Giresun Üniversitesi Türkçe Topluluğu

Türkiye'den erişim engeli nedeniyle yeni adresimiz: turkcetoplulugu.weebly.com

Nar Ağacı
Nazan Bekiroğlu
(%25 İndirimle)
Beyaz Türkler K.
Alev Alatlı
(%25 İndirimle)
turkcetoplulugu.weebly.com Topluluğumuzun yeni adresi
Kendini Açma
B. Çetinkaya

    Diplomat Nergis

    Paylaş

    pdr-tebrize

    Mesaj Sayısı : 1
    Kayıt tarihi : 23/12/10

    Diplomat Nergis

    Mesaj  pdr-tebrize Bir C.tesi Ara. 25, 2010 9:36 pm

    DİPLOMAT NERGİS


    Gelinden gözlerimi alamıyordum.Beyaz gelinliğiyle,kuğuya benziyordu.Eşiyle beraber Kafkas dansı oynarken,mavi gökyüzünde uçan beyaz güvercine misali süzülüyordu.Akordiyon,çalanın ellerinde nasıl kıvrılıyorsa,Zeyneb gelinin elleri de aynı ritimde kıvrılıyordu.İncecik bileklerindeki altın bilezikler,güneş vurdukça ışıl ışıl parlıyordu.Zeyneb abla çok güzel halı desenleri biliyormuş,annem anlatmıştı.Ellerinin zarif hareketlerini izliyor,bir taraftan da o ellerin halı tezgahındaki perdelerin arasında nasıl dolaştığını düşünüyordum.Gelini izlerken o kadar dalmıştım ki,sandalyenin çatırdayan bacağını duymamıştım bile.Sandalye kırılıp,kendimi yerde bulduktan sonra halı perdeleri arasındaki seyahatime ara verdim.Kalçam hafif ağrıyordu.Yürüyebilecek haldeyken “Yürüyemiyorum” diye ağlamaya başladım.O kadar göz yaşını nasıl döktüm,ben de şaşırdım.Herkes etrafıma toplanmaya başladı.Dedem haberi alınca hemen geldi.Yanıma çökerek:”Nergiscan,Nergis balam” diyor,bir taraftan da canının çok yanmadığını biliyorum dercesine gaülümsüyordu.Beni zorlanarak kucağına aldı ve evimizdeki sedirin üstüne uzatana kadar taşıdı.Annem hemen;bir avuç un,birkaç zeytin ve bir yumurta sarısını karıştırıp hamur yaptı.Onu ağrıyan bölgeme yavaş yavaş sürdü.Kendimi hasta gibi hissetmiştim.

    Ertesi gün,hiçbir şey olmamış gibi şehrin göbeğindeki küçük kilim dükkanımıza ittim.Dedem her zamanki gibi halı tezgahlarından birinin başındaydı.Hep ördüğü birka desen vardı.Onları farklı renklerle yapıp dururdu..Bu sefer hem çok farklı bir motif hem de çok farklı renkler duruyordu karşımda.Krem üzerine;pembe,gök mavisi,yavruağzı çiçekler ve aralara da çimen yeşili otlar yerleştirmişti.Kilime bakınca içim huzur doluyordu.Kırmızıya,siyaha,laviverte,kahverengiye ne olmuşti ki,dedem bu renklere merhaba demişti.Hemen seslendim:

    -Kerbelayi dede!

    Ses vermedi.Tezgahın başındayken farklı dünyalarda dolaşırdı dedem.Hz.Hüseyin’in Kerbela’daki türbesini ziyarete gittiğinden dolayı aldığı Kerbelayi ismiyle tekrar seslendim:

    -Kerbelayi dede!
    -Can?

    Diye karşılık vermişti bu sefer.

    -Bu renkleri niye kullaniyorsun?

    Yanındaki boş tezgahı gösterdi.Anlamamıştım.Soran gözlerle yüzüne bakmaya devam edince anlatmaya başladı:

    -Zeyneb ablan ile Cavit abin evlendi Nergis can.Yeni yuvalarına hediye götürmemiz lazım.Zeyneb ablan da bu renkleri çok seviyor.Bu yüzden böyle bir kilim yapmaya karar verdim .
    dedi.

    Çok sevinmiştim.Çünkü bu kilimi Zeyneb ablanın yeni evine götürünce ben de gidecektim dedemle.Böylece yeni evini görmüş olacaktım.O da dedemin yanında çalışıyordu.Yeni evlendiği için iki hafta izin verilmişti,dükkana gelmeyecekti.

    Dedem çayını yudumlamak için pencerenin önüne geçti ve bir süre sonra gözleri buğulandı.Yine aynı sözleri söylüyordu:

    -Dünya yalan dünyadı.
    Süleyman’dan Nuh’dan galan dünyadı.
    Oğul doğan,derde salan dünyadı.

    Babamı kaybettiğinden beri,bu şiiri zamanlı zamansız okurmuş.Yanına gittiğimde,alnımdan öperek “Şehriyar ne güzel yazmış değil mi Nergis?” diye sordu bana.Ben de Şehriyar’ın kim olduğunu bilmeden “Evet çok güzel yazmış” dedim.Yanına gidiş amacım,gözyaşlarını silmek değildi.Zeyneb ablaya yaptığı kilimi örmek için izin istemekti.Tabi yine reddedildim.

    Tezgahın başına oturmak için alamamıştım.Dükkanda kalmamı gerektirecek bir sebep de kalmamıştı.Şemsiyemi açtım ve pek yakıcı olmayan güneşin altında eve doğru yol aldım.Eve vardığımda annemin temizlik için bütün evi dışarı çıkardığını gördüm.Sadece annem değil bütün şehir bu temizliği yapıyordu.Bir hafta sonra nevruz bayramıydı.Yeni yıla temiz girmek gerekiyordu.Annem beni görür görmez çağırdı:
    -Nergis can!Çabuk semenileri sula .üç gündür su döken olmadı,kuruyacaklar.

    Bahçedeki çeşmenin altında duran maşrafayı yarıya kadar doldurdum ve semenilerin yanına gittim.Yeşermişlerdi.Her sene Nevruz bayramından önce buğdayları birkaç tasın içine ekiyorduk ve bayrama kadar yeşeriyorlardı.Semeniler baharı temsil ediyormuş.Sularken Zeyneb ablanın kilimi aklıma gelmişti.Çiçeklerin arasındaki otların rengiyle semenilerin rengi aynıydı.

    Akşam olmuştu.Annem işleri hemen hemen bitirmişti.Çok hamarat bir kadındı.Dedeme yemeğini verdikten sonra odasına geçti.Ben de dedemle kilim desenleri üzerine biraz konuştuktan sonra annemin yanına gittim.Küçük bir tencerenin içinde,koyu yeşil bir şeyi su ve çayla karıştırıyordu.Yaklaşınca anladım,saçımıza kına yakacaktık.Ben saçımdan çok ellerime kına yakmayı seviyordum.Bahçeden bulduğum ince çubuklarla elimin içine desen yapıyordum.Annem de şaşırıyordu,bu desenleri nasıl yapanbiliyorum diye.Saçlarımı taradım ve köşelerden ortaya doğru kına yakılmaya başlandı.Yarım saat boyunca ben de sol elimin içine desenler çizmiştim.Kına bittiğinde annem elime baktı ve benimle onurlanırcasına yanağıma içten bir öpücük kondurdu.Elimi dedeme göstermek için odadan çıktım.

    Dedem küçük elimi avcunun içine aldı ve “Seni Bakü’de bir sanat okuluna göndermek lazım.” dedi.Okul falan pek umrumda değildi,tek isteğim dükkanda bana ait bir tezgah olmasıydı.

    Erken uyanmaya alışmıştım.Uyandığımda ilk işim dedemin odasına gitmek olurdu.O sabah da aynısını yapıp,Kerbelayi dedemin yanına gittimNamazını daha bitirmemişti.Selam verdikten sonra,bana göz işaretiyle günaydın dedi ve dua etmeye başladı.Nihayet duasının sabırsızlıkla beklediğim anı olan benim için okunacak dua başlamıştı.Her namazda böyle olurdu.Dedem sağlığım,güvenliğim,geleceğim için dua ederdi.Sabaha bu duayı işiterek başlamak,kendimi güvende hissetmemi sağlıyordu.Hatta bir gün uyanamadığım için dedemin dualarını işitememiştim ve gün boyu başıma kötü bir iş gelir diye evden dışarı çıkmamıştım.

    Annem kahvaltıyı hazırlamıştı ve “Nergis,kahvaltı hazır sofraya gelin.”Hemen sofranın başına koştum.Annem kahvaltısını dedem gelmeden bitirmek zorundaydı.Çünkü Hankenti’ndeki gelinlerin. çoğu böyleydi.Eşlerinin ailesindeki yaşlı erkeklerin yanında yemek yemezlerdi,gerekmediği sürece konuşmazlardı.Dedem annemin bu özelliğini bildiği için ben sofraya oturduktan 5-10 dakika sonra gelirdi hep.Kahvaltı bittikten sonra annem beni,soğan kabuğu toplamam için komşulara ve meydandaki dükkanlara gönderdi.Soğan kabukları ve tavuklarımızın yumurtladığı yumurtaları bir kazanda kaynatır,ateş kızılı yumurtalar yapardı.Bayramda gelen misafirlere ikram eder,atılan şallara bağlardı.Aslında evde bir poşet kabuk vardı.Fakat annemin istediği kızıllığı verecek miktarda değildi.Ne kadar çok soğan kabuğu,o kadar çok kızıl yumurta demekti.

    Temizlikler bitmiş,yumurtalar boyanmış,semeniler evlerdeki yerini almıştı.En sevdiğim bayram Nevruz’du.Akşamşal atmaya gidecektil.Her bir başörtüsü ya da şalı kapıları çalarak,ev sahibine bırakıp kaçardı.Ev sahibi bunların içine yumurta,çerez ya da kime ait olduğunu biliyorsa özel hediyeler bırakırdı.Kapının,hediye bırakan tarafından ikinci kez çalınması,şallarımız alma zamanımızın gelidiğini gösteriyordu.Komşularımızın çocuklarıyla sıra sıra bütün evleri gezmeye başladık.Heyecanla beklediğim kapının önüne geldik.Zeyneb abla ve Cavit ağabeyinin yeni eviydi burası.Zeyneb abla dükkanda çalışmaya başladığından beri,onu çok seviyordum.Dedem olmadığı zamanlar,beni tezgahın başına oturtur ve biraz oyalanmama izin verirdi.Kapıyı çaldık ve altı arkadaş aynı anda başörtülerimizi kapının önüne atıp kaçtık.Zeyneb abla,annemin başörtüsünü tanıyordu.5 dakika sonra kapıyı çalıp içeri girdi.Biz de koşa koşa hediyelerimizi almaya gittik.5 arkadaşın başörtüsünde de sönük turuncu ile kırımızı arası yumurtalar vardı.Sanırım yeteri kadar soğan kabuğu bulamamıştı Zeyneb abla.Benimki yumurataya benzemiyordu.Ne olduğunu anlamak için,açmadan önce dokundum.Canımı yakacak bir şey elime battı.Hemen açtım.Başörtüsünün içindekini gördüğüm an yaşadığım sevinci tarif edemem.Bunlar,Zeyneb ablanın dükkana gelirken simsiyah saçlarının iki yanına taktığı tokalardı.Beyaz gül üzerine,silikonla su damlası görüntüsü verilmişti.Ara ara serpiştirilen simler,gecenin karanlığında ışıldıyordu.Bu gül şeklindeki tokaları Zeyneb ablaya,Moskova’ya okumaya giden kuzeni getirmişti.Rus kızları çok takarmış bu tokalardan.İlk gördüğümde “Keşke dedem de Moskova’ya gitse ve bu tokalardan bana da alsa” demiştim.Zeyneb abla gülümsemiş ve kilimini örmeye devam etmişti.Bense saçındaki tokalar bakakalmıştım.Sevecen bir yüz ifadesiyle,kulağıma eğilmiş ve “Evlenince tokaları sana vereceğim.” demişti.Çünkü evlendikten sonra yemeni takmak zorundaymış.Tokalara gerek kalmayacakmış.Bunların hepsini başörtüsü içindeki hediyeleri gördüğüm ilk birkaç saniye içinde düşünmüştüm.

    Arkadaşlarım sokağın sonuna kadar dolaşmaya devam ettiler.Ben tokların sevinciyle koşarak eve döndüm.Anneme ve dedeme bu güzel haberi vermeliydim.Soluk soluğa kendimi bahçeye attığımda,dedemin çardakta misafirlerle oturduğunu gördüm.Şiir okuyordu;

    Heyder Baba, ıldırımlar şakanda,
    Seller, sular şakkıldayıb akanda,
    Kızlar ona saf bağlayıb bakanda,
    Selâm olsun şevkatize, elize,
    Menim de bir adım gelsin dilize.

    Heyder Baba, kehliklerin uçanda,
    Göl dibinden dovşan kalkıb, kaçanda,
    Bahçaların çiçeklenib açanda,
    Bizden de bir mümkün olsa, yâd ele,
    Açılmayan ürekleri şâd ele.

    Bayram yeli çardakları yıkanda,
    Novruz gülü, kar çiçeği çıkanda,
    Ağ bulutlar köyneklerin sıkanda,
    Bizden de bir yâd eyleyen sağ olsun,
    Derdlerimiz koy dikkelsin dağ olsun.

    Heyder Baba, gün dalıvı dağlasın,
    Üzün gülsün, bulakların ağlasın,
    Uşaklarun bir deste gül bağlasın,
    Yel gelende ver getirsin bu yana,
    Belke menim yatmış bahtım oyana.

    Heyder Baba, senin üzün ağ olsun,
    Dört bir yanın bulak olsun, bağ olsun,
    Bizden sora senin başın sağ olsun,
    Dünya kazov-kader, ölüm-itimdi,
    Dünya boyu oğulsuzdu, yetimdi.



    Şiir bittiğinde,misafirler dağıldı.Dedem tokalarımı göstermeme fırsat vermeden,içeriye götürdü beni.Yedi levin hazırlayacktık.Bir gün öncesinden,dedem ve bütün Hankenti,7 çeşit çerez almışlardı.Tebriz ve Türkiye’ye gittikten sonra bütün Azeri Türklerinin bu geleneğe sahip olduğunu görecektim.Önümüzdeki bir yılın;bereketli,bol rızıklı geçmesi için alınan bu çerezler,ev halkına ve o evden çıkan evlenmiş kızlara eşit şekilde paylaştırılırdı.Dedem de böyle yaptı.Annem benim kuş lokumunu çok sevip,fıstığı hiç sevmediğimi biliyordu.Bu yüzden kendi torbasındaki kuş lokumlarını bana,benim torbamdaki fıstıkları da kendisine aktardı.Böylece tokaların üstüne bir sevinç daha yaşamıştım.Dedem yeni levinin üstüne dualar okuduktan sonra annemle mutfağa geçtik.Hemen başörtüsünün içindeki tokaları anneme gösterdim.Görür görmez “Gözün aydın olsun.” dedi.Çünkü daha önce ,Zeyneb ablayla yaşadıklarımı anlatmıştım.Bu tokaları ne kadar çok istediğimi biliyordu.

    Yatağıma uzandığımda,bir metreye yakın uzunluktaki yastığımın ortasına başımı,ucuna da tokalarımı koydum.Tokaları izlerken uykuya dalmışım.

    Sabah uyandığımda yine ilk işim,dedemin odasına gitmek oldu.Dua bittikten sonra dedemle sohbet etmeyi düşünüyordum.Fakat annemin nar çiçeği esansının kokusu bütün evi sarmıştı.Kokuyu alır almaz annemin odasına gittim.Onu ilk defa böyle görüyordum.Krem beden oturtma elbisesiyle,Zeyneb ablanın düğündeki haline benziyordu.Başında kenarlarını kendisinin işlediği bir yemeni vardı.Her zamanki yaşmak yerine,pembe dudaklarını dışarıda bırakacak şekilde çene altından bağlamıştı yemenisini.Beni görünce,”Kızım kahvaltınız hazır,bittikten sonra bayramlıklarını giyin hep beraber Mir Hüseyin amcanın evine bayramlaşmaya gideceğiz.” dedi.Her bayram da bütün Hankenti Mir Hüseyin’in evine doluşurdu.Hz.Peygamber(s.a.a)’in torunlarından olması ve birkaç kerametini olduğunu iddia edenlerin varlığı,herkesi onun evine çekiyordu.Güler yüzlü ve yardımsever bir insandı.

    Dedemle kahvaltımızı yaptık ve bayramlıklarımız giyinmek için odalarımıza geçtik.Dedem geçen sene ameliyat olmak için gittiği Bakü’den kırmız bir elbise almıştı bana.Özel günlerde hep onu giyinirdim.annem yine o elbiseyi hazırlamıştı.Elbiseyi görünce yıldırım hızıyla bir sandalyeyi alıp dolabın önüne koydum.Sandalyeye çıkıp dolabın üstüne sakladığım beyaz güllerimi aşağı indirdim.Kırmızı kadife elbisemin üzerine koyduğum beyaz güller çok hoş bir kompozisyon oluştu.Gözüm,duvarda asılı duran Azerbaycan bayrağına takıldı.Kırmızı kadifenin ortasındaki beyaz güllerle,mavi ve yeşil renkler arasında kalan kırmızı üzerindeki beyaz yıldıza benziyordu.Dedem elma yerken,bazen ortadan ikiye keser ve elmanın çekirdeklerinin oluşturduğu şeklin,bayrağın ortasındaki yıldız olduğunu söylerdi.

    Dedem bastonuyla kapıyı çaldığında beyaz gülleri saçıma takıyordum.Kapıyı çaldıktan birkaç saniye sonra içeri girdi.Bu hep böyle olurdu bizim evde.Kapı çalınır,içeriden ses gelse de gelmese de birkaç saniye sonra girilirdi.Dedem beni kucağına alırken zorlanıyordu artık.7 yaşındaydım ve akranlarımdan daha boylu posluydum.Kucağına almak yerine arkadan saçlarımı kokladı ve anımdan öptü.Ben de ellerini öpüp bayramını kutladım.Elindeki yarım kilo kuş lokumu alabileceğim parayı kadife elbisemin küçük cebine koyup odadan çıktı.Ben de paramı dolabımın üstündeki gizli bölgeme yerleştirip çıktım.Sıra annemdeydi.Anneme para yerine,meydandan aldığı siyah deri çantayı verdi.Annemin de yüzü gülüyordu.Çünkü o çanta meydandaki dükkanlara geleli bir hafta olmuştu ve kendimizi sıkmadığımız sürece onu alacak güçte değildik.

    Dedemle ben önde,annem arkamızda yola koyulduk.Sanki yaradan bu bayram gününe özel olarak,güneş ışınlarını Hankenti semalarına gönderiyordu.Yol boyu akan küçük dereyi izlerken,dedem ne kadar hayranlıkla baktığımı fark etmişti.Cebine koyduğum sağ elimi sıkmış ve “Evet dere çok güzel akıyor” dercesine kafasını aşağı yukarı sallamıştı.Annem de arkamızda,gördüğü kadınlara ya ksık sesle ya da göz işaretiyle “Bayramınız kutlu olsun diyordu.”

    Biraz yürüdükten sonra Mir Hüseyin’in evine geldik.Seyyid yani Peygamber soyundan gelenlerin isminin başına Mir eklenirdi.Dedem şehrimizin en yaşlılarından biri olduğu için,Mir Hüseyin bizi görünce aksayan bacağıyla ayağa kalktı.Dedemin elini öpmek istedi fakat dedem müsaade etmedi.Üçümüz de yerdeki minderlerin üstüne oturduk.Dedem,20 30 yıl öncesinde bu kadar rahat bayramlaşamadıklarını anlatmaya başladı.Sovyet yönetimi,kültürel değerleri yok etmek için canla başla çalışıyormuş.Gorbaçov’un yumuşatıcı politikaları biraz rahat nefes aldırmışmış bizlere.Mir Hüseyin konuşunca herkes susardı.Ben de kulak kesilmiştim.Stalin,Lenin,materyalizm diyor bir yandan da gözyaşı döküyordu.O zamanlar, ne anlattığı kişileri tanıyor ne de kullandığı kelimelerin anlamlarını biliyordum.Onları dinlemeye çalışırken arada saçımdaki beyaz gülleri kontrol ediyordum.Benim için çok kıymetliydiler.

    ***

    Her gün yakılan köylerin haberini alıyorduk.Herkesin yüzünde hüzün ve tedirgin bir bekleyiş vardı.Annem artık dışarıda oynamama izin vermiyordu.Hem güzenliğimi düşünüyor hem de hasta yatağından kalkacak hali olamayan dedemle ilgilenmemi istiyordu.Dedem dükkana gidemediği için bütün yükü annem üstlenmişti.Her sabah erkenden dükkana gider,karanlık çökmeden geri dönerdi.

    Dedem uzun cümleler kuramıyor,su isterken bile sadece “Su” demekle yetiniyordu.Ellerini kulaklarına kaldırdığında,namaz kılmam gerekiyor dediğini biliyordum.Hemen Kerbela’dan getirdiği toprağı önüne koyuyor,teyemmüm abdesti almasını sağlıyordum.Ardından yürümeyi beceremeyen bacaklarının üstüne bir sehpa koyuyor,üstüne de seccadesini seriyordum.Arkasına üç tane büyük yastık koyup,oturmasına yardımcı olduktan sonra oturduğu yerde namaz kılmaya başlıyordu.Namazın ardından kullanması gereken ilaçları veriyor ve uyaması için sevdiği şiirleri okuyordum.Bir çoğunu ezberlemiştim.Özellikle de Şehriyar’ınkileri.Dedem onu çok seviyordu.Odasında bir fotoğrafı bile vardı.

    Şiir okurken parmaklarımı,dedemin parmaklarının arasına geçirirdim.O da halsiz bir şekilde hafif bir güçle elimi sıkardı.Şehriyar’ın son mısralarını söylerken elimi saran sıcaklığın kaybolduğunu hissettim.Dedemin eli yatağın yanına sarkmıştı.”Kerbelayi dede ne oldu?” ses vermedi.Seyrek saçlarını okşadım,gözlerini açmadı bile.Elleri bumbuzdu.Hemen kulağımı kalbine dayadım.Bunu annemden öğrenmiştim.Dedem son bir aydır sık sık kendinden geçiyordu.Her fenalaştığında,annem kalp atışlarının olup olmadığını kontrol ederdi.Bu sefer tık tık sesi gelmiyordu.O sesi duymadığımda,yutkunmanın ne kadar zor olabileceğini yaşamıştım.Öldüğünü biliyordum ama inanmak istemiyordum.Az önce yanımdaydı;namaz kılmıştı,ellerimi tutmuştu şimdi nefes bile almıyordu.O an keşke namaz da kılmasa,göz işaretleriyle isteklerini de bildirmese ama o yatakya canlı olarak uzansın istemiştim.buna çok ihtiyacım vardı.

    Ayakkabılarımı giyinmeden dükkana doğru koşmaya başladım.Bahçe kapısından çıkarken,güneyimizde kalan köyden alevlerin yükseldiğini gördüm.Muhtemelen Ermeniler yine bir köyü basmışlardı.Ayağıma batan çakılların acısına aldırmadan koşuyordum.Hatta saçımdaki beyaz güllerin düşüp düşmemesi bile umrumda değildi.Meydana vardığımda,Cavit ağabeynin 8 tane askerin önünde diz çöktürüldüğünü gördüm.Çaresiz ama baş eğmeyeceğini anlatan yüz ifadesiyle hepsinin gözlerine teker teker bakıyordu.Dükkana baktığımda Zeyneb ablanın yarı baygın bir şekilde annemin kucağında yattığını gördüm.annem gözyaşlarına boğulmuştu.Dedemin öldüğünü ne çabuk duydu diye düşündüm.Şehrin girişine doğru giden yola baktığımda her şeyi anlamıştım.Ermeniler buraya kadar gelmişti.Askeri araçlar ve araçların önündeki Hankenti geçlerinin cesetleri kırmızı kadife elbisemin rengine benziyordu.Cavit ağabeynin kafasına sıkılan kurşunla annem ve Zeyneb abla çığlık atmaya başladı.Onların feryatlarını duyan iri yarı,göbekli bir asker “Çok sesiniz çıkıyo.” deyip,sanki çocuğunu ısırmış sokak köpeğini öldürmeye çalışan baba gibi anneme ve Zeyneb ablaya iki el ateş etti.Neler yaşadığıma anlam veremiyordum.Annem,Cavit abi,Zeyneb abla şakaklarından süzülen kanlar içinde yerde,dedemse evde sıcak yatağında yatıyordu.20 dakikanın içinde sahip olduğum en önemli varlıkları kaybetmiştim.Gözyaşı dökemiyor,bağıramıyor,beni sürükleyerek kamyonetin arkasına fırlatan askerin hakaretlerini algılayamıyordum.8 metrekarelik kamyonetin içinde 37 kişiydik.Uzanmayı bırak,oturmaya bile yer yoktu.Araba bir saat ilerledikten sonra bizi iki kamyonete böldüler.Nereye gittiğimiz bilmiyordum.

    Hala şoktaydım.Sabit bir yere bakıyordum.Bir süre sonra uykuya daldım.İki araca bölündüğümüz için rahat oturabiliyordum şimdi.Gizlerimi açtığımda Mir Hüseyin’in dua ettiğini gördüm.”Allah’ım sen kendi topraklarımıza geri dönmeyi,kızlarımızın namusuna,iffetine el değdirmeden aydınlığa çıkmayı,eğer öleceksek de kelime-i şehadet getirerek onurlu bir şekilde göz etmeyi nasip et.”5 dakikadır okunan duanın son kısmıydı bu.Kamyonetin içindekiler hep bir ağızdan “Amin” demişlerdi.

    Mir Hüseyin’i görünce,sürünerek yanına gittim ve “Dedem öldü biliyor musun?Ellerimi tutmuştu,ben de şiir okuyordum.Sonra ölmüş.Farketmedim bile.Namaz kıldı,arkasına yastık koydum.Şimdi tek başına yatıyor evde.Elleri çok soğuk.” dedim.Anlamsız cümleler kuruyor,kurduğum cümleleri tekrar edip duruyordum.En sonunda hüngür hüngür ağlamaya başladım.10 dakika boyunca hiç durmadan Mir Hüseyin’in önünde ağladım.Sakinleştiğimde,onun da gözyaşları boşalmıştı.Sakallarının arasından damlayan yaşlar dikkatimi çekmişti.Aynı dedem gibi,ellerimi ellerinin içine aldı ve beni uykudan uyandıracak konuşmayı yaptı.

    “Nergis can deden sıcak yatağında,yaşayacağını yaşadıktan sonra öldü.Öldüğü güne kadar namazını kıldı.Bunun için sevinmek lazım.Ya annen,Zeyneb ablan,komşularınız……Bunlar için nasıl sevinelim?İnsan hayatına son vermek bu kadar kolay mıydı?Tek kurşunla hepsi cennete uçtu.Hankenti sokakları kırmızıya boyandı.Deden için üzülüyor musun hala?”Şoktan çıkmıştım.Hatırlıyordum şimdi.Annemin şakağından süzülen kanlar,Zeyneb ablanın yarı baygın hali,Cavit ağabeynin 8 tane caninin önünde diz çöktürülmesi,evet hatırlıyordum.Başımı önüme eydim ve sessizce ağalamaya başladım.Tek yapabildiğim buydu.

    Kamyonetteki yaşlı kadınlardan biri “Çok şükür bu kamyonetler varmış.Yoksa bizleri de doğrayacaklardı.” dedi.Ben bindiğimiz kamyonetlerin Ermeni askerlerine ait olduğunu sanıyordum.Meğer komşularımıza aitmiş.Hiçbir şeyim yoktu artık.Kadife elbisem,odam,evimiz,bahçemiz,annem,dedem hepsi Hankenti’nde kalmıştı.Dedem bu yaşananları görmeden öldüğü için ne kadar şanslıymış.

    İki gündür yoldaydık.Bazen yol kenarlarında duruyor,cebinde parası olanlar yiyecek bir şeyler alıyorlardı.Evinden birkaç parça eşya alabilenler de vardı.Battaniyesine sarılıp uyuyanlar bunların en şanslılarıydı.

    Kabustan uyanmayı bekliyordum.Fakat tam üç gün geçmişti ve her şey aynıydı.Bizim kilim dükkanının yanındaki manav durmadan Ermenilere,Sovyet Yönetimi’ne bir yerlere gelmeyi başaramayan Azeri bürokratlara küfrediyordu.Şu sözleri hiç aklımdan çıkmıyor:”Bizim de dünya önünde konuşacaki Ermenilerin yaptığı katliamları anlatacak Allah’tan başkasından korkmayan diplomatlarımız olsaydı,bu hallere düşmezdik.Bu sözleri tam olarak anlayamamıştım.Ama bizi temsil edecek,sorunlarımızı dile getirecek birilerinin yokluğundan yakındığını anlamıştım.Öyleyse Ermenilerin sesini duyuran,bu vahşeti yapmalarını sağlayan birileri vardı.Hepimiz Sovyet Rusya çatısı altındaydık ve eşit haklara sahip olduğumuz söyleniyordu.Madem eşitsek,katledilen insanların açıklaması nasıl yapılacaktı?

    Kamyonetlerin mazotları bitmişti.Zaten yol boyu geçilen şehirlerdeki insanlardan yalvar yakar temin etmiştik.İnsanların ne kadar seviyesizleşebileceklerini ilk orada görmüştüm.Aciz olduğumuzu,cebimizde beş paramız olmadığını biliyorlar fakat kadınların parmaklarındaki nişan yüzüklerini verecekleri mazota karşılık istiyorlardı.Bakü yakınlarına geldiğimizde mazot almak için verecek hiçbir şeyimiz kalmamıştı.Hava çok soğuktu.Anneme dedemin öldüğünü haber vermek için telaşla koştuğumda,ayakkabıyı giyinmeyi bile akıl edememiştim.Mir Hüseyin tir tir titrediğimi görünce,cebindeki son parasıyla içi yünlü,dizime kadar çıkan bir çizme ve kalın bir mont almıştı bana.O mont ve çizmeyi hala saklıyorum.Baküye yetişmek için,kalan yolu yürümeye karar verdik.Herkesin son ümidi orasıydı.Bakü’ye gidecektik ve kurtulacaktık.Şehir merkezine 30 km kaldığında bir grup asker bizi durdurdu ve merkeze ulaşmamızı engelledi.Konaklamamız için pek konforlu olmayan prefabrik evler hazırlanmıştı.Birkaç aile birleşip bir eve yerleşmeye başladı.Bense Mir Hüseyin’in ailesinin olduğu evdeydim.Hepimiz içeri girdik ve sadece ince bir halının olduğu zemine oturduk.Fırtına öncesindeki sessizliği andıran bir sukuttan sonra herkes hüngür hüngür ağlamaya başladı.Yn taraftaki prefabriklerden de aynı feryatlar yükseliyordu.Dedem ve annemin ölmesi beni çok üzmüyordu artık.Çünkü soğuktan donmak üzere olan ayaklarımın sızısı hiçbir şey düşünmeme izin vermiyordu.Hepimizde iğrenç bir koku vardı.

    Günler geçtikçe,her şey biraz daha normalleşiyordu.Manav,şehre girmemizi engellemek için başımızda bekleyen askerlerin radyolarından haberleri sık sık takip ediyordu.Bir gün derme çatma evimizde otururken,hızla kapıyı açtı ve soluk soluğa anlatmaya başladı.”Bakü’deki halk ayaklanmış,Karabağ için Lenin meydanında miting yapıyorlarmış.Sovyet yönetimi Karabağ’ın Ermenistan’a ait olduğunu kabul etmiş.Bizi de bu yüzden şehir dışında bekletiyorlar.Bizim kovulduğumuzdan,Bakü’dekihalkın haberdar olmasını istemiyorlar.”Bunları duyunca niye bu prefabriklerde bekletildiğimizi anlamıştım.Belki,merkeze gidebilsek,bizleri sıcak evlerinde ağırlayacak insanlar olacaktı.

    Akşam olmuştu.Askerlerin getirdği büyük kazanlarda pişen çorbalar dağıtılmaya başlandı.Her gün aynı çorbayı içmek sıkıyordu.Gerçi içimde,güzel yemekler yemek için istek de yoktu.Ama bir kepçelik çorbamın içine bir parça et geldiğinde seviniyordum.

    5 ocak 1990

    Buraya geleli iki hafta olmuştu.Sabah uyandığımda,askerler,Mir Hüseyin ve yabancı bir grubun ayak üstünde konuştuğunu gördüm.Kapının önündeki merdivenlerde onları izlediğimi fark eden Mir Hüseyin,beni yanındaki takım elbiseli adam gösterdi.Grubun içinden bir kadın yanıma geldi ve “Yavrum” deyip sıkıca kucakladı beni.Ne olduğunu anlamaya çalışıyordum.Kadınsa acı bir gülümsemeyle bana bakıyor,yüzümü okşuyor,arasıra da saçımdaki beyaz güllere dokunuyordu.Tokalarım Hankenti’nden çıktığımız günden beri saçımdaydı.Hiç banyo yapmamıştım.Pis kokuma alışmıştım.

    Mir Hüseyin yanıma geldi ve”Nergis,bu heyet Tebriz’den gelmiş.Kimsesiz çocukları Terbiz’deki yetiştirme yurduna götürmek istiyorlar.Bizim sonumuz belli değil.Burda öledebiliriz.Bakü’ye gitmek şimdilik bir hayal.Askerleri görüyorsun.Senin için oraya gitmek daha iyi olacak.” dedi.Hiç tereddüt etmeden “Evet daha iyi olacak.” diye karşılık verdim.Çünkü kaybedecek hiçbir şeyim yoktu.Mir Hüseyin elimden tuttu ben heyetin geldiği otobüsün önüne götürdü.Karısı,hemen içeriden bana ait tek eşya olan montumu getirdi.Giyindim ve sanki evimizden dükkanımıza gidiyor gibi sakin bir edayla otobüsün içinde oturdum.Benden başka beti benzi atmış 6 çocuk daha vardı.Camdan dışarıyı ziliyordum.Otobüs,yürüyerek geldiğimiz yollardan hızla geçiyordu.Ben yine gözyaşı dökmeye başladım.Otobüsün içi çok sıcaktı.Kaç haftadır ilk defa bu kadar ısınıyordum.Montumu çıkardım ve özenle katlayıp,yanımdaki boş koltuğa koydum.Kaç saat uyudum bilmiyorum.Uyandığımızda Nahcivan diye bir şehirdeydik.Geçtiğiz yollarda biizm gibi sürgün edilmiş bir çok aile vardı.Fakat onlar evdeki önemli eşyalarını da alabilmişlerdi.Kadınların yanında birkaç valiz birden duruyordu.Önümüzde oturan adam,”Bunlar Kerki köyünden,sakallılar buraya da gelmiş.”dedi.Bazıları Ermeni askerlerine sakallılar diyordu.

    Ağlayan çocukları gördükçe,kendimi hatırlıyordum.Benim gördüğüm kabusu onlar da görecekti.

    Nahcivan ile Tebriz arasındaki gümrük kapısına gelmiştik.Benim ne kimliğim ne de pasaportumvardı.Zaten bize pek bir şey sorulmadı.bütün işlemleri,önümde oturan adam yaptı.

    Gümrüğü geçip giderken,sarıklı uzun sakalı bir adamın duvara çizilen resmi dikkatimi çekti.Bu İran’da inkılap yapan Ayetullah Humeyni’ydi.Tebriz’de bu fotoğrafa çok rastlayacaktım.Türkiye’ye gidince Ayetullah Humeyni’nin yerini Mustafa Kemal ****** almıştı.

    Kaç haftanın yorgunluğunu,otobüsteki ara ara uyuklamalarımla atmıştım.Bu defa gözümü açtığımda,kalabalık bir caddeden geçiyorduk.Kadınların hepsinin başörtülü olması dikkatimi çekti.Burada başörtüsüz gezmenin yasak olduğunu daha sonra öğrenecektim.Uzanır pozisyonda oturduğum koltuğumdan irkilerek kalktım ve cama yapıştım.İstem dışı gülümseyerek “Bu o,bu o” diye bağırmaya başladım.Otobüstekiler şaşırarak etrafıma toplandılar.Onlara doğru dönerek”Bu Şehriyar,ben onu tanıyorum.Dedemin odasında fotoğrafı var.Şiirlerini de biliyorum.”dedim.İçlerinden biri:

    -Evet onun adı Şehriyar.Sana Şehriyar’ın bütün şiirlerinin olduğu bir kitap hediye edeceğim.
    -Ama ben okuma yazma bilmiyorum.
    -Seni okula da göndereceğiz.

    Uzun bir aradan sonra yüzüm gülmüştü.Dedem beni Bakü’de bir sanat okuluna göndermek istiyordu.Bakü yakınlarına kadar gitmiştim fakat okumak için değil.Şimdi ise dedemin çok sevdiği Şehriyar’ın memleketinde okula gidecektim.

    Otobüs hala hareket ediyordu.Bir süre sonra yavaşladı ve ana cadde üstündeki ara sokaklardan birine girdi.İneceğimizi anladım.Güler yüzlü kadaın yine yanıma geldi ve”Hazırlan Nergis,Yeni evine hoş geldin.” dedi.Montumu giyindim ve saçıma çeki düzen verdikten sonra ağır adımlarla aşağı indim.Önde iki adam arkasında biz dört katlı apartmandan içeri girdik.İçerisi çok sıcaktı.Elleri çamaşır suyu kokan iki kadın geldi ve anaç bir tavırla bizleri teker teker kucakladılar.Bu kadınlardan biri benim odamın temizliğinden sorumluydu.

    Üç tane ahşap yatağın olduğu,toz pembeye boyanmış fazla büyük olmayan odaya girdiğimde parlak yüzlü iki kız gördüm.bunlar oda arkadaşlarımdı.Yolculuk boyu benimle ilgilenen Cennet abla da odadaydı.Beni odadakilerle tanıştırdı ve banyomu yaptıktan sonra giyeceğim kıyafetleri göstermek için geri geleceğini söyleyip çıktı odadan.Ben de sessizce pencerenin altındaki sandalyeye oturup kızları izlemeye başladım.Onlar da beni izliyordu.Bir an kafamda yıldızlar yandı.buarası farklı bir ülkeydi fakat aynı dili konuşuyorduk.Cennet abla,heyetin diğer üyeler,elleri çamaşır suyu kokan kadınlar….Kızlardan büyük olanı yanıma geldi ve sohbete başladı:

    -Meraba be Azade.
    -Ben de Nergis.
    -Tokaların çok güzelmiş.
    -Moskova’dan almışlar.
    -Moskovadan mı geldin?
    -Hayır Hankenti’nden.
    -Hmm.annenle baban boşandı mı?
    -Hayır.
    -O zaman?
    -Öldüler.
    -Başın sağolsun.
    -………

    Cennet abla tekrar odaya geldi.Elindeki anahtarla dolabı açtı ve elleri çamaşurs suyu kokan kadının taşıdığı poşetleri yerleştirdi.
    -Yeni yeni bir sürü kıyafetin oldu Nergis.Banyo yaptıktan sonra istediğini giyinebilirsin.En çok hangi rengi seviyorsun?
    -Kırmızı.
    -Bak bir elibise de varmış.İstersen onu giyin.
    -Olur.

    Poşetleri taşıyan,yani odanın sorumluluğundan sorumlu olan kadın elimden tuttu ve beni banyoya götürdü.Üzerimdekileri çıkarınca,pis kokumdan rahatsız olduğunu yüz ifadesinden anlıyordum.

    -Kaç gündür banyo yapmıyorsun?
    -Çok oldu.
    -Seni her hafta iki kez yıkayıp,saçlarını öreceğim.Nergisler gibi kokacaksın.
    -Benim adım da Nergis.
    -Öyle mi?Ne güzel,o zaman gerçekten nergis gibi kokacaksın sen.

    Yine gülümsemiştim.Annem gibi sırtımı yavaş yavaş ovuyordu.Canımı yaktığında hemen “Afedersin yavrum.” diyordu.Beni,kaloriferin üstünde ısıttığı havluya sardı ve odama götürdü.Cennet abla kırmızı bir elbise,altına beyaz çorap ve siyah ayakabiları hazırlayıp yatağımın üstüne koymuştu.Aliye abla yani beni yaptıran kadın,kıyafetlerimi de yavaş yavaş giydirdi.Saçlarımı kuruttuktan sonra taradı ve cebinden çıkardığı beyaz tokalarımı saçıma taktı.Her şey bittikten sonra yüzüme baktı ve “Sen ne kadar güzelmişsin.” dedi.

    Dostoyevski”İnsanoğlu her şeye alışır.” demiş.Çok doğru bir söz.Buraya da alışmıştım.Her gün 7’de uyanıyor,kahvaltı için zemin kata iniyor,okula gidiyor,3 ayda bir sağlık kontrolünden geçiyordum.

    1994

    12 yaşındaydım.Farşça’yı da iyi sayılacak düzeyde konuşuyordum.Sınıfın en iyisi değildim ama zayıf notum da yoktu.Öğretmenlerimi seviyordum,onalar da beni seviyordu.Resim dersinde çok yetenekliydim.Katıldığım resim yarışmalarında mutlaka dereceye giriyordum.Çizdiğim resimler de çoğunlukla uzun saçlı kızlar ya da kilim desenleri olurdu.Ellerimde de hep kınalı olurdu.yurttaki kızlar kınayla güzel desenler yaptığımı biliyor,sık sık yaptırıyorlardı.Yurttakiler tarafından da seviliyordum.Sadece yurt müdüresi Günay anne pek iyi davranmıyordu bana.Büyük kızların kendi aralarında”Günay annenin psikolojik sorunları varmış.Milletvekili olan babasının torpiliyle buraya müdür olmuş.” Dediklerini duyuyorduk.

    Okuldan çıkınca,Şehriyar’ın heykelini önünden geçiyor,ana cadde üzerindeki 2.sokaktan içeri girip yurda yetişiyordum.Bazen caddeden sokağa dönerken,köşe başında oturup bir şeyler satan Ali dedeyle sohbet ederdim.Bana dedemi hatırlatıyordu.O Şehriyar’ı canlı olarak görmüştü.Şiirlerini de dedem kadar iyi biliyordu.O gün yine Ali dedeyle sohbete daldım.Bana İran’da eskiden dokunan ipek halıları anlatıyordu.Önceden şahların saraylarının yanında halı atölyeleri olurmuş.Orada çalışan kadınlar da erkekler de toplumun sayın kesimini oluştururmuş.Sarayların yanın da bir de at yarışlarının yapıldığı meydanlar olurmuş.evlenmek isteyen kız ve erkeklerin biribirlerini ilk gördükleri yer o meydanlar olurmuş.Bir an keşke şimdi de böyle bir gelenek olsa ve Günay anne de birini bulup evlense dedim.40 yaşındaydı ve hala bekardı.Son günlerde,yurttaki her günümü zehir ediyordu.Anne dememin sebebi,annem kadar sevmem değildi.Yurtta böyle bir kural vardı;bütün çocuklar müdüreye ann diye hitap ederdi.Gözüm Ali dedenin saatine takıldığında,yurda giriş saatimden 20 dakika geçtiğini gördüm.Ali dedeyle sohbet ederken zaman çok hızlı geçerdi.Hemen vedalaşıp,yurda doğru koşmaya başladım.Kapıdan içeriye girdiğimde,Günay anne suratsız haliyle beni bekliyordu.
    -Neredeydin özgür kız?
    -Şey……
    -Sorumluluklarını bilmiyor,birkaç güzel resim yapıyor diye kendini bir şey sanıyor,üstelik sorduğum sorulara cevap vermiyorsun.Verdiğim cezalar da uslandırmadı seni.
    Cennet ablanın geldiğini görünce.
    -Çabuk odana çık!
    Deyip idare bölümüne gitti.Cennet abla ya da diğer çalışanların yanında,bir nebze de olsa yumuşak davranırdı beniSuratım düşmüş bir şekilde odama çıktığımda,yan odamızdaki kızlardan birinin beni beklediğini gördüm.Elinde bir kase toz kına vardı.
    -Elime desen yapar mısın Nergis?
    -Yorgunum.
    -Çok mu yorgunsun?
    -Tamam,çok istiyorsan yaparım.
    -Teşekkürler

    Aslında ele kınayla desen yapmak beni rahatlatıyordu.Arkadaşımı reddedişimin sebebi yorgun oluşum değildi.Günay anne yine moralimi bozmuştu,sebep buydu.Aşağıya inip,yemekhanede yeni demlenmiş çaydan bir bardak rica ettik.Çalışanlar da kına yapacağımızı biliyordu.Çayı aldık ve homojen bir görünüm elde edene kadar kınayla karıştırdık.Yeterli kıvama geldiğinde,arkadaşımın sağ elini sol elimin içine aldım .Önceden biriktirdiğim kürdanlardan birini cebime koymuştum.Cebimden çıkardım ve kasenin içindeki kınaya batırdım.Kökü avucunun içinde olan bir sarmaşık çizdim.Sarmaşığın dalları,serçe ve baş parmağa sarılıyordu.Pamuk beyazı ellerin üstünede kurumaya başlayan kına çok hoş görünüyordu.Dört saat sonra elini yıkadığında,kınasının çok iyi olduğunu gördümNevruz bayramındaki kızıl yumurtalarla aynı renkti.

    ***

    Dedemin duasıyla başladığım güzel günler,geride kalmıştı artık.Her sabah onun dua ettiği saatte,kendi ellerim semaya kalkıyordu.Tebriz’de kendimi en rahat ifade ettiğim yerlerden biri seccademdi.Resim yaparken de bu rahatlığa ulaşıyordum.Günay annenin hakaretleri sonrasında Cennet ablayı bulamazsam,kendimi seccademin başında bulurdum.Bazen iyiki Günay anne var diyordum.Çünkü benimle uğraşmadığı zamanlar,içten gelen sesleri dinleyecek çok zamanım oluyordu.Yastığımın gözyaşlarıyla sırılsıklam olduğu geceler,Günay annenin benimle uğraşmaya mola verdiği dönemlerdi.”Hayır bildikleriniz de şer,şer bildikleriniz de hayır vardır.” ayeti bu durumumu özetliyordu.

    İran’da Cuma günü tatildi.Bu tatilimi ana cadde üstündeki dükkanları gezerek geçirmeye karar vermişti.Lisedeydim ve derslerim çok ağırdı.Özellikle de matematik dersinde çok zorlanıyordum.Ders stresini az da olsa unutmak için bu gün gezecektim.Cennet abladan dışarı çıkmak izin izin aldım ve yurttan ayrıldım.Sokağın başına geldiğimde tarak,mendil,yara bandı…vb satan ali dedeyi gördüm.
    -Günaydın ali dede.
    -Günaydın yavrum,nasılsın?
    -İyi olmaya çalışıyorum.
    -Bir sorun mu var?
    -Matematik dersi çok zorluyor beni ve üniversite sınavına da çok az kaldı.
    -Anlaşıldı.Yıllardır benimle sohbet ediyorsun fakat bir kere bile “Niye burada mendil satıyorsun?” diye sormadın.Senin soracağın yok galiba.İstersen ben anlatayım.Dinlemek ister misin?
    -Tabiki isterim.

    Ali dedenin yanındaki ahşap iskembeye oturdum anlatmaya başlamasını bekledim.İki paket yarabandı alan adamın uzattığı parayı cebine koydu ve bana döndü
    -25 yaşındaydım.Fakülteden mezun olur olmaz sınıf arkadaşım Seher hanımla evlendik.2 sene sonra Umut adında bir oğlumuz oldu.Çalıştığım okuldan çıktığımda doğru eve gelir,oğlumla saatlerce oynar,eşimle ilgilenir,böyle zaman geçirirdim.Eşim oğlumuzla daha iyi ilgilenebilmek için öğretmenliği bıraktı.Zaten benim maaşım,üç kişilik bir aileye yetecek düzeydeydi.Annesi ve benim tek hayalimiz,oğlumuzu ideal bir insan olarak yetiştirmekti.Bu hayalimiz gerçekleştirdiğimize inanıyorduk.Umut mahallede,okulda herkes tarafından parmakla gösteriliyordu.Bir gün uyandığımda,eşimin soğuk elini göğsümde hissettim.Kalp krizi geçirmişti.Anlatırken bu kadar rahat olmama bakma,yaşadıklarımı asla anlayamazsın.İçimde neler saklıyorum bilemezsin.Eşim vefat ettikten 4 sene sonra.Körfez savaşı patlak verdi.Asker alımları başladı.Oğlum 22 yaşındaydı ve askere gitmek zorundaydı.Geri gelmeyeceği içime doğmuştu.Dört ay sonra da oğlumun şehit olduğu haberini aldım.Artık yaşamamı gerektiren bir sebebim yoktu.Eş,çocuk,aile gibi nimetlerin,bu dünya için verilmiş sınavlar olduğu ve bir cana kıymanın büyük günah olduğunu bilmesem intiharı bile düşünürdüm.O günden sonra ne eşimle ortak odamıza ne de oğlumun odasına girdim.Evimin sadece oturma odasını,mutfağını ve banyosunu kullanıyorum.Sabah namazıyla evden çıkar,gece yarınsa geri dönerim.Evde kaldığımda,hatıralar beni yalnız bırakmıyor.Ben de yalnızlığımı,tarak mendil satarken selamlaştığım insanlarla gideriyorum.Yani bunları ihtiyacım olduğu için satmıyorum.İşte eşimle tanıştığım o fakültenin matematik bölümünde öğrenciydim ben.Oğlum Umut’a öğrettiğim her şeyi sana da öğretebilirim.Bu konuda iddialıyım.

    Şaşkınlıktan ağzım açık kalmıştı.Saçı sakalı birbirine karışmış Ali dede bir zamanlar öğretmenmiş.Hayat herkese acı yüzünü gösteriyormuş demek ki.Ali dedeyle ders çalışma planımızı yaptıktan sonra,yurda döndüm.Yurda girdiğim de ilk işim Cennet ablanın yanına gitmek oldu.Ali dedeyle yaşadıklarımı anlattım.O da sevinmişti.Sevincimi ikiye katlayacak haberi de vermeyi ihmal etmedi.En son katıldığım resim yarışmasında yine birinci olmuştum.Cennet abla beni,bu başarımdan Günay annenin haberdar olamaması gerektiği konusunda uyardı beni.

    Günay annenin niye beni sevmediğini biliyordum artık.O da resim yapmaya ilgiliydi fakat pek yetenekli olduğu söylenemezdi.Cennet abla bir konuşmamızda,Günay annenin psikiyatris tarafından narsist olarak görüldüğünü söylemişti.Bunun üzerine,okul kütüphanemizde narsistlerin özelliklerini araştırmıştım.Narsisitler,kendilerini çok önemli,vazgeçilmez sayarlarmış.Bekledikleri ilgi ve övgüyle karşılaşamayınca,mutsuzluk yaşarlarmış.Herkesin başarısına hased edip,onların hiçbir şeye layık olmadıklarını,eğer isterlerse kendilerinin de o başarıyı elde edebileceklerini düşünürlermiş.Olumsuz eleştirilerden,ağır şekilde yaralanırlarmış.Günay anne bunların hepsine sahip olmakla beraber daha ağır sorunlara da sahipti.Böyle bir insanın sosyal hizmet kapsamında görevli olması,kesinlikle engellenmeliydi.Fakat o,babasının nufuzunu kullanarak müdürlük yapıyordu.

    Yatağıma uzandım ve Ali dedenin anlattıklarını düşünmeye başladım.Aslında onun eğitimli bir insan olduğunu anlamam lazımdı.Genel kültürü çok genişti.Edebiyattan tarihe,felsefeden kimyaya her konuda ufkumu genişletiyordu.Soyut düşünebilme yeteneği kazandırmıştı bana.Ali dede sayesinde,çizdiğim resimler,birçok anlam içeriyordu.Hayatını anlatırken”Yaşadıklarımı asla anlayamazsın.” demişti bana.Halbuki onun yaşadıklarını aratmayacak bir hikaye de ben de vardı.

    Ali dedenin evinde düzenli olarak,matematik çalışıyorduk.Alanında çok iyi olduğunu anlamıştım.Haftanın üç gününü Ali dedeyle,diğer günlerini de kendim çalışarak geçiriyordum.Sınava az kalmıştı.Herkes,ya resim öğretmenliği ya da Güzel Sanatlar Fakültesi’ndeki bir bölümü tercih edeceğimi sanıyordu.Fakat ideallerimi kimseye anlatmamıştım.

    ***

    Sınav günü,erkenden uyandım.Sabah namazının ardından uzunca bir dua ettim.Cennet ablanın özel olarak hazırladığı kahvaltıyı yaptım ve Cennet ablayla beraber yola koyulduk.Sokağın başında,Ali dedenin bizi beklediğini gördüm.Cennet ablayla tanıştırdım ve sınava gireceğim okula doğru yol aldık.Okulun bahçesi çok kalabalıktı.Öğrencilere “Şurada sıra olun .” diye komut veren adam,bizi görünce önünü ilikleyerek yanımıza geldi.Ali dedeyle konuşmaya başladı.
    -Merhaba hocam!
    -Merhaba evladım.
    -Hayırdır,kim sınava girecek?
    -Torunum Nergis girecek.
    -Başarılar dilerim.

    Ali dede merak ettiğimiz bildiği için vakit kaybetmeden anlatmaya başladı.”Bu beyefendi okul müdürü ve eskiden benim öğrencimdi.”Ali dedenin öğretmen olduğuna,bu sefer gerçekten inanmıştım.Sıraya girdim ve güvenliğin önüne kadar ilerledim.Üzerinde İran İslam Cumhuriyeti yazan kimliğimi güvenliğe gösterdim.Ben de İran vatandaşıydım.Sınav salonuna girdiğimde,karnımda bir ağrı başladı.Sanırım heyecandandı.Benim diğerleri gibi,sınavı kazanamama lüksüm yoktu.Ya kazanacaktım ya kazanacaktım.Bu yüzden bir an önce,bu heyecanı yenmeliydim.Beni azimlendirecek o sözleri yine içimden tekrar ettim.İşe yaramıştı.Gayet sakindim şimdi.

    Sınav bittiğinde,yüzüm gülüyordu.Ali dede ve Cennet abla beni bu halde görünce,derin bir nefes aldılar.Yeteri kadar emek vermiştim ve karşılığını alacağıma inanıyordum.Eğer kazanamazsam,her daim ellerimden tutan Allah’ın bu şerrin içine de bir hayır gizlediğini düşünecektim.Bunu sınava girmeden önce de düşünmüştüm.

    Sınav sonucumu öğrendiğim gün,sevinçten kalbim duracaktı.Merdivenlerden aşağı inip bütün odalara tek tek haber vermiştim.Elimdeki sonuç belgesiyle herkesi teker teker öpüyordum.Yılların acısını elimdeki kağıtla bir anda yok etmiştim.Sıra yurt dışı başvurularını yapmaya gelmişti.

    Cennet abla,tercih işlemelerini konuşmak için odama geldi.
    -Merhaba Nergis!Güzel Sanatlar Fakültesi’ndeki hangi bölümü istiyorsun?
    -Hiçbirini.
    -Nasıl yani?
    -Türkiye’de Uluslararası İlişkiler okuyacağım.
    -Şaka mı yapıyorsun?
    -Hayır,gayet ciddiyim.Bu bölümü okumak zorundayım.
    -Peki neden bu bölüm?
    -Benim ve bütün Karabağ halkının vatanımızdan zorla çıkarılabilmemizin sebebi güçsüz olmamızdı.Eğer o gün Bakü yönetimi,Sovyet Rusya ve Ermeniler’e karşı korkusuz bir duruş gösterseydi,ben şu anda kendi memeleketimde annemin dizinin dibindeydim.İyi bir diplomat olmak zorundayım.İnsan hakları için savaşacak bir diplomat.

    Yıllar önce Karabağ’dan Bakü’ye giderken,manavın kamyonet içindeki konuşması beni buralara getirmişti.Kilim desenleri tasarlayarak,zarif kız resimleri çizerek,edebi şiirler okuyarak hayattan tat alabilecek ruhta bir kızken,bu bölümü okumaya karar vermiştim.Makro iktsat,dünya ekonomisi,siyasi tarih derslerini alırken zorlanacağımı biliyordum.Fakat bu zorluk,Bakü yollarında çektiğimizden daha hafif olacaktı.

    Yurtdışında okumak için başvuru yapmam gerekiyordu.Ali dede bütün resmi işlemlerimi halletti.Bu işten sorumlu memurların çoğu onun öğrencileriydi.

    Tahran’daki hava limanında,ben ve 26 öğrenci Türkiye’ye gitmek için toplandık.Uçağa ilk defa biniyordum.Uçağın küçük penceresinden bulutları izlerken,Gazi Üniversitesi’ni düşünüyordum.İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi’nin Uluslar arası İlişkiler bölümünü kazandığımı gösteren kağıt elimdeydi.Esenboğa Hava Limanına indiğimizde İran konsolosloğunun görevlendirdiği iki kişi bizi bekliyordu.Valizlerimizi aldık ve 5 yıl boyunca kalacağımız yurda gittik.Ankara’ya da alışmıştım artık.Oda arkadaşlarımdan ailesini özleyenlere,ben teselli veriyordum.Benim böyle bir sorunum yoktu.

    ***

    Son sınıfa geldim.Bitirme tezim,ermeni soykırımı üzerineydi.Altı ay boyunca gece gündüz demeden,tezim için çalıştım.Hocalarımın referansıyla arşivlere giriyor,araştırmalar yapıyordum.Tezimde kullanmak için,devamlı seminerlere katılıyordum.Program boyunca ağlayan kadınları izliyordum.Onların sadece o programda döktüğü gözyaşını ben 8 yaşından beri döküyordum.

    Mezuniyet törenimiz için hazırlıklar başlamıştı.Bölüm başkanımız beni yanına çağırtmıştı.Odasına gittiğimde beni alnımdan öptü ve tebrik etti.Şaşkın şaşkın yüzüne bakıyordum.
    -Hazırladığın tez,şu anda nerede biliyor musun?
    -Nerede?
    -Azerbaycan’daki bir dernek Karabağ sürgünü için Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi!ne başvurmuş.Dünya genelinde 136 dernek ve tüzel kişilik daha aynı sebepten dolayı başvuru yapmış.Önümüzdeki ay,Amerika’da yapılacak Karabağ konulu sempozyum için her ülkeden üç temsilci isteniyor.Hazırladığın tezin muazzam olmasından dolayı bu temsilcilerden biri sensin.Şehitlerinizin hesabını orada sorabileceksin.Hem de bütün dünyanın önünde.Amacına ulaştın değil mi?
    Bir diplomat olmadan hedefime ulaşmıştım.Manavın yakındığı kişilerden olmayacaktım ben.


      Forum Saati Cuma Mayıs 26, 2017 11:14 am