Giresun Üniversitesi Türkçe Topluluğu

Türkiye'den erişim engeli nedeniyle yeni adresimiz: turkcetoplulugu.weebly.com

Nar Ağacı
Nazan Bekiroğlu
(%25 İndirimle)
Beyaz Türkler K.
Alev Alatlı
(%25 İndirimle)
turkcetoplulugu.weebly.com Topluluğumuzun yeni adresi
Kendini Açma
B. Çetinkaya

    Geçmişin İzleri

    Paylaş

    1001060035

    Mesaj Sayısı : 1
    Kayıt tarihi : 22/10/10

    Geçmişin İzleri

    Mesaj  1001060035 Bir C.tesi Ara. 25, 2010 6:42 pm


    GEÇMİŞİN İZLERİ


    Yıl 2010. İskilip sakin günlerinden birisini yaşıyordu yine. Herkes bir yerlere koşturuyor, işine gücüne gidiyordu. Gerçi öyle çok iş sayılacak şeylerde yoktu. Okullar, bankalar, karakol dışından memur görevi olan pek az kişi vardı. Genelde esnaflar çoğunluktaydı. İskilip’te sepetçiler ve sobacılar da vardı. Çoğu kişi evinde sepet yapar, dükkan sayılabilecek bir yerde satar ve geçimini sağlardı. Hatta onlar için sepetçiler çarşısı bile vardı. Bir de sobacılar vardı onlar iste soba ticareti yapan kişilerdi. Bunlar için de sobacılar çarşısı vardı. Bu iki kesim geçimini bu şekilde sağlıyordu. Bunlardan hariç işi gücü olmayanlar ise İskilip’in merkezindeki parkta beklerler. Birilerinden amele teklifi gelirde eve ekmek parası götürürüz diye akşama kadar beklerlerdi. Fakat onlar da genelde hep boşa beklerlerdi. Çünkü İskilip’te genelde herkes kendi işini kendisi görürdü. Bunlardan hariç çoğunlukta olanlar ise emeklilerdi. İskilip sessiz sakin bir yer olduğundan dolayı yaşlıların emeklilerin sevdiği şehir türündendi. Çevresinde bağ bahçe oldukça fazla olduğundan yaşlılar ve emekliler zamanlarını buralarda geçirmeyi tercih ederlerdi. Kışları kar olduğundan şehir dışına pek çıkılmaz genelde evde ve kahvehanede vakit geçirilir. Bundan dolayı da İskilip’te kahvehane çok vardır. Hele ki merkezde bulunan parkta bir kahvehane vardı ki hiç boş kalmazdı. Genelde hep orası tercih edilir. Çükü şehrin ortasında ve kahvehanenin sunduğu olanaklardan dolayı çoğu kişi buraya takılırdı. Hatta öyle ki şehrin yaşlı dindar amcaları sabah namazını Ulu caminde kıldıktan sonra kahveye gelir orda çay ve pide ile kahvaltılarını yapar, sohbet ederlerdi. Bu sohbetler vakit namazlarında bölünür namazdan sonra kaldığı yerden devam ederdi.
    İskilip’in gençleri fazla değildir. Aslında çok genç vardır fakat çoğu okul nedeniyle ya da ekmek parası kazanmak amacıyla şehir dışında bulunurdu. İskilipte duran gençler ise eğer çalışan varsa işten geldikten sonra yemeğini yer dışarı çıkardı orda burada laflarlar ya da kahvede okey oynarlardı. Okuyan gençler ise okulları bitince genelde gezerler. Merkezdeki parka ya da Aygaz parkında vakit geçirirlerdi. İlk okul ya da lise için durum böyledir fakat yeni açılan yüksek okul için bunlar pek geçerli değildi. Yüksek okul gençleri biraz daha gelişmiş olduklari için bu olaylar klasik gelirdi. Fakat fazla da yapacak aktivite yoktur iskilipte. Zaten gelen öğrencilerin de yüzlerinde pişmanlık ifadeleri vardı. Çünkü İskilip gençlerin pek durabileceği bir yer değildir. Mütevazi bir şehirdir. Öğrencilerin yapabileceği sosyal faaliyetler sınırlıdır. Ama yazları ya da tatillerde nüfus bir hayli artar çoğalır. İlçe dışında duranlar tatillerde memleketine akın ederlerdi. Yazları çok kişi olduğundan yapılabilecek aktiviteler artardı. Bu da çoğu kişinin hoşuna giderdi.
    Tatillerde zamanı boş olanların gidebileceği bir yerde İskilip’in kalesidir. Yüksek bir yere kurulmuş olan kale ilçenin her yerini görür. Gençlerin çoğunluğu ise hep buralara takılır. Kale aşıkların uğrak mekanı olmuştur. İskilip’in delikanlı erkekleri sevdalılarını buraya getirip iskilip’in doyumsuz manzarasına kapılırlardı.
    İskilip işte böyle bir yerdi. İnsanlarda hayatını bu küçük şehirde küçük bir kapsamda yaşardı. Aileleri birbirlerine bağlıdırlar. Komşularını sever sayarlardı hatta öyle komşuluklar vardır ki akrabadan ötedir. İskilip’te hayatlarını sürdüren bu ailelerden ikisi de Kızıl ve Taş aileleridir. Kızıl ve taş aileleri mütevazi iki müstakil evde duran iki komşudur. Yaklaşık otuz yıldır komşudur bu aileler. İlişkileri çok gelişmiştir. Artık tek bir aile gibi olmuşlardır.
    Kızıl ailesini reisi Ali isminde kalıplı babacan tipli bir adamdı. Etrafındakiler onu Ali dayı diye çağırırlardı. Ali dayı İskilip’e bağlı bir köyden gelmedir. Fakat ailesinden dolayı yıllar önce ekmek parası için buraya gönderilmiş bunan sonra da artık hepten İskilip’te kalmıştır. Gençliğini geçirdiği Hacı Piri mahallesinde uzun yıllar muhtarlık yapmıştır. Mahallesine de çok şey kazandırmıştır. Bundan dolayı da mahalle sakinleri tarafından sevilir ve sayılırdı. Ama yaşının ilerlemesinden dolayı muhtarlık yapmayı bırakmıştı. Emekli de olduğu için rahat bir yaşam sürmektedir artık.
    Ali dayı zamanını bahçesine ektiği sebze ve meyveyle geçirirdi. Komşusu Davut Efendi ile bahçeleri ortaktır. İkisi birlikte bahçe ile uğraşıp dururlar. Bazen de şehir dışındaki bahçesinde giderdi. Altındaki yetiş model Renault arabası ile bahçesine giderdi. Arabası da onunla birilikte yaşlanıyordu artık. Arada sıra da çalışmıyordu, Ali Dayıya sorun çıkarıyordu. Ama Ali Dayı da alışmıştı artık. Onu satmıyor ondan ayrılmıyordu.
    Ali Dayı’nın Selma adında bir karısı vardı. Selma Hanım da Ali Dayı gibi asil, ağır başlı bir insandı. Selma Hanım da gününü genelde evde geçirir, ev işleri ile uğraşırdı. Evden artan zamanlarda ise Davut efendi’nin karısı Fadime Hanım ile evde çay sohbetleri yaparak geçirirdi.
    Kızıl ailesinin tek çocuğu vardı. İsmi mertti. Mert henüz beş yaşında idi. Ali Dayı ve Fadime Hanım’ın yaşlarına göre Mert küçüktü. Çünkü bu aile çocuğa biraz geç sahip olmuştu.
    Mert henüz beş yaşında olmasına rağmen çok zeki bir çocuktu. Hatta bu zekiliği çevresindeki insanlarca da fark ediliyordu. Öyle ki henüz ana okul bile görmeden okuma yazma öğrenmiş, matematik işlemleri yapmayı başarmıştı. Ali Dayı’nın etrafındaki bazı kişiler özel bir okula vermesi için uyarmış fakat maddi durumu pek müsait değildi Ali Dayı’nın.
    Mert küçük yaşına rağmen cesaretli ve saygılı bir kişiliği vardı. Parlak yüzlü, kumral tenli ve yakışıklı bir tipi vardı. Onu görenler bu kadar özelliğin bir çocukta toplanmasına çok şaşırıyorlardı. Küçük yaşında böyle birisiydi Mert. Ama zamanın ne getireceğini kimse bilemez.
    Ali Dayı’nın komşusu Davut Efendi Ali Dayıya göre biraz daha genç sayılırdı. Yaşı da zaten ondan küçüktü. Fakat bu fark onlarının dostluğunun önünde bir engel değildi. Davut Efendi uzun zamandır İskilip’te yaşamaktadır. O da Ali Dayı gibi köylüdür. Davut Efendi müstakil bir evde oturmaktadır. Aynı zamanda bir apartmanın kapıcılığını da yapmaktadır. Böylece emekli maaşına katkı yapmaktadır. Apartman görevlisi olmasından dolayı apartman sakinleri ona Efendiyi eklemişler bundan dolayı da ismi Davut Efendi kalmıştır. Çok saygılı, nerde nasıl davranacağını bilen, ağır başlı bir insan olan Davut Efendi’nin karısı Fadime ise İskilip’te her kadının yaptığı gibi ev işleri, komşu sohbetleri ile hayatını sürdürür. Kocasına göre biraz daha şen şakrak olan bu kadın çocuklarının üstüne bir hayli düşkündür. İki çocuğu olan bir annedir. Çocukları ir hayli yaramaz olduğundan anneleri onunla çok vakit geçiriyordu.
    Fırat mahalledeki en yaramaz olan çocukların başında gelirdi. Fakat yaramaz olduğu kadar zeki ve cesaretli bir çocuktu. Mahalledeki akranları ile hep sorunluydu. Ya birisiyle kavga eder ya da birisinin oyuncağını alır gelirdi. Bu yüzden de çevresindekilerle arası pekiyi sayılmazdı. Fakat babası Davut Efendi ağır başlı birisi olduğu için ondan korkar ve utanırdı. Babasının sözünden pek çıkmazdı. Fıratların geniş, büyük bir pikapları vardı. Fırat onu çok sever, onu kullanmayı çok isterdi. Bu pikabı Davut Efendi, Ali Dayı’nın da destekleriyle almıştı. Bu pikabı almaktaki asıl amaç zaten Ali Dayılarla beraber oraya buraya gitmekti. Çünkü bu iki aile gidilen her yere beraber gider gelirlerdi. Bundan dolayı da kalabalık oldukları için Davut Efendi böyle bir şey düşünmüş ve pikabı satın almıştı. Pikap da geiş olduğu için iki aileyi de rahat taşıyabildiği için tercih etmişlerdi.
    Fırat’ın kardeşi Sevda ise henüz dört yaşında, sarışın, çok tatlı bir hanımcıktı. Etrafındakiler ona hanımcık derlerdi. Bunu demelerinin nedeni Sevdayı tatlı bulmalarından dolayıydı. Bu durum Fırat’ı hep kızdırmıştır. Sevdayı daha fazla sevmelerinden dolayı onu biraz kıskanırdı. Fakat Fırat gibi bir çocuk bunu çok sorun yapmazdı.
    Mert ve Fırat nerdeyse doğduklarından bu yana beraberlerdi. Bundaki en önemli etken ailelerinin de uzun yıllardır beraber olmalarından kaynaklanıyordu. Zamanlarını beraber geçirmek isteyen iki büyük insandı sanki Mert ve Fırat. Ya Mert Fıratların evine gider ya da Fırat Mertlerin evine gelirdi. Birbirlerini severlerdi. Fırat çok yaramaz ve hareketli bir çocuktu. Mert ise biraz daha ağır başlı bir çocuktu. Bundan dolayıdır ki Mert Fırat’ı yatıştırıcı hareketler sergilerdi hep. Bazen bu zıtlıktan kaynaklanan kavgalar çıkabiliyordu. Ama bu olaylar onların arkadaşlığını engeller nitelikte değildi tabi ki.
    Mert ve Fırat ikisi de çok zeki çocuklar olduğundan dolayı birbirlerini tamamlar nitelikte olan iki kişiydi. Şimdilik bu özellikler pek belli olmuyordu. Fakat ilerleyen yaşlarda arkadaşlıkları bu şekilde devam ederse güzel bir ikili olabilirlerdi.
    İskilip’te nüfus normal şartlarda fazla sayılmazdı. Fakat bayramlarda memleketlerine dönen İskiliplilerle beraber bir hayli kalabalık olurdu. Gelenler çoğunlukla İskilip’e gelirdi. Fakat İskilip’in köylerine gelen misafirlerde az sayılmazdı. Öyle ki bayram günleri yollar aşırı kalabalık olur, kazalardaki oran da artardı. Bunda yolların darlığı ve kötülüğü de büyük bir etken sayılabilirdi.
    Yine bir kurban bayramı gelmiş, İskilipliler bayram telaşına kapılmıştı. Herkes bir yerlere gitme peşinde, kurbanlık alma ve kurbanını nerde nasıl keseceğinin planlarını yapmaktadır. Kızıl ve Taş aileleri de bu telaşın içerisindeydi. Kurbanı ortak almışlardı. Büyükçe yiğit bir inek almışlardı. Fakat nerde keseceklerini belirlemediler. Önce ki bayramlarda iki aile de kendi köyünde ya da İskilip de beraber keserlerdi. Ama çoğunlukla beraber kesmeyi tercih ederlerdi. Bayramdan önce Kızıl ailesi Taş ailesine akşam çaya gitmişlerdi. Evde üç tane ocuk oldu. Bundan dolayı gürültü biraz fazlaydı.
    Ali Dayı,
    -Bana kalırsa kurbanı burada keselim. Hem köye giderek fazla masraf yapmamış oluruz. Zaten kurban bu sene bir hayli pahalıya geldi.
    Davut Efendi,
    -Dayı haklısın masraf artı bu sene. Ama benim aklıma farklı bir fikir geldi bu sene.
    Fadime Hanım,
    -Efendi hadi çıkar ağzındaki şu baklayı diyerek güldü. Ağır başlı Davut Efendi karısına sert bir bakış fırlattı. Fakat sesini çıkarmadı. Davut Efendinin sinirli bir yüzü olsa da kimseye kötü bir söz söylemez kimseye bağırmazdı. Fadime Hanım bunu bildiği için öyle davranıyordu. Zaten Davut Efendiyi tanımayanlar ondan korkardı. Yüzüne bakanlar o sinirli ifadeyi görünce korkarlardı. Ama o sinirli suratın altında kedi gibi tatlı ir insan vardı.
    -Ben derim ki bu bayramı da sizin köyde ya da bizim köyde geçirelim. Çünkü her bayramda ya İskilip de olduk ya da siz kendi köyünüzde biz kendi köyümüzde olduk. Bu bayramda da farlı bir farklılık olsun derim ben.
    Ali Dayı,
    -Güzel olur aslında iyi düşünmüşsün Efendi. Fakat bu bayramda belimiz biraz bükülebilir.
    Selma Hanım,
    -Allah bir kolaylık verir.
    Ali Dayı,
    -O zaman arife günü buradan gidelim. Arife gününü ve bayram gününü bizim köyde geçiririz. Daha sonra da bayramın ikinci günü sizin köye geçeriz. Orada bir gece yatar döneriz. Olur mu dersiniz?
    Bu fikri duyan hanımlar memnuniyetle karşıladılar. Çünkü bu fikir onların akıllarından da geçiyordu.
    Davut Efendi,
    -Olur. Hem de güzel olur.Uzun zamandır sizin köye de gidemiyorduk. Bu bayramda bize mana olur.
    Ali Dayı,
    -Tamam, anlaştık o zaman bu bayramda bizim köydeyiz.
    O akşam bayramı Kızılların köyünde geçirmeye karar verilmişti. Çaylar içilip biraz daha oturulduktan sonra Kızıl ailesi evine gitmişlerdi. Bayramda neler yapılacağını düşünmeye başladılar. Bu düşünce ile iki aile de rahat bir uykuya daldı.
    Bugün kurban bayramı arifesi. Çoğu kişi mezar ziyaretlerinde. Bazıları ise hala alışverişte. Tatlı bir telaş herkesi sarmış. Kızıl ve Taş aileleri de bu telaşı yaşayanların içerisindeydi. Davut Efendi arabasını hazırlamıştı yola çıkmak için. Kızıl ailesini bekliyorlardı.
    Davut Efendi,
    -Ali Dayı hadi hızlı olunda geç kalmayalım.
    -Geliyoruz.
    -Biliyorsunuz daha mezar ziyaretine gideceğiz.
    -Biliyorum aklımda.
    Selma Hanım,
    -İnşallah bir şey unutmamışızdır.
    Fadime Hanım,
    -Eğer aklınıza gelen bir şey varsa söyleyin de kontrol edelim. Köyde bulmamız zor olabilir çünkü.
    Davut Efendi,
    -Bıçakları aldınız demi?
    Fadime Hanım,
    -Evet aldık.
    Selma Hanım,
    -Bıçaklar zaten en önemli ihtiyacımız.
    Davut Efendi,
    -Tamam, o zaman hadi herkes arabaya!
    Çoluk çocuk herkes arabaya doluştu ve köyün yolunu tuttular. Yollar da kar vardı. Hava da soğuktu. Bundan dolayı bazı yerlerde yollar buz tutmuştu.
    Çoğu kişi yola arife günü çıktığından dolayı yollar epey kalabalıktı. Kızıl ve Taş aileleri yolculukları iyi gidiyordu. On beş dakika yol almışlardı ki yolda iki arabanın kaza yaptığını gördüler. Kaza yapanlara yardım için durdular. Fakat polis olay yerinde olduğunda kimseyi yolda bekletmiyordu. Onlar da yollarına devam ettiler.
    Ali Dayı,
    -Sanırım dönemeç de birbirlerini görmemişler. O yüzden çarpışmışlar.
    Davut Efendi,
    -Yolun bazı yerleri buzlu o yüzden de olabilir.
    Fadime Hanım,
    -Aman yavaş git Davut yollar pekin durmuyor.
    Selma Hanım,
    -Geç olsun da güç olmasın.
    Bu arada çocuklar durumun pek farkında değil, oyunlarına devam ediyorlardı. Yollarına devam ediyorlardı mutlu bir şekilde fakat tedbir insandan tehlike ihsanı Allah’tandır.
    İleride sola dönen bir dönemeç vardı. Dönerken karşıdan gelen araçlar görünmüyordu. Bundan dolayı kendi şeridinden gitmeye özen gösterilmeliydi. Dönemecin ilerisi ise uçurum, uçurumun altı ise göldü. Karşıdan gelen araçlar dönemeci kolay dönebilmek için bazen diğer şeride geçiyorlardı. Diğer araba ise ondan kaçmak için sağa doğru yönelince vardığı yer otuz metrelik bir düşüşten sonra soğuk su ve çoğunlukla ölümle sonuçlanan kazalar meydana çıkıyordu.
    Davut Efendi sakin bir şekilde ilerliyordu. Radyo da sessiz sakin bir şekilde “Bu Vatan Kime Emanet” türküsü çalıyor ve Efendi ile Dayı da türküye eşlik ediyorlardı. O meşhur dönemece gelince tam karşılarına kocaman bir kamyon çıktı. Yol buzluydu. Kamyondan kaçmak isteyen Davut Efendi direksiyonu uçuruma döndürmek zorunda kaldı.
    Ali Dayı,
    -Yavaşla dur frene bas efendi!
    Davut Efendi,
    -Basıyorum fakat durmuyor!!!
    Selma Hanım bir çığlık attı. Bu çığlık duydukları son ses oldu. Araba otuz metrelik uçurumdan aşağı suyun içine sert bir şekilde çakıldı. Kamyon şoförü olayın şoku ile ne yapacağını bilemez bir şekilde etrafına bakınmaya başladı. Arkadaşı ambulansı ve polisi aradı. Gelen ihbara göre en yakındaki polisi olay yerine yönlendirdiler. Gelen polisler kaza yapan aracı tanıdılar. Biraz önce yardım için duran araçtı bu. Polislerden birisi hemen bir şekilde aşağı indi. Yüzerek arabaya girdi. Diğer poliste arkasından indi. İkisi de kucağında birer çocukla çıktı. Fakat su çok soğuk olduğundan polisler bir daha dalamadı. Birkaç dakika sonra itfaiye ve ambulans geldi. Ambulans görevlileri battaniyeye sarılmış olan iki çocuğa müdahale ettiler. Çocuklar çok üşümüştü. Fakat zor da olsa nefes alabiliyorlardı. Çocuklar hemen hastaneye götürüldü. İtfaiye ise göle düşen aracı sudan çıkardı. Minibüsün içerisinde bedenleri buz gibi olmuş beş cesetle karşılaştılar polis ve itfaiye. Bunlardan ikisi erkek ikisi kadın diğeri ise küçük yaşlarda bir kız çocuğuydu.
    Televizyon kanallarında, gazetelerde, radyolarda Türkiye de uyuşturucu ticaretinin ne kadar çok arttığına dair birçok haber çıkıyordu. Hemen her gün bültenlerde en az bir haber çıkıyordu bu konu ile ilgili. Devletin bu duruma müdahalesi ise az olarak gösteriliyordu. Her gün uyuşturucu kullanmaktan, satmaktan ya da kullanmaya teşvik etmekten birçok kişi tutuklanıyordu. Fakat bu yakalanalar sadece piyondu. Rahat olanları o kadar mazlumun parasını yiyip onlarca kişinin dünyasını karartanlar daima arka planda kalıyordu. Okullarda, yurtlarda uyuşturucu kullanımı çok fazla artmış ama bunun nedenleri ya da buna neden olan asıl kişiler bir türlü bulunamamıştı. Bunun nedeni ise uyuşturucu ticaretini kontrol eden kişilerin yani yer altı dünyasının karanlık isimlerinin çok fazla kişi olması ve karışık bir şekilde çalışmasıydı. Birisi yakalansa diğeri başlıyordu. Bazen ortak çalışanlarsa suçu üstleniyor asıl suçu işleyenler serbest kalıyordu. Ve bunun gibi nedenlerden dolayı şahlara, vezirlere bir türlü ulaşılamıyordu. Bu kişiler ne kadar serbest kalırsa gençler o kadar zehirleniyordu. Bu ülkenin evlatları üç kuruşluk adamların ellerinde köle gibi bağımlı hale getiriliyordu. Bu sebepten ötürü bazı yerlerde devlete karşı gösteriler bile düzenlenmişti. Devletin bu duruma bir müdahale etmesini, artık dur demesini savunarak programlar düzenleniyordu. Emniyet müdürlüğü ilkokul olsun lise olsun her eğitim kurumunun önüne sivil polisler yerleştirmeye karar verdi. Yüksek okul çıkışları bile polis tarafından kontrol ediliyordu. Alınan bu önlemlerden ötürü olsa gerek halkın kulağına gelen uyuşturucu haberleri az da olsa azalmıştı. Polise gelen haberlere göre okullarda azalan satış haberlerine rağmen uyuşturucu tacirleri işlerine başka yerlerde devam ediyorlardı. Polis elinden geleni yapıyordu fakat bir türlü önüne geçemiyordu. Azalsa bile bitmiyor başka yerlerden patlak veriyordu.
    Kazanın ardından hastaneye iki çocuk kaldırıldı. Bunlar Mert ve Fırattı. Hemen hastanede muayene altına alındılar. Kazayı duyan yakınları hastaneye koşmuşlardı. Ölen kişiler gösterilince yıkıldılar ama Fırat ve Mert’in kurtulması onlara biraz teselli oluyordu.
    Fırat ve Mert hala kazanın şokundan çıkamamış neyin ne olduğunun farkına varamamışlardı. Ailelerinin öldüklerini bile bilmiyorlardı. Zaten yetkililer çocuklar kendilerini toparlayana kadar bir şey söylemeyeceklerdi.
    Aileleri vefat eden çocuklar için biraz araştırma yapan polis, çocukların yakınlarının kendilerine bakacak durumlarının durumu bile olmadığını öğrendi. Bu yüzden çocukları bir yetiştirme yurduna vermeye karar verdi. Bunu yakınlarıyla da paylaşınca onlarda bu duruma sıcak baktılar. Çünkü onlarda biliyordu durumu. Zaten Kızıl ve Taş akrabaları birbirlerine çok bağlı değildi. Çok gidip gelmezler, akraba gibi davranmazlardı.
    Kazadan bir hafta sonra Mert ve Fırat iyice kendilerine gelmişlerdi. Polisler çocuklara ailelerinin başka bir hastanede yattıklarını söylemişti. Çocuklar artık ailelerini aramaya başlamış, onlarda öldüklerini anlamaya başlamış gibiydi. Fakat yine de polislere ailemize götürün şeklinde baskılar yapmaya başladılar. Ertesi gün polisler Mert ve Fırat’a ailelerinin öldüğünü, kazadan hiç birinin sağ çıkamadıklarını söylediler. Çocuklar ne yapacağını bilemez bir halde öylece kaldılar. Küçük yaşlarına rağmen bu haberi duyduklarında ağlamamışlardı.
    Çocukları muayene eden doktor,
    -Memur bey, bu çocuklar böyle olmaz. Bunların bir psikolog’a götürmek lazım çünkü çok kötü bir dönem geçiriyorlar. Bunu atlatmaları hiç kolay olmayacaktır.
    Teşhisiniz göz önünde bulundurulacak doktor bey.
    Kazanın üzerinden bir ay geçti. Çocuklar hastaneden çıkmış, güzel bir yetiştirme yurduna yerleştirilmişti. Yetiştirme yurdu devlet gözetiminde, saygın bir yurttu. Çocukların tüm masrafları devlet tarafından karşılanıyordu. Ayrıca çocuklara okulun yanında ihtiyacı olanlara Dershane desteği gibi hizmetlerde sağlanıyordu. Bunların yanı sıra Fırat ve Mert gibi psikolojik sorunu olanlara psikolog desteği sağlıyordu.
    Fırat ve Mert yeni yurtlarına alışmaya çalışıyordu. Fakat bu kolay olmayacak gibiydi. Fırat ve Mert gibi hiper aktif çocuklar kazanın etkisi ile içine kapanık birer kişi oldular. Yetkililer alışma sorunu yaşamasınlar diye Mert ve Fırat’ı ayırmamış aynı odaya yerleştirmişlerdi. Pek fazla kimseyle konuşmuyorlar, ikisi zaman geçiriyorlardı. Çevresindeki çocuklarla ilişkileri çok azdı. Psikologlar bunun kaza sonucu tüm ailesini yitirmesinden dolayı yalnızlık içerisine düşen çocuklar bunu çevresine bu şekilde yansıtıyorlardı. İyileşebilmeleri ve eski hallerine dönebilmeleri için çok uzun vakit gerekliydi. Fakat kesin olan şu ki artık hiç bir şey eskisi gibi olmayacaktı.
    Mert ve Fırat dokuz yaşına gelmiş, okula başlayalı nerdeyse iki yıl olmuştu. Kazayı unutmuş gibiydiler fakat ailelerinin izleri hala çok tazeydi. Çevreleriyle ilişkileri biraz daha iyileşmişti. Ama yine de en çok ikisi vakit geçiriyordu. Yurt yetkilileri bu iki çocuğun diğer çocuklardan çok farklı söylüyordu. Yurtta ve okulda yaşıtlarından farklı özellikler sergiliyorlardı. Yaşıtlarından çok fazla çalışkan, cesaretli, hızlıydılar. İkinci sınıfa gitmelerine rağmen beşinci altıncı sınıfın konularını yapabiliyorlardı. Yurtta diğer arkadaşlarına göre çok cesaretli tavırlar sergiliyorlardı. Yurtta çocuklar arasında bir koşu yarışı yapılmış, Mert birinci, Fırat ikinci olmuştu. Diğer çocuklarla arasındaki mesafe ise yaklaşık on metre vardı. Bu gibi özelliklerden dolayı bu iki çocuk hemen fark ediliyordu. Zaten farklıydılar da.
    Devlet tarafından kurulan çok gizli bir teşkilat olan ÜGBAT yani Ülke Güvenliği Bilgi Alma Teşkilatı, direkt olarak başbakanlığa bağlı çalışıyordu. Varlığı sadece başbakanlık tarafında biliniyordu. Bu teşkilat ülkede hemen her yerde etkin bir şekilde rol alıyordu. Uyuşturucu, mafya, çeteler, terör, yabancı ülke servisleri içerisinde ajanları olan bir kurumdu. Yıllardır aktif şekilde çalışmış, başaralı işlere imza atmışlardı. Bundan dolayı da teşkilat tarafından destekleniyor, varlığı devam ettiriliyordu.
    Bu teşkilatın çalışma prensibi ise küçük yaşlarda seçtiği çocukları kendi programları doğrultusunda yetiştirip eğitimler veriyor ve nerde görev yapacaksa oraya yerleştiriyordu. Nereye yerleştiriliyorsa oraya genç yaşlarda gönderiliyor, gerçek kimlikleri ortaya çıkması ve kim için çalıştıkları anlaşılması zorlaşıyordu. Teşkilatın en başında yalnız bir kişi yoktu. En baş birkaç kişiden oluşuyor, kararlar hep beraber veriliyordu. Bundan dolayı teşkilatın açığa çıkması kolay olmuyordu. Bu kurum personellerini ise okullardan ya da yurtlardan seçiyordu. Seçerken belirli özellikler göz önünde bulunduruyor eleme yapıyordu. Ailesi olmayanlar maddi durumu kötü olanlar ve bunlarında çalışkan, cesaretli, zeki olanlarını alıyorlardı. Bu seçimler gizli bir şekilde yapılıyor çocuğun yakınlarının haberi olmuyordu. Seçilen çocuklar bir ailenin yanına yerleştiriliyordu. Ama bu aileler sıradan değil özel seçilmiş ailelerdi. Çocuklar bu ailelerin yanında tam kapasiteli bir şekilde yetişiyor milli bir şekilde yetişiyordu.
    ÜGBAT yetkilileri teşkilata yeni eleman almak için yurtları ve oluları geziyorlardı. Fakat gezerken müfettiş olarak gidiyorlardı. Birçok yurt ve okul gezmişler fakat aradıkları çocukları bir türlü bulamamışlardı. Müfettiş görünümlü bu seçici ajanlardan ajan Derya,
    -Bu uğrayacağımız yurt listedeki son yurt. Bugün ziyaret edeceğimiz yerler bu kadardı.
    İçlerinden en rütbelisi olan ve eğitim işlerinin başında bulunan Can isminde yakışıklı olan ajan,
    -Eğer buradan da bir iş çıkmazsa son yıllarımızın en kötü durumunu geçirmiş olacağız.
    Burak ismindeki yetkili ise
    -Neden böyle dediğinizi pek anlamadım efendim
    Burak içlerinde yeni olduğundan bu olaylara biraz yabancıydı. Eğitimini yeni bitirmiş ve ilk olarak buraya atanmıştı.
    -Sen daha yeni olduğundan bilmiyorsun. Biriniz açıklasın şuna.
    Ajan Can sinirli şekilde yürümeye devam etti. Çünkü son zamanlarda istedikleri doğrultuda bir tane bile çocuk bulamamışlardı.
    -Efendim son ziyaret edeceğimiz yurt burası.
    -Bu yurtta çok kaliteli duruyor. Özel yurt mu burası Derya?
    -Hayır, efendim devlet yurdu.
    -Hadi ya devlet yurtları dışarıdan bakınca bu kadar iyi görünmezdi ama devlet buraya iyi bakmış.
    Can önde hızlı bir şekilde girdi içeri.
    Kapıdaki güvenlik görevlisi,
    -Hoş geldiniz, nasıl yardımcı olabilirim?
    Ajan Derya,
    -Biz bakanlıktan geliyoruz yurtları denetlemek için.
    -Kimliklerinizi görebilir miyim?
    -Tabi ki.
    Kimlikleri gören görevli hemen müdürüne haber etti.
    -Özür dilerim beklettim sizi. Biliyorsunuz herkese kimlik sormak zorundayım burası yurt ne olacağı belli olmaz.
    Can,
    -Aferin evlat görevine hep böyle sadık ol.
    -Teşekkürler efendim.
    Müfettişin bu samimi tavrına şaşıran görevli kapıyı açtı. Ajanları içeri aldı.
    Yurt müdürü,
    -Hoş geldiniz efendim, buyurun.
    Ajan can,
    -Hoş bulduk müdürüm.
    -Önceden geleceğinizi haber verseydiniz hazırlık yapardık karşılamak için.
    -Hazırlığa falan gerek yok müdürüm. Zaten çok işimiz var gidecek daha çok yerimiz var. Sen bize yurdu gezdir. Ardından çocuklarla biraz sohbet edelim gidelim.
    -Siz nasıl isterseniz efendim. Buyurun alt kattan başlayalım.
    Alt kattan başladılar gezmeye. Alt katta yemekhane vardı. Genelde her şey yolunda görünüyordu. Fakat ajanlar görevleri gereği bazı şeylere eksik yönünde rapor verdiler. Daha sonra üst katları gezdiler. Yurtta geniş çaplı bir sorun yoktu. Zaten onların görevi de bu değildi. Yurdu gezdikten sonra yurt müdürü,
    -Yurdumuz bu.
    -Bize göre yurtta tutanak tutacak kadar bir sorun yok. Uyarılarımızı yaptık zaten. Hep bu şekilde sorunsuz olsun. Onlar bizim çocuklarımız biliyorsunuz müdür.
    -Biliyoruz efendim. Bizde onlar için elimizden geleni yapıyoruz.
    -Artık çocukların yanına geçelim.
    -Tabi bu taraftan.
    Can bu muhabbetten sonra yoluna yürüdü. Yüzünde sıkılmış bir ifade vardı. Çünkü bu gereksiz konuşmalardan nefret ediyordu.
    Çocukların yanına geldiler. Ajan can,
    -Arkadaşlar hepinize merhaba. Benim ismim Can. Buraya sizlerin bir sıkıntıları şikâyetleri var mı dinlemeye geldik. Eğer varsa bir sıkıntınız hiç çekinmeden söyleyebilirsiniz. Bu arada bu arkadaşlar ise benim yardımcılarım. Bu Derya, Burak, Coşkun ve Furkan.
    -Merhaba arkadaşlar.
    Çocuklar samimi bir şekilde hoş geldiniz karşılığını verdi.
    Çocuklardan birisi,
    -Benim buradakilerden bir sıkıntım yok fakat güvenlik görevlisini sevmiyorum.
    Ajanlar şaşkın bir şekilde bu çocuğa baktılar. Ajan Can,
    -Peki, neden sevmiyorsun?
    -Çünkü geçenlerde yurt önünde kadının birisinin çantasını çaldılar. O ise hiç bir şey yapmadı. Bu hareket karşısında sesini çıkarmayan bir güvenlik görevlisi bizleri nasıl koruyabilir?
    -Peki, sen olsaydın ne yapardın?
    -Silahı çıkartır ateş ederdim.
    -Peki, bir şey yaptın mı?
    -Arkadaşımla peşinden koştuk fakat yetişemedik.
    Bu sözleri sadece on yaşındaki bir çocuktan duymaları onları çok şaşırtmıştı.
    -Kimdi o arkadaşın?
    -İşte burada oturuyor.
    Eliyle yanındaki arkadaşını gösterdi.
    -Siz kaçıncı sınıfa gidiyorsunuz?
    -Dört.
    -Tamam, bu olay dikkate alınacaktır. Derya not al bunu.
    -Tamam efendim.
    -Dördüncü sınıfa gidiyoruz dediniz o zaman size bir soru sorayım bilebilecek misiniz?
    Can cebinden önceden sınıflara göre hazırlamış soru kâğıdını çıkardı ve bir sordu. Çocuklar soruya anında cevap verdi. Arkasında beşinci sınıf sorusu sordu. Bunu ise birkaç kişi bildi. Arkasından altıncı sınıftan bir soru sordu. Bu soruyu ise sadece o iki çocuk bilebildi. Yedinci ve sekizinci sınıftan soru sordu ve yine sadece ikisi bilebildi. Bunu üzerine Can diğerlerine işaret etti. Aradıkları çocuklar bunlardı.
    Can,
    -Bu çocuklar çok zeki çocuklar bunları başka bir kuruma almamız gerek müdürüm.
    -Siz bilirsiniz efendim onlar için nasıl iyi olursa.
    -Böylesi daha iyi olacak emin olun. Derya hemen evrak işlerini halledin çıkalım çocuklarla beraber.
    -Tamam efendim.
    Kayıt evrakları yapılırken çocukların eşyaları toplandı ve çocuklara nereye gidecekleri hakkında bilgi verildi. Zaten çocuklarda pek itiraz etmeden kabul ettiler.
    -Evraklar tamam efendim.
    -Çıkalım o zaman. Her şey için teşekkür ettik müdürüm.
    -Yardımcı olabildikse ne mutlu diyerek uğurladı.
    Arka koltuğa iki çocuğu oturttular. Yanlarına ise Can oturdu.
    -Evet, arkadaşlar sizin isimleri sormayı bile unuttum. Nedir sizin isimler?
    -Benim Mert.
    -Benim Fırat.
    Aradan bir hafta geçti. Çocuklar bir eve yerleştirildi. Onlar gibi üç çocuk daha vardı. Nereye geldiklerini anlamdılar. Daha sonra Can geldi. Artık burada kalacaklarını, anneniz babanız kadar yakın kişiler size burada bakacaklar şeklinde açıklama yaptı.
    Aradan bir ay geçti. Çocuklar yeni yerlerine alışmış gibiydiler. Can ise yavaştan artık eğitim vermeye başlamıştı. Kendi stili doğrultusunda çok ağır şartlarda eğitime başladı.
    Aradan on yıl geçti ve çocuklar genç delikanlılar olmuştu. Yeni görev yerlerine Can tarafından götürülüyordu. Araba hızlı bir şekilde ilerlerken şoför direksiyon kontrolünü kaybetti ve köprüden aşağı uçtu. Suya gömüldü.
    Kazanın ardından polis ve itfaiye olay yerine geldi. Arabayı yüzeye çıkardılar. İçerisinde iki ceset bulundu. Birisinin isimi kimliğinde Serdar diğeri ise Can yazıyordu. Etrafı aradılar fakat hiçbir iz bulunamadı.
    Ertesi gün gazetelerde “devletin gizli bir teşkilatının ajanlarını taşıyan araba köprüden uçtu. İki ceset bulundu. Fakat teşkilat yetkilileri arabada dört kişi olduğunu ifade ettiler. Buna rağmen kaza etrafında hiçbir iz bulunmadı.”
















      Similar topics

      -

      Forum Saati Salı Nis. 25, 2017 8:30 am