız Pınar arayıp soruyordu bizi, bazen halamlar da bizimle konuşuyordu. Yavaş yavaş aramızdaki haberleşme de azalmaya başlamıştı ve aradaki bağ kopmasın diye biz onları aramaya başlamıştık. Van’a döndükten kısa bir süre sonra halamın büyük kızı olan Sevda’yı istemeye gelmişlerdi, çok istemese de onun yaşındaki kızlar hep evlendiği için o da evlenme kararı almıştı. Çünkü onu isteyen çocuğu tanıyordu ve onunla mutlu bir evlilik sürdüreceğine inanmıştı. Okuldaki eğitimini yarıda bırakıp evlenen Sevda kız kardeşi Pınar’ın ne olursa olsun okuluna devam etmesini istiyordu. Bu yüzden de annesiyle gizli bir anlaşma yapmıştı. Sevda erken yaşta evlenmişti ama Pınar öyle olmayacaktı ve diplomasını eline alacaktı. Pınar ortaokula gelene kadar okuluna aralıksız devam ediyordu ve her şey Sevda’nın istediği gibi ilerliyordu. Fakat Pınar ortaokuldayken Rıfat eniştenin kaza geçirdiğini ve belinin hasar gördüğünü öğrenmiştik. Bu kazadan bir iki yıl sonra yürüyememeye başlamış ve sürekli yatmak zorunda kalmıştı. Halam evde eşinin ailesiyle kalmasına rağmen yine de işlere yetişemiyordu. Çünkü kayın pederi ve kayınvalidesi oldukça yaşlılardı ve halama yardım edemiyorlarmış. Kayın pederi yine de halamı ahıra sokmuyor hayvanları kendisi tek başına bakıyormuş. Sadece ahır işiyle bitmiyordu tabi bütün işler evde birinin temizlik ve yemek yapması gerekirken bir kişinin de Rıfat enişteye bakması gerekiyormuş. Erkek çocukları çalıştığı için ve Sevda’nın da bakması gereken ailesi ve çocukları olduğu için halama sürekli olarak yardımcı olamıyormuş. Bu nedenle Pınar’ı okulunu bitirmesine ve diplomasını eline almasına sadece bir yıl kalmışken okuldan almaya karar vermişler. Pınar da babası için bu kararlarına saygı duymuş ve okulunu bırakmıştı. Evin yemeğinden temizliğine kadar bütün işlerini Pınar yaparken halam da Rıfat enişteye bakıyormuş. Biz Pınar’ın okulunu bitirdiğinden habersiz eniştenin durumu için aramıştık, aramışken Pınar ile de konuşmak istemiştim. Halamların ve babasının nasıl olduğunu öğrendikten sonra okulunun nasıl gittiğini sordum ve bana verdiği cevap beni şaşırtmıştı. O günden sonra Pınar’la her konuştuğumda ben anlatmak istemesem bile o bana okulumu ve derslerimin nasıl olduğunu soruyordu. Okulu kendi isteğiyle ve ailesi için bırakmış olmasına rağmen içindeki okuma hevesi hala bitmemişti. Onu ısrarla Trabzon’a davet etmeme rağmen bana hep önümüzdeki yaz babasından izin alıp geleceğini ve bir ay boyunca kalacağını söylüyordu. Artık kendisini ve beni kandırmaktan vazgeçmişti ve bana babamı bırakıp gelemem demişti. Eniştenin geçirdiği bu kazadan sonra babaannem, büyük amcam, yengem ve küçük amcam Rıfat enişteyi bakmaya gitmişlerdi. Cevriye halam evlendikten sonra ilk defa kendi ailesinden biri halamın yaşadığı yeri görmüştü. Evleneli yirmi yedi yıl olmasına rağmen annesi ilk defa onun yaşadığı insanlarla eşinin ailesiyle tanışmıştı. Pınarsa anneannesini, dayısını ve yengesini ilk defa evlerinde ağırlayacağı için heyecanlanmış ve çok mutlu olmuş. Pınar anneannesini, dayılarını ve annesinin ailesini çok seviyordu. Bizim onları hep ziyaret etmemizi istiyordu ama biz de onlar gibi olduğumuz yerden bir yere gidemiyorduk. Maddi durumumuzun orta halli olması da onları ziyaret etmemizi engelliyordu. Halam ve Pınar da ne enişteyi bırakıp gelebilirler ne de onu da yanlarında getirebiliyorlardı. Yaşanan bunca olaydan dolayı halam Trabzon’a gelmeyeli dört sene olmuştu. Babaannem ise nerede, nasıl yaşadığını görmesine rağmen yine de bir bayramda gelip torunlarıyla beraber elini öpmesini bekliyordu. Gelmeyeceğini bilmesine rağmen yine de umutla ve inatla onu bekliyordu. Ertesi gün bayramdı ve herkes bayramlaşmaya gelmişti. Bayramda yanımızda olmasalar bile bayram sabahı telefon edip bayramımızı kutlayan ilk Pınar olurdu ve bu bayramda da bayramımızı kutlayan ilk Pınar’dı. Aramızdaki uzaklık ne kadar olursa olsun, uzun yıllardan beri görüşemesek de yine aramızdaki bağ kopmuyordu. Biz kızlar olarak da bayrama gelenlere hizmet ediyor ve yemek veriyorduk. İlk iki gün böyle kalabalık ve yorucu geçmişti ve ikinci günün sonunda ise Akçaabat’a gelecektik. Bayramın üçüncü günü annemin babasını ve dayılarımızı da ziyaret edecektik ve akşamda evde olup bavulumuzu hazırlamamız gerekiyordu. Bayramın ikinci günü hep beraber mezarlıkları ve yaşlıları ziyaret ettikten sonra eve geldiğimizde hemen hazırlandık. Artık dağılma zamanı gelmişti ve herkes tek tek ayrılıyordu köyden. Halamlar kendi evlerine gideceklerdi ve bizde okullarımıza geri dönecektik. Babaannem, dedem ve halamlarla vedalaştıktan sonra dolmuş beklemek için yola çıkmıştık. Bütün torunlarının yanından ayrıldığını fark eden babaannem ağlamaya başlamıştı. Bu sadece bize olan özlemin gözyaşları değildi, bu gözyaşlarının bir sebebi de Cevriye halamdı. Pınar’ı yanına almak istiyordu ama bunun olmayacağını bildiği için artık bu isteğinden de vazgeçmişti. Uzun zamandır halamı ve Pınar’ı göremiyorduk ve ne zaman görüşebileceğimiz ise şüpheliydi. Babaannemi teselli ettikten ve kuzenlerimle de vedalaştıktan sonra gelen ilk dolmuşa binmiştik. Annemin tarafını da ziyaret ettikten sonra eve gelmiştik. Birkaç gün sonra bu ev yine bomboş kalacaktı ve annemin her bir çocuğu farklı bir yere gidecekti. Anneme gösterdiğimiz sevgi gösterisinden dolayı annemin gözleri dolmuş ve kendini tutamayıp ağlamıştı. Annem de iki içinde kucağının ve evin boşalacağının farkındaydı. Bayram çabucak geçip gitmişti ve ertesi gün Leyla ablamla ben okullarımıza geri dönüyorduk. Bizden sonraki gün ise ikiz kardeşim ve Neslihan gidiyordu. Ablamla otobüslerimiz aynı yerden kalkıyordu ve aralarında bir saat vardı. En geç ben geldiğim gibi en erken de ben gidiyordum. Okula gelip eve yerleştikten sonra hemen Pınar’ı aradım. Köyde konuşamamıştım ama okuldayken uzun uzun sohbet edip laflayabilecektik. Telefonu açar açmaz bana müjde olarak beni görmeye bulunduğum şehre geleceğini söyledi. Ertesi günün sabahı yola çıkacağını ve aksam üzeride yanımda olacağını belirtti. Yanıma hem beni görmek hem de bana bir hediye vermek amacıyla geldiğini ifade etti. O akşam uzunca konuştuk ama hediye ile ilgili hiçbir ipucu vermemişti. O gece uyuyamamıştım ve sabırsızlıkla pınar’ın gelmesini bekliyordum. Sabahı zor etmiş akşam olmasını iple çekiyordum. Okulda çıktığımda Pınar’ın geliş saati yaklaşmıştı bu yüzden hemen terminale gittim. Terminale vardığımda yeni inmişti. Onu alıp hemen eve gelmiştim yemek yedikten ve hasret giderdikten sonra dinlenmesi içinde yatak göstermiştim ama merakla hediyenin ne olduğunu söylemesini bekliyordum. Yorgun olmadığı için dinlenmedi de böylece oturup sabaha kadar halamlardan ve babaannemlerden bahsetmiş ve sohbet etmiştik. Ama pınar hala hediye konusunda renk vermiyordu. En sonunda dayanamayıp sorduğumda ise önüme bir kâğıt çıkartmıştı. Üzerinde adının yazılı olduğu lise diploması Pınar’a aitti. Okulu bıraktığı zamanlarda Pınar ile telefonla görüşürken ona okulu dışarıdan bitirebilme fırsatının olduğunu ve hatta üniversite sınavına bile girebileceğini söylemiştim. Pınar bu şartlarda bunu gerçekleştiremeyeceğini ve boşuna zaman kaybı olduğunu düşünüyordu. Kesin olarak böyle bir şeyi denemeyeceğini ve okulu artık bıraktığını söylemişti. Bu konuşmanın üstüne ben de bir şey söyleyemedim ve okulla ilgili pek konuşmuyorduk. Ben onun açık öğretimden liseyi bitirmesini ve diplomasını eline almasını belki de oldan çok istiyordum. Bunu ona da söylememe rağmen açık liseye başvurmamaya kararlıydı. Zaman geçtikten sonra bunu yapabileceğini fark etmiş ve açık liseye başvurmuş. Başarısız olacağından korktuğu için bunu benimle paylaşmamış. Ne zaman diplomasını eline aldığında benim yanıma gelip kendi elleriyle bana göstermek istediği için liseyi bitirene kadar bana hiçbir şey söylememiş. Pınar’ın diplomasını karşımda görünce şaşırmış bir o kadar da sevinmiştim. Yılmayıp okulunu bitirmeye karar vermiş başarmıştı. Onun bu gayretini gören köy okulunun öğretmeni ise ona üniversite sınavına hazırlanması için dershane ve burs ayarlamıştı. Halamla ve enişte ile konuşup onları ikna etmişti ve tekrar okula geri dönecekti. Bu mutlu haberden sonra birkaç gün daha benimle kaldı ve beraber şehri karış karış dolaştık. Gitmeden önceki gece geç saate kadar konuştuk. Van’a döner dönmez dershaneye başlayacağını ve derslerine gayret göstereceğini anlatıyordu. Sınıf öğretmeni olmak istiyordu ve heyecanlı bir şekilde küçük çocuklara yazı yazmayı ve okumayı öğreteceğinden bahsediyordu. Pınar memleketine döndüğünde yoğun ders çalışması sebebiyle eskisi kadar sık görüşemiyorduk. Görüşmelerimiz gittikçe azalmıştı ve sınav gününe bir ay kaldığında artık hiç görüşmüyorduk. Ders çalışırken rahatsız etmek istemediğim için halamlarla arada bir konuşup ne yaptıklarını, Pınar’ın çalışmalarını nasıl gittiğini öğreniyordum. Sınav günü de gelmişti ve sınav çıkış saatinden sonra pınardan hep bir telefon bekledim. Sınavın üstünden günler geçmişti ve Pınar hala beni aramamıştı. Belki sınavı kötü geçmiş olabilirdi ama beni de habersiz bırakmaması gerekirdi. Arayıp nasıl olduğunu ve sınavının nasıl geçtiğini sordum. İyi olduğunu hayatına kaldığı yerden devam ettiğini ve sınavda istediği gibi yapamadığını anlattı. Tercihlerini yaptığını ve benimle konuşmadan biraz önce sonucunu öğrendiğinden bahsetti. Yerleşip yerleşemediğini sorduğumda ise bana gülerek VAN YÜZÜNCÜYIL ÜNİVERSİTESİ SINIF ÖĞRETMENLİĞİNİ kazandığını söylemişti. Pınar da bende buna çok sevinmiştik çünkü geç de olsa hayallerini gerçekleştirmişti. Hem ailesinin yanında olacak hem de üniversite okuyacaktı. Hayallerini gerçekleştirmek istedi ve hayalleri gerçeğe dönüşene kadar peşini bırakmadı ve başardı.







      Forum Saati Paz Mart 26, 2017 11:08 am