Giresun Üniversitesi Türkçe Topluluğu

Türkiye'den erişim engeli nedeniyle yeni adresimiz: turkcetoplulugu.weebly.com

Nar Ağacı
Nazan Bekiroğlu
(%25 İndirimle)
Beyaz Türkler K.
Alev Alatlı
(%25 İndirimle)
turkcetoplulugu.weebly.com Topluluğumuzun yeni adresi
Kendini Açma
B. Çetinkaya

    Siyah ya da Beyaz - Hasan Sadık KIZILKAYA

    Paylaş

    Admin
    Admin

    Mesaj Sayısı : 61
    Kayıt tarihi : 20/03/09

    Siyah ya da Beyaz - Hasan Sadık KIZILKAYA

    Mesaj  Admin Bir Çarş. Ocak 05, 2011 9:03 am

    Güneş gökyüzü ile yeryüzü arasında ince bir çizgi gibi görünmeye başlamıştı. Rüzgar ılık ve sevecen bir şekilde esmeye devam ediyordu. Marry elindeki çuval yere değmesin diye özen gösterirken yaprakların arasından gelen bir sesle dikkati dağıldı. Sesin kaynağının ne olduğunu anlamak için sesin geldiği yöne doğru yürümeye başladı. Ses biraz ileride ki çalıların arkasından geliyordu. Marry çalıları hafifçe araladı. Minicik elleri, minicik ayakları, çırılçıplak bedeni ve yakut yeşili gözleriyle bir erkek bebek yaprakların üzerinde yatıyordu. Marry böyle bir şey beklemiyordu. Belki yaralanmış bir tavşan yada ona benzer bir şey umuyordu ama kesinlikle bu değildi umduğu. Açıkçası pekte mutlu değildi bu bebeği bulduğu için. Durduk yerde başımıza bela aldık diye düşündü Marry.
    Marry; kocası ve 4 çocuğu ile kasabanın üst kısmındaki mütevazi kulübelerinde yaşayan kendi halinde birisiydi. Eşi odunculuk yaparak para kazanıyor ve geçimlerini sağlıyordu. Marry ise dişinden tırnağından arttırarak çocuklarını doyurmaya çalışıyordu. Ormandan topladığı kuru ağaç dalları ve kozalakları evlerinin yanındaki boş arazide kışın yakmak için biriktiriyordu. Yine ormana bu amaçla yönelmişti ki çalıların arasından çıkıp gelen misafir işlerin değişmesine sebep oldu. Marry kozalaklar için yanında getirdiği çuvalı bebeğin çıplak bedenine sarmalayarak geldiği yönün tersi yönde yürümeye başladı. Marry şimdi ne yapması gerektiğini düşünüyordu. Zaten kıt kanaat geçinirken yeni bir boğazı karşılayabilecek bütçeleri maalesef yoktu. Acaba hiç görmemiş gibi mi davransam diye düşündüyse de daha sonra bu kadar acımasız biri olamayacağına karar verdi ve bebeği en yakın resmi kuruma götürmek için yola koyuldu. Ne de olsa onlar gerekeni yapardı.
    Yürüyerek geçirilen yarım saatin ardından Marry bebeği polislere sağa salim ve güvenli bir şekilde teslim etmiş olmanın verdiği huzurla evini yolunu tutmuştu. Yüzünü yavaş yavaş batmaya başlayan güneşe doğru çevirmiş ve hafif hafif gülümseyerek yürüyor olmasından Marry'nin yaptığı işten memnun olduğunu anlamak pekte güç bir şey değildi.
    Aradan 15 gün kadar geçmişti. Rüzgarın etkisiyle uçuşan yapraklar ve eğilen ağaçların çevrelediği bir binanın hemen yanında bastı Tom frene.
    - Burası mı acaba, diye sordu yan koltukta oturmakta olan karısına.
    - Galiba burası olmalı, diye cevap verdi karısı.
    Arabadan önce Tom indi. Karısı da Tom'u takip etti. Binaya giden merdivenleri beraberce indiler. Binanın giriş kapısı eski ve tarihi bir görünüm sunuyordu. Yüksek bir şekilde kesilmiş tavanı geniş ve heybetli görünüşü bir kale kapısını andırıyordu. Yüksek tavanları ve beyaza boyanmış duvarlarıyla tam bir resmi kurum havası içindeydi burası. Dar ve uzun bir koridor boyunca beraberce yürüdüler ve kapısında müdür odası olduğunu belirten tabelayı görünce kapıyı çaldılar ve içeri girdiler. Müdür beyle bir kaç dakika süren bir konuşmanın ardından müdür bey imzalamaları gerek yerleri gösteriyordu onlara. Tom mutluluklar karısının elini sıktı. Karısı da aynı mutlulukla göz kırparak cevap verdi kocasına. Tom ve Polly imzalamaları gerek yerlere imza attıktan sonra, müdür bey sordu.
    - İsmi ne olacak. Üzerinden kimlik belirten birşey çıkmadığı için ismini bilmiyırız. dedi.
    Tom ve Polly birbirlerine baktılar biran ve bu sorunun sorulacağını daha önce hiç düşünmediklerini farkettiler. Polly bir anda uzun zamandır konuşmuyor olmadın da verdiği bir ses tonuyla lafa girdi.
    - James CRAGER, dedi.
    Müdür, Polly'nin söylediği ismi olduğu gibi yazdı kağıda.
    Onbeş gün önce Marry'nin bulup polis merkezine götürdüğü ve oradan da buraya yani çocuk yuvasına gelen bebeğin yeni ismi James CRAGER idi. Ve artık James CRAGER'ın bir anne-babası vardı. Artık o bir evlatlıktı.
    Yaklaşık 2.5 saatlik yolculuğun ardından en sonunda yol bitmişti. Yeni yavrularını alan Tom ve Polly sonunda evlerine gelebilmişlerdi. Polly James için daha önceden hazırladıkları odanın kapısını sessizce açtı. Tom olabildiğince az gürültü yapmaya çalışarak James'i her tarafı oyuncaklarla bezenmiş yatağına yatırdı. Bir müddet sessizce onu izlediler, ne kadar masum ve ne kadar güzel olduğunu düşündüler ve daha sonra yatmaya gittiler. James ise yeni evinde yeni yatağında huzurlu ve mutlu bir uykunun tam ortasındaydı. Olanlardan ve olacaklardan bihaber bir şekilde yalnızca uyuyordu. 1.5 yaşında olanın tadını çıkarıyordu galiba.
    Tom ve Polly bundan 4 sene önce evlenmişlerdi. Güzel ve mutlu bir birliktelikleri vardı. Tom inşaat mühendisiydi. Polly'nin ise fotoğraf stüdyosu vardı. Tom'un imza attığı başarılı iş anlaşmaları ve babasında kalmış olan mal varlığı ekonomik anlamda sıkıntı çekmemeleri için yeterli bir sebep teşkil ediyordu. Maddi olarak bir sıkıntıları yoktu. Mutluydular da ama bunlar çocukları olamayacağı gerçeğini değiştiremiyordu. Gitmedikleri doktor başvurmadıkları yer kalmamıştı ama hangi kapıya giderlerse gitsinler aldıkları cevap hep hayır olmuştu. Polly'nin anne olma isteği son çare olarak evlat edinme fikrine götürmüştü Tom ve Polly'i. Evlat edinmek için gerekli olan başvurular yapılmış ve gelen heyet evlat edinmek için bir engel durum olup olmadığını incelemek için incelemelerini yapmış her işlem bittikten sonra uygun bir evlat adayı beklenmeye başlamıştı. Sonunda beklenen aday bulunmuştu ve şimdi yeni ismiyle James Crager yeni yuvasında yeni anne babasının yanında Allah bilir hangi rüyayı tam ortasındaydı.
    Güneş New York'un üstüste binmiş evlerinin çatılarına ''günaydın'' derken, Polly çoktan uyanmıştı. Gece pekte uyuduğu söylenemezdi ama dinç görünüyordu. Oğlu için hazırlamakta olduğu mamayı yeteri ısıya getirebilmek için özen göstererek lezzetli bir kahvaltı hazırlama çabası içerisindeydi. Özenle hazırladığı karışımları James'in istahla yediğini gören Polly boşuna uğraşmadığı için seviniyordu ama ne yaparsa yapsın bu karışımların anne sütünün yerini tutamayacağını bildiği içinse hafif bir burukluk yaşıyordu. Tom da uyanmıştı. Polly'i öperek günaydın dedikten sonra yıllardır özlemini çektikleri bebeğini kucağına aldı ve sıkıcı sarıldı. Polly içeriden getirdiği fotoğraf makinesi ile bu mutlu anı ölümsüzleştirdi. Fotoğrafı eline aldı ve bir müddet seyrettikten sonra arkasına şöyle bir not düştü.
    '' Yeni Evinde İlk Günün. HOŞGELDİN...''
    Zaman önünde kimsenin duramadığı bir nehir gibi akmaya devam ediyordu. Geçen her saniye birer birer mazideki yerini alırken geleceğin ne getireceğini kimse kestiremiyordu. Hayat her zaman sorularını insanların çalışmadığı yerden soruyor göz açıp kapayana kadar yıllar yıları kovalamış oluyordu. Hatta bazen o gözü tekrar açmaya bile fırsat vermiyordu. James artık 17 yaşında bir delikanlıydı ve hayat Tom'a bir kez daha gözlerini açması için fırsat vermiyordu artık.
    Hemen hemen 4 yıl olmuştu Tom öleli. James yeni yeni alışıyordu Tom'un yokluğuna Polly'nin ise hala alıştığı söylenemezdi. Yine her zaman ki sabahlardan biri daha diye düşündü James üşengeç adımlarla kahvaltıya inerken. Polly'e günaydın dedikten sonra bir iki lokma birşey atıştırdı ve okula gitmek için yola koyuldu. James büyüdükçe dünyası küçülmüştü adeta. İçine kapanık kendi halinde sessiz sakin bir oluvermişti o. Kimseyle konuşmaz kimseyle arkadaşlık kurmaz olmuştu. Okulu pek sevmezdi daha doğrusu hiç sevmezdi. Okul onun için alay edildiği aşağılandığı hor görüldüğü yer demekti. Okula gelmişti. Yine her zaman oturduğu yere en arka sıraya oturdu. Sınıf da hiç kimseyle konuşmazdı. Daha doğrusu sınıf da ki hiç kimse onunla konuşmazdı. James dersin başlamsına beklerken Sarah girdi kapıdan. Sarah sınıfın, hatta okulun hatta ve hatta James 'in gördüğü en güzel kızdı. Siyah ve kıvır kıvır saçları, hafif esmer ve ipek kadar pürüzsüz teni, kıpkırmızı dudakları ve deniz mavisi gözleriyle eşsiz bir tablo gibiydi. Ve James'in en nefret ettiği kişinin yani Nicolas'ın sevgilisi olduğu içinde bir o kadar imkansızdı. James uzun kolları, yabani otlar misali uzamış ve birbirine girmiş saçları ,küçük turuncu çilleri ile iğreti bir diken gibi görünüyordu. Fakat bu iğreti görüntünün içinde yakut yeşili gözleri koskocaman bir okyanusun içinde tek başın duran bir ada misali kendisini gösteriyordu Buna karşı Nicolas öylemiydi. Atletik vücudu, basketbol takımın kaptanı olmasının verdiği popülerlik ve uzun boyu ile kızların hayran olduğu bir kişilikti. Yoksa Nicolas'a hayranlık mı duyuyordu, bu düşünce James'in midesini bulandırdı ve başka birşey düşünmeye çalıştı. Sarah geldi bu kez aklına , hayır Sarah'da olmazdı. Sarah en imkansızın bile imkansızlığıydı James için başka birşey düşünmeliyim diye geçirdi aklından ama Sarah'ın deniz mavisi gözlerinden başka düşünecek hiç birşey bulamadı. James , Sarah'ın deniz mavisi gözlerinde boğulmak üzereyken Nicolas girdi sınıfa. Sanki düşündüklerini anlayacak ve James'e çatacakmış gibi geldi James'e ve düşünmemeye çalıştı o güzel ötesi gözleri. Bir kaç kişiyle selamlaştıktan sonra Sarah'ın yanına geldi ve uzun uzun öptü dudaklarından. Sanki sınıf da şu am yalnız onlar varmış gibi. Dünyada gördüğü en güzel dudakları bir başkasının öpüyor olması James'i sinirlendirmişti. Ve sinirlenmesinin sebebini düşündüğü zaman içinde ki siniri korku almıştı. Yoksa Sarah'dan mı hoşlanıyordu. Bu düşünce James'i korkutmuştu.
    Sıkıcı ve sıradan günlerden birini daha geri de bırakan James evine gitmek için okulun merdivenlerinden iniyordu ki bir el onu merdivenlerin altına doğru çekti. Hafifden sarsılan James biran karşısındakinin kim olduğunu anlayamadı. Biraz daha dikkatli bakınca Nicolas olduğunu anlayıverdi. Ortam ne kadar karanlık olursa olsum Nicolas'ın o geri zekalı bakışlarını her yerde tanıyabilirdi.
    - Eee, ne var ne yok süzmecim. Bu gün hiç görüşemedik de bi hal hatır sorayım ne yapıyormuş bakalım bizim süzme diye merak ettim, dedi Nicolas pis pis sırıtarak.
    - Hiiiç, diye cevap verdi James.
    - Aman öyle olsun . Tamam fazla uzatmaya gerek yok hadi sökül paraları da daha arkadaşlarla içmeye gideceğiz, dedi şöyle bir etrafına bakınarak Nicolas.
    James hiç bir şey söylemeden elini cebine attı ve tüm parasını çıkarttı. Nicolas neredeyse James'in eliyle birlikte alacaktı paraları. James paraları verirken Allah bilir kaç kişi vardır bu karanlığın içinde diye düşündü ve vermesem acaba sağ çıkma ihtimalim ne kadar diye geçirdi içinden. Çok da fazla olmadığına kanaat getirdi ve yaptığı hareketin mantıklı birşey olduğuna kendisini ikna etmeye çalıştı. Yaptığının korkaklık olduğunun kabul edecek hali yoktu ya. Kesinlikle bir kulp bulmalıydı.
    Ev ile okul arası fazla uzak değildi. Yürüyerek 10 dakika da gidebiliyordu James. Eve geldi kapıyı anahtarla açtı ve içeri girdi. Polly'nin henüz eve gelmediğini düşündü. Çantasını vestiyere asarak odasına yöneldi .Karnı açtı ama Polly gelene kadar bekleyebilirdi. Odasının kapısını açtı.
    - Sürprizzzzzzzzzzzz, diye bağırdı Polly.
    Odadaki balonlar ve masanın üzerinde duran üzeri mumlarla dolu kocaman pasta James'i bu gün doğum günü olduğunu hatırlaması için yetti.
    - İyi ki doğdun bitanem, dedi ve James'e sarıldı Polly.
    - Hiç gerek yoktu bunlara, dedi James.
    - 18 yaşına girdin bu gün canım ne demek gerek yoktu, dedi Polly.
    James'in eline tutuşturduğu bıçakla pastayı kestiren Polly kocaman bir dilim kesip James'in tabağına koydu. Bir parçada kendisi alarak beraberce pastayı yemeye koyuldular. James tabağındaki pastayı bitirmek üzereydi ki.
    - Keşke babanda şimdi aramızda olabilseydi, dedi Polly.
    James Polly'e sarılarak
    -Keşke, dedi.
    Bir anda hüzünlenen Polly.
    - Hadi o zaman hediye zamanı, diyerek bir anda neşelendi.
    - Bir de hediye mi aldın. Gerçekten hiç gerek yoktu anne bunlara, dedi James.
    - Almadım yaptım, dedi Polly.
    Meraklı gözlerle baktı James Polly'e.
    - Gel benimle, dedi ve James'i kolundan tutup sürüklemeye başladı Polly.
    Beraber üst kata çıktılar. Banyonun solundaki kapıda kocamam kırmızı bir kurdele vardı.
    - Hadi aç, dedi sevinçle Polly.
    James Polly'nin dediğini yaptı ve kapıyı açtı. Lüks ve pahalı mobilyalarla dizayn edilmiş yeni bir genç odası duruyordu karşısında. Güzel ve ferah bir görüntüsü vardı. Eski yatağından daha geniş bir yatak ve bu yatağın üzerinde de yeni bir laptop duruyordu.
    - Çok teşekkür ederim, dedi ve minnettarlığını belli etmek istercesine sıkı sıkı sarıldı James.
    - Rica ederim canım benim. Hadi bakalım ben seni yeni odanla yalnız bırakayım eşyalarını yerleştirirsin sen, dedi ve James'i öpüp aşağı katın yolunu tuttu.
    Bu James'in bu gün duyduğu en güzel haberdi.
    James eski odasındaki eşyalarını yeni odasına taşımış birşey unuttum mu acaba diye son kez kontrol ediyordu. Bir şey unutmadığına emin olup odadan çıkıyordu ki komedinin üzerinde duran fotoğrafı unuttuğunu farketti. Dönüp fotoğrafı aldı ve son bir kez daha odaya göz attıktan sonra üst kata çıkmak için merdivenleri tırmanmaya başladı. Bir kaç merdiven çıkmıştı ki elinde tuttuğu fotoğraf elinden kaydı ve merdivenlerden aşağı düştü. Yere çarpan fotoğrafın camı kırıldı ve cam parçacıkları ahşam yüzey üzerinde sağa sola dağıldı. James içinden küfürler ederek merdivenleri indi ve sağa sola dağılan cam parçalarını topladı. Boş çerçeve ve fotoğrafı da alarak tekrar tırmandı merdivenleri .Odasın gitti ve boş çerçeve ile cam parçalarını çöp tenekesine attı. Elinde kalan fotoğrafı koymak için bir çerçeveyi boşalttı ve elinde ki fotoğrafı çerçeveye yerleştirmeye başladı. Tam yerleştirmişti ki fotoğrafın arkasında birşeyler yazdığını gördü ve yazılanları okumak için fotoğraf ile çerçeveyi tekrar ayırdı. Fotoğrafı ters çevirdi ve yazılanları okudu.
    ''Yeni Evinde İlk Günün. HOŞGELDİN...'' yazıyordu.
    James fotoğrafı çevirdi ve baktı. Bu kendisinin fotoğrafı idi ve 1-2 yaşlarındayken çekildiğini anlamak için Mozart gibi o günleri hatırlamak gerekmiyordu. Yekrar çevirdi ve tekrar okudu. O anda kafasının içinde milyonlarca soru işareti belirdi. Ne demek yeni evin, nerdeydi ki hoşgeldin demişlerdi, eski evi de mi vardı ve buna benzer bir yığın soru işareti ile fotoğrafı eline alarak bu sorulara cevap verebilecek tek kişinin yani annesinin yanına gitmeye karar verdi.
    Merdivenleri indi ve salona doğru yürümeye başladı. Polly televizyon izliyordu. Kendini televizyona iyice kaptırmış büyük bir dikkatle film izliyordu. James bir televizyona bir Polly'e bir de elinde tuttuğu fotoğrafa baktı ve araya girmek istemedi. Yalnız yazılmış saçma bir nottur diye düşündü ve odasına çıkmak için arkasını döndü. O an,da televizyonun reklama girmesiyle Polly James'i fark etti.
    - Gelsene James çok güzel bir film var. Adamın biri karısıyla kızın öl............................................,
    Polly sözünü tamamlayamamıştı. Gözleri James'in elinde tuttuğu fotoğrafa kilitlenmiş öylece bakıyordu. Bir anda nefesinin kesildiğini fark etti. James elinde tuttuğu fotoğrafı Polly'e doğru uzatarak.
    - Bu ne demek oluyor, diye sordu.
    Polly oturduğu yerden kalkarken bir damla göz yaşı göz pınarlarından aşağı doğru akıp halının yumuşak zeminin üzerinde kaybolmuştu bile.
    - Gel otur biraz konuşalım, dedi titrek bir sesle Polly.
    James hiç birşey söylemeden Polly'nin dediğini yaptı.
    - Bundan 16.5 yıl önce idi, diye lafa girdi Polly.
    Sesi o kadar titriyordu ki eğer konuşan kendisi değil de bir başkası olsa büyük ihtimalle ne söylediğini anlayamazdı.
    - Bundan 16.5 yıl önce idi. Marry adın da bir kadın seni orman'da bulmuş.
    Sözlerinin burasında gözlerini kaçamak bakışlarla James'in yüzüne çevirdi. Verdiği tepkiyi görebilmek için. James herhangi bir tepki vermemişti. Hatta gözleri açık olmasa Polly onun uyuduğunu bile sanabilirdi.
    - Bizimde babanla çocuğumuz olmuyordu. Ve evlat edinmeye karar verdik ve sen çıktın karşımıza iyi ki de sen çıktın James, dedi.
    Göz yaşları artık bağımsızlığını ilan etmişti. Ardı arkası gelmeksizin akıyordu.
    Gözlerini Polly'nin gözlerine diken James.
    - Peki, bunu benden neden sakladınız. Ne zamana kadar söylemeyecektin bunu bana . Belkide , belkide bu fotoğrafı bulmasam hiç bir zaman haberim olmayacaktı, diye bağırıyordu.
    James'in kurduğu cümleler soru cümlesiydi ama cevaplanmasını istediği için kurmadığı açıktı. James'in bu cümleleri kuruyor olmasının sebebi Polly'i suçlamaktı. Elinde ki fotoğrafı Polly'e doğru fırlatan James arkasını döndü ve tam kapıdan çıkacaktı bir cümle daha kurdu . Bu kez kurduğu cümle soru sormak içindi.
    - Gerçek annem babam kim. Nerde onlar, dedi.
    Bu sorunun bir gün sorulacağını biliyordu Polly ama yine de kendisini tam hazırlamış değildi bunlara.
    - Bilmiyorum ama ölmüşler galiba, dedi.
    James hiç birşey söylemedi ve odadan çıktı. Ama adımları onu odasına doğru götürmüyordu dış kapıya doğru gidiyordu. Kapıyı açtı ve havanın hafif soğuk ve ıslaklık dolu kokusunu doya doya içine çekti. Nereye gittiğinden en ufak bir haberi olmaksızın boş ve ıssız yollarda aklında binlerce soru işaretiyle tek başına yürümeye başladı James. Hayatın ona sunduğu yol bakalım nereye gidiyordu.
    O boş parka ne zaman gitti. O boş salıncakta ne zamandır oturuyor farkında değildi.Arkasından gelen bir sesle kendisine geldi.
    - Hey sen orda ki ne yapıyorsun bakalım.
    James sessizliği alıştığı için olsa gerek bu ses James'in biranda irkilmesine sebep oldu.Sesin geldiği tarafa doğru dönerek baktığında, Giyim kumaşlarından ve ellrinde tuttukları şişelerden sarhoş oldukları kolay bir şeklide anlaşılacak 3 kişi gördü. Oturduğu salıncaktan fırlar gibi kalkarak arkasını döndü.
    - Ben, ben, hiç . Yani sadece oturuyordum,dedi korkarak.
    Sarhoşlardan ortada ve en iri kıyım olanı konuşmaya başladı.
    -Bize ne lan senin ne bok yediğinden. Sen burada bulunman karşılığı bize ödemen gereken parayı ödediğin takdirde istersen buraya otel dik bizi ilgilendirmez, dedi.
    Yanında ki iki sarhoş da sanki bu hayatlarında duydukları en komik espriymişçesine uzun uzun güldüler.
    James elini ceketinin cebine götürdü para bulamayınca bu kez diğer cebine geçti . Orada da yoktu tam üçüncü cebini karıştırıyordu ki bu gün bütün parasını Nicolas'a kaptırdığını hatırlayıverdi. İçinden Nicolas'a küfür yağdırarak bir müddet daha ceplerini
    karıştırmaya devam etti. Karşısında onun paraları çıkarmasını bekleyen sarhoş kızgın bir sesle;
    - İstersen biz uyuyalım sen bulunca bize haber verirsin,dedi sinirli bir şekilde.
    James elini son cebinden de çıkararak;
    - Be,be, benim pa ,pa ,param yok, dedi.
    Bunu duyan sarhoş çıldırmışa döndü.
    -Ne demek ulan param yok. Niye sabahtan beri bizi burda bekletiyon o zaman lan ibne, dedi ve yanındakilere başıyla işaret etti.
    Yanında bulunan diğer iki sarhoş ok gibi oldukları yerden James'in üstüne doğru atıldılar ve üstünü aramaya başladılar. Saatini ve ceketini aldıktan sonra.
    - Usta bu veletin gerçekten parası yok , dediler.
    Bu gece daha fazla içemeyeceğini anlayan sarhoş, sinirlenerek;
    - Bitirin o zaman işini, dedi.
    Gecenin karanlığında ayın ışının metalin parlak maddesinin üzerine düşmesiyle güzel bir görüntü oluşuyordu ama James şu anda bunu düşünecek durumda değildi. Çünkü o metal kendisine saplanmak için çekilmiş bir bıçaktı. James daha ne olduğunu anlayamadan metal parlaklığın kendisine doğru geldiğini görürü gibi oldu biran ve büyük bir acı duydu. Metal parlaklık tekrar geri geri gitti ve bir kez daha aynı hızla geldi vücuduna doğru ve bu kez daha da büyük bir acı hissetti. Bu kez biraz daha yukarılar batırmıştı bıçağı. Tekrar çıkarttı bıçağı ve tekrar salladı sarhoş. James bu kez öyle büyük bir acı hissetti ki dünyada şimdiye kadar duyduğu acıların tamamını toplasan şu anda duyduğu acının yanından geçemez diye düşündü. Bu kez bıçak tam kalbinin ortasına saplanmıştı. James toprağın ayağının altından kaydığını hissetti. Duyduğu acıdan dolayı kapanan gözlerini araladığında ileri yönde koşan altı adet ayak gördü. Son bir gayretle yüzünü gökyüzüne çevirdi ve yıldızları gördü. Polly'nin ona küçükken anlattığı masallar geldi aklına ve bu gün akşam Polly'i ne kadar üzfüğünü düşündü. ''Keşke''dedi kendi kendine. '' Keşke üzmeseydim onu''. Her insanın bir yıldızı vardır demişti Polly. O insan doğduğu gün parlamaya başlar ve o insan öldüğü gün ise kayıp gidermiş. Şimdi James kendi yıldızı arıyordu galiba birazdan onun ki de kayıp gidecekti . James bunları düşünürken tüm yıldızların teker teker söndüğünü gördü. Demek tüm yıldızlar benimmiş dedi kendi kendine ve mutlu oldu. Ufak bir fark vardı James'in fark edemediği. Sönen yıldızlar değil James'in gözlerinin feri idi.
    Güneş pencere ile perdenin arasındaki minik boşluktan süzülüp James göz kapaklarına günaydın diyordu. James güneşin bu ısrarcı baskısına daha fazla dayanamayıp göz kapaklarını araladı. Ellerini tavana doğru uzatarak esnedi. Yavaşça yatağından doğruldu ve saate baktı. saat 7:45 idi. Okula gitmesine 45 dakika vardı. Ayağa kalktı, ileri doğru yürümeye başladı. O anda olanlar dang etti kafasına. Dün neler yaşadığı geldi biran da aklında. Ama nasıl olur diye düşündü. Rüya mı gördüm acaba dedi. Aynanın karşısına geçti ve t-shirtünü sıyırdı. Dün bıçak darbeleriyle delik deşik olması gerek t-shirtü bugün üzerinde ve sapasağlamdı. Bıçağın saplanmış olması gerek yerleri elliyle kontrol etti James. Değil bıçak yarası sivri sinek ısırığı bile yoktu vücudunda. Olanlara bir anlam veremiyordu. Burası yeni odası idi. Dün yaşananlar rüya olamayacak kadar gerçek idi aynı zamanda. James bu düşüncelerle boğuşurken kapısı çalındı.
    - Gir ,dedi James .
    - Kahvaltı hazır canım bir an önce gel ki okula geç kalmayasın, dedi Polly.
    James tamam dercesine başını salladı ve üzerindekileri değiştirdi. Kahvaltı için aşağı indi. Polly yine her zaman ki gibi masayı donatmıştı. James için bir fincan kahce doldurdu ve masanın üzerine koydu. James kahveden bir yudum aldıktan sonra.
    - Dün ne oldu, dedi.
    Polly bu soruya şaşırmış görünüyordu.
    - Dün dünde kaldı James. Akşam geldin özür diledin yaptıklarından dolayı bir daha yapmayacağına dairde söz verdin konu burada bir daha açılmamak üzere kapandı, dedi ve başıyla yumurtayı göstererek isteyip istemediğini sordu.
    James birşey söylemedi saatine baktı ve kahvesinden son bir yudum daha alıp okula gitme vaktinin geldiğini düşündü. Masadan kalktı tam kapıdan çıkacakken Polly seslendi.
    -Bir şey unutmuyor musun canım, diye sordu.
    James neden bahsettiğin konusunda herhangi bir fikrim yok dercesine baktı. Polly James'in yanına gitti onu öptü ve ceketinin cebine bir 20'lik sıkıştırdı. James teşekkür ederek evden çıktı. Dün yaşadıklarını düşünmeye başladı. Parkta yaşanan olaylara bir anlam veremiyordu. saatti duruyordu oysa dün almışlardı. Ceketi de duruyordu oysa onu da almışlardı. James hiç bir şey anlayamıyordu. O anda tırnakları dikkatini çekti. Daha yakından bakınca tırnaklarının arasında toprak parçacıkları gördü. Bu işleri daha da karıştırmıştı. Dün o parkta idi peki ya sonrası. James bu düşüncelerle okula varmış her zaman ki sırasına oturmuştu. Henüz James oturalı bir kaç dakika olmuştu ki bütün güzelliğiyle Sarah girdi kapıdan. James yine her şeyi unutarak Sarah'ın gözlerinde kayboluyordu ki artık bir jenerik haline gelmeye başlayan Nicolas'ın sınıfa girmesi ve James'in bakışlarını Sarahtan kaçırması her sabah yaşandığı gibi bu sabahta yaşanıyordu.James Gözlerini Sarahdan ayrılmıştı ama Sarah'ın gözleri hala James'in gözlerinin önündeydi.
    Ders başlamış hoca yine her zaman ki sıkıcılı ile dersi işlemeye devam ediyordu.
    - Evet arkadaşlar ara karne dönemi yaklaşıyor ve sınav notunuzu yapacağınız grup ödevleri belirleyecektir. Herkes grubunu panoya astığım listeden öğrenebilir,dedi.
    Bi bu eksikti diye düşündü James. Bir kere bile konuşmuşluğum olmayan adamla beraber ödev yapacaktık ne kadar güzel , diye düşündü.
    Ders bitti öğle arası olmuştu. Herkes acıkan karnını doyurmak için yemekhane veya kantinin yolunu tutmuştu. James önce panoya bakacak daha sonrada birşeyler yiyecekti. Panonun önü kalabalıktı. Kimi aynı gruba düştüğü için arkadaşına sevinç gösterilerinde bulunurken bazıları da istemedikleri kişiler ile aynı grupta oldukları için sitemler yağdırıyorlardı. James 30 saniye kadar kendi ismini aradıktan sonra buldu ve karşısında ki grup arkadaşını öğrendi.
    ''Sarah HORWEST.''
    James biran yalnış okuduğunu düşündü. Tekrar okudu. Sonra tekrar. Doğru okumuştu Sarah ile aynı gruptaydı. Bu moralin üzerine güzel yemek yenir diye düşündü ve kantine gitti. Bir bardak portakal suyu ve bir tost alıp boş masalardan birisine oturacaktı ki birisinin kendisine seslendiğini duydu. Sesin geldiği yöne baktığı zaman neredeyse kalbi duracaktı. Sarah elini hafifçe yukarı kaldırarak seslenen kişinin kendisi olduğunun belirtmeye çalışıyordu. James sağına solun bakındıktan sonra kendisine seslendiğine emin oldu ve tam masaya koymak üzere olduğu tepsiyi tekrar eline alarak Sarah'ın oturduğu masaya doğru yürümeye başladı. Her attığı adım hızla atan kalbinin biraz daha hızlanmasına neden oluyordu. Elleri öyle bir titriyordu ki tepsiyi dengede tutmakta zorluk çekiyordu. Sarah'ın bir cümleyi onun için kurması bile James'i heyecandan öldürmeye yetebilecekken Sarah James'i masasına çağırmıştı. James elinde ki tepsiyi sağa salim dökmeden getirmişti. Tepsiyi masaya bıraktı ve sesinin titremesine engel olmaya çalışarak;
    - Merhaba, dedi.
    Sarahda aynı şekilde karşılık verdi ve devam etti;
    - Bilmiyorum biliyor musun aynı gruptayız o yüzden rahatsız ettim seni. Konuşmamız gerekebilir diye düşündüm, dedi Sarah.
    James'in kalbi o kadar hızlı atıyordu ki Sarah'ın duymasından korkuyordu.
    - E,evet, dedi James.
    Sarah tatlı tatlı gülümsüyordu. Tekrar konuşmak için ağzını açıyordu ki. James ne olduğunu anlayamadan tepsi olduğu gibi James'in üzerine boşalı vermişti. James kafasını çevirince Nicolas'ı gördü.
    - Sen benim sevgilimin yanında ne geziyorsun ulan süzme, dedi dişlerini sıkarak Nicolas.
    James hiç birşey demeden hızla masadan kalktı . Hızlı adımlarla kantinden çıkmak için kapının yolunu tuttu. Kantinde ki herkes James'in haline gülüyordu. Nicolas arkasından bağırdı.
    - Gördünüz mü süzme dayanamamış altına yapmış.
    James adımlarını biraz daha hızlandırdı ve zaten James'i görmemiş olan bir kaç kişi vardı onlarından görmesini sağlamıştı Nicolas. Kantinden çıkar çıkmaz koşmaya başladı James. En yakın tuvalete attı kendisini. Klozetin kapağını kaldırmadan oturdu. Portakal suyuyla ıslanan pantolonun üzerine öyle bir bastırıyordu ki bacağı uyuşmaya başlamıştı. Şu anda o kadar sinirlenmişti ki elinden gelse Nicolas'ı öldürebilirdi.
    O şekilde bayağı uzun kalmış olmalı ki bacağında bir yanma hissetmeye başlamıştı. Elini olduğu yerden çekiverdi biranda. Pantolonu elinin kalıbı şeklinde yanmıştı. James yine şaşkınlık içinde gözlerini pantolona dikmiş öylece bakıyordu. Kafayı mı yiyorum acaba diye düşünmeye başladı. Beş parmağının şekli olduğu gibi pantolonu delip geçmişti işte. James oturduğu yerden kalktı ve yavaşça kapıyı araladı. Kimsenin olmadığına emin olduğu bir vakit fişek gibi çıkıverdi tuvaletten ve eve gidebilmek için en kısa ve en az insanın olduğu yolları seçmeye gayret ederek koşa bildiği kadar hızlı koşmaya başladı.
    Kimseye görünmemeye gayret ederek hızlı bir şekilde ilerliyordu. Biraz sonra yanında lüks bir araba belirdi. Siyah renge boyanmış araba , filmli camları çelik jantları ve pırıl pırıl boyasıyla çok güzel görünüyordu. Araba James'in önüne doğru kırdı direksiyonu ve arkadaki kapı yavaşça açıldı. Uzun siyah saçları gözündeki siyah gözlüğü üzerine tam oturmuş siyah deri mini etekli elbisesi ve uzun topuklu ayakkabılarıyla 30 yaşlarında son derece güzel bir bayan indi arabadan. Elini James'e doğru uzatarak ;
    - Merhaba James, benim ismim Katia , dedi.
    James şaşkın bakışlarla Katia'a bakarak.
    - İsmimi nerden biliyorsunuz diye sordu.
    Katia çok hafifden bir gülümsemeyle konuşmasına devam etti.
    - Sadece ismini değil 2 gündür bir anlam veremediğin olayları ve aklında ki soru işaretlerinin cevaplarını da biliyorum, dedi.
    - Sen, sen kim, dedi James.
    - Burada konuşamayız arabaya bin, dedi Katia.
    James Katia'nın dediğini yaptı ve arabaya bindi. Katia soru işaretlerini cevaplayacağını söylemişti ama şu anda daha fazla soru işaretine neden olmuştu.
    Arabanın içide en az dışı kadar güzeldi. James bir müddet konuşmadan bekledikten sonra.
    Nereye gidyoruz, diye sordu.
    Kaite tatlı tatlı gülümsemesine devam ederek ;
    Biraz daha bekleyeceksin, dedi.
    James hiç Bir şey demeden filmli camlardan dışarı seyretmeye başladı. Yola çıklı 10-15 dakika kadar olduktan sonra araba yüksek duvarla ile çevrili 2 katlı lüks bir evin bahçesine girdi ve durdu.
    Geldik, dedi Kaita.
    James ve Katia beraber arabadan indiler. Evin kapısında giyiminden evin uşağı olduğu belli olan bir adam kapıyı açmış içeri girmemizi bekliyordu. Kaita ve James içeri girdiler. Evin içi güzel bir şekilde dizayn edilmişti. Pahalı mobilyalar ve renk uyumu evin havasına bir ihtişam katıyordu. Seyrek şekilde duvara asılmış tablolar, büyük avizeler geniş ve ferah odalar Kaita'nın zengin biri olduğunu gösteriyordu. Uzun bir koridor boyunca gürüdükten sonra geniş bir odaya çıktılar.
    Böyle oturabiliriz, ded, Kaita ve eliyle ileri duran koltukları gösterdi.
    Koltuklar çok yumuşak ve rahattı. Daha James konuşmaya başlamadan biraz önce içeri girmeleri için kapıyı açan uşak yanlarına geldi.
    Bir şey alır mısınız Kaita hanım,dedi.
    Kahve getir, biraz sert olsun, dedi Kaita.
    Uşak bu kez James'e döndü.
    Siz Bir şey alır mısınız James bey, dedi.
    James yine şaşkındı. Uşağın ismiyle hitap etmesi James'in şaşırmasına yetmişti.
    Teşekkür ederim Bir şey almayacağım, dedi James.
    Uşak başını sallayarak dışarı çıktı.
    James bir müddet Katia'nın yüzüne baktıktan sonra
    İsmimi nereden biliyorsunuz, kimsiniz siz, diye sordu.
    Katia gülümseyerek;
    Şimdi değil, dedi.
    Uşağın getirdiği kahveyi sessizce bitirip James'e döndü.
    Beni takip et, dedi ve ayağa kalktı.
    Kaita önde James arkada odadan çıktılar. Biraz önce geştikleri gibi bir koridoru geçtikten sonra bir merdivenin ağızına geldiler. Bu merdiveni de çıktılar yukarısı biraz kadaranlıktı. Tavan aşağıdakinden daha yüksek mobilyalar daha azdı. Tam karşılarında deri ile kaplanmış büyük bir kapı duruyordu. Kapının yanına kadar gittiler ve daha Kaita kapıya elini uzatmadan içeriden biri kapıyı açtı. Kaita ve James içeri girdiler. Oda karanlıktı. Odada birileri daha vardı ama James kim olduklarını göremiyordu. Kaita, James'e oturması için bir sandalye gösterdi. James, Kaita'nın gösterdiği sandalyeye oturdu.
    Neden burası bu kadar karanlık,diye sordu James.
    Ah. Özür dilerim, dedi Katai.
    O anda ışıklar açıldı. Masada James ve Kaitadan başka iki kişi daha vardı. Işığı açan kişi de geldi ve masaya oturdu.
    Katia tatlı tatlı gülümsemesine devam ederk söze girdi;
    Tanıştırayım, bu Benjamin, dedi ve James'e en uzak köşede oturan 45- 50 yaşlarında iri yapılı kel adamı gösterdi.
    James memnun oldum dercesine başını salladı.
    Bu ise Kasım, dedi ve James'in tam karşısında oturan uzun beyaz saçları ve sakalı olan , hemen hemen Benjamin ile aynı yaşlarda ki adamı gösterdi.
    James tıpkı Benjamin'e verdiği selam gibi bir selamda Kasım'a verdi.
    Son olarak da bu ise Micheal, dedi.
    Micheal ; biraz önce ışığı yakmış olan kişi idi. Kaslı kolları kısa şekilde kesilmiş saçları ve zenci olmasından kaynaklanan siyahi teniyle güzel bir uyum içindeydi. Boyu 1.95 civarlarında ki bu adamı James NBA oyuncularına benzetti.
    Evet , artık birbirimizi tanıdığımıza göre konuşabiliriz, dedi Katia ve devam etti.
    Biliyoruz James şu an neler olduğu hakkında en ufak fikrin yok ama senin yaşadıklarınının hepsini gençken bizde yaşadık. Kendinde ve çevrende olan garipliklere bir anlam veremiyorsun bunu da biliyoruz. Seni buraya getirmemizin nedeni de bu.
    James, bütün dikkatiyle Katia'yı dinliyordu. Kaita devam etti.
    Bu dünya da bildiğin üzere herkes kendine göre farklıdır. Ama bazı insanlar daha farklıdır. Dünya kurulduğundan beri yeryüzünde insanlar birbirlerini öldürüyor. Tarih bir çok kanlı savaşa şahitlik ediyor. Gaddarlık ve kanla kurulan bir çok imparotorluk yüzyıllar boyunca dünyada söz sahibi oldu. Ve her geçen gün gücüne biraz daha güç kattı. Peki her geçen gün biraz daha güçlenen bir imparatorluk dünyaya hakimiyet salmak yerine nasıl oldu da yıkıldı hiç merak ettin mi, dedi.
    James biran duraksadı. Gerçekten doğru söylüyordu. Katia devam etti.
    Evet James, dünya da iyilik ve kötülük gibi iki kavram var. Bu kavramlar ne olursa olsun birbirleriyle savaş içindeler. Kimi zaman iyilik kötülüğe baskın gelirken kimi zamansa kötülük iyiliği ezip geçiyor. Ve dünya iyilik ve kötülüğün dengeli olarak bir biri üzerine hakimiyet kurmasıyla devam ediyor. Örneğin düşün dünyaya tamamen kötülük hakim olsaydı herkes kötü olsaydı burası yaşanır bir yer olur muyumdu.,dedi Katia.
    James başını iki yana salladı.
    Peki tam tersini düşünelim şimdi. Dünya tamamen iyi bir yer olsa hiç kötülük olmasa kimse kötülük yapmasa dünyada yaşamamızın bir anlamı olur muydu.dedi bu kez Katia.
    James yine başını iki yana salladı ve bu lafların nereye gittiğini daha bir merakla dinlemeye devam etti.
    İşte bu yüzden bazı insanlar diğer insanlardan farklı yaratılmıştır. Bazı insanlar dünyaya bu iyilik ve kötülüğü dengede tutmak için gelir. Biz bu insanlardanız James.
    James hiç Bir şey demedi. Katia'nın söylediklerini sdindirmeye çalışıyordu.
    Na na nasıl yani, dedi kekeleyerek James.
    Katia devam etti.
    Özel güçlerle donatılmış ve bu iyilik ve kötülüğü dengede tutmak için dünyaya getirilmiş kişiler. O gün mezarlıkta bıçağın kalbine battığı halde ölmemen. Yaralarının kaybolması. Pantolonundaki yanık. Bu gün okulda Nicolas'a yapıkların ve buna benzer bir yığın özellik işte James anlasana, dedi Katia.
    James hem şaşkın hem heyecanlıdı şimdi. Çocuksu bir tavırla sordu.
    İyilik meleği gibi Bir şey mi yani.
    Katia biraz daha gilimseyerek cevap verdi;
    Eğer iyiysen evet.
    James biran duraksadı;
    Ne demek iyiysen, diye sordu.
    Katia gözlerinin James'in gözlerinin içine dikerek.
    Bu dünyaya gelirken ya iyilik ya da kötülük yapmak için geliriz. İyi da da kötü olmak kendi seçimimiz değildir. Kötüysek rengimiz siyah iyiysek rengimiz beyazdır. Ve dünyaya geldiğimizde rengimizi seçme şansımız yoktur, dedi.
    James yine aynı çocuksu ifadeyle sordu;
    Peki ben iyi miyim.
    Katia yine gülümsedi ;
    Bunu bilemeyiz James , bu senin içinde ,dedi .
    James anlıyordu .
    Peki ne yapmalıyım şimdi, diye sordu.
    Kaita başını iki yana sallayarak;
    Hiçbir şey, dedi.
    Peki ya güçlerimin neler olduğunu bilebiliyor muyum, dedi James.
    Kaita yine başını iki yana sallayarak;
    Hayır maalesef, sadece ölümsüz olduğunu biliyoruz,dedi.
    James biran gülümseyerek;
    Yani hiç ölmeyecek miyim,dedi.
    Onun gibi bir şey, dedi Kaita ve ekledi. Yalnızca kendimiz ölmek istediğimiz takdir de kalbimize bir bıçak saplayarak ölebilir, dedi.
    James yüzünü buruşturarak;
    Kim ister ki ölmeyi, dedi.
    Kaita kaşlarını yukarı kaldırarak bilmem dercesine bir bakış attı. Benjamin'i gösterek ;
    Eğer sormak isteğin ya da bize ulaşman gereken bir durum olursa Benjamin'e seslen o nerde olursan ol seni duyacaktır, dedi.
    James şaşkın ve bir o kadar da heyecanlı tamam dercesine başını salladı.
    Kaita tekrar James'e dönerek
    Anlaşamadığız bir durum yoksa söyleyeceklerimiz bu kadar, ded.
    James ayağa kalktı ve gitme vaktinin geldiğini anladı.
    Teşekkür ederim, dedi ve arkasını döndü.
    Kapıdan çıkmak üzereyken tekrar Katia'nın konuştuğunu duydu;
    Araba kapıda seni gideceğin yere kadar götürecek yırtık pantolonla sokaklarda dolaşma, dedi ve ufak bir kahkaha attı.
    James biraz utanarak tekrar teşekkür etti.
    Kaita bu sefer ciddi bir ses tonuyla ;
    Ve son olarak. Bütün bu konuşulanlardan kimseye bahsetmiyorsun. Farklılığı sadece farklı olanlar bilmelidir, dedi.
    James tamam dercesine odadan çıktı ve önündeki uşağın arkasında yürümeye başladı. Ayakları yürüyordu James'in ama aklı çoktan hayal alemlerine dalmış bundan sonra neler olacağını düşünüyordu. Bildiği tek şey vardı. Artık her şey daha güzel olacaktı. Artık o '' özel'' biriydi.
    Eve gelmiş Polly'e merhaba dedikten sonra odasına çıkmış hayal alemlerine dalmıştı. Bütün akşam ve bütün gece hep düşünmüş artık her şey güzel olacak demişti kendi kendine.
    Sabahın ilk ışıkları insanın içini ısıtırken James pencereden dışarıyı seyrediyordu. İçeriden gelen tıkırtılar Polly'nin uyandığını belirti3yordu. James elini yüzünü yıkadıktan sonra aşağı kata indi ve kahvaltı hazırlamakla meşgul olan Polly'e yardım etmeye başladı. Beraber hazırladıkları kahvaltıyı mutlu ve huzurlu bir şekilde bitiren anne-oğlu yine el birliği ile topladılar sofrayı. James Polly'e ufak bir öpücük verip okulun yolunu tuttu. Dün okulda olanlar çoktan unutmuştu bile James.
    Okul yine her zaman ki gibi kalın ve yüksek duvarlarıyla James'in önünde yükseliyordu ama bu gün farklı olan birşey vardı. James'in içinde gelen farklı bir istek farklı bir sevinç farklı bir coşku vardı. Her zaman ki yerine oturmuştu ve yine her zaman ki gibi dersin başlamasını bekliyordu. Birazdan sınıfa Sarah girdi. Üzerinde beyaz bir yağmurluk vardı. Bir renk bir insana bu kadar mı yakışır diye düşündü James. Sarah başı önünde sırasına doğru yürümeye başladı. James gözlerini kaçırmak için kendisini hazırlamıştı. Birazdan yine aynı jenerik kendini tekrar edecek ve Nicolas sınıfa girecekti. Ama bu gün Nicolas sınıfa girmedi. Bu gün olmadı aynı jenerik. Sarah başını yerden kaldırıp James'e doğru baktı. O güzel gözleri yine her zaman ki gibi bir önce ki günden daha güzeldi. Başını hafifçe sallayarak.
    - Günaydın, dedi ve James'in yanına oturdu.
    James heyecandan ölecekti . Titreyen bir sesle karşılık verdi ve ölmemek için gayret ederek sakin olmaya çalıştı.
    - Dün olanlardan dolayı özür dilerim, dedi Sarah.
    - Yok önemli değil. Yani senin özür dilemen gerekmez, dedi James.
    - Olsun ben yine de dilemeliydim. Ben dün sana ödevle ilgili birşey soracaktım, dedi Sarah .
    - Seni dinliyorum, dedi titreyen sesiyle James.
    - Bu gün müsaitsen okul çıkışı bize gidelim ve çalışalım diyecektim, dedi Sarah.
    James Sarah'ın söylediklerinin yanlış olup olmadığından emin olmak istermişçesine kendi kendine tekrarladı aynı cümleleri.
    - Olur mu, diye yineledi Sarah sorusunu.
    James kaskatı kesilmiş bir şekilde başını olur anlamında salladı. Gözleri şaşkınlıktan kocaman açılmış ağzı hafif aralıklı bir şekilde Sarah'ın söylediklerini tekrar tekrar düşünüyordu.
    - O zaman akşam görüşürüz, dedi ve sırasına geçip oturdu Sarah.
    James artık akşamı ip ile çekiyordu. Dersler hiç bu kadar uzun gelmemişti James'e ama sonunda bitmişti. Okul dağılmış herkes evine gitmek için kapıya yönelmişti. James'in gözleri Sarah'ı aradı ama görünürlerde yoktu. Acaba vazgeçip eve mi gitti diye düşündü. hayal kırıklığına uğramış bir şekilde kapıdan çıkmıştı ki Sarah'ın o güzel sesini duydu. Tekrar mutlu oldu ve Sarah'ın yanına gitti.
    - Merhaba gidelim mi, dedi Sarah.
    - Gi, gi gidelim , dedi James.
    Beraberce yürümeye başladılar. Fazla konuşmadan yürüdüler bütün yolu. Eve gelmişlerdi. Geniş bir bahçesi ve yer yer gök mavisine boyanmış duvarlarıyla güzel görünüyordu. İki katlı evin bahçesinde ufak bir de köpek kulübesi vardı. Sarah cebinden çıkarttığı anahtarla kapıyı açtı ve James içeri girsin diye kenara çekildi. James içeri girdi ve Sarah'ın kapıyı kapatmasını bekledi. Sarah kapıyı kapattı ve beraberce üst kata çıktılar. Sarah'ın odasına çıktılar beraber. Sarah'ın odası küçük ve güzel bir odaydı. fazla eşyası yoktu ama şık bir şekilde dizayn edilmişti. Sarah kitaplarını masanın üzerine bırakarak.
    - Hemen geliyorum sen takıl kafana göre, dedi ve odadan çıktı Sarah.
    James heyecandan hızlı hızlı çarpan kalbini yatıştırmaya çalışıyordu. Sarah odadan çıktıktan bir kaç dakika sonra elinde bir tepsiyle geldi. Kahve ve atıştırmalık bir kaç şey getirmişti . James hiç gerek yoktu dediyse de Sarah'a dinletemedi.
    - Hay Allah, şeker getirmeyi unutmuşum, dedi ve tekrar aşağı kata indi.
    Sarah odadan henüz çıkmıştı ki kapının çalındığını duydu James. Biran kulak kesildi ve gelenin kim olduğunu duymaya çalıştı. Sarah'ın kapıyı açtığını duydu ve tanıdık bir ses duydu. Hemen oturduğu yerden kalktı ve merdivenlerin arasından gelenin kim olduğunu görmek için bakmaya başladı. Ayakta durmakta zorlanışından zil zurna sarhoş olduğu belli olan Nicolas gelmişti. Sarhoşluğunda verdiği etkiyle saçmalıyordu. Sarah Nicolas'ı zapt etmeye gayret ediyordu ama Nicolas'ın akıllı durmaya hiç de niyeti yoktu. Zorla Sarah'a sarılmaya onu öpmeye çalışıyordu. Sarah hayır diye karşılık veriyordu ki birazdan sesi daha fazla çıkmaya başladı.
    - Nicolas bırak beni canımı yakıyorsun. Bırak dedim sana Nicolas, diye feryat ediyordu.
    James daha fazla bekleyemedi ve üçer beşer atlayarak merdivenlerden aşağıya indi. Nicolas James'i gördüğüne şaşırmış görünüyordu.
    - Senin ne işin var lan burada süzme, dedi sözcüklerin birbirine girmesine engel olamayarak.
    - Bırak kızı canını yakıyorsun, dedi James sakin bir ses tonuyla.
    - Allah Allah sana mı soracam ulan nasıl davranacağımı, dedi ve Sarah'ı ileri doğru ittirerek James'in yakasına yapıştı.
    Sarah itilmenin etkisiyle dizlerinin üzerine düştü. James bir Sarah'a bir de Nicolas'ın yakasında ki ellerine baktı ve bu kız nasıl oluyor da bu herifin sevgilisi olabiliyor diye düşündü.
    - Sen benim sevgilim evinde ne geziyon lan yavşak, dedi ve bir yumruk savurdu Nicolas.
    James kendisinin bile beklemediği bir çeviklikle yumruğu havada yakalayıverdi. Yine aynı çeviklikle kolunu kıvırmaya başladı. Kolunu kıvırdıkça Nicolas'ın bağırmaya başladığını duydu. içerisinden bir yerlerden bir ses duymaya başladı.
    - Şimdiye kadar sana yaptıklarını düşün bu şerefsizin. Seni herkesin içinde aşağıladı seni herkesin için de küçük düşürdü. diyordu içinde ki ses.
    James içinde ki sese hak verdi ve kolunu daha bir sert şekilde kıvırmaya başladı Nicolas'ın. Nicolas duyduğu acının etkisiyle kendini yer atmıştı. James kendini kaybetmiş bir şekilde hala kıvırıyordu kolunu. Bir çatırdama sesi geldi ve Nicolas'ın kırılan kolunun acısıyla yerde kıvrandığını farketti. Duyduğu acının ve aldığı alkolünde etkisiyle James'e ağzına geleni söylüyordu.
    İçinde ki ses tekrar konuşmaya başladı.
    - Sevdiğin kızın yanında seninle böyle konuşmasına izin verme , diyordu.
    James eliyle James'in boğazını sıkmaya başlayarak.
    - Kapat o lanet olası çeneni, demeye başladı.
    Nicolas durmuyor daha da fazla küfür ediyordu. James yine kendisini kaybetti ve Nicolas'ı boğazından tuttuğu gibi havaya kaldırdı. Böyle bir güç uygulayabileceğini bilmiyordu. Nicolas'ın yerden kesilen ayakları ileri geri sallanıp duruyordu. Birazdan bu ayaklarda sallanmaz oldu. James Sarah'ın çığlıklarıyla kendisine geldi.
    - Bırak onu öldüreceksin, diye bağırıyordu Sarah hıçkırıkların arasında kaybolan sesiyle
    James elini gevşetince Nicolas'ın cansız bedeni ahşap döşemenin üzerine yığılı verdi. Sarah oturduğu yerden kalkarak Nicolas'ın cansız bedeninin başına gitti ve yaşayıp yaşamadığını kontrol etmek için kalbini dinledi ve yaşlı gözlerini James'in gözlerine dikerek bağırmaya başladı.
    -Katilsin sen katil. Öldürdün onu. Katil , katil, diye bağırıyordu.
    James ne yapacağını bilmiyor yaptıklarının şokunu atlatmaya çalışıyordu. Sarah'ın aynı şeyleri tekrar edip durması James'in sinirlerini bozuyordu. Evin içinde volta atmaya başladı James. Sarah hala bağırıyordu. James'in içinde ki ses yine konuşmaya başladı.
    - Sen onu kurtarmak için yaptın bunları. Sana teşekkür etmesi gerekirken yaptığı muameleye bak, diyordu.
    James bir kez daha içinde ki sese hak verdi ve Sarah'a karşı sinirlenmeye başladı.
    - Sus, dedi James Sarah'a .
    Sarah böyle birşey beklemediği için şaşkınlıktan dolayı biran duraksadı. Daha sonra Nicolas'ın başında kalkarak James'in üzerine doğru gelmeye başladı.
    - Sen nasıl bir insansın . Sen insan olamazsın sen bir hayvansın, demeye başladı.
    - Ben seni korumak için , demişti ki Sarah cümlesini tamamlamasına izin vermedi.
    - Benim senin gibi birinin korumasına ne ihtiyacım olabilir ki , dedi artık ağlamaktan şişen gözlerini tekrar James'in gözlerine dikerek.
    James Sarah'ın bu sözleri karşısında öyle bir sinirlenmişti ki Sarah'ın minik narin ellerinden birini yakalayıverdi ve yine kendine kaybetmeye başaldığının farkında olmadan konuşmaya başladı.
    - Ben bu güne kadar sadece seni sevdim. Uzaktan uzağa her geçen gün sana biraz daha bağlandım. Sen Nicoalas ile gününü gün ederken ben senin sevgilinin aşağılamalarına kulak asmadan her gece senin hayalinle uyudum. Sen inadıma yapar gibi gözlerimin içine baka baka Nicolas ile öpüşürken ben ben ben sadece seni sevdim, diye bağırıyordu.
    Sarah duyduğu sözlerin etkisiyle hem şaşırmış hem de sinirlenmişti.
    - Sen, sen nasıl böyle birşey düşünürsün , dedi ve devam etti .
    - Ben sadece sana ''ACIDIM.''
    Sön cümle James'in kulaklarında tekrarlanıp durdu. Her tekrarlanışında James'in sinirleri biraz daha bozuluyordu. Sarah'ın tutmakta olan bileğini sıkmaya başladı.Sarah canım yanıyor dese de James'in durmaya hiç de niyeti yoktu. Bir un kurabiyesi misali dağılan Sarah'ın bilekleri James'in kendini iyi hissetmesine sebep oluyordu.
    - Demek bana acıyorsun öyle mi, diye kendi kendine tekrarlayıp duruyordu.
    Sarah'ı kendisine doğru çekti ve hayatında gördüğü en güzel dudaklara ilk defa bu kadar yakın olduğunu farketti. Biraz daha çekti kendine ve sanki o dudaklar kendi için yaratılmışçasına öptü Sarah'ı. Sarah kendisini geriye doğru çekmeye çalıştı. James Sarah'ın yüzünü okşadı biraz sert bir şekilde. Dudaklarını dudaklarından kurtaran Sarah James'in suratına tükürerek
    - Senden nefret ediyorum ,dedi.
    James artık ne yaptığını kendisi de bilmiyordu. Bir anda çeviri verdi Sarah'ın boynunu ve oyuncak bir bebek gibi olduğu yere yığılı verdi Sarah. James ne yaptım ben dedi kendi kendine. Ellerini yüzüne kapatarak yaptıklarını düşünmeye başladı. İçinde ki ses tekrar konuşmaya başladı.
    - Sen doğru olanı yaptın boşver ikisi de üzülmeye değmez, dedi ve konuşmaya devam etti.
    - Arkamızda delil bırakmamalıyız, dedi.
    James'in için de ki sese kanması pekte vakit almadı.
    - Peki ne yapacağım, diye sordu James.
    Ses acımasız bir şekilde karşılık verdi.
    - Yak...
    Bu fikir James'in hoşuna gitmiş görünüyordu. Yüzünde hafifçe bir gülümseme oluştu ve 5 dakika sonra nasıl yaptığını kendiside bilmiyordu ama James evini bahçesinde idi ve cayır cayır yanmakta olan evi seyrediyordu.
    Yaptığı işten pişmanlık duymamıştı . Evinin yolunu tutarak yaptıklarını ve şimdi olacakları düşünmeye başladı. Güç iyi birşeydi ama James bunu isteyip istemediğinden emin değildi.
    Eve gelmişti. Salonun ışığı yanıyordu. Polly televizyon izliyor olmalı diye düşündü . Anahtarıyla kapıyı açtı ve içeri girdi. Tam da James'in tahmin ettiği gibi Polly televizyon seyrediyordu. Saatin kaç olduğundan bihaber olan James ;
    - Merhaba, dedi sakin bir ses tonuyla konuşmaya gayret ederek.
    Polly James'i görünce biranda ayağa kalktı ve şaşkın gözlerle James'e bakarak sordu.
    - Ne oldu sana. Ne bu üstünün başının hali, dedi.
    James o anda üzerinin ne durumda olduğunu farketti. Nicolas ve Sarah'ın kanlarıyla tamamen kırmızıya boyanmış olan beyaz t-shirtü artık kırmızı renkliydi. kaçmak istercesine;
    -Yok birşey, dedi ve hızlı adamlarla odasına gitmek için merdivenleri çıkmaya başladı.
    Polly James'in arkasından giderek hala sorular yağdırıyordu.Tam merdivenlerin bittiği yerde yetişti James'e ve kolundan yakalayıp kendisine çevirdi.
    -Bir açıklama yapmak zorundasın bana James, diye bağırdı.
    -Beni rahat bırak, dedi James ve kolunu tutmakta olan elinden kurtulmak için Polly'i itti.
    Polly bu itmenin etkisiyle dengesini kaybetti ve merdivenlerden aşağı düştü. Merdivenlerden aşağı kayıp başını duvarın kenarına vuran Polly hareketsiz bir şekilde olduğu yerde yatıyordu. James ben ne yaptım dedi ve hızla indi merdivenlerden. Polly'nin kanayan başını hafifçe kaldırarak acıdan kıvranan yüzüne baktı. O anda içinde ki sesi tekrar duydu.
    - Bilerek yapmadın sen. Sen suçlu değilsin yanlışlıkla oldu. Kendini boşuna suçlama, diyordu ses.
    James yine sesin söylediklerine kandı.Tekrar duyuldu James'in içinde ki ses.
    - Artık yapabileceğin birşey yok. Herşey için çok geç Zaten birazdan ölecek. Bari biran önce ölsünde daha az acı çeksin, diyordu bu kez.
    James yine kendini kaybetmeye başladı ve Polly'nin boynunu da tıpkı Sarah'ın boynunu kırdığı gibi kırdı.
    Yaptıklarına artık hakim olamadığını düşünüyordu. Polly'nin cansız bedeninin başından kalktı ve mutfağa gitti. Yaşadıklarının etkisiyle kuruyan boğazını rahatlatmak için bir bardak su doldurdu ve yavaş yavaş yudumlamaya başladı. İşte o anda rafların üzerinde duran bıçağı gördü. Bardağı bir kenara fırlattı ve bıçağı eline aldı. Hızlı adımlarla odasına çıktı. Evde kendisinden başka kimse yoktu ama kapıyı kilitledi. Aynanın karşısına geçti ve son yarım saatte 3 kişiyi öldüren o adamın yüzüne uzun uzun baktı. Bu adam ben olamam dedi kendi kendine. Bıçağı elinde dolaştırdı ve Katia'nın söyledikleri yankılandı kulaklarında. O gün bu söylediklerine gülüp geçmişti. Kim ister ki demişti ama insan bazen ölümsüz bir hayatı bile bitirmek isteyebiliyormuş diye düşündü ve elinde tuttuğu bıçağı kalbinin üzerine götürdü. Herşey biran önce bitsin istediği için bir çırpıda saplayı verdi bıçağı. Duyduğu acının etkisiyle kendini yere attı. Eli biraz önce kalbine sapladığı bıçağın üzerinde sırt üstü boş tavanı izliyordu. Aklında anlam veremediği düşüncelerle son nefesini vermek üzereydi. Bu dünyada kötülük yapmak için bulunacağıma ölmeyi tercih ederim diye düşündü ve bu düşünce James'i mutlu etti. Eğer bunu düşünebiliyorsam hala kalbimin bie yerlerinde bir iyilik zerresi kalmıştır diye düşündü ve gözlerini kapattı. Yüzünde bu düşüncelerin vermiş olduğu bir tebbessüm elinde kalbine sapladığı bıçak ve gözlerinde Sarah'ın deniz mavisi gözlerinin hayaliyle kapattı gözlerini dünyaya. Bu kez yıldızları göremiyordu ama nasıl göründüğünü biliyordu daha önce de yaşamıştı...
    Hayat bazen oyunlarını o kadar karmaşık oynar ki en güzel anımız en acı zamanımıza dönüşü verir. Bize sunduğu fırsatlar bazen o kadar cazip görünür ki bu fırsatların sonumuz olacağını yalnızca yaşayınca anlarız.
    Güneş yine bitmek bilmeyen bir azimle her sabah olduğu gibi güneş ışınlarının dünyaya göndermeye devam ediyordu. Odadaki saatin tik-takları bu manzaraya ritim tutmaya çalışıyordu. James gözlerini araladı. Nerde olduğunu algılayamadı biran için. daha sonra masanın başında uyuya kaldığını farketti. Ders çalışırken uyumuştu galiba. Ne çalışıyordum ki diye düşündü ve m
    asanın üzerinde ki kitabı görmek için kollarını çekiyordu ki herşey bir anda aklına dank etti.
    Bu duyguyu biliyordu. Daha önce de yaşamıştı ama bu kez böyle olmamalıydı diye düşündü. O anda masanın üzerinde duran zarfı gördü. merakla eline aldı ve okumaya başladı.

    Günaydın James;
    Biliyorum şu an kafan yine çok karışık ama ne yapalım bu işler böyle. Sana söylediğimiz gibi siyah yada beyaz olmak kendi seçimimiz değil. Bu senin sınavındı ve sen o sınavı başarıyla geçtin...
    Aramıza Hoşgeldin...
    BEYAZLAR...
    James mektubu altıncı yada yedinci kez okuyordu ki kapının çalınmasıyla mektubu saklayıverdi.
    - Hadi James yine okula geç kalacaksın. Kahvaltı hazır seni bekliyoruz aşağıda , dedi Polly.
    James tamam dercesine kafasını salladı ve tam Polly kapıdan çıkacaktı ki
    - Bekliyoruz derken, diye sordu.
    - Evet bekliyoruz. Sarah ve ben . Yoksa dün gece bizde kaldığını unuttun mu .dedi.
    James hafiften gülümseyerek tamam dedi. Elindeki mektubu buruşturup çöp kovasına attı ve yeni hayatına başlamak için merdivenlerden aşağı inmeye başladı. Galiba bu kez hayatı gerçekten güzel olacaktı...


      Forum Saati Paz Ağus. 20, 2017 3:13 pm