Giresun Üniversitesi Türkçe Topluluğu

Türkiye'den erişim engeli nedeniyle yeni adresimiz: turkcetoplulugu.weebly.com

Nar Ağacı
Nazan Bekiroğlu
(%25 İndirimle)
Beyaz Türkler K.
Alev Alatlı
(%25 İndirimle)
turkcetoplulugu.weebly.com Topluluğumuzun yeni adresi
Kendini Açma
B. Çetinkaya

    KENDİNİ ARAYAN HAYAT

    Paylaş

    1001060027

    Mesaj Sayısı : 4
    Kayıt tarihi : 30/09/10

    KENDİNİ ARAYAN HAYAT

    Mesaj  1001060027 Bir Perş. Ara. 16, 2010 4:34 pm

    KENDİNİ ARAYAN HAYAT

    Tarık son hastasını da geçirdikte sonra koltuğuna oturdu. Bütün bir günün ve hastalarına çözüm aramanın verdiği yorgunlukla başını ellerinin arasına koydu. Gözlerini kapatarak kendini uçsuz bucaksız bir okyanusun ortasındaki egzotik bir adada hayal etti. Mavi bir çarşaf, temiz bir gökyüzü, Hindistan cevizi ağaçları, insanı terletmeyen ama içini ısıtan bir güneş ve Tarık’ın yaşama sevinci eşi Yağmur.
    Tarık ve yağmur birbirine delicesine aşık, birbirinden hiç ayrılamayan bir çiftti. Tarık Yağmur’u üniversite birinci sınıfta görmüştü. İlk zamanlar daha Yağmur’un ismini bile bilmiyordu. Aniden fark ettiği bu kıza karşı duygularını nasıl ifade edeceğini düşünmüş ve aklın bir fikir gelmişti: onun için bir CD hazırlayacaktı. Bu CD üç bölümden oluşuyordu: ilk kısımda kendi sesiyle şiir okudu, ikinci kısımda ona sesli bir mektup hazırladı, son bölüme de onun en sevdiği türküyü koydu. İki hafta üzerinde çalıştığı bu cdyi vermesi hazırlamasından daha zordu. Dört gün onu görmeyi ümit etmiş, beşinci gün bir şey yapması gerektiğine karar vermişti. O gün tam üç kez Yağmur’un peşinden CD vermek için gitmiş ama bir türlü cesaret edememişti. En sonunda arkasından koşup cdyi vermeyi başarmıştı. İki gün sonra Yağmur Tarık’ın yanına gelip ona teşekkür etmişti. Yarım saat oradan buradan konuştular. O kısa zaman diliminde kendilerinden bahsettiler. Tarık o an Yağmur’a bir kez daha aşık olmuştu. Ondan sonra aşkları küçük merhabalarla doğup büyüdü. Sonra bir ömür beraber olmaya karar verip evlendiler. Evliliklerinde yedinci seneye girmelerine rağmen birbirlerine hala ilk günkü gibi aşıklar.
    Tarık’ın en büyük desteği ve moral kaynağı her zaman Yağmur’du. Tabi Yağmur’un da Tarık. Zaten Tarık’ın psikolojik danışmanlık bürosu açmasını da bir bakıma Yağmur olmuştu. Tarık önceleri öğretmenlik yapıyordu, Yağmur da okul öncesi öğretmenliği. Ama Tarık her zaman bir psikolojik danışmanlık bürosu açmayı faklı insanların farklı hayat hikâyelerini dinlemek, onlara çözüm aramak istiyordu. Ama ailesinin de düşünmek zorundaydı. Büro demek yeni masraf, borç, sıkıntı demekti. Böyle bir bencillik yapamazdı. Ama Yağmur bunun farkındaydı. Tarık ile konuştu ve ona bunun altından da birlikte kalkabileceklerini söyledi. İşte böylece Tarık ‘ın hayalleri de bir anda gerçeğe dönüşüverdi. Tabi Yağmur’un desteğiyle.
    Tarık güzel eşinin ellerini tutmuş, mavi suların arkasına doğru nazlı nazlı ilerleyen, iri ve kızıl güneşi izliyordu. Tam o sırada bir tık tık diye bir kapı sesi geldi Tarık sağına soluna bakındı. Anlamaya çalışıyordu ardından da ‘’ Tarık bey Suzan hanım geldi.’’ Diye bir ses. Tarık başını masadan kaldırdı. Meğer sakin deniz, ada ve batan güneş bir rüyaymış.
    Tarık sekretere dönüp:
    - Suzan Hanımı içeri alın lütfen. Dedi.
    Kapı açıldı ve Suzan Hanım içeri girdi. Kadıncağız çok yorgun ve bitkin görünüyordu. Göz altları morarmış, saçları özensiz, yüzü şişmiş bir haldeydi. Suzan hanım büroya iki gün önce gelmiş , Tarık’ı bulamadığı için bugüne randevu almıştı. Ama sanki o iki gün onun için iki yüz yıl gibiydi. Artık gücü bitmiş bir savaşçı gibi hissediyordu kendini. Tarık Suzan hanıma oturması için bir koltuk gösterdi. Tarık:

    - Hoşgeldiniz.
    - Hoş bulduk.
    - Nasılsınız?
    Tarık bu soruyu sorunca Suzan hanımın yüzünde acıyla karışık bir tebessüm oluştu. Kendisi de inanmadığını belirten bir ifadeyle:

    - İyi olmaya çalışıyorum, dedi.
    Tarık bu söz üzerine bir sorun olduğu anlamıştı. Ne olduğunu anlamak için onunla iletişime girmeliydi. Fakat bunu yaparken ‘’Ne olduğunu anlatmak ister misiniz?’’ gibi bir soru çok basit , karşındaki insanla arana bir mesafe koyan ve Tarık’ın kullanmadığı bir yöntemdi. Tarık:
    - Sizi çok yorgun görüyorum.

    - Evet. Bütün bir gece uyumadım. Sabaha kadar bir paket sigarayı bıraktım. Artık o evde yaşamak benim için bir işkence halini almaya başladı. Eşimle ben sanki evli bir çift değil de kendine düşman ama aynı evde yaşaması gereken iki yabancı gibiyiz.

    - Anlıyorum. İsterseniz hem sizi, hem sizin ağzınızdan eşinizi tanımak hem de olayları daha iyi anlamak için en başında başlayalım. Nasıl tanıştınız?
    Suzan hanım karşısındaki açık mor renginde duvarın üzerinde duran büyük manzara tablosuna bakarak o günlere gitti ve yüzünde yine bir tebessüm oluştu. Anlatmaya başladı:

    - Ben başına buyruk bir kızdım. Bana göre böyle olmam yaşadıklarımın bir sonucuydu. Canım ne isterse, kafama ne eserse onu yapardım. Tabi belli sınırlar dahilinde. Geçimi sağlamak için organizasyon işiyle uğraşıyordum. Daha doğrusu kuzenimle birlikte yapıyorduk bu işi. Keşke onunla yapacağıma hiç yapmaydım daha iyiydi ama kader işte. O gün de askerlere bir eğlence düzenlemiştik. Benim adi kuzenim de bana haber vermeden paranın bir kısmını almış sevgilisinin memleketine tatil yapmaya gitmiş. Beni yolda otobüsten aradı. Nasıl sinir olduğumu anlatamam o an onu bulup boğazına sarılmak istedim. Cebimde beş kuruş yoktu ve karnım çok açtı. Ordu evinde bekliyordum. Sonra bizimle ilgilenmesi için Mehmet’i göndermişler. Eşimin ismi Mehmet. O kapıdan girince açlığı falan unuttum. işte bu, dedim. Evleneceğim kişi bu olmalı.

    Tarık, bir taraftan Suzan hanımın anlattıklarını dinliyor, bir taraftan da anlatırken onun yüz ifadelerinden ve ses tonundan o anda ne hissettiğini anlamaya çalışıyordu. Eşiyle tanıştığı o ilk anı anlatırken hala aynı heyecanı yaşadığını fark etmişti. Tarık onun şimdi ne hissettiğini öğrenmenin tam zamanı olduğunu düşündü. Ve ona şimdi tekrar o kapıdan eşiniz girse ne hissedeceğini sordu. Suzan hanım:
    - Kesinlikle yüzüne bile bakmazdım ve kalkıp giderdim.
    Bu cevaba şaşırmamıştı Tarık. Suzan hanım artık eşini sevemiyordu. Bunu anlamıştı ama emin olmalıydı.
    Sonra anlatmaya devam etti Suzan hanım:

    - Mehmet kapıdan girip yanıma geldi, yemek ısmarladı. Karnım doyunca bir kez daha aşık oldum ona. Sonra beni sinemaya davet etti. Tabi haliyle kabul ettim. Keşke etmeseydim. Ben o gün bir heyecanla onu bekliyorum. Elinde bir demet çiçekle gelecek diye hayal ederken yanında iki tane hatunla geldi. O an buna öyle bir sinirlendim ki. Beraber olduğumuz süre zarfında sürekli tavır yaptım. Onun yanına bile oturmadım. Ben öndeydim onlar arkada. Neyse sinemadan çıktık. Bir de bana eve bırakayım mı diye soruyor. Ona öyle bir hayır dedim ki, sorduğuna soracağına pişman oldu. Ona az bile o daha fazlasını hak etmişti. Ben evime döndüm. Günlük hayatıma devam etmeye başladım. Sonra bir öğle vakti telefonum çaldı. Arayan o idi. Meğer benim kuzenle bunlar arkadaşmış. Kuzenden telefonumu almış. Bana bir organizasyon için yardım edip edemeyeceğimi sordu. Maksadı benimle muhabbet etmek. Ona çok kızgın olmama rağmen kızamadım kabul ettim. Çünkü ben de ona karşı bir şeyler hissediyordum. Sonra çıkmaya başladık. Bazen kavga ediyordu. Bu doğal bir şey. Her ilişkide kavga ve tartışmalar olabilir. Ve genelde erkek ilk adımı atar. Ama her seferinde ben ilk adımı atıyordum. Onu hediyelerle avutmaya çalışıyordum yani. Böyle üç dört yıl devam etti sonra evlenmeye karar verdik.

    Tarık kolundaki saate baktı ve Suzan hanıma ayırdığı sürenin sonuna geldiğini fark etti. Suzan hanıma kibarca bunu ifade edip yarın için randevu verdi. Suzan hanım anlatmanın verdiği rahatlıktan dolayı daha iyi görünüyordu. Kapıya doğru emin adımlarla hareket ederken birden durdu ve arkasına döndü. Gülümseyerek Tarık’a tekrar teşekkür edip çıktı
    Tarık düşünmeye başladı. Kendini Mehmet’in yerine koydu. Acaba eşi de kendi hakkında düşünür müydü. Geçen akşam eşine kızgın olduğu için biraz tartışmışlardı. Hemen Suzan hanımın anlattıkları geldi aklına. Mehmet ile Suzan küsünce hep Suzan hanım ilk adımı atardı. ‘’Ben böyle biri olamam.’’ diye geçirdi aklından. Hemen gidip eşinden özür dilemeli, ona çok güzel bir sürpriz yapmalıydı.
    Aslında Tarık işini yaparken danışanlarının sorunlarından etkilenmediğini düşünürdü. En azından öyle olması gerektiğine inanıyordu. Ama öyle değildi. Çünkü her insan etkilenir olaylardan, ne kadar olanlara tepkisiz kalmaya çalışsa da. Bu insan olmanın bir gereği, doğasıydı. Zaten o çoktan işe koyulmuştu bile.
    Yolda giderken acaba nasıl bir şey hazırlasam diye düşünmeye başladı. Tek taş yüzük ya da pahalı bir akşam yemeği çok basit kalıyordu. Eşinin farlı ve özel biri olduğunu ona hissettirmeliydi. Bütün fikirler kafasında öylesine uçuşup duruyordu. O ara bir müzik sesi geldi. Edip Akbayram ‘’Hasretinle Yandı Gönlüm’’ türküsünü söylüyordu. Daha doğrusu Tarık bir müzik marketin önünden geçiyordu ve sahibi o an için o türküyü çalmayı seçmişti.
    Hasretinle yandı gönlüm Yağmur için çok özel bir türküydü. Ne zaman dinlese gözleri dolardı. Garip olan insanın gözleri dolarken nasıl olur da huzur bulurdu. Yağmur buluyordu. Tarık eşi için özel olan bu türküyle onu mutlu etmek istedi. Tabi cd yi alıp hediye etmek çok basit kaçardı.
    Bir nesne, bir şarkı, bir insan ya da bir olay bizim için çok özel olabilir. Peki bu öze olmasını sağlayan şey doğuştan mıdır? Hayır. Onun özel olmasını sağlayan şey bizim hayatımızın özel bir anında karşımıza çıkmış olması, bize değerli olduğumuzu sağlaması ya da bunun tam tersi kendimizi çok değersiz görmemize neden olmasıdır. Bazen de bize en sevdiğimiz kişi ya da olayları hatırlatmasıdır özel olmasının nedeni. Bunun için Tarık o şarkıyı eşi için daha özel olmasını sağlamalıydı. Düşündü. Aslında yapması gerekeni biliyordu: Yağmur’u ve kendini de bu türküye dahil etmeliydi. Şimdi Edip Akbayram karşısından gelse ve ona ‘’ Yağmur Tarık bu türkünün senin için daha özel olmasını istedi, onun için bu sefer senin için söylüyorum ’’ cümlesini söyletebilseydi. Bu çok da mümkün görünmüyordu. Yürümeye devam etti. Bir yandan yürüyor bir yandan da etrafındaki dükkanlarda göz gezdiriyordu.

    Bir büfenin yandan geçiyordu ki gözüne bir bilgisayar dergisi ilişti. Tarık çocukluğundan beri bilgisayara çok merakı vardı. Ne zaman bir bilgisayar ya da onunla ilgili bir dergi, kitap görse hemen koşar, inceler, okurdu. Bu sefer de öyle oldu. Bu küçük büfenin önünde durdu.
    Gazeteler büfenin önünde bir adam boyunda olan raflara özenlice dizilmişti. Yukarı tarafta çok rağbet gören gazeteler ve en aşağıda ise her zaman saklanmaya çalışılan ama sanki silah zoruyla satıldığı satımına hep devam edilen müstescen gazeteler. Aslında sayıları her zaman çok az olurdu ama hiç de eksilmezdi. Bu hiç satılmıyor anlamına mı geliyordu? Pek o zaman bu büfeciler salak mıydı ki her gün bunarı getirip koyuyordu. Gerçekten garip bir durumdu.
    Tarık gazetelerin hemen yan tarafında bulanan dergiler reyonundan gözüne çarpan bilgisayar dergisini alıp incelemeye başladı. Derginin kapağı rengarenk ve dikkat çekiciydi. Tarık incelemeye devam ederken dergi kapağının sol alt köşesinde mavi ve büyük puntolarla yazılmış bir yazıya odaklandı. Yazı şuydu: ‘’HER SESE HER ŞEYİ SÖYLETİN!!!’’ Tarık’ın aklına acaba Edip Akbayram’a da mı, diye bir soru geldi. İlgili sayfayı bulup okumaya başladı. Yazıda bu programın işlevlerinden bahsediliyordu.
    Program herhangi birinin ses kaydındaki küçük bir parçayı inceleyerek sesin yapısını kopyaladığını ve bütün sesleri ona benzetebiliyordu. Bu tam da Tarık’ın aradığı şeydi. Hemen dokuz lira yetmiş beş kuruş olan dergiyi büyük bir heyecanla alıp evine doğru hızlı adımlarla yürümeye başladı. Otobüse binmesi gerekiyordu. Bunun için durağa gidip bekledi.
    Otobüs geldi ve herkes kapısına yöneldi. Herkeste bütün bir günün yorgunluğu vardı. Tarık oturmak için bir yer bulamadı. Zaten genellikle ayakta kalırdı. Bunu severdi de. Çünkü ne zaman otursa otobüs her yolcu alışında Tarık kapıya bakardı. Acaba binen kişi hasta, yaşlı ya da bayan mıydı? Yer vermesi gereken biri miydi? Sürekli diken üstünde hissediyordu kendini. Birkaç kez bana ne diye düşünmesi gerektiğine de karar vermişti. Ama bu karar onun ahlakına aykırıydı. Ne zaman kararı uygulamaya kalksa kendiyle çelişirdi. Kendini mutsuz, suçlu ve huzursuz hissediyordu.
    Tarık sıkışık otobüsün içinde bir taraftan düşmemek için bir yerlere tutunmaya çalışıyor, bir yandan da elindeki dergiyi okumaya çalışıyordu. İçi heyecandan kıpır kıpırdı.
    Otobüs evin önündeki durakta durdu. Tarık ordan evine gitti. Kapı zilini çaldı. Eşi kapıyı açarak Tarık’ı gülümseyerek açtı. Tarık buna hem çok sevindi hem de kendini kötü hissetti. O an aklına yine Suzan hanım geldi. Acaba ben kötü biri miyim, diye düşündü. O eşinin kalbini kırmıştı ama yine eşi ona güler yüzlü ilk adımı atmıştı.
    Hoş geldin, diyen eşine o da gülümseyerek hoş bulduk dedi ve sarıldı.
    Tarık kelimeleri çok iyi ve yerinde kullanırdı. Birine derdini kolayca, rahat bir şekilde anlatırdı. Ama nedense çok sevdiği eşine karşı kelimeleri kullanamazdı. Bunu yerine elinden tutmayı, gözlerine bakmayı ya da ona sımsıkı sarılmayı tercih ederdi. Çünkü ancak bu şekilde kendini ona ifade edebiliyordu. Eşi de Tarık’ın kendisine verdiği değerin somut bir göstergesi olarak görüyordu bu olayı.
    Yağmur da Tarık’ın ona sarılmasına çok sevindi. İkisi beraber yemek masasına geçtiler. Yemekte Tarık’ın en çok sevdiği yemek olan mercimek köftesi vardı. Hele bir de bunu yapan eşiyse daha bir çok severdi. Mercimek köfteleri özenle elde sıkılmış ve cam bir kayığın içine dizilmişti. Yanında nar ekşisi, sirke ve zeytin yağı katılmış bir salata duruyordu. Tabi içecek olarak da iki parmak kalınlığında köpüğü olan yine Yağmur’un kendi elleriyle


    hazırladığı ayran vardı. Sarı papatyalar ve binbir renkli kır çiçeklerinden oluşan masa örtüsü insanın içine huzur veriyordu.
    Tarık da her insan gibi çiçekleri ve doğayı çok severdi. Tabi kendi köyünü hatırlatmadığı sürece. Kendi köyde büyümüştü. Babası çobanlık yaptığı için kendi de çobanlık yapmıştı. Ama hiçbir zaman sevemedi çobanlığı. Hep itici geldi ona. Ve zamanla Tarık’ın gördüğü dağ, taş gibi ona köyünü ve o yılları hatırlatan şeyler onu rahatsız etmeye başladı. Fakat her yeri çiçeklerle dolu köyüyle alakası olmayan ,çünkü köyü bozkır bir yerdi, manzara resimleri herkes gibi onun da içini açıyordu. Yağmur Tarık’ın bu durumunu biliyor ve evin duvarlarındaki tablolarda buna dikkat ediyordu.
    Tarık, oturması için Yağmur’un sandalyesini çekti. Yağmur teşekkür ederek oturdu. Sonra birlikte yemeğe başladılar. İkisi de beraber olmanın verdiği mutluluğu yaşıyorlardı. Tarık, Yağmur’a okulda gününün nasıl geçtiğini sordu.
    Yağmur, okul öncesi öğretmeniydi. İki yıl çocuk gelişimi okumuştu. Çocuk gelişimi okurken birçok yerde çalışmıştı. Zihinsel engelliler öğretmenliği de yapmıştı. Bunun için her yaş ve kesimle iletişim kurmanın yollarını biliyordu. Mesleğini severek yapıyordu ve mesleğinde başarılı biriydi. Çocukları çok severdi. Tabi çocuklar da onu. Bundan dolayı Tarık’ın sorusuna ‘’Harika!’’ diye cevap verdi. Onlarla vakit geçirmenin güzel olduğunu ama bazen çok yorulduğunu da ekledi.
    Yağmur hayat dolu biriydi. Genelde herkes onu severdi. Tanımadığı biriyle konuşmaya başlasa birkaç dakika sonra size onun dünyadaki en sempatik en iyi insan olduğunu söylerdi. Tarık eşinin bu halini çok beğenirdi. Kendi hiçbir zaman böyle olamamıştı. Bunun nedenini kendi de çok bilmiyordu. Acılara, üzüntülere, hayata karşı koymak onun için çok zor bir işti. Ayrıca o kendi başına hayatı pek yaşayamazdı. Daha doğrusu hep böyle olduğunu düşündü. Sürekli birine bağlanırdı. Bu kötü bir şey değildi ama yine de insan yalnız kalmayı da bilmeliydi.
    Biraz okuldan biraz işten konuştular. Yemekleri bitince sofrayı toplayıp televizyonun karşısına geçip dizi izlemeye başladılar. İkisinin de takip ettiği dizi olan ‘’Fatmagül’ün Suçu Ne’’ yi izlediler.
    Dizide Fatmagül diye genç bir kız vardı. Küçük bir kasabada yaşıyordu. Bir oğlanla birbirlerini çok seviyorlardı. Yine aynı kasabada kendi halinde başka bir genç vardı. Dürüst bir gençti. Ama zengin ve züppe iki arkadaşı vardı. Bir gece Fatmagül sevgilisini uğurlamaktan dönerken bizim dürüst genç ve zil zurna sarhoş iki zengin arkadaşıyla karşılaştı. İki züppe kıza tecavüz etti. Bizim çocuk arkadaşlarına engel olamadı. Sonra bunu herkes öğrendi. Dürüst genç suçu kendi üstüne aldı ve Fatmagül ile evlendi. Ama ikisi de birbirinden nefret ediyordu. Yani şu anlık belki dizinin ilerleyen bölümlerinde birbirlerine aşık olacaklardı.

    1001060027

    Mesaj Sayısı : 4
    Kayıt tarihi : 30/09/10

    KENDİNİ ARAYAN HAYAT

    Mesaj  1001060027 Bir Perş. Ara. 16, 2010 4:35 pm

    Tarık’ın aklına takılan sorular vardı: Gece vakti kız halinle dışarıda ne işin var? Hadi bütün bunlar oldu Fatmagül ‘ün sevgilisi niye sahip çıkmadı? Yani gerçekten Fatmagül’ün suçu ne? Ya da bizim dürüst takılan çocuk neden kendini ateşe atmaya bu kadar meraklı? Neden sevenleri kavuşturmaya çalışmıyor?
    Dizi bitince Tarık çalışacağını söyleyerek bilgisayar başına geçti. Hemen programı bilgisayarına kurup çalışmaya başladı. Birkaç denemeden sonraki sonuç onun için inanılmazdı. Edip Akbayram’ın söylemesini istediği kelimeler artık bilgisayarında duruyordu. Biraz daha uğraştıktan sonra türkü istediği hale gelmişti. Şimdi bu hediyeyi nasıl vereceğini düşünüyordu. Cd hem çok basit hem de pratik olmayan bir yöntemdi. Düşünürken aklına müzik kutusu geldi. Onun için bir küçük tahta bir müzik kutusu yapacak ve kapağını açınca bu türkünün çalmasını sağlayacaktı. Kapağında da ikisinin tahtayla uyum sağlayan, nostaljik bir fotoğrafını koyacaktı.
    Ertesi gün işe başladı birkaç saat sonra her şey tamamdı. Şimdi güzel bir akşam yemeğine davet etmeliydi eşini. Tam o sırada aklına şu sorular dolaşmaya başladı: Neden evlenme telifleri, yıldönümleri, özel günler için şık bir restoranda bir akşam yemeği tercih ediliyordu? Yani şık bir restoran pahalı olduğu, pahalı olması da karşımızdakinin daha değerli olduğunu mu gösteriyordu? Peki ya fakirsem kimseye değer veremem demek mi oluyordu bu? Tabi ki hayır.
    Tarık şu ana kadar her şeyin özel ve farklı olması için uğraşmıştı. Şimdi bütün bunları sıradan bir kapanışla basitleştiremezdi. Ne yapacağını düşünmeye başladı. Bir taraftan da işine doğru yürüyordu. Sonra gözüne genç bir çift ilişti. Durdu ve onları izledi. Hava soğuktu. İnsanın içini donduracak kadar sert bir rüzgar esiyordu. Genç çift rüzgardan korunmak için birbirine sımsıkı sarılmıştı. O kadar mutlu görünüyorlardı ki. Aslında gidip sıcak bir kafede sıcak bir şeyler içebilirlerdi. Ama onlar bunu seçmişlerdi. Belki de hayattaki önemli derslerden biriydi bu. Zorluklar bir lütuftur. İnsan onlara karşı koyarken keşfeder kendi yanında olanları.
    Bunları düşünmek Tarık’ın aklına yeni bir fikrin gelmesine sebep olmuştu. Sahilde kumların üzerinde ucuz ama değerli bir akşam yemeği yiyecekler. Yemeğin sonunda da Tarık Yağmur’a müzik kutusunu verecekti.
    O gün çok hızlı bitti. Tarık Yağmur’a telefon ederek sahilde yemek teklifinde bulundu. Yağmur ilk an biraz tereddütte kaldı; çünkü hava soğuktu. Ama eşinin ısrarını hiç kıramazdı. Tarık eve geçerek Yağmur’u ve eşyaları aldı. İkisi beraber sahile gittiler. Sahilde kimsecikler yoktu. Sadece ikisi, bir de karşılarında dalgalarıyla kıyıya vurup kaçan deniz ve sanki o gece onların geleceğini anlamış ve onlar için doğmuş gibi görünen dolunay. Her şey güzeldi. Tek sorun çok soğuk bir rüzgar esiyordu.
    Tarık ve Yağmur yiyecekleri hazırladılar. İkisi de üşüyordu. Tarık ceketini Yağmur’a vermek istedi. Yağmur eşinin üşüyeceğini düşünerek almak istemedi. Arabaya gidip dışarının soğuk olduğunu bildiği için yanına aldığı battaniyeyi getirdi. İkisi battaniyeye sarılıp yemeğe başladılar. Arkalarında duran arabadan da hafif bir müzik geliyordu. Yemeği bitirdiler. Eşyaları toplayıp arabaya koydular. Sıra sıcak birer kahve içmeye gelmişti.
    Tarık önce etraftan biraz dal parçaları toplayıp küçük bir ateş yaktı. Ateş insanlar için hep bir araya toplanma nedeni olmuştur. Deyimlerimize dahi girmişti: Dumanı tütmek gibi. Ateşin yandığı yer olan ocak kelimesiyle, ev anlamına gelen ocak kelimesinin sesteş olması sadece bir tesadüf olabilir miydi? Belki ocak bir araya toplanmanın bir nedeni olduğu için aile olarak bir arada bulunan insanların dirliğine bir isim olarak verilmişti.
    Ateşi yaktıktan sonra arabadaki termosu getirip kahveleri hazırladı. İki battaniyenin altında bir yandan kahvelerini içiyor , bir yandan ısınıyor ve bir yandan da deniz ve mehtabın birlikteliğini izliyorlardı. Tarık Yağmur’a dönerek müzik kutusunu verdi. Yağmur şaşırmıştı. Kutuyu açtı. Bir an inanamadı. En sevdiği sanatçı onun ismini telaffuz ederek ona ithafen en sevdiği türküyü söylüyordu. Kutuyu yan tarafa bırakıp eşine sıkıca sarıldı. Çok mutlu olduğu her halinden belliydi.
    Tarık da eşinin mutlu olmasına çok sevinmişti. Fakat bunu eşi için mi yapmıştı yoksa kendi mutluluğu için mi? Yani eşine bu hediyeyi verince onun çok sevineceğini ve boynuna sarılacağını önceden tahmin edebiliyordu. Bütün bunları eşinin boynuna atlaması dolayısıyla da kendinin bundan mutluluk duyması için mi yaptı. Bunu anlamanı bir yolu vardı: Hayal etmek. Kendinin tam sahile gelirken arabada kalp krizi geçirdiğini ve oracıkta öldüğünü hayal etti. Tarık, ‘’Arabayı kullanan eşim ilk zamanlar aklına gelmese de sonraları çantamın içine bakacak ve oradaki müzik kutusu açıp dinleyecekti. Benim de yine eşimin o mutlu halini görme imkanım olsa ama eşim beni görüp dokunamasa yine de bütün bunları yapar mıydım? ‘’ diye sordu kendine. Cevabı yine evet oldu. O sevginin elle tutulmaması gereken özgür bir kuş olduğunu biliyordu. Tarık şimdi rahatlamıştı.
    Mutlu çift kahvelerini de bitirdikten sonra evlerine dönüp uyudular. Ertesi gün Tarık iş yerine gitti. İlk randevusu Suzan Hanımdı. Notlarına bakarken sekreter Suzan hanımın geldiğini haber verdi. Tarık Suzan hanımı içeri buyur etti. Tarık:

    - Hoş geldiniz. Nasılsınız?
    - Teşekkür ederim. Siz?
    - Sağ olun ben de iyiyim. Bugün daha mutlu görünüyorsunuz.
    - Evet. Bazen sıkıntılar da tatil yapıyor.
    - Geçen gün evlilik aşamanızı anlatırken ara vermiştik.

    Tarık bu kısmı çok merak ediyordu. Çünkü evlilik insanın dört kritik döneminden biriydi: Dünyaya gelme, evlenme, çocuk sahibi olma ve ölüm. Bunlar kritik dönemlerdi çünkü gündelik hayat içinde monoton bir tempo içindeki insan bazen nerede yaşadığını, kim olduğunu ne için çalıştığını, nerden geldiğini, nereye gideceğini unutur. Ama bu dört olayın her birinde insan çevresinin farkındalığına erişir. Silkinir ve kendine gelir.
    Doğum daha doğru anne rahmine düşme bu dünyadaki faaliyetlerin başlangıcıdır. Her ne kadar dünyaya gelmek anne karnından çıkmak olarak da kabul edilse bu yetersiz bir düşünmedir. en basitinden bebeğin anne karnında attığı bir tekme bile bu dünya da küçük de olsa bir şeylere etki edebildiğinin göstergesidir.Biz doğduğumuzdaki heyecanı, mutluluğu, korkuyu ya da üzüntüyü unuttuğumuz için hatırlayamıyoruz. Ama kesin olan bir şeyler hissettiğimizdir
    Evlilik ikinci kritik dönem. O ana kadar insan bir bakıma bağımsızdır. Ailesine karşı her ne kadar bazı konularda sorumlu olsa da en basitinden yatak örtüsünün rengine, odasındaki halının desenine kendisi karar vermektedir. Başkalarına karşı ilk aklına gelen kendisidir. Evlilikle beraber birey farklı bir yaşam tarzına geçmeye başlar. Sorumlulukları doğrudan evine ve eşine karşıdır artık.
    Evlilik beraberinde çocuk sahibi olmayı getirir. Bir canlının dünyaya gelmesine vesile olmanın, onun ihtiyaçlarını karşılamanın sorumluluğu altına giren bireyler bir kez daha hayata dönüp bakma fırsatını bulurlar. Bebeğini ilk defa eline alan çift bu dünyadaki düzeni fark eder birden. Babasını ya da annesini hatırlar. Şimdi kendisi anne ya da baba olmuştur. Artık kendisi hayat içindeki ilerlemesini somut bir şekilde görmeye başlamıştır.
    Ve ölüm olan bu dünyadaki son aşamaya yaklaşmaktadır birey yavaş yavaş. Ölüm bazıları için düşünmekten kaçtığı ve görmezden gelinen bir olaydır. Bazı insanlar ise ölümü kısıtlı ve fani bedenin toprakla birleşmesi sonunda baki dünyaya atılan ilk adım olarak gördükleri bir başlangıçtır. Ama insan kendini bu iki durumdan hangisi içinde hissederse hissetsin ölümle karşı karşıya geleceğini bilmek soğuk bir su gibi insanın yüzüne temas ederek onun uyanmasını sağlar.

    Bunların farkında olan Tarık Suzan hanımın evlilik aşamasında neler yaşadığını öğrenmek istiyordu. Suzan hanım anlatmaya devam etti:

    - Evlendik ama her genç kızın hayal ettiği gibi beyaz gelinlikle telli duvaklı bir düğün olmadı. Hadi onları geçtim bir düğün bile yapamadık. Onun ailesi beni istemiyordu. Ben ise babamın sözünü çiğneyerek onunla düğünsüz de olsa evlendim. İki yıl ailesiyle birlikte yaşadık sonra Mehmet bir otelde iş buldu. Kiraya taşındık. Taşındığımızda hiç eşyamız yoktu. Sadece bir halı ve bir elektrikli battaniye. Mehmet çalıştıkça aldık bir şeyler. Sonra bir oğlumuz oldu. Kıt kanat geçiniyorduk ama mutluyduk üçümüz. Sonra Mehmet otel işini bırakıp bir okulun kantinini aldı. Beraber çalışmaya başladık. Zaten her şey ondan sonra oldu. Biz tüm gün birlikte olunca bir de çalıştığımız iş stresli olunca biz sürekli tartışmaya başladık. Artık birbirimize tahammül edemiyoruz. Sürekli tartışıyoruz. Ben de bu işin böyle devam edemeyeceğine karar verdim ve psikolojik yardım almaya karar verdim. Ve size geldim.
    Tarık :
    - Anlıyorum. Buraya gelmekle en doğrusunu yapmışsınız. Öncelikle şunu belirtmeliyim. Ben size direk şunu yapacaksınız diyemem ya da bir doktor gibi ilaç yazamam. Sizin durumunuzu daha iyi görerek yanlışları düzeltmenize yardımcı olabilirim. Şimdi yaşadıklarınızı gözden geçirelim. Severek evlendiniz. Zengin biri olmamanız mutluluğunuza engel olmuyor, öyle ki eşiniz otelde çalışırken çok kazanmıyordunuz ama mutlu bir evliliğiniz vardı. Şunu sormak istiyorum: Eşinizle tartışmalarınız kantin işiyle mi başladı?

    - Hayır. Daha önce de tartıştığımız olurdu ama ayda yılda bir. Ve en önemlisi birbirimizden nefret etmiyorduk.
    - Anlıyorum. Peki buna yani eşinizle ilişkilerinizin bozulmasını beraber çalışmanıza mı dayandırıyorsunuz?
    - Bence en büyük nedeni bu. Ama sadece bu değil. Biz artık birbirimizi sevemiyoruz. Bir insanı sevmek zorunda değilsiniz ama o bana saygı duyup eşi olarak bile görmüyor.
    - Yani sizi bir arada tutan sadece zorunluluklar ve sorumluluklar olduğunu mu düşünüyorsunuz?
    - Aynen öyle.

    Tarık olayı kafasında canlandırmaya çalışıyordu. Bu onun çözüm bulma yöntemlerinden biriydi. Birbirini sevmeyen ve saygı duymayan iki insanın aynı evde yaşaması ne kadar mümkündü? Bu zamanla büyük bir işkence halini alırdı. Sürekli buna katlanılamazdı. Arada güzel şeyler de olmalıydı ki insanın sabrı taşmasın. Tarık
    Suzan hanıma dönerek:
    - Buraya geldiğinize göre siz evliliğinizi tekrar bir düzene sokarak yürümesini istiyorsunuz.


    - Evet. Ben çocuğumun annesiz ya da babasız büyümesini istemiyorum. Ben annesiz büyüdüm. Geceleri çok ağladım. Hastalandığımda hastane köşelerinde çok yalnız başıma kaldım. Babamın işi olduğu için ara sıra gelebiliyordu. Ben bunları yaşadım ve şu anda annemden nefret ediyorum. Belki bu yüzden çok çabuk sinirlenir olaylara hemen tepki veririm. Ben çocuğumun da benden nefret etmemesin istiyorum.
    - Gerçekten çok doğru düşünüyorsunuz. Gerçekten bir annenin yapması gerekeni yapıyor kararlarınızda çocuğunuza öncelik veriyorsunuz. Yalnız bir şey dikkatimi çekti. Çabuk sinirlendiğinizi ve olaylara ani tepkiler verdiğinizi söylediniz. Eşinize karşı da bu tepkileriniz son birkaç yıldır artmış olabilir mi?
    - Ben hep böyleydim evlenmeden öncede evlendikten sonra da. Tabi evlendikten sonra haliyle biraz azaldı. Ama söylediğiniz gibi bu kantin işinden sonra birbirimize tahammül edemediğimiz için ben de eskisinden daha fazla tepki gösteriyor çok sık sinirleniyorum.
    - Evet. Bakın sorunları yavaş yavaş buluyoruz. Ne yapmak istediğinize karar veriyoruz.

    Tarık Suzan hanımla bu sorunların sadece bir kısmına çözüm bulabileceklerini düşünüyordu. Ya da buldukları çözüm yolları kısa süreli ve geçici olacaktı. Mehmet Beyin de gelmesi gerekiyordu. Bu duruma beraber gelmişlerdi ve buradan sonra da beraber devam edeceklerdi. Ama böyle problemlerde genelde karşı taraf kendinde hiç hatanın olmadığını düşünerek gelmek istemezdi. Öyle olsa bile ikili ilişkilerde sorunlar tek taraflı çözülemezdi çünkü etki-tepki prensibine göre birinin yapacağı bir şey diğerini de mutlaka etkileyecekti. Önce Suzan Hanımla başlayacaktı sürece. Suzan hanıma dönerek:

    - Sürece eşinizin de katılması gerekiyordu. Sanırım bu şu pek mümkün değil. Onun için sizinle başlayacağız. Size küçük ev ödevleri vereceğim. Bunlar sinirinizi kontrol etmenize, haklı olsanız bile eşinizle tartışmaya girmemenizi sağlayacak. Diyelim ki eve gittiniz yemek yapıyorsunuz. Eşiniz de gelip mutfakta elinize ayağınıza dolaşmaya başladı. Bu durumda eşinize ne tepki verirsiniz?
    - ‘’Ya çekil çekil ben yaparım. Hadi sen içeri git.’’ derim.
    - Bu sürece başlamadan önce verdiğiniz tepkiydi. İlk ödeviniz haklı haksız karşı tarafa kızdığınızda sinirinizi doğrudan aksettirmek yerine eşinizden sevgi sözcükleriyle ve yumuşak ses tonuyla bunu istemek. Sevgi sözcüklerinden bahsedelim biraz. Nedir bunlar? Canım,hayatım, aşkım, bir tanem, sizin eşiniz için Mehmetciğim gibi. Tabi bunları insanın hissederek telaffuz etmesi gerekir aksi halde bir işkenceden farksızdır. Ama şunu da belirtmeliyim ki biz nasıl düşündüklerimizi söylüyorsak söylediklerimizi de düşünürüz. Yani bunları hissetmeyerek söyleseniz de bir süre sonra söylediğiniz sevgi sözcüklerinin içinizde bir şey uyandırdığını göreceksiniz. Ve karşınızdaki de ne kadar sinirli olursa olsun bu sözcükleri kullandığınız için size aşırı tepki veremeyecektir. Evet gelecek seansa kadar ödeviniz sevgi sözcükleriyle başlayan cümleler kurmak.
    - Teşekkür ederim Tarık Bey. Görüşmek dileğiyle. Hoşçakalın.


    Tarık Suzan Hanım gittikten sonra söylediklerini düşünmeye başladı. Eşiyle çok tartışmıyorlardı fakat tartıştıkların da sinirine yenilmek yerine neden o da sevgi sözcüklerini kullanmıyordu. Onun böyle çelişkileri yaşaması ilk değildi aslında.
    Daha önceki danışanların problemlerine çözüm ararken kendi hayatında da bu tür problemlerinin olduğunun farkına varmış, onlara sunduğu çözüm önerilerini kendinin uygulamadığını görmüştü. İnsan sorunları, yanlışları neden başkalarında kolayca görürken kendinde olunca farkına bile varamıyor, diye düşündü. Belki de buna engel insanın kontrol altına almaktan kaçtığı nefsiydi. Kendi nefsi karşısındakine etki edemediği ya da çok az etkilediği için karşısındakinin eksikliklerini kolayca görebiliyordu.
    Tarık bu düşünceler içindeyken sekreter bir bayan ve bir gencin görüşme için geldiğini söyledi. Tarık içeri almasını söyledi. Kendisi de her sefer yaptığı gibi koltuğundan kalktı ve onları kapıda karşılayıp oturmaları için yer gösterdi. Onlar oturunca kendisi de koltuğuna geçip oturdu. Tekrar hoş geldiniz, diye söze başladı. Ardından sözü otuz beş ile kırk yaşlarındaki kadın aldı:

    - Merhaba Tarık Bey. Bizim bir problemimiz var. Biz kendi başımıza üstesinden gelemedik. Sizden yardım almaya karar verdik.
    - En doğrusunu yapmışsınız. Keşke birçok insanımız da siz gibi düşünse de baş edemediği problemleri çözmede fazla diretmeseler.

    Tarık böyle bir cümle kurdu; çünkü danışanlarının buraya gelirken bir kararsızlık yaşadıkları hallerinden belli oluyordu. Önce buraya gelmekle doğru bir karar verdiklerine onları inandırmalıydı. Ancak o zaman rahatlayacaklar ve kendilerini daha iyi ifade edebileceklerdi.
    Bayanın yanındaki on sekiz yaşlarındaki orta boylu erkek çocuğu mutsuz görünüyordu. Ne konuşmaya katılıyor ne de konuşulanları dinliyordu. Gözlerini odanın köşesine odaklamış, orada olanlarla bağlantısını kesmiş görünüyordu. Giysileri ve saçları o yaştaki bir gence göre oldukça özensiz, gelişigüzel görünüyordu. Tarık sorunun bu gençle ilgili olduğu kanısına varmıştı ama yine de konuşmadan karar vermek istemiyordu. Bayanın ismi Serpil’di. Serpil Hanıma dönerek:
    - Buyurun sizi dinliyorum.

    Kadın oğluna bakarak konuşmaya başladı:
    - Sorun oğlum Murat’la ilgili. Oğlum lise son sınıfta okuyor. Şurada üç dört ay sonra sınava girecek. Ama bu halde nasıl girecek bilmiyorum. Son iki aydır ne bizimle konuşuyor, ne yemek yiyor ne de ders çalışıyor. Odasına kapanıyor saatlerce dışarı çıkmıyor. Babası akşam gelip Murat’ı görmek isteyince de zorla yanımıza gelir ve bir

    1001060027

    Mesaj Sayısı : 4
    Kayıt tarihi : 30/09/10

    KENDİNİ ARAYAN HAYAT

    Mesaj  1001060027 Bir Perş. Ara. 16, 2010 4:36 pm

    köşeye çekilip böylece duvarı ya da televizyonu izler. Ne yaptıysak bir türlü eski Murat gelmedi.
    - Peki oğlunuzun bu durgun, sessiz hali birdenbire mi oldu?
    - Aslında her şey altı ay önce başladı. Oğlum yapısı gereği dışa karşı utangaçtır. Arkadaşlarıyla ilişkilerinde ilk adımı hep karşısından bekler. Çok fazla oyunlara katılamaz, arkadaşlarıyla bir yere gitmez. Daha doğrusu çok fazla arkadaşı da yoktur.

    Tarık gencin yanında konuşmanın doğru olmayacağını düşündü. Ve gence dönüp film izlemeyi sevip sevmediğini sordu. Murat bazen diye cevap verdi. Tarık ofisinde bekleme odası olarak ayrı bir yer vardı. Böyle özel durumlarda bekleyen kişilerin sıkılmaması için de o odaya ses ve görüntü sistemi döşemişti böylece bekleyenler sevdikleri filmleri izliyor dolayısıyla da sıkılmıyorlardı.
    Sekreteri çağırıp Murat’ı film odasına götürmesini istedi. Murat isteksiz hareketlerle sekreteri izledi. Murat odadan çıktıktan sonra konuşmaya devam ettiler. Tarık Suzan Hanıma dönerek:

    - Peki Murat’ın neden arkadaşı yok?
    - Onlarla rahat bir şekilde konuşamadığı için. Oğlumu suçu yok. Bütün suç babasında. Oğlum küçükken ne zaman konuşmak istese babası onu azarlar sustururdu. Bunu bir de misafir geldiğinde yaptı mı oğlum iyice utanır yerin dibine geçerdi. Baba böyle yapa yapa da zamanla bu hale geldi maalesef.
    - Anlıyorum. Eğer baba gerçekten anlattığınız gibi davranış sergilemişse bu Murat üzerinde ağır bir travmaya neden olmuş olabilir. Siz bunu aşmak için bir şeyler yaptınız mı?
    - Oğlumla konuşmaktan başka bir şey gelmedi elimden. Ona arkadaşlarıyla gezmesini oynamasını söyledim sürekli ama o bunu ya hiç yapmadı ya da beceremedi.
    - Ya sonra, yani asıl sorun olan olay?
    - Evet. Oğlum arkadaşlarıyla gezip tozamadığı, onlarla oynayamadığı için büyük bir boşlukta ve yalnız hissetti ki sanırım sürekli internette zaman geçirmeye başladı. Yani tüm yaşantısını oraya taşıdı. Orada oyun oynuyor, orada geziyor, orada arkadaş buluyordu. Daha sonra sosyal paylaşım sitesinde biriyle tanışmış. Biz çok sonraları öğrendik.
    - İlk nasıl fark ettiniz bu durumu?
    - Murat’ta aniden değişmeler olmaya başladı. Bizim hiç konuşmayan, hep somuran, bize karşı soğuk bir tavır alan oğlumuzun birden yüzü gülmeye, bizime sohbet etmeye başlamıştı. Tabi bu da bizim hoşumuza gitti. Tek sorun ders çalışmayı tamamen bırakmış olmasıydı. Tamam daha önceleri de çok çalışmazdı belki ama yine günlük bir ders çalışma vakti vardı onu hiç kaçırmazdı. Ona bunu söylediğimde ise bana sert çıkıyordu. Ne olduğuna bir anlam veremiyordum. Sonra murat gece gündüz bilgisayar başında vakit geçirmeye başladı. Artık okula bile gitmek istemiyor onun yerine evde bilgisayar başında olmak istiyordu. Tabi biz izin vermedik. Babası birkaç kez sert bir şekilde kızdı.

    Kendinden güçsüz birine kızarak, bağırarak, güç kullanarak bir şeyler yaptırmak dünyanın kuruluşundan bu yana insanlar için en kolay yöntem olarak görülmüştü. Belki tarih boyunca yaşanan savaşların, işkencelerin, gözyaşlarının tek nedeni buydu. Bir insanın başka bir insana düşüncelerini gücüyle ve onun isteklerini göz ardı ederek kabul ettirmek istemesiydi. Neden insanlar beyinlerinden faydalanmaktan bu kadar kaçıyorlardı ya da bu onlara çok zor geliyordu? Aslında bu sol eliyle hiç kaşık tutmamış birinin sol elle yemek yemeyi hiç denememesi dolayısıyla sol tarafın bu hareket kabiliyetini kazanamaması gibi bir şeydi. İnsan ya gücünü kullanacaktı ya aklını. O ilk olarak gücünü kullanmayı seçtiği için aklı kullanma kabiliyeti çok gelişememişti.Murat’ın babası da konuşarak bir şeyleri çözme kabiliyetini geliştiremediği için azarlamayı seçmiş olabilirdi.

    Tarık Serpil Hanıma:
    - Eşiniz oğlunuzu azarladıktan sonra oğlunuz okula gitti mi peki?
    - Biz gittiğini sanıyorduk. Ta ki eve devamsızlık mektubu gelinceye kadar. Devamsızlığı sınıra dayanmıştı. Babasına haber verem yine bağırıp çağıracaktı. Ertesi gün oğlumu takip ettim. Oğlum okula diye çıkıyor ama internet kafeye gidiyordu. Orada ne yaptığını öğrenmeliydim. O gittikten sonra o kafeye gittim. Oraya bakan genç bir çocuk vardı . ondan rica ettim oğlum bilgisayarda ne yapıyor öğrenmek istiyorum dedim. Çocukcağız halime acıdı kabul etti ertesi gün yine gittim oraya. Genç bana oğlumun girdiği siteyi konuştuğu kızı bir bir gösterdi bana. Kız oğlumdan en az yedi sekiz yaş büyüktü. O an ne yapacağımı bilemedim. Babayla zaten bir şey paylaşamıyorduk. Oğlumla konuşmaya karar verdim. O günün akşamında aldım oğlumu karşıma yapıklarını, kiminle konuştuğunu, her şeyini öğrendiğimi söyledim. Önce sessizce ve biraz da utanarak beni dinledi ama sonra bağırıp çağırmaya başladı. Neden benim hayatıma müdahale ediyorsunuz, neden beni kendi başıma bırakmıyorsunuz gibi cümleler kurdu. Sonra da odasına gitti. Ertesi gün yine okuluna gitti. Takip ettim gerçekten de okula gitmişti. Meğer o gün o kız oğlumu okuldan taksiyle alıp gezdirmeye götürmüş. Tabi okuldan son model bir taksi ve güzel bir hanımla alınması oğlumun hoşuna gitmiş. Arkadaşları daha çok ilgi göstermeye başlamış. Her şey böyle toz pembe devam etmedi. Bu kızı araştırdım. Kız evli çıktı. Eşiyle boşama aşamasındalarmış. Oğlumu da ona ilgi göstermesinden dolayı yanında tutmuş. İşte bir gün kadının kocası oğlumun okuluna gelmiş. Araları düzelmiş olsa gerek. Oğluma arkadaşlarının içinde bir daha karısının yanında dolaşmamasını söylemiş. Daha doğrusu herkesin içinde bağırmış, çağırmış, iteklemiş. Murat eve ağlayarak geldi odasına kapandı bir daha da çıkmadı. Okula gitmek istemedi. Ben olanları Murat’ın ara sıra dolaştığı bir arkadaşı vardı, ondan öğrendim. Öğretmenleriyle konuşum devamsızlıktan kalmasın diye. Babasından saklamaya çalıştım. Ama artık baş edemedim. Murat bir türlü değişmedi. Ben de son çare olarak buraya getirdim.
    - Daha önce gelseydiniz her şey daha kolay olurdu ama bu saatten sonra durumu kabullenip ona göre hareket edeceğiz. Şimdi izninizle sizi dışarı alıp Murat’la konuşmam gerek.
    - Tabi Tarık Bey.

    Suzan Hanım dışarı çıktı. Sekreter Murat’ı odaya aldı. Tarık önce Murat ile iletişime geçmeliydi. Onu bir noktadan yakalayıp, arkadaş samimiyetiyle anlatmasını sağlamalıydı. Murat içeri girdi. Tarık gülümseyerek merhaba dedikten sonra konuşmaya başladı:

    - Nasılsın Murat ?
    - İyi olmaya çalışıyorum işte.
    - Annen yaşadıklarından bahsetti. Murat neden kendi yaşıtın bir sevgili bulmak yerine kendinden büyük bir ilişki yaşamak istedin?
    - Kendi yaşıtlarımla olmadı. Daha doğrusu ben çaba göstermedim. Arkadaşım yoktu. Yalnızdım. Belki bu da benim suçum ama ben böyleyim işte ne yapayım. Sonra o çıktı karşıma. Hem güzeldi hem de benden büyük olduğu için ulaşılmaz olması beni cezbetti. Arabası vardı. Zengindi. Yani benim isteyebileceğim her şeye sahipti. Bu okuldakileri de etkilerdi. Belki o zaman daha çok arkadaşım da olabilirdi. En önemlisi bana beni sevdiğini hep hissettirdi.
    - Annenin ya da babanın seni sevmediğini mi düşünüyorsun?
    - Hayır tabi ki. Annem beni çok sever. Benim için ne kadar çabaladığını –ona bazen sinirlensem de görebiliyorum. Babam sevgisini dışa vuramaz ama bizim için akşama kadar çalışır. Herhalde sevmediğiniz birine bunları yapmazsınız. Yani genelde her anne baba çocuğunu sever tabi ki. Benim aradığım sevgi daha farklı bir şeydi. Hani birini sevmek zorunda olmazsınız. Yani hiç tanımadığınız biri çıkar karşınıza ve siz onu seversiniz. Ben de o sevgiyi tatmak istedim. Bana karşı da birisinin böyle bir şey hissedeceğine inanmak istedim ama yanılmışım. Artık hiçbir şeyin anlamı kalmadı. Hayatımdaki her şey darmadağın oldu. Evde annemi kırdım, okulda rezil oldum, sınava az kaldı ben ders çalışmadım. Benim için her şey için geç artık.

    Tarık, Murat’ın hayatın zorlukları karşında pes etme derecesine geldiğini fark eder ama ona hayatta karşımıza çıkan güçlüklerin, şanssızlıkların bizim için bir fırsat olabildiğini anlatmak ister. Çünkü Murat yaşıtlarının tecrübe etmediği ve belki de hayatı boyunca da hiç edemeyeceği bir şeyi tecrübe etmiştir: Bu hayatta güzellikler hiçbir zaman insana altın tepside sunulmaz. Ne zaman ki böyle bir şey olur; o sindrella gibi gece on ikiden sonra külkedisine dönüşür. Tarık Murat’ı dikkatle dinledikten sonra konuşmaya başlar:

    - Seni anlıyorum Murat. Senin de beni anlaman için önce sana bir hikaye anlatacağım:

    ‘’A.B.D de işşiz bir genç, otomotiv sanayinin öncüsü ünlü işadamı Henry Ford´dan iş istemek için bürosuna gider.Sekreterden 8 ay sonraya güçlükle randevu alabilir.Randevu günü büroya gelen genç; sekretere iş görüşmesi için randevusu olduğunu söyler.
    -Sekreter der ki;Ford şu an dışarı çıkıyor.Siz de onu takip edin lütfen! Bir arabaya biner Ford.Genç de yanındadır.Yol boyu hiç konuşulmaz.Arabadan inip büyük bir mağazaya doğru yürürler.Kapıdakiler, Ford´u büyük bir saygıyla karşılarlar.Birlikte mağazayı gezdikten sonra, aynı şekilde 2, 3, 4, ve 5, büyük mağazayı daha gezerler ve ardından dönüş için tekrar otomobile binilir. Genç daha fazla dayanamaz ve sorar;
    -Sayın Ford, benimle iş görüşmesi yapmayacak mısınız?
    -Ya demek öyle?... Pekiyi o halde!
    Ford arabayı durdurup, kahramanımızın inmesini ister.Genç arabadan indikten sonra Ford oradan hızla uzaklaşır.Orası şehirden uzak tenha bir yerdir.Gencin cebinde ise hiç para yoktur.Sinirli bir şekilde söylenerek yürümeye başlar.Neden sonra kan- ter içinde evine gelir.Bir taraftan da düşünür:'' Mutlaka bir ders vermek istedi. Ama ne ?'' Günlerce düşünüp gizli mesajın ne olduğunu çözmeye çalışır.Genç bir gün hızla yerinden kalkar: Ford´la ilk ziyaret ettikleri mağazaya koşar.Genci gören mağaza yetkilileri genci ayakta karşılarlar, büyük bir saygı ve iltifat gösterirler.Her sorusuna sanki karşılarında Ford varmış gibi nezakatle cevap verirler.Genç mağaza yetkililerine;
    -Ürünlerinizi pazarlamak istiyorum, der.
    Mağaza yetkilileri;
    -Buyurun istediğiniz kadar alın -satın, parasını sonra ödeyin !...Genç aynı şekilde 2, 3, 4, ve 5. mağaza yetkilileriyle anlaşır.Bundan büyük yardım mı olur bir insan için? Sonra,tutun tutabilirseniz. Kahramanımız 5 yıl içinde A.B.D´nin en iyi iş adamlarından biri olur.''Eh ford'u bir ziyeret edeyim de kendisine teşekkürlerimi sunayım artık!'' diye düşünür.Gidip Ford'un sekterine söyler söylemez,aldığı cevap enteresandır:
    -Buyurun efendim,Ford sizi bekliyor.Ve Ford şunu söyler:
    -Aynı yerde arabadan indirdiğim ne ilk kişisiniz,ne de son.İçlerinden bir tek siz anladınız ne demek istediğimi.O günden beri,hayranlıkla takip ediyordum sizi! ‘’

    Hikaye Murat’ın ilgisini çekti. Ama tam olarak ne anlaması gerektiğinin kestiremedi. Tarık hikayeyi anlattıktan sonra birkaç dakika sustu ve Murat’ın düşünmesini istedi. Ve devam etti:
    - İşte Murat sen ıssız yerde indirilen işsiz adamsın. Yapman gereken ağlamak sızlamak değil bulunduğun durumu iyice anlayarak bundan ders almak. Belki şu anda içinden keşke bunları yaşamasaydım diye bir şey geçiyor olabilir. Eğer böyle bir şey varsa bunu hemen aklından çıkarmalısın çünkü sen bunları yaşadığın için yaşıtlarından bir sıfır önde başladın hayata. Hayatta en umulmadık zamanlarda en ummadığın insanlar tarafından üzülebileceğini öğrendin. Artık hiç tanımadığın bir insanı hayatına sokarken daha temkinli davranacaksın. Sonra çok istediğin bir şeyler sana kendiliğinden, hiç çaba harcamadan ve aniden geldiyse onun bir saman alevi gibi hemen geçeceğini öğrendin. Eğer bulunduğun durumu kabullenmez, pes edersen işte o zaman kaybedersin. Şimdi düşünüp elindeki fırsatları değerlendirmek zamanı. Senin çalışmayla ilgili bir problemin yok. Sen sevilmek istiyorsun anladığı kadarıyla.

    Murat bu son sözün ardından sanki yıllarca konuşmaya hasret kalmış biri gibi anlatmaya başladı:

    - Evet. Tek istediğim sadece bu: Sevilmek. Çok mu şey istiyorum? Tamam annem, babam beni çok seviyor olabilir ama ben hiç tanımadığım birinin de beni sevebileceğine inanmak istiyorum. Belki o zaman kendime de inanacağım. Yeni adımlar atmak için gerekli cesareti bulabileceğim.
    - Haklısın Murat. Sevilmek en doğal hakkın senin ama şunu da unutma sen kendini dışarı açmazsan, kişiliğini göstermezsen seni başkaları nasıl sevebilir ki ? sen hiç tanımadığın birini arkadaş olarak görür müsün? Ancak onun nasıl biri olduğunu anladıktan sonra ona yaklaşır ya da ondan uzaklaşırsın. Şimdi eve gidince otur yaşadıklarını kafanda belli köşelere koy ve benim söylediklerimi de hesaba katarak değerlendir. Kendine bir yön çiz. Ve bir sonraki seansa kadar şu sorunu cevabını arar mısın: Bundan sonra ne istiyorsun?
    Murat bir taraftan dinliyor, bir taraftan da düşünüyordu. Sanki gerçeklerle yüzleşmenin zorluğunu nasıl aşacağını planlıyordu. Konuşma bitince Tarık içeri Murat’ın annesini çağırdı.
    Murat’a zaman vermelerini ve onun üstüne fazla gitmemeleri gerektiğini söyledi. Annesi oğluna doğru uzun uzun baktı. Sonra Tarık’a teşekkür edip evlerine gittiler.
    Tarık danışanlarını geçirdikten sonra koltuğuna oturdu. Murat’ın yaşadığı gerçekten de ağır bir olaydı. Kendisini Murat yerine koydu kendi olsaydı bunları kolayca ya da zorca aşabilir miydi? Sevgi. Ne kadar da güçlü bir duygu olduğunu bir kez daha tecrübe etmişti. Murat bütün bunları sevilmek için yapmıştı. Demek ki yemek gibi, su gibi olmazsa olmaz bir şeydi. Hatta onlardan da önemli. Aç kalsa ekmek isterdi başkasından. Biri vermese biri verirdi. Yani ölmezdi ya açlıktan. Hiç olmadı ot yerdi. O da olmadı hırsızlık yapardı bir parça ekmek alırdı. Ya sevgi? Öyle miydi? Kimden istediğinde verecekti ona sevgiyi ya da nerden çalabilecekti ki? İşte bu yüzden çok değerliydi sevgi. Murat bunun peşinden koşmuştu. Her ne kadar yanlış kişiler de çıksa karşısına bu haklı bir davaydı. Nefes almak, yemek, içmek gibi haklı bir dava.
    Murat evine gitti oturup düşünmeye başladı. O sadece kendisine biraz sevgi verilmesini istemişti. Ama o sahte bir sevgi vermişti birisi ona. Pes mi edecekti burada. Tarık’ın sorusu geldi aklına. Neyi istiyordu? Cevap çok berraktı: Sevilmeyi. Peki bu odadan çıkmayarak bunun mümkün olmadığının farkına vardı. Sonra sınavı geldi aklına. Hem kendini hem de onları gerçekten seven insanları üzemezdi artık. Masasına gitti kitaplarını topladı. Sınava çok az kalmıştı. Önce biraz tedirgin oldu ama yapabilirdi, yapmalıydı. Hemen kendine bir çalışma planı yaptı. Bu yeni hayatının ilk çizgisiydi. Odasını topladı. Bu ona kendini daha rahat hissettirdi. Annesinden özür diledi. Annesi oğlundaki bu ani değişime çok sevindi. Fakat Murat için halledilmesi gereken daha mühim bir sorun vardı. Okuldaki arkadaşları. Onlara olan biteni nasıl anlatacağını ve nasıl kabullendireceğini bilemedi. Telefona sarılıp Tarık’ı aradı. Ne yapması gerektiğini sordu. Tarık :

    - Sakin ol. Öncelikle şunu bilmelisin bu senin hayatın kimseye yaşadıklarından dolayı hesap vermek zorunda değilsin. Ama arkadaşlarına ‘’sana ne’’ ci bir tutum içine girersen onları kaybedersin. Onun için samimi olduklarında başlayarak çok ayrıntıya girmeden yaşadıklarını anlat. Onlara da içini dök. Ama herkese değil. Sana inanacak sana destek olacak olanlara.

    Murat telefonu kapattıktan sonra kendini hikayedeki işsiz adamın durumu anlayıp işe başlarkenki haline benzetti. Şimdi bir şeyler yapma zamanıydı.
    Okula gitti. Gerçekten de herkes alaycı bir gülümsemeyle ona bakıyordu. O an binanın girişindeki kapıların camlarını kırmak istedi. Ama o zaman yine her şey eskisi gibi hatta eskisinden daha kötü olacaktı. Oysa o arkadaşlarını kazanmak istiyordu. Sınıfa gidip sırasına oturdu. Bir arkadaşı yanına gelip onu selamladı. O an arkadaşının o davranışı onu çok mutlu etti. O arkadaşı ona daha önce de selam vermişti ama hiç bu kadar mutlu olmamıştı. O arkadaşını far edemediği için kendine kızdı. Yanına gidip sohbet etmeye baladı. Öğretmen gelince sohbeti yarıda kesmek zorunda kaldılar. Ders aralarında sohbete devam ettiler. Murat

    1001060027

    Mesaj Sayısı : 4
    Kayıt tarihi : 30/09/10

    KENDİNİ ARAYAN HAYAT

    Mesaj  1001060027 Bir Perş. Ara. 16, 2010 4:38 pm

    arkadaşına bir şey anlatmaktan ve onu dinlemekten büyük zevk almıştı. Artık kendine bir arkadaş bulmuştu. Bu onu çok mutlu etti.



    Günler ilerledikçe Murat okula daha bir severek gitmeye başladı. Çünkü onu orada tutan bir şey –arkadaşı- vardı. Fakat zaman zaman diğer çocuklar Murat’ın yaşadıklarından dolayı onunla alay etmeye devam ediyorlardı. Bu ilk günlerdeki gibi sık değildi ama yine de Murat’ı rahatsız etmeye yetiyordu. Murat arada bir Tarık’ın yanına gidiyor, onlardan bahsediyordu. Tarık ona olanları kabullenmesi gerektiğini söylüyordu. Eğer kendisi kabullenirse çevresi de zamanla kabullenecek ve olanları unutacaklardı. Ve unuttular da.
    Tarık Murat’taki ilerlemeyi görmüş ve mutlu olmuştu. Danışanlarının sorunlarına çözümler bulmak ve bunların işe yaradığını görmek her danışman gibi onun da hoşuna gidiyor onu da mutlu ediyordu.
    Murat birkaç ay içinde kendini toparladı. O arkadaşı sayesinde yeni arkadaşları da oldu. Derslerine daha çok odaklandı. Diğer çocuklar da zamanla olanları unutmaya başladılar.
    Murat’ın annesi de olanları görmüş ve çok sevinmişti. Sanki üzerinden bir yük kalkmış gibiydi. Eskisi gibi somurtkan değildi, yüzü gülüyordu. Artık o da birçok şeyi severek yapıyordu. Severek yemek yapıyor, bulaşık yıkıyor, komşuları eve davet ediyor, örgü örüyordu. Evet, bunlar genellikle her ev kadının yaptığı şeylerdi. Buradaki fark Serpil Hanımın daha önce yaptığı şeylerden şimdi zevk almaya başlamasıydı. O kendi kendine de bu soruyu çok sormuştu aslında. Neden bu rutin işlerden zevk almaya başlamıştı ki? Biraz düşününce cevabı bulması çok zor olmadı.
    Olay çölde deveyi yitirip tekrar bulmasıyla ilgiliydi. Yani başta Serpil Hanımın hayatında ters giden bir şey yoktu. Yani çölde devesine oturmuş gidiyordu. Ama sıkılıyordu. Çünkü sıkıntısı yoktu. Sonra Murat’ın sorunları çıktı. Sorunlar ona göre oldukça büyüktü ve onun tüm hayatını etkiledi. Yaptığı her işte bunu düşünmeye başladı. Sürekli rahatsız bir durumdaydı. Deve çölün ortasında kaybolmuş ve Serpil Hanım ne yapacağını bilmiyordu. Oysa birkaç dakika önce her şey ne kadar da güzeldi. Ama o bu güzelliğin farkına varamıyordu. Sonra Murat’ın sorunları azaldı ve bir süre sonra her şey çok daha yerli yerinde ve güzeldi. Deve geri geldi yani ve deveyi kaybetmenin ne demek olduğunu öğrenen Serpil Hanım şimdi daha mutluydu. Çünkü şükredebiliyordu.
    İnsanlar çoğu zaman içinde bulundukları durumu değerlendirmez, sorgulamazlar. Ahmet amca her gün aynı sokaktan geçer her gün aynı dükkanını aynı saatte açar. Ayşe öğretmen hafta içi her gün okula gider, aynı derslere girer çıkar. Hafta sonu da dinlendim dinleneceğim derken gün biter pazartesi gelir.
    Gerek Ahmet Amca gerekse Ayşe öğretmen hayatın monotonluğundan yakınır dururlar. Oysa Ahmet Amca her gün evine ekmek götürmek için akşama kadar soğuk sıcak demeden iş arayan aile babalarının farkındadır. Bunu kahvehane sohbetlerinde konuşmaktan da büyük bir zevk alır hatta haline ağzıyla şükür ettiği bile olmuştur. Ağzıyla etmiştir çünkü hayatında bu şükrü yaşayamamaktadır.
    Ayşe Öğretmen de atama bekleyen o kadar öğretmeni görmez de. Öğretmenliğin sıkıcı olduğundan, onu çok yorduğundan yakınır.
    Ahmet Amca ve Ayşe Öğretmenin bulundukları konumda mutlu olmaları için illa ki develerini kaybedip tekrar bulmaları gerekmektedir.
    Serpil Hanım kaybettiği devesini tekrar bulduğu için çok şanslıdır. Çünkü devesini bulanlar olduğu gibi uçsuz bucaksız çölde yürümek zorunda olanlar da vardır.

    Oysa Tarık, devesinin değerini her zaman bilmiştir. Yani eşinin, işinin, ailesinin, vücudunun değerini sürekli bilmiştir. Çünkü zaman zaman onları kaybetmenin korkusunu duymuştur içinde.
    Tarık, danışanlarının da bunu anlamasını sağlamaya çalışmıştır. İnsan önce içinde bulunduğu durumu kabullenmeli diye düşünür Tarık. İnsan ilerlemek için önce üzerinde bulunduğu yeri bilmelidir. Eğer bu yeri bilmezse hareket etmek için attığı ilk adımda tepe taklak olur.
    Tarık, Murat’ın bunu görmesine yardımcı olmuştur. Murat kendisini ve yaşadıklarını olduğu gibi kabullenmiş, yanlışlarını görmüştür. Bu onun kendine olan güveninin artmasını ve kendini daha iyi ifade etmesini sağlamıştır.
    Tarık, Murat ile son seansını bitirdi. Bir danışanı daha sorunlarına çözüm bularak, hayatında bir şeyler değiştirerek danışmanlık bürosundan çıkıyordu. Bu seanslardan para alıyordu ama onu birilerine yardım etme duygusu daha çok tatmin ediyordu.
    Murat çıktıktan sonra yine her zamanki gibi koltuğuna yaslandı. Ellerini başının arkasında birleştirdi. Hafif bir müzik açtı ve penceresinden batan güneşi izlemeye başladı. Tarık’ın küçüklüğünden beri en çok sevdiği şeylerden biriydi batan güneşi izlemek. Bu doğa olayı onu çok rahatlatıyordu. Koskocaman, kızıl ve usul usul batan güneş hep sevdiklerini hatırlatırdı Tarık’a. Belki de bu yüzden huzur buluyordu.
    Her insan gibi o da sevdiklerini düşünmekten keyif alırdı. Çünkü sevdikleri, sevenleri insanın gücüdür. Ne kadar çoksa o kadar güçlüdür yani. Tarık’ın da en büyük güçlerinden biriydi eşi. Bir an onun sesini duymayı arzuladı. Hemen telefona sarıldı. Eşi Yağmur telefonu yorgun bir sesle açtı. Sonra Tarık’ın sesini duyunca birden mutlu oldu. Birbirlerine hal hatır sordular ve birbirlerini sevdiklerini söyleyerek telefonu kapattılar. Belki birbirini seven her çiftin yaptığı şeydi birbirlerine sevgilerini söylemek.
    Ertesi gün Suzan Hanım geldi. Tarık yine her zamanki gibi onu kapıda karşılayıp oturacağı yeri gösterdi. Ve gülümseyen bir ifadeyle:

    - Hoş geldiniz. Nasılsınız?
    - Çok iyi olduğumu söyleyemeyeceğim maalesef. Sizin verdiğiniz ilk ödevi yerine getirdim. Bir bakıma işe yaradı da. Her gün kedi köpek gibi tartıştığım eşimle iyi geçinmeye başladık. Tabi her erkek gibi güzel sözler onun da hoşuna gitti. Kavga etmedik. Evde bir huzur oldu aslında. Ama hepsi o kadar.
    - Nasıl yani? Her şeyin güzel gittiğinden bahsettiniz, problem nedir?
    - Tamam, ben eşime karşı canım cicim dersem, sesimi yükseltmezsem o da tartışmaya girmiyor. Kavga da çıkmıyor. Ama ben eşimin söylediğinin tersine hiçbir şey söyleyemiyorum. Haklı olmuşum haksız olmuşum onun için fark etmiyor. İllaki son sözü o söyleyecek. Hep onun doğrularına göre yaşanacak o evde. Sadece evde de değil onunla olduğunuz her yerde ondan çok bilme gibi bir hakkınız yok. Eğer onun düşüncesine karşıt bir düşünce söylerseniz, zılgıtı yer oturursunuz. Ben de insanım sonuçta. Düşündüklerimi söylemek istiyorum.
    - Sizi anlıyorum Suzan Hanım. Peki eşiniz bunu sadece size karşı mı yapıyor yoksa onun etrafındaki herkese karşı mı?
    - En çok bana yapıyor. Ama genelde konuştuğu birçok insana da böyle davranır.
    - Eşinizin eğitim durumu nedir?
    - Üniversite mezunu. Ama insan olmak için sadece okumak yetmiyor işte. Hayır ben ona hiç konuşmasın hep benim dediğim olsun demiyorum ki. Tabi birçok şeyi benden fazla biliyor. Ama bazı şeyleri de ben ondan fazla biliyorum. Hadi benim bildiklerim yanlış bile olsa düşüncelerime saygı duyması gerekir.
    - Evet. Evliliklerdeki en büyük problem de bu zaten. Eşlerin birbirini dinlememesi veya düşüncelerine saygı göstermemeleri. Bunun sonucunda tartışmalar, ardından kavgalar. Ve bunlar değişmediği zaman da evlilik bitiyor. Eşler ve tabi de çocuklar zedeleniyor.
    - Benim de en büyük korkum bu zaten: Çocuğumun ileride babası gibi biri olması. Ya da benim gibi hırçın biri.
    - Oğlunuz siz tartışırken nasıl tepkiler verir?
    - Hiç, babasının yanındadır o her zaman. Hoş her kavganın sonun da o da dayak yer babasından. Sonra yanıma gelir sonra tekrar babasının dizinin dibine gider. Babası da öyle böyle dövmez hani. Eline bir aldı mı ağız burun girer çocuğa. Sanki karşısındaki koca insanmış gibi. Ben elinden almaya çalışırım. Niye alıyorsun diye bana da vurduğu olur. Hatta bir gün dövdüğünde çocuğum gece altını ıslatmıştı.
    - Oğlunuz kaç yaşında?
    - Sekiz yaşını bitirdi.
    - Anlıyorum. Gece alt ıslatma eğer çocuk gece kuru kalmayı hiç başaramamışsa birincil, eğer en az 6 ay kuru kaldıktan sonra tekrar yatak ıslatmaya başladıysa ikincil olarak adlandırılır. İkincil Enürezis, genellikle çocuğun yaşamındaki ölüm, boşanma, kardeş doğumu, taşınma gibi stresler sonucu veya altta yatan idrar yolu enfeksiyonu, şeker hastalığı gibi fizyolojik rahatsızlıklar sonucu olur. Önceden böyle bir sorunu olmayan çocukta, psikolojik bir stres olmadan altını ıslatma başlarsa, bir an önce doktor tarafından değerlendirilmelidir. Ama sanırım sizinki stres altında olduğu için altını ıslatmış. Bu çocuğunuzda ciddi travmalara neden olabilir.
    - Oluyor zaten. Benim kibar, saygılı oğlum artık beni bile dinlemiyor. Hatta babasını örnek alıp beni evden kovuyor. Sadece babasından dayak yediği zaman yanıma geliyor, sonra yine babasının yanına gidiyor.
    - Sizin oğlunuza yaklaşımınız nasıl peki?
    - Aslında şu kantin işine girip ben çalışmaya başlayınca ben de hırçınlaşmaya başladım. Sanırım oğluma da bunu çok yansıtıyorum. Bazen yaşadıklarıma sinirlenip bütün sinirimi ondan çıkarıyorum.
    - Ama bunun oğlunuza psikolojisine zarar verdiğinin farkında mısınız? Babanın da sevgi göstermesi gerekir ancak çocuk için en önemli anne sevgisidir. Olgun seviyeye geldiğinde şiddet, başkalarıyla geçinememe gibi sorunlar yaşayan insanların büyük bir çoğunluğu küçüklüğünde annesinden yeteri sevgiyi görememeleridir.
    - Biliyorum Tarık Bey. Hatta sinirlendiğim zaman oğluma patlamamak için kendimi engellemeye çalıştım. Birkaç kez bunu başarsam da daha sonraları yine aynı şeyler oluyor zaten. Bazen sinir krizleri geçirdiğim oluyor. Gözüm hiçbir şeyi görmüyor. Kendimi öldürmek istediğim oldu çoğu zaman.
    - Suzan Hanım iyi ki bunları da paylaştınız. Sizin stres seviyeniz oldukça yükselmiş. Ve kendinizi telkin yoluyla bunu aşamıyorsunuz. Onun için bir psikiyatriste gidip ilaç tedavisine başlamalısınız.
    - Haklısınız ama ilaç kullanmak istemiyorum. Zaten biraz da onun için psikiyatriste değil psikolojik danışmaya geldim.
    - En doğrusunu yaptınız. Çünkü ilk aşama burasıdır. Kişiler problemlerini bizimle paylaşırlar. Biz problemleri değerlendirir önce çözüm yolları bulur onları uygularız ama eğer problem kişinin hayatını hala etkiliyorsa ve kişi kendi yaptıklarıyla çözüm bulamıyorsa psikiyatrı servisine yönlendiririz.
    - Anlıyorum. Sanırım doğru söylüyorsunuz. Kendim için olmasa da oğlum için sinirlerimi kontrol altına almam gerek ama eşim ne olacak? O yine eskisi gibi devam edecek.
    - Eşinizin de buraya gelmesi gerekecek.
    - O asla böyle bir şeyi kabul etmez.
    - Suzan Hanım şiddet, otorite sağlamak için karşısındakinin varlığını tehdit unsuru görmek ve onu sindirmek için karşı tarafa uygulanılan zarar vermeye yönelik davranış türüdür. Eşiniz gençliğinde daha doğrusu üniversite yıllarında gerçekleştirmek istediği hayallerini gerçekleştiremediği, kariyerini tamamlayıp kafasındaki toplum saygınlığını kazanamadığı için bunları her şeyin en doğrusunu ben bilirim şeklinde ortaya çıkarmış. Bunu aşmak için de eşinizle görüşmemiz gerçekten gerekli. Sizi de anlıyorum size karşı da tepki verebileceğini de tahmin edebiliyorum. Ama siz yine sakin bir tavırla eşinizi alın karşınıza durumun ciddiyetini anlatmaya çalışın.

    Suzan Hanım eşinin geleceğine hiç ihtimal vermese de Tarık en azından eşiyle konuşması için onu ikna etmişti. Eve gidince yemeği hazırladı. Yemekte eşi ona bugün ne yaptığını sordu. Suzan Hanım da danışmanın onun da gelmesini istediğini söyledi. Eşi hiç istivini bozmadı, yemeğine devam etmedi. Suzan Hanım aralarındaki sorunların sürekli yaşanıp durmasından yorulduğunu belirtti. Artık onun da bir şeyler yapması gerektiğini söyledi. Eşi bu sözlerden sonra birden sinirlenmeye başladı. Suzan Hanım da haliyle susmak zorunda kalmıştı ama eşi bağırıp çağırmaya devam etti. Ortada hiç problem olmadığını, her şeyi Suzan Hanımın büyüttüğünü söyledi. Her şeyi onun abarttığını ve psikolojik danışmana gitmesinin de gereksiz olduğunu ilave etti.
    Bu arada sessiz ve kormuş bir şekilde masada oturan oğlu yanlışlıkla kaşığını düşürdü. Bu seferde oğluna bağırmaya başladı. Oğluna beceriksiz olduğunu, bu huyunun da annesine çektiğini söyledi.
    Çocuk babasının bağırmasıyla daha çok korktu. Kaşığı eğilip yerden almaya bile cesaret edemedi. Bir de bu yüzden bağırdı babası ona. Çocuk o korkuyla yere eğilip kaşığı aldı. Fakat onunla mı yese başka kaşık mı alsa karar vermedi. Ne yapsa babam kızmaz bana diye düşündü. Yalnız babası çocuk daha bunu düşünürken ona sert bir şekilde onu mutfağa götürüp yenisini almasını söyledi.
    Çocuk artık benliğini kaybetmiş bir haldeydi. Babasına karşı nasıl davranacağını bilmiyordu. Ne yapsa suçtu. Tabi sadece yaptıklarından değil yapmadıklarından da sorumluydu.
    Babası kendisine ya da annesine kızdığı zamanlarda babasından nefret ederdi. O küçücük masum yüreğine korkuyla beraber nefret de dolardı. Çaresiz önce o büyük korku içinde önce ne yapacağını bilemez sonra da etrafındaki nesneleri incelemeye başlardı. Belki o an onların yerinde olmak istediği için belki de oradan uzaklaşıp hayal dünyasına doğru bir yolculuğa çıkmak istediği için. Ne için yaptığını kendisi de bilmiyordu. Zaten hiçbir zaman da bunu sorgulamadı.
    Onun için önemli olan o an oradan uzaklaşmaktı. Çünkü babası bağırmaya başlayınca babasının ne zaman kendisine ya da annesine vuracağını düşünüp o korkuyla nefes alıp vermeye
    başlıyordu. Bu korku dayaktan daha çok acıtıyordu. Çok kez kaçıp uzaklaşmak istemişti o anlarda ama bedenen bunu yapamayacak kadar küçük ve güçsüzdü. Onun için dikkatini başka şeylere vermeye çalışıyordu.
    Sofradaysa önündeki yuvarlak, porselen tabağı incelemeye başlıyordu. Kafasını öne eğip tabaktaki yemek suyunun üstünde yüzen küçük yağ damlalarının her birine bakıyor, bakıyor, bakıyordu. Her bakışında o küçük damlalarda daha büyük bir şeyler görüyordu. Sonra onların daha içine giriyor, orada bir yaşam oğlunu, herkesin el ele yeşil çimenlerin üstünde bulutsuz bir havada oyun oynadıklarını hayal ediyordu. Kendisi de onların yanına gitmiş ve orada oynuyordu. Tabi babası ya da annesinin birbirlerine ya da kendisine bağırdıklarını duyana kadar. O zaman o sihirli dünyası aniden başına yıkılır, her şey yerle bir oluverirdi. Çaresiz yine o nefret ettiği ortama dönerdi.
    Sonra masanın köşelerini, çizgilerini, desenlerini incelerdi. Sanki her biri uzak ama güzel diyarlara giden bir yoldu. Masa büyük olmasa da çizgilerin oluştuğu yollar sonsuzmuş gibi görünürdü çocuğa.
    Evdeki en sevdiği eşya halıydı. Çünkü halının üstünde rengarenk bir sürü desen vardı. Sanki bir masaldan çıkmış gibi görünürdü çocuğun gözüne. Desenler birden canlanır; saraylara, yollara, şatolara, ağaçlara dönüşüverirdi. Hani babasının kızmayacağını bilse o halının yani hayallerinin üstünde bir ora bir bura yuvarlanacaktı. Ama yapamazdı ki babası çok ama çok kızardı ona.
    Aslında babası sinirli olmadığı zamanlarda babasını çok severdi. Onunla oyun oynamaya bayılırdı. Babasına birçok konuda sorular sorar, babası da hiç üşenmeden hepsini cevaplardı. Ama babasını o inat damarı tuttu mu da tutardı hani. Oyun oynarken küçük bir şey yüzünden tartışmaya başlar, oyun kavgayla biterdi.
    Oyunun kavgayla bittiği her zaman çocuğun hevesi kursağında kalırdı. Bir daha babasıyla oyun oynamayacağına dair kendine söz verirdi. Ama her seferinde de bu sözünde duramaz yine babasıyla oyun oynardı.
    Suzan Hanım eşiyle normal bir şekilde konuşmanın mümkün olmadığına karar vermiş, yemekten sonra masayı toplayıp mutfağa gidip sigara içmeye başladı.
    Bir taraftan sigarasını içiyor bir taraftan da işlerin neden bu hale geldiğini soruyordu kendine. Suç kendisinde miydi yoksa eşinde miydi? Ya da tamamen başka birinde mi? Aslında kendisi üzerine düşeni hatta üzerine düşenden fazlasını yapıyordu. Sabah erkenden kalkıp işe gidiyor. Akşama kadar hiç oturmadan, durmadan çalışıyordu. Akşam yorgun argın işten çıkıp çocuğunu okuldan alıyordu. Sonra eve geliyor, çocuğun üzerini değiştiriyor, ödevlerini yaptırıyordu.
    Hemen ardından hiç dinlenmeden akşam yemeği için mutfağa giriyor, saatlerce çıkmıyordu. Eşi ise akşam gelip televizyonun karşısına geçer, yemek hazırlandığında binbir zahmetle sofraya gelir üstüne üstlük sofraya yüksek sesle çağırdı diye Suzan Hanımı azarlardı. Yemeğini yedikten sonra yine televizyonun başında hiç konuşmadan; eşine, oğluna hal hatır sormadan koltuğun üstünde uyuyakalırdı.
    Suzan Hanım bunalmıştı artık. Kendine sürekli bu evliliğe daha ne kadar dayanabileceğini soruyordu. Nereye kadar götürebilirdi? Hani kapıyı açıp çıksa ve ardına bile bakmadan yürüyüp gitse her şeyi unutup ardında bırakabilir miydi? Hayır. Hiçbir şeyin önemi kalmasa bile hayatındaki en büyük sorumluluğuna-oğluna- bunu yapamazdı. Kaldı ki oğlu sadece sorumluluğu değil, Suzan Hanımı hayata bağlayan en büyük nedenlerden biriydi.
    Peki ya oğluna da alsa götürseydi yanında. Belki biraz maddi olarak zorlanırlardı biraz. Olsun yine de kıt kanaat olsa geçinir giderlerdi. Ama biliyordu ki eşi asla böyle bir şeye tepkisiz kalmaz, izin vermezdi.
    Bir seferinde eşine böyle bir şey söylemeye çalışmıştı. Bunun sonucunda eşi onu hem dövmüş hem de tehdit etmişti. Eşi de biliyordu Suzan Hanımın oğlu olmadan bir yere gidemeyeceğini. O yüzden oğlunu hep koz olarak kullanırdı.
    Suzan Hanım mutfakta bu düşünceler içinde boğuşurken birden sigarasının bittiğini fark etti. Telefonun saatine baktı. Saat on bir olmuştu. Oğlunun yatma vakti çoktan geçmişti. Yarın okula gidecekti.
    İçeri gitti, oğlunu çağırdı. Sonra odasına gidip oğluna geceliklerini giydirdi. Sonra da uyumasını söyledi.
    Küçük çocuk annesinin de yanında yatmasını istedi. Ya bu kadar korkunun üstüne odada yalnız başına kalmak istememiş ya da o kadar şiddetten sonra doğal olarak sevgiye acıkmış ve bu açlığı gidermek istemişti annesinin sıcak kollarında.

    Suzan Hanım oğlunun bu isteği üzerine onun yanına yattı. İkisi de sessizce kafasını yastığa yaslamış duvarı izliyordu.
    Çocuk sessizliği bozdu:
    - Anne ben de psikolojik danışmana gitmek istiyorum. Gidelim de benim de dertlerimi gidersin.
    Suzan Hanım şaşırsa mı, gülse mi, ağlasa mı bilemedi. Küçük bir çocuk nasıl oluyor da böyle
    cümleler kurabiliyordu. Peki ya onun yaşındaki kaç çocuk onun yaşadıklarını yaşıyordu ki?
    Oğlunun söylediği mantıklıydı aslında. Yaşanan bunca şeyden sonra onun da psikolojisi alt üst olmuştu. Anne olarak kendini suçlu hissediyordu.
    Oğluna dönüp:
    - Peki oğlum. Madem istiyorsun yarın öğleden sonra okuldan izin alırım, gideriz.
    Küçük buna çok sevindi. Rahatlamış bir şekilde uykuya daldı.
    Ertesi gün babası okula bıraktı küçüğü. Oradan da işe geçti. Suzan Hanım sabahın erken
    Saatlerinde çıkıp kantini açtığı için çocuğu okula babası bırakıyordu.
    Mehmet Bey gelince Suzan Hanım oğlunun psikolojik danışmana gitmek istediğini söyledi. Mehmet Bey olumsuz bir tepkide bulunmadı. Ne istiyorsalar ana oğul yapabileceklerini söyledi.
    Öğle vakti gelince Suzan Hanım işten çıkıp oğlunun okuluna gitti. Önce okul yönetiminden oğlu için izin aldı. Sonra da oğlunun sınıfına giderek öğretmenine şehir dışına çıkacakları için oğlunu alması gerektiği yalanını söyledi. Çünkü durumu anlatsaydı öğretmeni ailede bir problem olduğunu anlayabilirdi.
    Dışarıdan birinin de bunu bilmesi Suzan Hanımı çok rahatsız ederdi. Oğluna da sıkı sıkı öğretmenine nereye gittiklerinden bahsetmemesini tembihledi.



    Yarım saat sonra Tarık’ın ofisine gittiler. Tarık her zamanki gibi onları kapıda karşıladı. Merhabalaştı.
    Suzan Hanım durumu kısaca anlatarak oğlunun Tarık ile konuşmak istediğinden bahsetti. Tarık ilk önce biraz şaşırdı. Çünkü ilk defa bir çocuk psikolojik danışmanla görüşmek istiyordu. Bu Tarık için de farklı bir deneyim olacaktı. Görüşmeye başlamadan önce çocuğun rahat davranması ve kendini güvende hissetmesi için çocukla biraz sohbet etmeliydi. Annesinin yanında sessizce duran çocuğa adını sordu:
     Merhaba benim adım Tarık. Ya senin adın ne?
     Furkan.
     Çok anlamlı, güzel bir ismin var Furkan.

    Furkan utanarak başını öne eğdi. Tarık, her ne kadar buraya gelmeyi kendi istese de hiçbir çocuğun yeni tanıdığı birine ailesindeki sorunları anlatmayacağını düşündü. Hem onun güvenini kazanacak hem de sorunlarını anlatacağı bir yöntem düşündü. Resim yaptırmak ve onun üzerinde konuşmak iyi bir fikirdi. Furkan'a dönerek:
    - Resim yapmayı sever misin Furkan?
    - Evet.
     Harika. Hadi gel o zaman. Bak benim dolabımda bir sürü renkli boya ve kağıt var.
     Tamam. Ama ben boyayacağım.
     Olur Furkan. Nasıl istersen.
    Furkan resim yapmaya başladı. Tarık ondan içini gösteren yani bir duvarı olmayan bir ev çizmesini istemişti. Çocuk bunu yapmayı kabul etmişti. Ama annesinin dışarıda beklemesi gerekiyordu.
    Furkan resim yapmaya dalmıştı. Tarık yavaşça Suzan hanımı dışarı çağırdı. Kapıdan çıkarken Furkan’a dönüp:
    - Annenin de dışarıda form doldurması gerek. Ben ona gösterip hemen geliyorum.
    Furkan biraz tedirgin oldu ama resmini de bırakmak istemedi. Tarık da Suzan Hanımı dışarı bırakıp Furkan’ın yanına döndü. Masaya oturup:
    - Resmin nasıl gidiyor Furkancığım?
    - İyi. Bak çatıyı yaptım bile. Bundan sonra da boyayacağım.
    - Bence de çok güzel olmuş. Büyüyünce ressam mı olacaksın yoksa?
    - Hayır, kimyacı olacağım.
    - İlginç. Neden kimyacı? Kimyacı ne yapar?
    - Deney yapar. Ben de böyle şişelerin içindekileri karıştırıp deney yapacağım.
    - Bunları nereden öğrendin peki?

    - Televizyondan. Çocuk kanalı var orada ya oradan.
    - Anladım. Çok güzel bir meslek seçmişsin, seni tebrik ederim.
    - Sağol.
    Furkan hızlı bir şekilde resim yapıyordu. Beş on dakika içerisinde resmini tamamlayıp Tarık dönerek:
    - Bak bitti.
    - Bakabilir miyim?
    Furkan resmi Tarık’a uzattı. Tarık resmi incelemeye başladı. Resimde bir apartman gözüküyordu. Furkan, Tarık’ın söylediklerini dinlemişti, apartmanın bir duvarı yoktu. Tüm evlerdeki insanlar bir yemek masasının üzerinde gülerek yemek yiyorlardı. Sadece bir tanesi hariç. Bir aile yemek masasının etrafındaydı. Baba baş tarafta oturmuş elinde bir şey tutmuş ve bağırıyordu. Anne masaya bakıyordu ve mutsuzdu. Çocuk onları izliyordu. Tarık olayı anlamıştı. Furkan babası yüzünden mutsuzdu. Sadece Furkan değil ailenin tüm bireyleri huzursuzdu. Tarık Furkan’a dönüp:

    - Neden diğer aileler mutlu iken sizin evde siz mutsuz görünüyorsunuz?
    - Çünkü bizim evde babam her yemekte bağırır. Diğer evlerdeki babalar bağırmadığı için onlar mutlu.
    - Anlıyorum seni Furkan. Ama bilmediğin bir şey var: diğer evlerde de babalar ve anneler bağırabiliyor.
    - Gerçekten mi?
    - Evet ya.

    Furkan çok şaşırdı. Ama sonra ‘’Kimse benim babam kadar bağırmaz .’’ diye düşündü. Çünkü herkesin yaşadığı kendisi için en büyüktür. Mesela bir oyuncak için ağlayan çocukla evi depremde çökmüş birisinin ağlaması arasında hiçbir fark yoktur.
    Tarık öğrenmesi gerekeni öğrenmişti. Furkan babasından bağırdığı zamanlarda çok korkuyordu ve bu durum onun için travma etkisi yapıyordu.
    Tarık Furkan’ın annesini de içeri aldı duru mu anlattı. Furkan’ın psikolojik danışmanlık alması gerektiğini söyledi. Suzan Hanımın eşini de psikolojik danışma alması konusunda ikna etmesi gerektiğini tekrar vurguladı.
    Suzan Hanım oğlunu da alarak Tarık’a teşekkür edip ayrıldı. Tarık çok yorgundu. Güneş batmak üzereydi. Koltuğuna yaslandı. Gözlerini kapadı.

    Ve roman böylece bitti. Ali yazdıklarını bilgisayara kaydetti. Sonra yatağına yaslandı. Bir müzik açtı. Öğretmeni ondan ödev olarak bir roman yazmasını istemişti. İlk ne yapacağını bilemedi sonra da böyle bir roman yazmaya karar verdi.
    Kendisi de psikolojik danışmanlık ve rehberlik okuyordu. Onun için bir psikolojik danışmanın ve onun danışanlarının hayatlarının olduğu bir roman yazmaya karar verdi. Aslında romandakiler Ali’nin kendisiydi. Tarık, Mehmet Bey, Murat, Furkan. Hepsi de Ali’ydi aslında. Yağmur onun hayalindeki eşti. Serpil ve Suzan Hanım da annesinden izler taşıyan kadınlardı.
    Yani Ali kendi hayatına geleceğinde çözüm aradı. Bazılarına buldu. Çünkü o dönemlerden geçti. Murat’ı anlayabildi. Ama Mehmet Bey, Suzan Hanım ve Furkan çözümsüz kalmıştı. Çünkü daha Ali’nin onları yaşaması gerekti.
    Ali ‘’Hasretinle Yandı Gönlüm’’ türküsü eşliğinde düşünmeye başladı. Nasıl bitecekti acaba bu romanın sonu. Belki de hiç bitmeyecekti. Yani Suzan Hanım ve Furkan Tarık’ın ofisinden çıktıktan sonra sonsuza kadar ev yolunda olacaklar, Mehmet Bey de hayatın bir köşesinde sonsuza kadar oturacaktı. Yağmur ve Tarık da sonsuza kadar birbirlerini sevecekti.
    Neden yaşar insan? Huzurlu bir evlilik için doğru insanı bulmak gerekir. Peki doğru insan kimdir? Ali Tarık olup Yağmur’u bulabilecek mi yoksa Mehmet Bey mi olacaktı? Ya da Murat’ın babası gibi mi olacaktı?
    Hayır o Tarık olmanın hayalini kuruyordu. Hiç bulamama ihtimali bile olsa Yağmur’u arayacaktı hayatında.
    Ve Ali bu düşünceler içinde uyuyakaldı geçmişin verdiği ve geleceğin vermeyi beklediği bir yorgunlukla.





    Sponsored content

    Geri: KENDİNİ ARAYAN HAYAT

    Mesaj  Sponsored content

      Similar topics

      -

      Forum Saati C.tesi Eyl. 23, 2017 7:52 pm