Giresun Üniversitesi Türkçe Topluluğu

Türkiye'den erişim engeli nedeniyle yeni adresimiz: turkcetoplulugu.weebly.com

Nar Ağacı
Nazan Bekiroğlu
(%25 İndirimle)
Beyaz Türkler K.
Alev Alatlı
(%25 İndirimle)
turkcetoplulugu.weebly.com Topluluğumuzun yeni adresi
Kendini Açma
B. Çetinkaya

    ESPERENZA'NIN YOLU

    Paylaş

    1001060025

    Mesaj Sayısı : 1
    Kayıt tarihi : 30/09/10

    ESPERENZA'NIN YOLU

    Mesaj  1001060025 Bir Ptsi Ekim 04, 2010 12:03 pm


    ,



    KANALİZASYON




    Güneş yüzünü ince bir bulut perdesiyle mi örtmüştü yoksa varlığından haberdar ettiği şey boş bir zihnin raflarındaki toz kırıntıları mıydı?
    Bilmiyordu. Annesi doğduğu karanlık yeraltında ona Esperanza adını vermişti. Kulağa hoş gelen ismine aidiyetini hissettikçe içini bir gurur kaplıyor sonrasındaysa aşina bir fikri hatırlamaya çalışıyor gibi bu düşünceyi arıyordu.
    Hayatını hep arayarak geçireceğini annesi söylememişti oysa başta ona. Esperanza hala bunuda bilmiyordu ya. Kanalizsayonu tarif etmek gerekirsede, ıslak ve karanlık bir yerdi orası. Biraz büyüyüpte ilk bulduğu rögar kapağından dışarı çıkmayan hiçkimse gökyüzünden haberdar olamazdı orada. Ancak Esperanza ve akranları, halleriden hiç şikayet etmezlerdi. Bir canlının bilmediği bir şeyden şikayet etmesi ve onu arzulaması umulamaz değil mi zaten? Kanalizasyona uygun yaratılmış gözlerine rağmen çevreyi pek net göremiyordu. Sanki biraz puslu biraz uykuluydu her şey. Fakat bunun farkında değildi hani. Esperanza altı kardeşiyle beraber dünyaya gelmişti. Çorak bedenini bulduğu her sıcak kuytuya yaslamak yaptığı ilk iş olmuştu. Tabiatı tanımaya çalışmak için çaba harcamasınada gerek yoktu. Çünkü içindeki bir harita sürekli varlığının muhtelif gereksinmelerinde onu dipçikliyordu. Buranın yaşamsal düzeni dünya varolduğundan beri aynıydı. Öğreneceği şeyler pek azdı. Tüylerinin belli bir olgun düzeye ulaştığı her fert rögar kapağından dışarı çıkar ve uçsuz bir devin organları üzerinde gezerdi. Söylenti böyleydi. Bu uçsuz devdense anlaşılabilir tek söz işitirlerdi;fare....
    Esperanza'nın tanıdığı ilk kişi annesiydi. Annesi her sabah aynı saatte bilmediği bir yere gider, _galiba uçsuz devin yanına_ bu arada kardeşleriyle oynaşan esperanza,annesinin geleceği saati büyük bir ihtimal dahilinde tahmin eder ve ince bacaklarının ona kıldığı kuvvetin gücünce yanına koşardı. Bulundukları yerin üstünden gelen bu şeyler her neyse onu çok sevdiği gayet açıktı. Bu kimi zaman bir küflü peynir veya ekmek,kimi zaman bir leş,kimi zamansa canlı bir hamamböceği olurdu bunlar. Kardeşi sırçak ve sallatakla beraber geçirdikleri zamanlardan birinde akıllarında yeni bir şeyler karıncalanmaya başlamıştı. Daha üç aydır burdaydılar. Sadece üç ay. Üç ay. Ayak sesleri işitiyorlardı. Büyük bir canlının ayak sesleri geliyordu tepelerinden. Hemen kulak kesildikleri tavanlarındaki bu sesler gün içinde hiç mi hiç kesilmiyordu. Demek ki birileri daha vardı.Bize benzediklerini sanmadıkları birileri daha. Ancak yanıldığını düşünüyordu. Çünkü buna kardeşleride dahil olmak üzere hiç kimse hemde hiç kimse kendisine benzemiyordu ki. Tam o gün kendini aramaya karar verdi. Tıpkı kendisine benzeyen birini. Hemen herşeyiyle adeta klonunu. Bunu ne annesine ne sallatağa ne de sırçağa söyleyecekti. Eğer ki bilirlerse nasıl bir tepki verecekleri muammayıdı... Ama uygun zamanı beklemek zorundaydı. Bir gün rögarın kapakları açılacak ve devin gözlerinin tam içine bakacaktı.












    *************************************************************************************************************************************









    BİGBANG MI?



    _Hey dedi Faruk, oturduğu kahverengi banka dayadığı sırtını iyice germişti. Biraz önce aramışsın.Telefonum kapalıydı. Kusura bakma seni beklettiğim için dostum dedi. Karşısında rüzgarın esmesiyle titreşen elbisesinin altında sert bir kütük gibi duran Tolga,esnemekteydi. Zaten biraz geç başlamamız daha isabetli olur, dedi. Birkaç gündür başım ağrıyordu. Beni bilirsin tembellikten küflü bir mantar gibi nefret ederim.
    Faruk bozuntuya vermeden _bilmem mi_ gibisinden bakıyor ardıncada yüzünde hafif bir sırıtma ifadesi beliriyordu. Tolga devam etti. Birkaç gündür uykumu kaçıran şey ne merak ediyorsundur. Söyleyivereyim o zaman. Sadece bir ufak musluk. Bir akşam sepsessiz evde, odanın ışığını söndürmüş, tam uyuyacakken, hem de o gün gudubet kiracıyı atlatmış ve aşifte üst komşumla merdivende karşılaşmış olmanın mutluluğuyla, çoraplarımıda çıkarmış uyumak üzereydim. Tam o sırada onu duydum. Böyle inatçı olabileceğini hiç düşünmüyordum. Biraz sonra susar dedim. Elbette biraz sonra susar diye bekliyordum. Ama melanet sabah kadar aynı sesi sürdürdü. Tam sabaha karşı araç gürültüleri, her zaman aynı saatte geçen çöp arabasının ardından başladığında, bu seste duyulmaz oldu. Fakat ne ala! O da bir perde değil mi sonuçta.Faruk şaşırmış gözlerle baktı arkadaşına. Boşver hadi bunlarıda gidip hisseleri üstümüze alalım dostum deyivermişti. Tolga başını sallayarak onu onayladı. Bu sıradada çenesini sıvazlamaktaydı. Ne şanslı bir adamdı şu Faruk. Yıllarca hiç tanımadığı,ömründe iki kez karşılaşıp konuştuğu, üvey bir akrabanın tek akrabası olmak. Onun senelerce dişiyle tırnağıyla elde ettiği koca bir tren istasyonu durağını işletme hakkını onun mirası yoluyla elde etmek. Acaba dünyada kaç insan bu fırsatı elde edebilirdi. Belkide parmaklarımız adedi kadar. Birde üstüne cenaze töreninde olanlarda vardı değil mi? Bu yapayalnız adamın törenine çaılşanları, birkaç dost ve komşusunun dışında Faruk ile beraber gitmişlerdi. Dostunu ilk kez böyle ağlarken görmüştü. Ama içten içe duymuş olduğu kıvanç ve ferahlıktan şüphe etmiyordu. Gözlerindeki yaşların altında gölge gibi gezinen mutluluktan duyduğu iğrenti yüzünden aklına geldikçe yeniden bir ürperiyordu. Üstelik böyle şeyleri kafaya takıp dert edecek biride değildi. Akşamları bir sahil meyhanesinde unutmak istediği herşeyi unutarak yaşamaya alışmıştı.19 yaşında ilk kez bunu anladığı gün sevdiği kızı düşünerek yapmıştı bunu. O zaman konuları kontrol edemiyordu. Ama şimdi kendi seçimlerine göre yapıyordu bunu. Faruk'tan duyduğu iğrentiyide böylece silmişti. Sonuçta çocukluktan beri sımsıkı iki kafadar dosttular. Yedikleri,içtikleri,duaları,sevdikleri,nefretleri hepsi ortaktı. Farklarıysa Faruk evlenmişti. O ise hala tek tabanca bir bekardı. Bazen aklınada geliyordu, bir sıcak yuva kurmak, çocuğa karışmak, boş bir odanın bembeyaz tebeşir gibi yüzünden kurtulmak. Ancak ayaklarını ve bileklerini zapeden o damar yine diriliyordu beyninde. Böyle zamanlarda aynı sahil meyhanesinde geceden kalıp uyandığı zaman genel olarak sabah ezanı okunur olurdu. Sonra sendeleyerek camiye gitmeye karar verir. Faruk'un evininde önünden geçer. Mahallenin sokaklarındaysa sadece başıboş köpekler gezmekte olur, bir de onların sesleri. Bazı sabahları bunuda başarırdı ya .Bazı sabahları kaldırımın üzerinde uyuyakalırdı. Faruk'la önce anlaşmış oldukları avukatın bürosuna gittiler. Faruk'un telefonu hiç olmadığı kadar sık çalıyordu. Hiç bilmediği dostları ve akrabaları peydah oluyordu birden. En sonunda çareyi telefonu kapatmakta bulmuştu. Birlikte büronun ziline bastıklarının ardınca kravatı ve takım elbisesiyle orta yaşlı, kahverengi gözlü, sık saçlı, hafif kısa boylu, hareketli bir bünyeye sahip birine benzeyen avukat kapıyı açtı. Odada büro mobilyalarının sindiği, mekanik bir hava vardı. Kült bir kitapla kafasını otopsi eden bir röntgencinin hissiyatını doğuruyordu. Birbirlerinin ellerini samimi bir merasim havasında sıktılar. Avukat masaya oturdu. Yakın gözlüğünü çekmecesinden usulca çıkarırken bir yandanda şaşkın ve cin gözlerle bakmakta olan iki kafadarı süzmekteydi. Meseleyi daha önceden bildiği için hemen konuya girdi.











    *************************************************************************************************************************************










    ÇIKIŞ


    Güneş tüm sessizliğinin içinde sindirerek doğduğu bir günde esperanzada yola çıkmıştı. İlk karşılaştığı bu garip nesneye kuşkuyla bakarak yürümeye devam etti.
    Yollar görüyordu ve de caddeler. Caddelerde iki bacakları üstünde kim koşuşturan kimi yürüyen kimi oturan bu canlılar ona çok tuhaf geliyordu.
    Onlara aldırış etmeden yürümek istiyordu fakat sürekli bir ayağın başının üstünde patlayabilme ihtimaline karşı bir o kadarda ihtiyatlıydı. Bu yeni dünyanın kapıları ona şimdilik yabancıydı. Ancak hızlı karar vermek durumundaydı. Önce bir süre bir simitçi çocuğun tezgahının altında yaşamını sürdürdü. Ta ki günün birinde çocuk onu simitlerinin birinin üstünde yakalayana kadar. Çocuk eline kaptığı o püsküllü süpürgeyle onu caddenin sonuna kadar kovalamıştı. Tam caddenin sonunda ayağı kaydığında ve çocukta süpürgesini havaya kaldırdığında yani tam o anda içinde çok fazla heyecan ve endişe olduğunu duydu. Yalnız esperanza bir fareydi ve bunlar farelere özgü olmayan şeylerdi. Çocuk süpürgeyi indirdi mi indirmedi mi bilemiyordu. Çünkü gözlerini açtığında hiç bilmediği bir yerdeydi. Galiba onun öldüğünü sanan çocuk onu buraya atmıştı.
    Bu tecrübeden sonra esperanza yürümenin ve yaşamanın kurallarını öğreniyordu. Artık kendisine çok daha güvenli bir yer bulmanın önemini anlamıştı. Bunun için bir süre araştırmaya girişti. Birçok defa yine aynı şekilde süpürgeyle kovalandı. Tüm kovalamacalar artık onun insanlarla arasında geçen kadim bir eğlenceye dönüşmekteydi. Birazda yaşamın yasasına benziyordu. Yasalar bazen öyledir ki insana inanamağı ölçüde haz veyahut ızdırap berebilir. Bu yüzden Esperanza yasa sözcüğünü düşündükçe bu iki uç nokta arasında gider gider gelirdi. İnandığı ölçütler uğruna yara alan bedenin kutsanmış ruhunuda andırı bu. Tek başına kalmak. İstemediğin halde yapayalnız bırakılmak. Kendine karşı bile bir yalnızlık duygusu beslemek. Bundan hiç mi hiç korkmamak fakat bunun geçerli sebebinide tahayyül edememek. Biraz sessizlik. Ardından kendinide beraberinde getiren yalnızlık. Ruhunu kuşatan tüm her şeyi yalnız bir kahraman olarak yüklenmemiş monoloğunu teninde konuşturmaktan hiç bizar değildi oysa o. Biraz itaatsizlik,biraz sığınma,kusursuz bir kaos. Bir tarafında huzur ve neşe dolu bir cümbüş, öte yanında harap bir bitap düşmüşlük. Bu yeni bir dünyaydı. Ve bu yeni yer o kadar esnek yalnız bir o kadarda dokunulmaz duruyordu ki. Bazen inanmak zor geliyordu. Gerçekliğin içindeki aşka mıydı bu korku? Aldanışın parmakuçları değebildiyse eğer bir kez, artık sen bir çift göz ve şuurdan başka bir şey olduğunun ayırdına ulaşırsın. İşte şimdilik en son mekanıysa bir tren garıydı. Yani yolcuların ayak uçları…











    *************************************************************************************************************************************










    BAYRAM



    Birkaç hafta yaşadıklarına hiç inanamayan iki adam için ne ifade edermiş onu anladık. Bütün gün herşeyin en kalitelisi ile meşgul olmak. Hiç tadılmamış lezzetlere ve de ruhumuzda sonsuz bir hazza gark olmuş kalbimizin bizi yaşatan lisanına cevap vermek. Faruk'la bu büyük mutluluğu kutlamak için Paris'e gittik. Bir ihtilal şehrinin giyotinli meydanında gerçekleşen idamların yerinde el ele dolaşan aşıkları ve yıldızların ışığını bastırmaya çalışan aydınlatılmanın Sartre'ın neden bu kadar davacı olduğu konusunda bana birkaç ipucu veriyordu. Faruk eşini yanında götürmemek için kimbilir hangi bahaneleri uydurdu acaba kimbilir? Allah bilir ya hangi naneleri yiyecek. Sonra bu naneleri hangi yalanların kılıflarına sararak izah edecek. Biz insanların bazı zamanlar yaslandığımız o yosunlu duvarın sırtımızı ısıtışıyla bir cenin gibi ardına saklandığımız gölgenin bir keç hiçbir zaman gerçekleşmemiş kelime olması ironik midir? O geniş kumarhanenin bahçesinde bu yaptıklarımıza karşın, bende soru sormaktan vazgeçmiştim. Ayaklarımı yerden kesen büyü. Ritmik bir daktilo sesi. Güzel bayanlara karşı duramadığım gibi alkolede karşı duramıyordum. La jetaime a moure... La jetaime jetaime a moure...
    Bir hafta boyunca ihtilallerin kulesi eyfelin çevresnide turladık. Ayıkta değildik üstelik. Jan Valjan'ın sorunu neydi ki acaba? Neden kürek mahkumluğu sürgününü yemişti şu memlekette? Hatırlamıyorduk ki. Nereliydik, neredeydik, kimdik, doğu da mıydık, batıda mı, aşık mıydık, öfkeli mi ? Bir zamanlar sonrasında adımlarımızın sebepsizliğinide unutmuştuk çoktan. Artık çok farklıydık. Hem de sabah basarken geceyi, yeni doğan sabahın ışıkları ardına cismini perdeleyen yıldızların uzağında kalmanın ürettiği yeni bir yaşam günü kadar.
    Faruk o gün burda yeni bir işe bile girişebileceğimiz söylüyordu. Üstünde en güzel ceketi vardı. Hiç olmadığı bir şekilde hiçbir leke ve tozun bulaşmamasına itina gösteriyordu.

    _Tolga, biliyor musun dostum? Önce şu garı işletelim. Sonra yapabileceğimiz tüm işleri yapacağız. Tohumundan suyunu emerek büyüyen bir çiçek gibi büyüyeceğiz. Yıldızlar gibi rengaren uzayacağız varabileceğimiz tüm zirvelere...

    Bu yeni günün mahiyetinde süren zaferin kutlaması her iki arkadaşın memnun tavırlarının boyutunu dahada yükseltti. İdrak edilenebilecek ölçütlerin dışında bu iki arkadaş mutluluğun kanyonunda düşler görmekte ve bu düşlerin yaldızlı büyüsüyle raks etmekteydiler. Yalnızca bununlada kalmayıp bu gizli senfoninin ritmleriyle duydukları hayalin kanlarında yarattığı akış onları dahada mutlu etmekte ve onları çağıran sessiz çığlık kanatlarını yükseltmekteydi.

    _Bir daha geri dönmek istemiyorum, dedi öncelikle Faruk. Bir daha geri dönmeyeceğim bir yol bulmalıyım. Ardıma bakmadan koşup gideceğim uzaklaştıkça terkedeceğim bir hırs var içimde. Bir sevgiye,bir tutkuya benziyor ama bu beni aldatmasın. Hiç mi hiç inanmıyorum bu hisse. Bu soyut imgelerle örülü bir yalan, bir morfin,benim nefesim, saçmalama gücü.

    _Tolga,gözlerini tavana dikerek konuşmaya başladı. Bugün hangi bayram olursa olsun yaşadığım en ihtişamlı bayram. Buna inan ki bu sözlerimi sana söylerken zerre kadar içine yalan karıştırmıyorum. Belli ki sende böyle bir olsılık dışı kanıya sebebiyet vermişim. Şu an gözlerinden bunu okuyabiliyorum. Bana bakışın aynen bu dediklerimi söylüyor gibi. Ancak yanıldığının farkına bir an önce varacaksın. Bu yanılgının ayırdına bir an önce ulaşacaksın. Çünkü bugün bayram. Literatürel bir bayram değil, sessiz sahyasız bir tutkun uyku halide değil, bugün harbiden harbi bir bayram. Bizim kurtuluş günümüz. Yeni bir milat. Yeni bir miad.

    _Sana tüm kalbimle inanıyorum, dedi Faruk. Düşüncelerinde haklısın. Hemde tamamen haklısın. Buna inanıyorum. Aldırmaz bir kanıksama değil. Yalnız sana öyle baktığıma aldırma dostum. Her zamanki ben tavırlarım bunlar. Bugün bir bayram, hakikaten bugün oynadığımız bir bayram rapsodisi.

    _En iyiside bu değil mi sence?

    _Kuşkusuz...















    *************************************************************************************************************************************













    SESSİZ CURCUNA



    Faruk eskisi gibi geceleyin rüya görerek uyanmayan bir adamdı. Artık sık sık tansiyonunu ölçtürmek için eczahaneye veyahut sağlık ocağınada gitmiyordu. Düzensiz yaşantısını yıkmış yerine rahatlığın süslediği küçük bir burjuva olmuştu. Bunların hepsi çok kısa sürede gerçekleşmişti.

    _Tolga, artık rüya göremeyen bir adam oldum. Hatırlar mısın geceleyin nasıl alnımın terleyerek, yorgun bir şekilde, karabasanlarla uyandığımı anlattığım o köhne günleri.

    _Evet, dedi Faruk. Hatırlıyorum. Beni aradın tüm mahallede. Çünkü güvenemezdin ya bir başkasına. Ah ben olmasam senin halin nice olurdu. Sonra gözlerini güneşin saydam ışıklarının yansıttığı asfalta diker bana bakmadan anlatırdın. Açıkcası anlattıklarının hiçbirinden anlamazdım. Ne söylediğinin belli olmadığı belli belirsiz şeyler anlatırdın. İçimden yine ne saçmalıyor bu adam demiştim kim bilir kaç kere.

    _Bak bunu bilmiyordum. Hiçte belli etmiyordun ama,hadi neyse. Ara sıra Ayten'e anlatayım isterdim. Ama bilirsin ne kadar inatçı bir kadındır. Eşim olarakta değil, bir insan olarak.Kahvaltıya koşar, ev işine koşar, çocukların peşinden koşar, oysa hep kendini unuturdu. Bende onu unuturdum ya. Sadece içimdeki sözleri ona anlatarak beni rahatlatmasını bekliyordum ondan. Tamamen egoistçe istemekteydim bunu.

    _Yine saçmalıyorsun sen Faruk. Şu son zamanlar iyi değilsin.

    _Belki de haklısındır. Ama kendimi hiç bu kadar iyi hissetmemiştim.

    _Umarım öyledir, derken çenesini sıvazlıyordu yavaş yavaş Tolga.

    _Öyle,dedi Faruk, ağzında ufak bir mırıldanma göstererek.

    _Yarın yapılacak işleri listelemeliyiz artık dedi Tolga.

    _Sorabilir miyim? Bunu en son ne zaman yapmıştık, derken gevrek bir gülümseme çıkıyordu ağzından Faruk'un.

    _Farkında değilsin ama artık sen bir beyin değilsin artık. Sen bir yönetimsin. Yönetimler ciddidir. Yönetimler otorite ister,yönetmekte duygu yoktur, kurallar vardı, kurallar yönetme işinin nesnesidir, kurallar değişebilir, ancak kuralları çiğnetilmemelidir, dedi Tolga.

    _Ben hayatım boyunca bu kurallar yüzünden bir yandan ezildiğimi, öte yandan başımın dik gezdiğini gördüm. Biliyor musun,keşke kurallar senin söylediğin kadar kalabilseydi. Ben daha ufacık bir çocukken tanıştım onlarla. Kalbimde hala onların vurduğu iğneler var.Ama soramadım kimseye. Çünkü bakamıyordum kimsenin gözünün içine gerektiği kadar. Kaçmak istiyordum.Kuralların canı cehenneme deyip,bu yeryüzünde kuraldışı, yerçekiminden muaf bir yer arıyordum. Meğer çocukluğumun ütopyası gerçekte kafamın içinde gezen bir düşmüş.Şimdi bana kural diyorsun. Doğrusu ben çok iyi biri değilim. Senin dediğin gibi olacak bu yüzden. Yarın yapılacak işlerimizi listeyelim,gar ile ilgili yönetmelikler dahilindeyse kuralları belirleyelim.

    _İşte böyle, dedi Tolga. Keyfi yerine gelmişti. Kendime bir kahve doldurayım, sende istiyor musun?

    _Evet anlamında başını sallamıştı, Faruk.

    Tolga keyfinin yerinde olduğunu gösteren bir şekilde omuzlarını iyice gerginleştirerek, rahat tavır ve hareketlerle, dışarıya doğru yöneldi. Havada tam bir akşamüstü esintisi hakimdi.

    Tolga kapıyı kapattı ve dışarı çıktı.

    Faruk dirseklerini masanın üstüne koydu ve iki avcuyla çenesini tuttu. Düşünüyordu. Biraz önce konuştukları onda geçmişe dair bir şeyler uyandırmıştı. Eski çocukluk günlerindeki doyumsuz sevincini. Gözlerinde parlayan bu sevincin büyük gücünü. Tolga'nın çocukluk masumiyetini.Kendi masumiyetini. Çocuklar için kurallar yoktur, dedi. Çocuklar gibi yaşyamadığımız için savaştık. Yetişkin olduğumuz için mi kurallar var. Mutluluğumuzun ve huzurumuzun mümkünlüğü bunlara mı bağlı. Ben bir Sheakspare değilim, Yunus Emre'nin kalbini zerresini bile taşıyamıyorum belki. Ancak ben insanın ancak çocukluğun argümanlarıyla istediği mutluluğa ulaşabileceğine ve aradığımız cennetin buralarda bir yerlede ayak seslerinin duyulabileceğine inanıyorum. Katı ve çiğnenmez kuralların boyunduruğunda değil,salt vicdanda...












    *************************************************************************************************************************************













    GARDA BİR GÜN



    _Yine geç kaldın. Bugün yapılacak işlerimizin ne kadar fazla olduğunu biliyorsun.
    Tolga hala uykusundan uyanamamış gibiydi.
    _İşten kastın yolcuların barkotlara kart basmalarını takip etmekse suçu kabul ediyorum. Hakikaten yapılması en zor işlerden birisiymiş. Yine idareci moduna büründün dostum.
    _Unutma Tolga artık değişim bizlerin avcumuzda. Çalışmadığım günler her gün için üç kat daha fazla çalışacağım. Sende bu duruma uyum sağla lütfen. Bilirsin iş ile dostluk aynı kökten doğup farklı sulara dökülen ırmaklar gibidir.
    _Bu yeni sözleride nerden öğreniyorsun. Zamanın seni bu kadar değiştirdirmesi gerçekten çok tuhaf. Ama Faruk dostum, ben hala değişemedim,bunu biliyorsun değil mi?
    _Elbette Tolga sen benim için burada çalışan diğer insanlardan farklısın. Senle aynı bardaktan su içtiğimiz günleri hiçbir zaman unutamam tabiî ki. O günler ve üvey dedemin mirası, asıl garip olan bugün değil Tolga asıl garip olan yaşadığımız şu hayatın kendisi bence.
    _Haklısın dostum ve patronum Faruk. Gülümsüyorum çünkü içimden geliyor. Ben en iyiysi barkotların başına geçivereyim. Kim bilir bugün kaç trene binmek üzereyken kaç beleşci kaçak yakalayacağım.
    _Bundan herhangibi şüphem yok zaten Tolga. Yalnız ondan daha fenası odama dadanmış olan bir fare. Yalnız odama dadanmakla kalmamış heryerde onun izi var. En sevdiğim yün ceketimi kemirmesi, hergün gelen yolcu şikayetleri, yayabileceği hastalıklar ve prestijimiz var ortada Tolga. Geçen hafta ilaçcıları çağırmıştım, fakat onlarda çare etmedi. En son çaycı Niyazi ben bu işi çözerim demişti. Sadece kapan kuracakmış meğer. İnanır mısın şu kurnaz mahluk kapandaki tüm peynirleri yemiş ve kapana yakalanmamış. Artık başlıca işin şu fareyi yakalamak dostum. Çaycı Niyazi ile beraber bu işi umarım kısa bir sürede halledersiniz.
    Tam bu esnada kapı çalıverdi ve çaycı Niyazi kısa boynuyla hafif paytak yürüyüşünün senkronize ettiği ayak adımlarıyla içeriye girdi. Gözleri faltaşı gibi açılmıştı. Yüzünde tuhaf bir tebessüm taşıyordu. Beyaz gömleği mavi ceketiyle üniformalı bir memur edasıyla her sabah aynı saatte süpürgesini eline alır ve aynı koridoru süpürürdü. Bazen elinde sıcak çay bardağıyla rayların üzerinden ince duman izleri bırakan trenleri izlerdi. O zamanlar aklına ne geldiğini kim bilebilir ki ?
    Niyazi matraklığı ve şakalığıyla gardaki tüm çalışanların sevdiği bir kişiydi. Tolga ve Faruk’ta
    Niyazi’nin bu yönünden hazletmekteydiler. Elmacık kemikleri belirgin, baya bir zayıf, ince ve beyaz teni bir kağıdı andıran, bir haylide afacan olan bir çocuğu vardı Niyazi’nin. Çocuğun adı Mehmet’ti. Bazı zamanlar o da babasının yanında işe gelir ve ortalığı birbirine katmadan da oradan ayrılmazdı.
    Niyazi kapıyı açıpta içeri girer girmez , yine yüzünde aynı o garip tebessüm belirdi. Çay tepsisini adeta bir uzvuymuş gibi taşımaktaydı.
    Önce Faruk'a yöneldi.
    _Efendim, malumat ettiğiniz gibi yine fare zehirlerini rayların aralarına varana dek döktüm. Ayrıca yolcu banklarının altına kadarda fare kapanları döşedim. Yalnız geçen gün bayanın birisi yanlışlıkla özenle kurduğum kapana basmış. Bereket ki ayağında ayakkabısı varmış.Herhangibi bir fiziksel zarara uğramamış, yani sigortaya başvurarak primlerinizi prestijimiz için sarfetmenize gerek yok. Yalnız kadın çok kzıgındı. Sizin yanınıza gelmek istiyordu,zor engelleyebildim biliyor musunuz?
    Faruk'un suretinde hafif bir kızıllık peydah oluverdi. Bu hiç beklemediği bir şeydi açıkcası. Çenesini sıvazlayarak düşünmeye başladı. Derinden derine ufacık bir cisme sahip bir farenin nasıl olabiliyorda koca bir işletmeye karşı böyle direnebildiğini ve onları nasıl olabiliyorda böylesine bir zarara uğratabildiğini düşünüyordu.
    Niyazi ve Faruk Tolga’nın tavırlarından yeni bir şeyler düşünmekte olduğunu ve bu meselenin sandıklarından daha mühim bir boyuta ulaşabileceğini anlamışlardı.
    Faruk gözlerini tavana dikerek, şu haylaz ufaklık bizi iki aydır çok fazla meşgul etti dedi. Çekmecesinden bir gazete çıkardı tam bu esnadada. Tolga ve Niyazi’ye doğru gazeteyi göstererek, bakın bu tam olarak üç gün öncesine ait en yüksek trajlı gazetelerden biri. Tek bu olsada iyi hepsine bir bakın. Bu arada sayfaları çevirdi. Haberlerden birisi mavi bir tükenmez kalemle yuvarlak içerisine alınmıştı. Haberde “Garda fare faciası” yazmaktaydı. Altındaysa “Kırşehir ile Pozantı arasında sefer yapan tren ve yolcuları makinistin elini ısıran bir fare yüzünden büyük tehlike altlattı. Faruk limitet a.ş.’ye ait olduğu belirtilen hatta yaşanan bu ihmalkarlığın müfettişler aracılığıyla araştırılacağı belirtildi. Yolcularsa bu duruma karşı baya öfkeliydiler.Tren raydan çıkmadan son anda makinistin makas yapması sayesinde kaza yapmaktan kurtuldu”

    Bir süre daha peydah olan sessizliği pencereden duyulmakta olan trenlerin siren sesleri bozdu.
    Tam bundan sonra Faruk Tolga’ya, Tolga Niyazi’ye dönüp bakmaktaydı.









    *******************************************************************************************************************










    UYKU MOLASI




    _Adamım, bir bakar mısın? Havanın ne kadar soğuk olduğunun farkında mısın? Hadi kalk uğraştırma beni. Burası uyunacak yer değil.

    _Neden beni rahatsız ediyorsunuz, derken üstündeki toz parçalarını silkeliyordu evsiz adam. Yüzünde yanaklarından burnuna doğru uzanan bir kırmızılık vardı. Sanki aşırı halde nezle olan bir adamın yüzü vardı bu adamda. Elmacık kemikleri sanki bir ağacın gövdesindeki pürüzlü çıkıntılar gibi belirgindi. Saçı ve sakalı birbirine karışmış, siyahlı ve beyzalı renkler alacası içindeydi.
    Adam belini yarım bir açı alacak şekilde kendine konuşan adama doğru döndü. uykulu bir ifade vardı. Ellerini iki yanına doğru açtı. Sanki dua edecek bir adamın duruşuna benzeyen bir duruşu vardı.

    _Peki,dediğin gibi olsun beyim. Yalnız bana biraz süre vermelisiniz. Bu gece burada kalmalıyım. Dışarısı çok soğuk. Bu gar nede olsa geceleyin çok kalabalık, çok işlek bir mekan değildir. Kimseyi rahatsız etmeyeceğimi size temin edebilirim. Bu gecelik bana izin verirseniz çok minnettar olacağım.

    _Niyazi kabuğunu yeni kırmış bir yumurta gibi sinsi bir sırıtışa büründürdü yüzünü. Temkinini kaybetmiş bir yılkı at gibi içinden tütsülenmemiş şüphe ve ihtiras okunuyordu.

    _Bunun imkansızlığını sana anlatacak değilim ihtiyar. Biliyorsun bu yolcu garının kuralları var. Buradan yalnızca misafirler geçip gidebilirler. Kimse buraya ait ve sahip olamaz. Aslında patronum dediğim ve bir şekilde beni ezen müdürüyet bile buraya sahip değil. Şimdi sen gelmiş bana benden burada bir gece daha şu soğuk bankın üzerinde kalmak istediğini söylüyorsun. Amacın beni biraz güldürmek olsaydı eğer bunu başarmış olacaktın. Buna asla izin veremem. Bence şimdi çabuk geldiğin yere gitmelisin. Bunu isteyerk yapmazsan benim bunu zor kullanarak yaptıracağımdan zerre kadar kuşku duymadığınıda biliyorum. Onun için şimdi ağır ağır yürümelisin.Ardına bile bakma.

    Yaşlı adam ayağa kalktı. Sırtının kamburunda sanki tüm insanlığın sorumluluklarının yağmuruyla büyütmüş olduğu günahlarını taşıyor gibiydi.

    _Ala beyim dedi, ala. İstediğiniz gibi olsun. Dediğiniz yapacağım. Yalnız burda beni ayırdığınız dostuma sizi havale etmiş olacağımı şimdiden size bildirmiş olayım.

    _Ne diyorsun tekrarlayabilir misin? dedi, Niyazi gerilmiş bedeniyle.

    _Beni gayet iyi anladınız. Benim en iyi dostum Esperanza adında bir faredir beyim. Hani daha yeni bana gülecek bir şeyler aramamı söylemiştiniz ya, ben bunu yaşadığım günden beri sonuna kadar gülüyorum. Yalnız artık ağladığım veyahut güldüğüm kendim değilim, artık çevremde olup bitenlere ağlıyor ve gülüyorum. Yani size bakarak ve sizin şu ufacık halinizle göğsünüzü Afrika devekuşları gibi irileşitrerek gereksizce kabartma çabanıza gülebilirim.

    Niyazi öfkelenmişti. Yine elinde aynı altın sarısı süpürgesi bulunmaktaydı. Evsiz yaşlı adamın üzerine yürüyeceği aşikardı.

    _Sen kiminle nasıl konuştuğunu biliyor musun diyerek adamın üzerine yürüdü. Adamda bir tık dahi yoktu.


    _Bildiklerimin senden daha fazla farkında olduğuma eminim, dedi, yaşlı adam.

    Niyazi hızlı adamlarla evsiz yaşlı adamın oturduğu bankın yanına doğru yürüyordu. Tam bu esnada gecenin en geç seferini yapan tren sirenlerini çalmaktaydı. Peronlardaki az sayıda yolcuda siren seslerine kulak kabartmaktan vazgeçerek gözlerini yaşlı adamla Niyazi'ye çevirdiler.

    _Şimdi sana ömrün boyunca alamamış olduğun dersi vermek için geliyorum diye ilerlemekteydi Niyazi.

    _İsteidğin gibi konuşabilirsin benimle diyordu yaşlı adam. Benim senin gibi basit kaprislerim yok nede olsa. Sonuçta dalgasını kıyıya ulaştıramayan deniz taşıp taşıp püskürmeye mahkumdur.

    Niyazi tam yaşlı adamın yanına varacaktı. Bankla aralarınde nefeslik mesafe varı.

    _Şimdi konuşmanı sürdürebilirsin ihtiyar, diyordu.

    Elindeki sarı süpürgeyi tam kaldırmış ihtiyarın boynuna indirecekti ki, bir anda kaldırımın üstüne indirverid.
    Çünkü bir anda Esperanza peydah olmuştu. Niyazi direkt hedefini Esperanza'ya çevirmişti. Esperanza'nın peşinden koşarken,

    _Seninlede görüşeceğim diye, yaşlı adama tehditlerde savuruyordu.

    Esperanza sırasıyla rayların üstünde, köşedeki kantinin önünde üçyüzaltmış derecelik bir kısır döngüyle ilerlemekteydi. Niyazi Esperanza'nın peşinde onu yakalamasında umutsuz bir halde koşmaktaydı. Bu koşuyu yaparkende sıkı sık yere düşmekteydi. Bu nedenle çevresindeki yolcularda bu duruma katıla katıla gülmekteydiler.

    _Dur kaçma seni küçük mahluk sana istediğin peyiniri vereceğim diye bağırıyordu, Niyazi.

    Bu sırada yaşlı adam sürekli oradan uzaklaşmış ve Niyazi'nin o metruk süpürgesinden kurtulmuştu.
    Esperenza en son olarak tüm herşey bittiğinde yuvasına geri dönmüştü.
    Hiç ses çıkarmamıştı. Hiç konuşmadan yaşlı adama kendi dilinde teşekkür etmemiş olabilmeminni vicdani rahatlığıyla yuvasına saklanmıştı.

    _Niyazi ise,"nerede bu", diye hayıflanarak ve sayıkalyarak Esperenzayı aramayı sürdümekteydi.

    Tren garı ise hiçbirşey olmamış gibi akıp gitmekteydi. Hayatın dokunulmaz bir yanı olduğuna inanan kimsede yoktu oysa. Çünkü herkes hissedebilmekteydi dokunduğu her nesneyi. Peki kanıtlayabilen var mıydı hislerini?

    Niyazi her şey olup bittikten sonra garın en kuytu köşesinde eline sıcak bir çay alıp, yine arka cebindeki sigarayı yakmıştı. Sandalyaye tüm bedeniyle gerilmişti. Ayakları parmakuçlarında bir ileri bir geri salınıyordu. Bu haliyle uzaktan bir avanağa benziyordu oysa yakından cin gözlü bir kalpazandan farkı yoktu.














    **************************************************************************************************














    ESPERANZA’NIN YUVASI




    Birbirinden farkı olmayan her şey kendini yitirmeye mahkumdur. Diye yazıyordu eski kağıt parçasının üstünde. Esperanza’da yuvasını birbirinden harhangibi farkı gözükmeyen, ancak özünde birbirlerinden çok farklı olan rayların tam altına yapmıştı. Bazı günler aylarca bu rayların altında tek başına yaşar ve sessizce beklerdi. Aynı önceden kanalizasyonda aşina olduğu gibi insanların ayak seslerini işitirdi yukarıdan. Dışarıya çıktığındaysa artık o eski tecürbesiz günlerini çoktan aşmıştı. Asla kolay kolay görülmüyordu artık. Zaten gar tam ona göre bir yerdi. İnsanlar ellerinde valizleri ve bavullarıyla gün boyu metal yığınların arasında koşuşturup gelmekteydiler. Sanki o metal yığınların kimyasında canlı göremediği hissin serin esintisi onda bir iticilik üretiyordu. Fakat ne zaman garda gizli bir yürüyüşe çıksa onu farkeden peronların önünde kimi sevinçli yahut kimiyse son derece üzgün, kimi birilerini yolcu eden, kimi birilerini karşılayan insanlar olmuyordu. Onu fark eden hep küçük çocuklar oluyordu. Kimisi yeni yürümeyi öğrenmiş, kimisiyse daha annesinin kucağında.Esperanza hepsininde ufak parmaklarıyla onu işaret ettiğini biliyordu, fakat yetişkinler onların bu seslerini duymuyorlardı. Esperanza’da ilk başta bunun farkında değildi.Ancak bir gün kardeşi sırçağın ona çocuklarla ilgili olarak anlattığını dinleyene dek.
    O gün gar tüm cismiyle arzın üstünde endamını göstermekteydi. Hafif çatlamış sıvaları, gri duvarına yansıyan güneş ışığı, insanın başını döndüren trenlerin gel gitleri. O gün bir çocuk ve onun elini tutmuş olan anneannesi de sabaha karşı tam yedinci peronda beklemeye koyulmuşlardı. Esperanza sırçağın bugün geleceğinden önceden haberdardı. Bunu deneyimlerine ve Tanrı’nın kendi doğasında varettiği hislerinden biliyordu. Sırçağı beklerken gözüne bu iki sevimli insan takılıvermişti. Çocuk:”Anneanne bana en sevdiğim şekerlerden alacağına söz ver, bak bu sefer almazsan senle asla konuşmayacağım” diyordu. Yaşlı kadın omuzlarına ince ve hafif esen rüzgardan korumak maksadıyla bir şal örtmüştü. Yüzünü çocuğa döner dönmez, gözlerinde gerçekten çok güçlü bir şefkat beliriverdi. Esperanza’nın saatlerce aralıksız bir şekilde bakabileceği bir manzaraydı bu. Bu manzaranın derinliğini düşünürken bir anda sırçak beliriverdi.Karşısında duran manzaranın etrafında eski bir ritüeli ifa ediyormuşcasına hareketler yapıyordu. Bu sırada tren görevlisi son perondaki yolcuları uyarıyordu.Yaşlı kadın çocuğun elini zorla çekiştiriyordu.
    _Haydi, yavrum gelmelisin, haydi niye duruyorsun. Bak sana o çok istediğin şekeri alacağım.
    Çocuk gözlerini sırçağa dikmişti.Durduğu yerde gri yüzlü bir antik roma dönemi heykeline benziyordu. Yanakları al al olmuştu.
    _İşte orda fare var derken baş parmağıyla gardiyanından kaçan bir mahkum gibi saklanmaya çalışan sırçağı gösteriyordu.Bundan sonra çaycı Niyazi elinde altın sarısı süpürgesiyle koşarak geldi. Kardeşimin gözlerimin önündeki bu amansız durumuna karşın içimdeki dürtülerin tırnakları beynimi kaşıyordu. Kanımın benim irademin dışında aktığını fark etmiştim. Yalnız tıpkı bir isteri hastası gibi kitlendim.Sırçak sıkıştığı köşeden: Esperanza diyordu, Esperanza!
    Herşey olup bittiğinde Niyazi süpürgesini vahşi batı silahşörlerine has bir hava ile eline aldı. Sırçaksa çıkıştaki çöp kutusunun içine atılmıştı.
    Bu yüzden sırçağın bana sözle değilde yaşamla gösterdiği bu çocuklarla ilgili tecrübeyi unutmam mümkün değildi. Bir çocuk aslında büyük bir insanın hakim olamamış potansiyelini üreten yüksek bir kalptir. İşte bu nedenle çocukları sevmekte ve onlardan korkmaktaydı Espereranza. Yalnız gittiği tüm yollarda her zaman bir çocuk olmuştu.

    Esperanza o gün yaşadığı olayın üzüntüsünü çok uzun bir süre silememişti. Fakat kazandığı tecrübe onun hep yanındaydı. Saatlerin ayaklarını hep aynı ölçüde uzatarak,yakasını kaldırarak başını içine koyduğu, elleri ceketinin cebinde ilerlediği gezegenler yörüngesinde bunlar küçük şeylerdi. Aslında zor olanın iki aklın bu yörünge içinde birbirlerine henhangibi tesadüf olmadan çarpışma olasılığıymış.Esperenza'nın olasılığı sadece bunun bilgisine ulaşabilmiş olmaktı. Sonuçta kıyıdan nehre küreğini çeken kayıkçı hangi rüzgarın onu istediği istikamete görüteceğini önceden tahmin edemez. Bu ancak o anın tahayyülü ilce mevcut ve mümkün olan bir şeydir.Esperanza'nın olaslığı ise bunun ötesine varmaktan ibarettir. Ancak yasa,çiğnenmez olanı vuku kılar. Bir şeyi ihlal etmenin her zaman büyük veyahut asgari bir bedeli olmuştur. Esperenza kanalizasyondan çıkıp güneşe çıkmanın kefareti olarak kaçmak zorundaydı.Kardeşinin ödediği bedele tansık olduğunda ise içinde doğal olarak doğması gereken bir korku yerine cesaret duymaya başlamıştı.Sanki kaderinin buna razı gelmemek, bunu reddetmek ve eğer ki bunun için Niyazi'nin süpürgesinin altında kalması gerekiyorsa kalması olduğu kanısındaydı.

    Zaman pergeli hiçbir zaman başladığı noktaya ulaşamaz.Çünkü insan hiçbir zaman asla her şeye başladığı noktada kalamaz.















    *******************************************************************************************************************















    SAAT KULESİ




    _Sen Zeus olsaydın, Olimpos gibi bir dağın tepesinde yaşasaydın, çocukların tanrılar ve tanrıçalar, eşin Afrodit, yerinse göklerin en güzel tepesi olsaydı, söyle Tolga, yine de mutlu olamasaydın sebebi ne oldurdu sence?

    Faruk önündeki kül tablasına son demi kalmış sigarayı söndürürken derinden bir gülümsemeyle:

    _Günahlar, dedi.

    _Hayır, dedi. O gün saat kulesinin önündeki caddeden aşağı yürürken yine o fareyi gördüm. Yalnız bu sefer onun gerçekliğine inanmayarak gördüm. Yani rahatsızlandığımı düşünüyorum Tolga. Bunu sadece senin gibi bir sırdaşım bilebilir. Kimse bilmeyecek bunu. Hayır kimseye diyemem ki bunu. Belkide yanılıyorumdur ama.

    _Yapma dostum saat kulesindendir belki.

    _Niye nesi varmış ki saat kulesinin.

    _Duymadın mı belediyenin orayı ilaçladığını ve bizim şu fareninde orda ölmüş olduğunu sandığımı. Üç haftadır hiçbir vukuat olmadı, yani kesinlikle birşey oldu. Sanırım bugünle en mutlu olmamız gereken günlerden dostum. Bizler bir farenin ölümünden bile mutlu olabiliyoruz, buna sevinmeli mi, üzülmeli mi, orasını bilemem. Hadi ama bence çok sevinmelisin. Böyle bir şeye inanmıyordun değil mi?
    _Faruk sustu. Elini cebine attı. Tolga'ya dostum sen iyi birisin, dedi. Elinde ritmik bir titreme peydah olmuştu bu sözleri söylerken. Gözlerinde bir geceye benzeye siyahlık vardı. Keşke pişmanlıklarımı örtebilecek bir yorgan bulsam ve altına sığınıp ebede dek uyuyabilsem istiyorum dostum. Ben eski bir kumarbazdım. Bilirsin, eşime sevgimin aslında yalan olduğunu, sonra gençliğimi, utkularımı, beni çok iyi tanıyorsun dostum, aynı şekilde bende seni çok iyi tanıyorum seni. Ben aşağılık adamın tekiyim, sen çok iyi bir adamsın. Bu nedenle o fareden daha çok yaşamamayı hak ediyorum. Bana bir zavallı gibi bakma. İşte bu da Zeus'un kifayesi. Vicdan...
    _Yeter artık Faruk. Seni anlamıyorum. Bence biraz dinlenmelisin.
    _Ne için Tolga? Bana dikkatlica bakar mısın. Değişimin yortusunu izliyorsun bedenimde. Saçlarım dökülüyor ve çocuklarım büyüyor. Aslına bakarsan onlarında bana çok benzediğini düşünüyorum. Bu kadim bir oyun anlasana. Kurtla kuzunun gezegenler arasındaki renkli ve acımasız dansı dostum.
    _Bir anda karşımda böyle bir zavallıyla karşılaşacağıma o kdar şaşırdım ki anlatamam seni. Hayatımda seni bu kadar üzgün görmemiştim. Doğrusu bugün çok mutlu olacağını düşünüyordum. Çünkü Esperanza öldü galiba.Bir daha söyleyeyim,Esperanza öldü galiba.Neyin var senin. Şu çene kemiklerin,göz tprbalarının altındaki toru,yanaklarındaki solgunluk, sanki bir hortlak görmüş gibisin. Duysana beni. Sermayenin ve işletmenin büyümesindeki en gerçel engel ortadan kalktı. Daha fazla zengin olacağız. Şimdi herşeyimiz var tabiki. Ancak dahada fazlasına sahip olacağız. Elimize aldığımız herşeyi, avcumuzun içine alıp yumruğumuzla saracağız,sımsıkı tutacağız. Zeus biz olacağız Faruk. Seni ahmak. Zeus biz olacağız.

    Faruk başpamğını kuru dudaklarına götürerek sus anlamında bir işaret yaptı. Bugün doktora gittim dostum. Eğer ki söyleyeceğim birşey varsa hiç uzatmayı sevmem, bunu biliyorsun. Direkt söyleyeyim dostum. Tıpkı beyaz yüzüyle sözlerini doktora fısıldayan röntgenim ve raporlarım gibi, tıpkı buğulu ve yorgun gözlüklerinin ardından tüm soğukkanlığıyla bunu bana söyleyen doktorum gibi. Pankreas kanseriymişim. Ve hastalığım fazla ilerlemişmiş. Geçen gün öksürürken çıkan kandan şüphelenerek gitmiştim.Ellerimden kollarıma doğru uzanan bir uyuşma vardı önce.Sonra arasıra istemsizce titremeler, halsizlik, baş dönmeleri, uykusuzluk... Yani artık fazla yaşamam olası değilmiş.Yani ölmem yakınmış. Bunu ben demedim ki ama.Ben sadece öyle duydum ve öyle hissettim. Peki bana sorsan, üzgün müsün dostum diye, üzgün müsün can dostum diye.Sen sormadan söyleyeyim.Hiç üzgün değilim ancak arzın en derin kanyon uçurumu kadar pişmanım. Yani, yani, sesimin titrediğine aldırma ama, yani dostum benim Zeusluğum bu kadarcıkmış.














    *******************************************************************************************************************














    GÜNEŞLİ BİR GÜN


    _Saat kaç?

    _On buçuk.

    _Kalk bir an önce yetişelim yoksa her şey bittiği zaman orda oluruz.

    Ortalıkta tuhaf bir sessizlik var nedense. Şu rüzgarın kıpırdattığı ağaç dallarıda olmasa çok kötü olacak cidden. Ne zaman geleceklermiş. Biraz sonra burda olurlar herhalde değil mi? Sahi şu gelen Faruk değil mi?

    Tolga, Faruk'un ailesi ve çevreden birkaç komşu, çaycı Niyazi vardı orda sadece. Eşinin arada bir ağladığı oluyordu. Yalnız bu ağlamalar keski kesik oluyordu hep. Çocuklardaysa kestirme bir suskunluk hakimdi. Faruk sessiz sedasız ayrılıyordu bu dünyadan. Tıpkı üvey akrabasının cenazesine benziyordu bu tören. Bir garip eşleşik benzerlik beni çok şaşırtıyordu. Faruk'u son kez selamlamak beni çok üzüyordu. Ayrıca içimde ilk kez şahit olduğum bir irkilme hakimdi. Yavaş yavaş gidiyorduk. Hep aklımın bir ucundaysa Esperanza vardı. Faruk böyle ağır ağır giderken omuzlarımızın ucunda acaba Esperenza neredeydi şimdi.

    Tam Faruk'u defnetmiş dönerken bir karaltı gördüğümü sanmıştım. Sonra kendi kendime yanıldığımı düşündüm. Yalnız aslında yanılmıyormuşum. Bu karaltı bir zaman sonra yüzünü bana gösteriverdi. Bu Esperanza'nın ta kendisiydi. Ön ayaklarını havaya kaldırmış dimdik durmaktaydı. Gözlerini bana dikmiş bir mateme karşı selam veriyor gibi bir havası vardı.

    _Kim var orda diye bağırdım ister istemez. O esnada sesimle birlikte etrafımdaki rüzgarında hız kazandığını,güneşinse tam önüne tüm cismini almış bir bululutun koşarak ilerlediği gördüm. Karşımda güneşin altında uzayan karaltı bir anda kayboluverdi. Onun Esperanza olduğuna emindim. Demek o hala hayattaydı. Demek ki kanlı canlı yeryüzündeydi hala. Aklıma o an Faruk geldi. Acaba şimdi burda olsaydı ne yapardı diye. Bence tüm ailesinide yanına alıp bir buşaşıcı virüsten kaçar gibi sırasıyla herşeyi terkederdi. Ama artık herşeyi terkeden bizzat kendisi olmuştu.

    O gün Faruk dışında üç cenaze daha gelmişti mezarlığa. Hava parçalı bir bulutun arasından doğan güneşle aydınlanıyordu. Tren garında her şey yolunda gitmekteydi. Aynı saatte sirenler çalmakta, tüm telaşlı yolcular hızla peronlarından trene binmekteydiler. Kiminde bir gurbetin sureti bürünüyordu ancak belli etmek istemedikleri gururla sarmallanmış üslupları onları aşikar olmaktan alıkoyuyordu.Kimindeyse uzaklardan gelmenin dengeli sevinci okunuyordu.Aslında bu insanların hepsi hep bir şeylerlere meydan okuyorlardı ama kimininki sessiz bir tını olarak evrende ruh buluyor, kimininki ise çok güçlü bir ses halinde yükseliyor.














    *******************************************************************************************************************














    TAK



    On yıldır aynı mahallenin faresidir. Doğru mu bilmem ama buradan dışarı pek çıkmadığı söyleniyor doğduğu günden beri. Bu bir yalanda olabilir. Yalnız birkeç kez zamparalık için bir iki kezde açlık yüzünden çıkmış olduğu biliniyor.
    Unutmadan birkezde gözleri kararmış kediler kovalamıştıda çıkmıştı, kaybolmuştu sokakların arasında. Boş gözlerlerle çevresine bakarken birçif nasırlı elin güneş sarısı bir süpürgeyle tepesinde peydah olduğunu işitivermişti. Kulağında duyabildiği kadar biriken hafif rüzgar süprüntüsü içini ürkütmüş, içgüdüleri ayaklarına tırmanmış,hiç olmadığı kadar hızlı birşekilde uzaklamıştı oradan.
    Sonra yeniden hissettiği o tuhaf farkındalık düşüvermişti aklına. İnsanlar gerçekten çok ama çok hınzır, ama onlar olmasada açlıktan ölürdüm galiba. Acaba ölür müydüm? Aman bundan banane ki hem. Onlar hep meşguldür. Bende öyle. Ah şu lanet olası kediler. Biliyorum ya bir gün attığım tekmenin iziyle karıştıracaksınız tüm çöpleri. Uzak durmayı öğreneceksiniz benim etimden. Gözlerinizi parlatmaktan vazgeçeceksiniz. Belki o gün masama gelipte benimle kokuşmuş peynir yersiniz. Hadi ordan sende. Seninkisi de binbirgece masalı olsa gerek mübarek. Hani bir ev vardı, hatırladın mı?. Gizliden girivermiştin. Uzun bıyıklı, sivri çeneli, sütbeyaz suratlı bir adamla, minyon yapılı ve hep topuz saçlarıyla tin tin koşuşturan kahverengi saçlı bir kadının eviydi. Her sabah adam gazete okur, sigara ve kahve içer, tuvalete gider, takım elbisesini giyer, aynı saatte evden çıkar, çıkar çıkmaz aynı yere tükürür, arabasına biner, dumanlar saçarak giderdi. Kadınsa dağınık saçlarını düzler, düzler, düzler. Minik afacanını hazırlar. Bilmem ama o afacanda haftanın beşgünü sırtında ilginç bir şeyle biryerlere gidiyor. Bir de afacanın yatağı sabahları genelde ıslak olur. Tin tin bayan onu uzun süre azarlamakla meşgul olduğundan hep koşuşturarak yola çıkarlar. Bu beyaz duvarlı evde miniminicik bir deliğin içinde yaşadım. Tam olarak seksanaltı peynir tokluğu kadar. Yuvam sımsıcaktı. Hiç şikayet etmezdim. Hep kapkaranlık olurdu içi fakat ben görürdüm ya dibine kadar heryeri. Hiç canım sıkılmazdı. Yalnızlık bazen kemirtirdi uzayan dişlerimi. Yine bunada şükür derdim. Kapı kenarlarına bayılırım birde ben. Kimse görene kadar şüphelenmez bile benden. Akıllarının ucundan bile geçmem. Ancak birde gördülermi gör o zaman meydanı. Bir telaş, bir sinir, bir heyecan.
    Oysa benim onlardan korkmam gerekirken. Birgün onlarda beni gördüler. Afacan televizyonun başına kurulmuştu. Bir yaz günüydü, dokuz gündür ağzıma su koymamışım. Yani mecburdum dışarı çıkmaya. Sessiz ve sadasız koşayım istedim. Lakin takatim buna pek izin vermiyordu. Kendimi bitkin hissetmekten alıkoyamıyordum. Yinede gözümü karartıp çıktım. Afacan televizyona dalmıştı zaten, benim gibi ufak ve çevik bir mahluku fark edecek değildi ya. Tam salondan afacanla televizyonun arasından geçerken, afacan ayağa kalkıverdi. Az kala üstüme basacaktı. Ani bir hamleyle kurtuluverdim. O andan sonra afacan bana dikkat kesiliverdi. Çok kesmeden bastı yaygarayı. Yine altında kaçırdı üstelik. Tin tin bayan koşarak içeri geldi. Afacanın ıslak altını görünce hemen küplere bindi. Bense suya doğru koşuyordum. Kuru boğazımda nefesimin hızlandığını anlayabilmekte gecikmemiştim. Ardıma bakmakta istemiyordum. Tin tin bayan çocuğu dinlemiyordu. O altının ıslaklığıyla meşguldü. Gözleri yılmış bir şekilde çocuğun poposuna vuruyordu. Artık kocaman oldun. Artık büyüdün diyordu. Halbuki bence yanılıyordu. Daha pek fazla insan tanıyamadım ama o gördüğüm en ufak adamlardan biriydi. Niye böyle davrandığına anlam veremiyorum. Çünkü annem bu yüzden kızmamıştı hiç bana. Çünkü o da benim yaptığımın aynısını yapıyordu. Bu tuhaf seramoni biter bitmez tin tin bayan çocuğu dinleyebilme fikrine muvaffak olabilmişti. Afacan beni tarif etmekteydi. Ya da ben öyle sanmaktaydım. Çünkü ben kendimi hiç böyle görmemiştim. Afacanın anlattığı olsa olsa hilkat garibi bir mahlukat olabilirdi. Dişleri upuzun, kocaman burunlu, burnunda sivri oklar bulunan,gölgesi bizim evden büyük olan, ardında pembe bir ip gibi kuyruğunun takip ettiği, bıçaktan keskin tırnakları olan bu toplasan beşyüzgram bile etmeyen ben miydim? Tin tin bayan hayretle çocuğunun faltaşı olmuş gözlerine bakmaktaydı. Annelik şefkatinin tesiriyle çocuğun bileğini avuçlarına aldı, sımsıkı tutarak sıvazladı,alnındaki terini sildi. Sonra lanetler okuyarak televizyonu kapattı. Bundan sonra saçma sapan şeyler izlemek yok bu ne saçma düşler aman tanrım diye sayıklıyordu. Çocuğu elinden tutarak başka bir odaya götürdü.
    Galiba üstünü başını değiştirmeye gitmişlerdi. Bende hem tüm bunları izlerken hem de susuzluğumu gidermiş adeta yeniden hayata dönmüştüm.Bir zamanlar kanalizasyonda yaşarken bunların bu kadar değerli olduğunu sanmazdım. Orda pislik içinde akan bu suyun sadece nerde aktığını merak ederdim.Koca bir şehrin, bu kadar kötü kokabileceğine asla inanamazdım. Büyüyüp yukarı çıktığım gün o rengin aslında sadece küçük bir yansıma olduğuna kanaat ettim. Aslında ben tam olarak bir şehrin kendisini sakladığı yerde yaşamışım. Yeraltının serinliğinde ve toprağın tadında bunun pek bir önemi yoktur. Bir ufak farenin cismi kadar fikirleri ve düşleri de küçüktür. Anlayabilmek hiçte zor değil. Ben hep girdiğim labirentin diğer odasını güderdim,bazen bunu bile yapmazdım,ama şu kesin asla çıkışın farkında olmazdım. Buna rağmen çıkışı ilk bulanda hep ben olurdum.Adeta bunun için yaratılmıştım.Evet bunun için vardım ben. Çıkışı ilk bulmak için.Küçük ve iğrenç varlığımın yegane katkısı olarak bunu gören insanlarda bunu bilmekteydiler.Niye iğrenildiğime sebep olarakta bunu görmekteydim. Ancak bir süre sonra tanıdığım bir dostum yüzünden fikrim değişti.
    Kendisini ilk olarak tombul lokantacının viraneden bozma dükkanının kenarın pısmış birkaç kırıntı beklerken görmüştüm. Sessiz bir hali vardı. Buralarda ilk kez görüyordum. Bizlerde bir şeyi sahiplenme iradesi zayıf olarak varedilmiş. Neden mi? Bir kedi kendi alanı için diğer kediyle ölümüne kavgalar yaparken ben hergün mesken tuttuğum tombul lokantacının önünde beklide benim yemem gereken artıkları bekleyen bu yabacıya kızmıyordum bile. Yanına yaklaştım.Beni görmezlikten gelmeye çabaladığı aşikardı. Çevresinde hızla turluyordum. Hemde bunu yerde sararmış bir yaprağın üstündeki Mayakovski şiirini görmüşte okur gibi yineliyordum. Yinede dönüp bakmaya yanaşmayacak gibiydi. En sonunda yeni gelen bir yabancı olarak onun yapması gereken şeyi ben yapmak mevcudiyetini hissettim. Ona selam verdim. Ardınca hızla başını havaya kaldırdı.Gözlerini bu sefere tam olarak üstüme dikmişti.Beni baştan aşağı inceliyordu. Selamıma karşılık verdi ve sonra susmaya devam etti.Anlaşılıyordu ki bununla konuşmak kolay olmayacaktı.Tombul lokantacı mavi bir poşetle dışarı çıktı. Kapının biraz ilerisindeki çöpe doğru giderken yine birkaç ayak gerisinden onu takip etmeye başladım.Tek farkı bu sefer yalnız değildim.Yanımda tanımağım yabancıda benimle beraber ilerlemekteydi. Birde ne enterasan tesadüf olacak ki bugün poşette tek delik vardı.Demek ki poşetini değiştirmiş,vay avanak şişko bugünümü bulmuş.İşte bu yüzden düşe düşe Tek parça bir ekmek kırıntısı düştü .Yabancı hızla düşene doğru koştu.Üşüşüverdi başına. Belli ki Parçayı Ağzına alıp gitmek hevesindeydi.
    Bir anda başta kendimde görmekten uzak duyduğum kedilere mahsus o öfke bendede belirivermeye başlamıştı.Kalbimdeki kana karşmış olan şeyin açlık mı yoksa öfke mi olduğunu ayırt edememiştim ki ekmeğimi alıp gitmeye kalkışan bu yapancıya doğru kısacık ön ayaklarımla bir hamle yaptım. Tam sırtına tutunmuştum. Onu ısırıyordum. O da beni sırtından fırlatmak için çırpınıyor ve garip çığlıklar atıyordu. En sonunda beni sırtından aşağı düşürmüştü. Tüyleri diken gibi dikleşmişti. Bana doğru bir hamle yapacağını umarken o sırtını dönüp ekmeği de orda bırakarak buradan yavaşca uzaklaşmaya koyulmuştu. Anlamakta güçlük çektiğim bu şey yasaya aykırı olan bir şeydi. Bu yabancı yasayı çiğniyordu. Ayaklarıyla basarak farelere özgü bir yasayı tepikliyordu. Hemde sırtını dönüp yavaşca yürüyerek. Buna izin veremezdim. Bir ahmak farenin kadim yasamızı böyle pervasızca çiğneyip çekip gitmesine izin veremezdim. Doğanın nimet olarak bahşettiği yağmura her bahar açan şu rengarenk çiçeklere ciğerlerimde dolaşmakta olan şu havaya edilmiş bir hakaretti bu. Burda kalıp benimle sonuna kadar dövüşmeliydi. Ta ki gücü tükenene kadar. Oysa o hemen pes etmişti.Ardından koşarak onu yakaladım. Tekrar ona saldırdım.Karşılık vermiyordu, ilk hamlemde yere düştü. Sonra yerden kalkmasını bekliyordum. Ama hiç kalkmadı. Günlerce orda yattı. Hergün aynı yere gidip onun kalkmasını bekliyordum. Sonuç yine aynı oluyordu. Birkaç gün sonra yine güneş sarısı bir süpürgeyle bir çöpçünün onu küreğine koyduğunu gördüm. Adam pislik şey ne zamandır orda ölmüş olacak, hastalık yayacak, hastalık yayacak, hastalık yayacak diye söyleniyordu. Şimdi anlamıştım neden iğrenilindiğimizi, hastalık. O günden sonra bende hasta olmaktan korkar olmuştum. Tıpkı insanlar gibi. Anlayamadığım şeyse o günden sonra ben insanları taklit etme hastalığının ortaya çıkışı oldu. Gördüğüm ilk insan benim korkuma dönüşmüştü bu yüzden. Artık bir fare gibi yaşayamıyordum. Evet, bana bir fare diyemezlerdi. Birgün sırf bu yüzden fare olmadığı kanıtlamak için bir eve girmiştim. Görünememek için değil görünmek için çabalıyordum. Bundan ötürü girer girmez fark edildim. Benim fark edilmem tuhaf birşekilde bu evde pekde aşırı bir paniğe neden olmamıştı. Ben bunun kendimdeki değişimden meydana geldiğini tahmin ediyorum.
    Birkaç gün sonra rahatça dolaşıp istediğim gibi dolaşırken mutfakta masanın altında apaçık ve altın sarısı bir peynire rastladım. İştahımı duyabiliyordum. Karşı koyamadığım şey işte buydu. Ama altında yatan garip tahta parçası ve üstündeki demir parçalar garibimede gitmemiş değildi. Fakat bundan sonra beni hiçbirşey korkutamazdı ki. Ani birhareketle peynire yaklaştım. Mutluydum. Çok mutluydum. Sanki Mutluluktan ölecektim. Başımı ona doğru uzatırken en son bir ses işitivermiştim... Tak.





      Forum Saati Cuma Mayıs 26, 2017 11:16 am