Giresun Üniversitesi Türkçe Topluluğu

Türkiye'den erişim engeli nedeniyle yeni adresimiz: turkcetoplulugu.weebly.com

Nar Ağacı
Nazan Bekiroğlu
(%25 İndirimle)
Beyaz Türkler K.
Alev Alatlı
(%25 İndirimle)
turkcetoplulugu.weebly.com Topluluğumuzun yeni adresi
Kendini Açma
B. Çetinkaya

    CEMRE GİBİ DÜŞTÜN GÖNLÜME

    Paylaş

    1001060014

    Mesaj Sayısı : 1
    Kayıt tarihi : 28/10/10
    Yaş : 26
    Nerden : erzincan

    CEMRE GİBİ DÜŞTÜN GÖNLÜME

    Mesaj  1001060014 Bir Cuma Ara. 17, 2010 8:54 pm

    Sene 1991 ve aylardan şubattı. Güneş tam tepede parıldarken bu küçücük şehir beyazlar içinde ne kadarda güzeldi. Kar dizdeydi ve insanlar hem karın hem güneşin tadını çıkarmak için sokaklara dökülmüşlerdi. Çocuklar karın içinde neredeyse görünmüyorlardı bile. İşte böylesine güzel bir gündü Cemre dünyaya gözlerini açtığında. Dört kız çocuğunun üstüne gelmişti Cemre.
    Yeşil gözlü bir gelindi annesi ve beşinci çocuğu da kız olunca bu küçük şehrin sığ insanlarının tepkisi ağlatmıştı onu. Kızı olduğu için değil inandıklarını sanan insanların cehaletine ağlamıştı. Çocuğu yaratan kendisiymiş gibi ‘bir oğlan doğuramadın’ diyen insanların zavallılığına… Zaten hiç gülmemişti ki hayatı boyunca. Hayatını bu beş çocuğuna ve kocasına adayan bu kadını hayata bağlayan, kendi için olan tek şey inançlarıydı. Sıkı sıkıya bağlı olduğu inançları. Bu yüzden erkek çocuğunu zaptedemem korkusuyla hep kız çocuğu istemişti. Tertemiz yüreğiyle ettiği dualar kabul olmuştu ama Allah eksikliğini hissetmesin diye en küçük kızını biraz erkek fıtratlı yaratmıştı. Bu yüzdende Cemreye annesi hep babasının kızı derdi. Dik başlıydı, cesurdu ve çok gururluydu.
    Henüz beş yaşlarındaydı ve babasından okkalı bir dayak yemişti. Demirciydi babası ve küçücük yüzünü saran nasırlı elleriyle arka arkaya gelen tokatlar yemişti ondan. Başlarda bir kızgınlıktı Cemre’nin babası Mehmet Beyinki. Fakat inadından ağzından tek kelime çıkmayan küçük kızı deliye çevirmişti onu. Bir tokat salladı önce ses çıkmadı. İkincisi üçüncüsü derken hala çıt yok Cemre’den. Sadece sessizce akan yaşlar ve put gibi kımıldamadan, hiç kaçmaya çalışmadan dururken, ateş püskürten dimdik bakışlar. En sonunda dayanamayan anne Sedef Hanım kızını almış ve uzaklaştırmıştı oradan. Ancak babasının yanından ayrıldıktan sonra hıçkırarak ağlamaya başlamıştı küçük Cemre. İşte daha o yaşlarda bile korkusuzdu ve gururundan zerre taviz vermiyordu. İnatçılığı ve dik başlılığı yüzünden başına gelen ilk talihsiz olaydı bu ama son olacağa da benzemiyordu. Yine o yaşlardayken bir gün annesine kızıp gittikleri akrabalarından çıkıp eve dönmüştü. O yaştaki bir çocuğun evi bulamayacağını düşünen ailesi akşama kadar ağlaya ağlaya Cemreyi aramışlardı. Umudu kesip perişan bir halde eve geldiklerindeyse balkonun altında uyuyakalmış olarak bulmuşlardı onu. Böyle garip bir çocuktu Cemre ama o kadar cana yakındı ve kendini sevdirmesini öyle iyi biliyordu ki, en çok kızdırdığı babası da dâhil kimse yok diyemiyordu ona. Hele evlerine bir misafir gelmiş ya da onlar bir yere gitmişlerse büyümüş de küçülmüşçesine hanım hanımcıktı. Çevresindeki herkes onun bu hallerine hayran kalıyordu. Ama birde apartman komşularına sorun onu. O kadar yaramazdı ki bir gün balkon demirlerine çıkıp çamaşır iplerinden tutunarak yürümeye çalışırken onu karşı apartmandan gören Semra Hanım kalp krizi geçirmekten son anda kurtulmuştu. Neyse ki okula gitme aşkıyla yanıp tutuşan bu çocuk altı yaşında okula almadıkları için evin altını üstüne getirdikten sonra en nihayetinde yedi yaşında okula başlamıştı. Sınıfta ilk elması kızaran yani ilk okumaya geçen Cemreydi. Parmak kaldırmadan her soruya atlayıp cevap veren küçük kızı zapt edemeyeceğini anlayan öğretmen annesini çağırmıştı:
    _ Hanımefendi, kızınızın zeka seviyesi yaşıtlarından fazla. Bu yüzden hem sınıftaki diğer arkadaşlarını engellemekte hem de kendisi burada boşuna vakit kaybetmektedir.
    Kızının farklılığına hem sevinen hem de endişelenen anne Semra Hanım sordu:
    _Anlıyorum hocam, peki ama ne yapmalıyız?
    _Ben kızınızı ikinci sınıfa atlatmayı düşünüyorum. Ama bu onu ne şekilde etkiler bilemiyorum. Eğer sizin için uygunsa bu konuyu Cemreyle de konuşmak istiyorum.
    _Tabii ki hocam siz nasıl uygun görürseniz.
    Biraz ötede bulunan Cemreyi çağırdılar.
    _Buyurun öğretmenim.
    _Kızım biraz önce annenle senin hakkında biraz konuştuk. Sen çok zeki bir kızsın. Seni ikinci sınıfa atlatmayı düşünüyorum. Senin ve arkadaşların için en iyisi bu. Ama senin bu konu hakkında ne düşündüğün daha önemli kızım. Sen ister misin böyle bir şey?
    _Ben arkadaşlarımı çok seviyorum öğretmenim onlardan ayrılmak istemiyorum. Bir daha parmak kaldırmadan konuşmayacağım, söz! Yeter ki sınıfımı değiştirmeyin.
    Öğretmen Hüsam Bey gülümsemiş ve tamam diyerek Cemreyi sınıfına göndermişti. Duygusallığını da keşfettiği öğrencisine istemeyerek bir şey yaptırılamayacağını zaten bilmektedir.
    Cemrenin bu başarısında en etkili isim ise en büyükleri olan Meral Ablasıydı. Fakat Cemre ikinci sınıfa geçtiğinde ablası Meral evlenince dersleriyle ilgilenecek kimsede kalmamıştı. Çünkü ikiz ablaları ilkokuldan sonra okumak istememişler ve kendinden iki buçuk yaş büyük olan ablası Esma daha beşinci sınıftaydı. Bu yüzden birinci sınıftaki başarısını bir daha yakalayamamıştı.
    Dördüncü sınıfa geldiğinde çok sevdiği İngilizce Öğretmeni Duygu Hanım dönem ortasında okuldan ayrılınca çok ağlamıştı. Yerine gelecek yeni öğretmenlerine karşı sınıfı örgütlemişti. Daha ilk dersinde neye uğradığını şaşıran Filiz Hanım en sonunda bu küçücük kızın ukalaca tavırlarına dayanamayıp sınıftan ağlayarak çıkmıştı. Kimsenin sesi çıkmayınca daha da sinirlenen Cemre tek başına hocaya kafa tutmuştu. Böylece yıllarda gelip geçiyordu. Hatta Cemre lise imtihanlarına girmiş heyecanla sonuçları bekliyordu. Onun için çok önemliydi bu sınav. Hiçbir zaman maddi sıkıntıları olmasa da ve hiçbir zaman ille okuyacaksın diye bir baskıda görmemesine rağmen okumak istiyordu. Sorumluluk sahibiydi. Çok çalışmasa da, düzenli bir çalışma alışkanlığı olmasa da elinden geleni yapmaya çalışıyordu. Dershaneye gidip babasının yüzünü kara çıkartanlardan olmak istemiyordu. Zaten ailede en çok babasını severdi. Çok vakit geçiremezlerdi, küçükken attığı dayağı da unutmuş değildi ama yinede en çok onu severdi. En çok ona benzerdi çünkü. Onun gibi olmak isterdi. Güçlüydü babası. Dağ gibi iri yarı bir adamdı. Mesleği demircilikti ama toplumun sorunlarına kayıtsız kalmamıştı. Dürüsttü. Anasız büyümüştü ve çok zeki olmasına rağmen şartlar yüzünden okuyamamıştı. Sedef Hanımla evlendiklerinde hiç bir şeyi yoktu. Kayınpederinin evinin ilavesinde mutfağından su akmayan, taşıma sularla yemek yapılan yıllar geçirmişlerdi. Sedef Hanımın altınlarıyla açtığı dükkanla yükselmeye başlamıştı. Ve artık beş odalı bir apartman dairesinin haricinde bir evleri, üç dükkanları ve sıkıldıkça değiştikleri arabaları vardı. Bir arabada karısına almıştı Mehmet Bey. Tırnaklarıyla kazıyarak gelmişti buraya. Tek lokma haram geçmemişti evlatlarının boğazından. ‘Çok çalıştım, kimsenin hakkını yemedim, e birazda Allah vergisi aklımı kullandım.’diyerek gülümserdi her anlatışında. Çok seviyordu Cemre babasını gülüşünü. Gülünce gamzeleri çıkıyordu çünkü. Ama çok sık gülmez sevgi gösterilerinde bulunmazdı. Sevginin sözlerle değil, davranışlarla anlatıldığına inanırdı. Bu yüzden olsa gerek bir dediğini iki etmezdi Cemrenin. Babasıyla dondurma yemeye ve luna parka gitmek en çok sevdiği şeydi. Ablasını yalvar yakar kandırırdı gondola binmek için. Ablası korkudan Cemre zevkten çığlıklar atarlardı. Babasıyla ilişkisi birkaç yaz akşamındaki bu küçük eğlencelerden ibaretti. Bu bile yetiyordu aslında onu mutlu etmeye. Sınav sonuçlarını beklerken bunları düşünüyordu sık sık. Zaten tatildelerdi annesi ve Esma ablasıyla. İstanbul’a akrabalarına gitmişlerdi. İkiz ablalarıda evlenmiş, babası işlerinin yoğunluğundan dolayı gidememişti onlarla. Tatilden dönmelerine birkaç gün kala babası aramıştı Cemreyi:
    _Gözün aydın kızım sonuçlar açıklanmış. Kaydını da yaptırdım.
    Şaşkınlıkla bir çığlık attı Cemre.
    _Ayyy inanmıyorum babacım ciddi misin? Hangisi gelmiş?
    _Dur kızım sakin ol, Karlıdağ Anadolu Lisesi.
    İnanamaz Cemre babasına. Sesi sitemkar konuşmaya devam eder:
    _Kandırma beni baba ya lütfen en kötü Mehmet Akif gelir demişti hocalar.
    _Hayır, kaydını bile yaptırdım diyorum kızım. Hem daha iyi eve de yakın kolayca gider gelirsin.
    _Tamam!
    Telefonu kapatınca ağlamaya başlamıştı Cemre. Daha yüksek puanla alan diğer Anadolu lisesinin gelmesini planlıyordu en kötü ihtimalle. Ama yine de çok uzatmadı bu meseleyi ve çabucak kabullendi okulunu. Hatta tatilden döner dönmez okul alışverişini yapmaya başlamıştı bile. Alışverişti hazırlıklardı derken okulların açılacağı günde gelip çatmıştı.
    Okula ilk başladığı günden beri okulun ilk günü hep heyecanlandırırdı onu. Ama sekiz sene aynı okulda okuduktan sonra ilk defa farklı bir ortama girecek olması daha çok heyecanlandırıyordu Cemreyi. Acaba neler bekliyordu kendisini yeni okulunda? Hep özlemle anlatılan lise yılları, lise arkadaşlıkları onun için nasıl olacaktı acaba? Son gece bunları düşünerek uyuyakalmıştı. Sabah ise erkenden kalkıp itinalı bir şekilde ütülediği formasını giyindi. Kahvaltısını yaptı ve aynanın karşısına geçip kendine son bir çekidüzen verdi. Okul yakındı ama yinede annesi bırakacaktı okula arabasıyla. Evden çıktılar ve okulun bahçe kapısında arabadan indi Cemre. Güzel bir okuldu. Kocaman ve yer yer yeşilliklerle dolu olan bir bahçesi vardı. Üç katlı U şeklinde derslik binası ve çok büyük bir spor salonundan oluşuyordu okul. Birde spor salonunun yanında futbol maçları için yine koca bir saha vardı. Bahçe kapısından girmeden önce şöyle bir durdu, tüm bunları süzdü ve tebessümle ‘Cemre geldi Karlıdağ Anadolu! Hazır mısın?’ dedi ve içeri girdi kendinden emin adımlarla.
    Tanıdık birileri var mı diye bakındı, birkaç kişiyle tanıştı derken merasimde başlamak üzereydi. Sıraya girdi ve biraz önce tanıştığı kızla aynı sınıfta olduğunu fark etti. Birbirlerine gülümsediler. Adı Merve’ydi. Bütün gün beraber takıldılar. Uzun siyah saçları vardı. Orta boyluydu. Eteği dizlerindeydi. Güzel bir görünüşü vardı. İlk bakışta havalı gibiydi ama konuşunca çok cana yakın bir kızdı. Isınmıştı Cemre bu kıza. İyi anlaşacağa benziyorlardı. İkinci gün, üçüncü gün derken iyice kaynaşmışlardı. Tabi bu arada sınıftaki diğerleriyle de tanışmışlardı. Yeni tanıştığı arkadaşlarından bir tanesinin, evlerinin iki sokak altındaki babaannesinde kaldığını öğrenmişti. Babası köyde görev yaptığı için gelmişti buraya. Adı Zeynep’ti. İkisi de sevinmişti okula gidip gelirken yalnız kalmayacakları için.
    Aradan on beş gün geçmiş ve iyice alışmıştı Cemre okuluna. Bu sırada yeni bir kız gelmişti sınıflarına. İstanbulluydu bu kız. Sarışın, yeşil gözlü, çok güzel bir kızdı. Oraların tabiriyle bir karıştı eteği. Böyle küçük yerlerde, bu kadar güzel ve gösterişli insanlar hemen yaftalanırdı. Güzelliklerinden dolayı kıskanıldığı içinde çok sevilmezlerdi. Sude de onlardan biriydi. Büyük sınıflardan sataşan, ağalık taslayan kızlar vardı. Ama Cemre sevmişti bu kızı. Saf, iyi niyetli birine benziyordu. Üzülmüştü kızcağızın haline, ne de olsa gurbetteydi ve herkes yiyecekmiş gibi bakıyordu onu. Gidip tanıştı Cemre. ‘Korkma, benim yanımda kimsenin zararı dokunmaz sana’ dedi. O gün beraber oturdular ve en arka sırada daha yeni yeni tanıdıkları hocaların garip hareketleriyle dalga geçip, gülme krizlerine girdiler. Zamanla Zeynep ve Merve de kaynaştı Sude’yle. Birde Enes ve Karanfil vardı sınıfta, iyi anlaşabildikleri. İyi bir arkadaş grubu olmuşlardı. Derslerden habersiz okula gidip gelirken, sınav stresiyle geçmiş bir senenin acısını çıkartıyorlardı. Çok güzel geçiyordu günler. Bazen dersten kaçıp ****** Parkına, oradan da lunaparka gidiyorlardı.
    İçlerinden en çoksa Merve’yle anlaşıyordu ve en çok onla vakit geçiriyorlardı. Öğle araları bir tek onlar okulda kalıyorlardı. İkişer tost yiyip kolalarını içerken kırk yıllık dostlardan farksızdılar. Gülmekten karınlarının ağrımasına bile alışmışlardı artık.
    Bir gün okulun bahçesinde geziniyorlardı. Dersleri boştu ve hava da çok güzeldi. Kol kola girmiş konuşuyorlardı aralarında. Tam o esnada birden hızla bir şey gelip çarptı Cemre’ye. Büyük sınıflar maç yapıyorlardı ve yanlışlıkla gelen top ona çarpmıştı. O an ne olduğunu anlamayan Cemre hızla dönüp bağırmaya başladı:
    _Noluyosunuz kardeşim, insanca oynasanıza oyununuzu.
    Gerilerden kısık bir ses gelir:
    _Pardon!
    _Hey Allah’ım ya, pardon çıkalı…
    Sonra çıkışta biri geldi yanına:
    _Çok affedersiniz. Topu atan bendim ama gerçekten yanlışlıkla oldu.
    Yüzünü bile çevirmeden cevap verdi Cemre:
    _Sorun değil.
    Zaman hızla geçmişti. Sınavlar başlamıştı bile. İlk sınavları biyolojiydi. Hayatında ilk defa hiç çalışmadan bir sınava girmişti Cemre ve ilk defa boş bir kağıt vermişti. Sınavdan sonra öğle tatiline girdiler. Merve’yle konuşuyorlardı:
    _Kızım ne yapacağız biz, hadi zaten hiç çalışmadık, onu geç ama derste de mi bir şey dinlemedik. Bomboş bir kağıt verdim. Rezillik!
    _Hııı, bendede farklı bir durum yok canım.
    _Amaan neyse artık geçti gitti, önümüzdeki maçlara bakalım.
    Gülüştüler:
    _Bence de, bu artık geçti kafaya takmaya gerek yok. Toparlarız ikincide. Bu arada geçenlerde birisi bana seni sordu. Telefonla konuşuyordum o sırada, seçemedim kim olduğunu ama daha önce birkaç kere daha sormuştu seni.
    _Aman boş ver. Önemli bir şeyse arayan bulur. Artık belasını bulmasında beni ararken.
    Tekrar gülüşerek kalkıp kantine gittiler. Cemreyi Merve’ye sorup duran ise geçenlerde yanlışlıkla topu atan çocuktu. O anda karşısında bağırıp duran kızı görünce önce sinirlenmiş ama sonra cevap verememişti. Sessizce ağzından bir pardon çıkabilmişti sadece. Arada epeyce mesafe vardı ama o kadar uzaktan bile direk gözlerine dikkat kesilmişti. Siyah, iri gözleri vardı. Kızgınlıktan kaşları da çatılmış, gözleri de iyice açılmış, ateş püskürüyordu. Tam bu ukalaya haddini bildirmek için ağzını açacaktı ki birden öylece kalakaldı. Kalbi hızla çarpmaya başlamıştı. Cevap bile verememişti. Sadece gözlerinde kalmıştı gözleri. Adı neydi acaba? Yeni mi gelmişti okula? Daha önce neden görmemişti? Ne kadarda güzeldi gözleri, kaşlarını çatmak bile ne kadar yakışmıştı.
    O günden sonra hiç gitmiyordu aklından gözleri. Kim olduğunu araştırmaya başlamıştı. Daha önce görmediğine göre yeni olmalıydı. Dokuzlardan tanıdık birini bulup çaktırmadan gösterdi:
    _Adı ne şu kızın?
    _Hangisi abi?
    _Bak şurada üç kişiler. Aralarında uzun boylu olanın adı ne?
    _Haa o mu? Cemre adı, bizim sınıfta zaten. Ama biraz gıcık bir kızdır o. Niye sordun abi?
    _Tamam, uzatma kaybol!
    _Tamam abi.
    Demek Cemreydi adı. İsmi de güzeldi kendi gibi. Bahçede, olanlardan habersiz gezinen Cemre’yi izlemeye koyuldu ve şu sözler döküldü dudaklarından:
    ‘Cemre gibi düştün gönlüme!'

    Lise son sınıftaydı Mert. Ülkü ocakları okul sorumlusuydu. Sağ sol çatışmasının çok sık yaşandığı bir okuldu Karlıdağ Anadolu. Okul çıkışlarında sık sık kavgalar olur, sivil polisler kol gezerdi ortalıkta. Bu kavgaların hiç birinden eksik olmazdı Mert. Okulda herkes ondan korkar, tek başına iki üç kişinin birden hakkından geldiği söylenirdi. Kimseden korkmazdı. Çokta dinç bir yapısı vardı. Okulun hentbol takımında kaleciydi. Sporundan da sigarasından da vazgeçemezdi ama. En büyük zevkiydi sigarası. Aşık olmuştu aylar öncesinde kızın birine. İlk defa böyle hissediyordu bir kıza karşı. Gözleri her an aşık olduğu o kara gözleri arıyordu. Ne yapacağını şaşırıyordu onu gördüğünde. Kara gözlü Cemrem diyordu sigarasını çekerken, nereden çıktın karşıma. Başka bir şey düşünemez olmuştu onu gördüğü andan itibaren. Ne yapıp edip konuşmalıydı ama nasıl? İşte bunu bilmiyordu.
    Birinin yanına gittiğini görmüştü geçenlerde. Tam çocuğa temiz bir dayak çekmenin hayallerini kuruyordu ki çok hoşuna giden bir şey oldu. Çoktan fırçayı çekip dönüp gitmişti bile Cemre. Gülümsedi Mert. İşte benim sevdiğim diye gururlandı. Çoktan sahiplenmişti bile Cemreyi.
    Rahat bir kızdı aslında. Arkadaşlarıyla dilediğince gezer tozar, güler söylerdi. Ama yanına farklı amaçlarla birinin yaklaştığını sezerse tırnaklarını çıkarıverirdi hemen. Kimseyi yaklaştırmazdı yanına. Kimsecikler olmamıştı şimdiye kadar hayatında. Mert’in de öyleydi. Kimseye takılmamıştı şimdiye kadar. Ona göre işler değildi alayına ilişkiler. Yakışmazdı delikanlı adama. Ama bu kez iş başkaydı. Sevdiğim bu, evleneceğim kızda budur diyordu ama kimseye tavizi yoktu Cemre’nin. İyide o diğer züppeler gibi değildi ki. Sevdi mi bir kere sevecek cinsten insanlardandı. Sevmişti, suç değildi ya bu. Ona da anlatmalıydı tüm bunları. Ne yapacağını bilmeden günler geçip gidiyordu. İki yakın arkadaşı vardı. Alper ve Mustafa. Onlarda fark etmişti Mertteki değişiklikleri. Durgunlaşmıştı. Daha az konuşur ve daha çok sigara içer olmuştu. Bir akşam çıkmış dolaşıyorlardı üç arkadaş. İlk Alper açtı konuyu:
    _Oğlum bu halin ne kaç zamandır? Bir sıkıntın varda bize mi anlatmıyorsun?
    _Yok, bacanak ya her zamanki şeyler işte.
    Dayanamayan Mustafa lafa girdi:
    _Nasıl yok Merdo ya şu haline bak. Elinden sigara düşmez oldu. Bizden de mi saklayacaksın oğlum, anlat işte.
    Alper de alınmıştı artık:
    _Valla ayıp ediyorsun Merdo. Yoksa biri varda bizden mi saklıyorsun?
    Ne diyeceğini bilemeyen Mert arkadaşlarına yalan söyleyemedi:
    _Alınmayın oğlum ya kendim bile ne olduğunu anlayamıyorum ki size nasıl anlatayım?
    Birbirlerine bakıp gülümsediler Alper’le Mustafa. İkisi de anlamıştı artık Mert’in derdinin ne olduğunu. Mert konuşmaya devam etti arkadaşlarından habersiz:
    _Âşık oldum galiba.
    Alper lafa atladı hemen:
    _Vaaay bacanağım aşık olmuş. Oğlum bunda üzülecek ne var? Açılsana hemen kıza. Yengemiz kim bu arada?
    Bu konularda çok sıkılgan olan Mert, hemen kızarıverir:
    _Dalga geçme oğlum ciddiyim ben.
    _Tamam bacanak dalga geçmiyorum, cidden kim bu kız?
    _Ciklerden. Şu bizim ocağa takılan Eneslerin sınıfında.
    Mustafa söze atılır:
    _Şu geçen top çarptı diye sana bir sürü laf sayan kız mı? Oğlum o kız biraz eli sopalı tiplerden. Yazık olmasın sonra sana.
    Diyip gülmeye başladı Mustafa.
    _Dalga geçme diyorum Musti kırmayayım kafanı.
    _Oooo çoktan abayı yakmış bu. Baksana şimdiden laf söyletmiyor. Sus bacanak yoksa Merdo seni vurur.
    Alper’in bu sözünün üstüne gülmeye başladılar. Ortam yumuşayınca Alper devam etti:
    _Yarın bir konuşmayı denesene bacanak böyle kendini yiyip bitireceğine.
    _Haklısın Alper. Ama birde bana sor nasıl anlatacağım öyle bir kıza derdimi?
    _İşin zor valla Allah kolaylık versin ne diyeyim Merdo. Ama bir yolunu buluruz sıkma canını artık hadi.
    _Neyse canlar bana müsaade. Yarın ola hayrola, bakalım nasıl olacak.
    Ardından evlerine dağılmışlardı. Mert bütün gece ne konuşacağını düşünmekten uyuyamamıştı. Konuşma hayalleriyle ertesi günü iple çekiyordu. Sabah olunca heyecanla alel acele hazırlanıp okula gitti. İlk teneffüsü bekliyordu konuşmak için. Ama bir türlü bulamamıştı ilk teneffüs Cemre’yi. İkinci teneffüs okulun her yerine baktıktan sonra bahçede görmüştü en sonunda. Merve ve Zeynep’e yüzü dönük, geri geri yürürken, heyecanla bir şeyler anlatıyordu arkadaşlarına. Yalnız bulduğunda konuşmak istiyordu ama daha fazla beklemeye sabrı kalmamıştı. Cesaretini topladı ve Cemreye doğru ilerlemeye başladı. Yanlarına gittiğinde kalbi yerinden çıkacak gibi çarpıyordu:
    _Pardon. Biraz konuşabilir miyiz?
    Zaten o sırada heyecanla bir şeyler anlatan Cemre pek önemsemeden kestirme yoldan cevap verdi:
    _Hayır!
    İlk rauntta sırtı yerdeydi namı diğer Merdo’nun. Sessizce dönüp gitti. Yüzüne yumruk yemiş gibiydi. Bütün okul ona bakıyormuş gibi hissediyordu. Bir kız yüzünden ne hallere düştük ulan diye söylene söylene ayrıldı hemen bahçeden. Elinden gelse de yerin dibine girebilseydi keşke o anda diye düşünüyordu. Hayatında ilk defa bu kadar küçük düşürülmüştü. Doğru düzgün bir cevap vermeye bile tenezzül etmemişti. Ne sanıyordu acaba bu kız kendini diye düşündü o anki kızgınlıkla. Keşke hemen o an vazgeçebilseydi bu sevdadan. Ama vazgeçememişti. Hatta hak vermeye çalışıyordu ona. Bu sert tavırları kendi adına üzücü olsa da böyle bir kızı seviyor olmak gururlandırıyordu onu. Basit, herkes gibi biri değildi.
    Cemre içinse olağandışı değildi bu olay. Arada bir kendini bilmez birkaç züppe gelip konuşmak isterlerdi. Genellikle tek kelimeyle gönderirdi Cemre böylelerini yanından. Ama bu çocuk her kimse çok kötü olmuştu. Arkasından baktı çaktırmadan. Birkaç kişi görmüş gülüşmüşlerdi. Onun arkadaşları herhalde diye düşündü Cemre. Üzülmüştü çocuğun o haline ama erkeklere taviz vermeye gelmezdi hiçbir zaman. Sevmiyordu bu tür şeyleri. Ne yapsın onunda huyu böyleydi. Kimseye eyvallahı yoktu. Cemre bir yandan konuşmaya devam ediyor bir yandan da bunları düşünüyordu. O sırada Merve lafını kesip kızmaya başladı Cemre’ye:
    _Kızım deli misin sen? Niye bozdun çocuğu öyle?
    _Aman ne yapayım Merve, kibarlıktan anlamaz erkek dediğin. Biraz kibar davrandıysan, naz yaptığını sanıp peşini bırakmaz.
    _Ay her şeyi çok iyi bilirsin zaten sen. Hem sana bir şey diyeyim mi? Bu çocuk bana iki de bir seni soran çocuktu.
    _E ne yapayım yani?
    _Yanisi mi var kızım ya, görmedin mi çocuğun halini? Sırılsıklam aşık olmuş sana, her halinden belli.
    _Aman o şom ağzını hayra aç Merve. Hiç uğraşamam şimdi öyle şeylerle. Beni tanımaz gibi konuşma. Bana göre değil sevgili ayakları.
    _Ama demedi deme sonra. Bende Merve’ysem bu çocuk senin peşini bırakmaz.
    _Abartma kızım ya. Altı üstü bir kere daha gelir. Bir daha da gelemez zaten sonra.
    _Hadi bakalım, göreceğiz!
    O günden sonra okuldaki her yerde karşısına çıkmaya başlamıştı o çocuk. Adını bile bilmiyordu. Son sınıflardan olduğunu biliyordu sadece. Turuncu bir hırka giyiyordu gömleğinin üstünden. Turunculu abi kalmıştı o yüzden adı. Her sınıftan çıkışında ne zaman kafasını kaldırsa onu görüyordu. U şeklindeki binanın bir tarafında Cemre’nin sınıfı, öteki tarafın üst katındaysa Mert’in sınıfı vardı. Koridorlarının pencereleri tam karşılıklıydı. Sınıftan çıkmayacak olsa herkes Cemre’yi çağırıyordu koridora. ‘Turunculu abi seni bekliyor Cemre.’ Nasıl olmuşsa bütün okul duymuştu zaten. Milletin işi gücü kalmamış ondan bahsediyorlardı hep Cemre’ye. Enes durmadan onu anlatıyordu. Adını da öğrenmişti artık Enes’ten. Zaten çok enteresan biriydi. O kadar zaman geçmişti vazgeçmemişti hala. Nerede görse gözlerinin taa içine bakıyordu. Gözlerini kaçırıyordu Cemre onu gördüğü an ama o bulup çıkartıyordu bakışlarını daldığı yerden. Öyle derin bir acıydı ki ona baktığında gördüğü, bunun sebebinin kendisi olduğunu düşünmek üzüyordu Cemre’yi. Ama elinden bir şey gelmezdi onun için. Nasılsa gelip geçer diye düşünüyordu.
    Bir gün okul çıkışı Zeynep’i beklerken Sude’yi Mertle konuşurken gördü. Kendisi hakkında olduğundan emindi. Zaten birazdan Sude yanına gelmişti Cemre’nin:
    _Canım Mert senin numaranı istedi. Haber verme ben kimden aldığımı söylemem dedi ama ben senden habersiz böyle bir şey yapmak istemedim.
    _Sağ ol canım benim iyi yapmışsın ama bu çocuk benle konuşmadan vazgeçeceğe benzemiyor. Sıkıldım artık. Sen ver numaramı da ben konuşayım onla.
    _Tamam canım, sen nasıl istersen ama neden bu kadar katısın? Cidden çok seviyor bu çocuk seni, hem de çok tatlı biri. Tanımayı denesen biraz, eminim sende çok seversin.
    Konuşmak, kimseye açıklama yapmak istemiyordu Cemre. Sude’yi de geçiştirdi Zeynep’i bahane ederek:
    _Zeynep geliyor canım sonra görüşürüz.
    _Tamam canım sen bilirsin. Görüşürüz yarın.
    Zeynep gelince kol kola girip evlerinin yolunu tuttular. Akşam olunca yemeğini yiyip odasına geçti her zamanki gibi. Yatağına girmiş müzik dinliyordu ki telefonu çaldı. Kalkıp baktı. Tanımadığı bir numaraydı. Büyük ihtimalle bizim inatçı aşıktır diyerek açtı telefonu:
    _Efendim.
    _İyi akşamlar. Ben Cemre’yi aramıştım da.
    _Benim buyurun.
    _Tekrar iyi akşamlar Cemre, ben Mert. Lütfen senden izinsiz numaranı almama kızma. Başka bir yol bulamadım seninle konuşmak için.
    _ Sizi dinliyorum. Konuşun o zaman.
    _Yüz yüze konuşmamız mümkün mü? Lütfen hemen reddetmeyin. Ben sizinle gönül eğlendirmek isteyen züppelerden değilim. Gerçekten niyetim ciddi. Size kendimi tanıtabilmem için bana vakit ayıramaz mısın?
    _Bakın Mertti değil mi?
    _Evet.
    _Tanıştığıma memnun oldum Mert. Sizi bizi de bırakıp seninle açık konuşacağım. Benim kendime göre prensiplerim var. Art niyetli bir insan olmadığının farkındayım. Yoksa zaten şu anda konuşuyor olmazdık. Ama ben şu anda hayatımda kimseyi istemiyorum. Bunlar bana göre saçma işler. Daha doğrusu bana ters.
    _Çok iyi anlıyorum seni. Normalde bana da ters böyle şeyler, gerçekten. Ama elimde olmadan sevdim seni. Bu ne ayıp ne de günah. Çünkü seninle birkaç sene sevgili olmak değil, bir ömür boyunca beraber olmak istiyorum.
    _Bunlar için henüz çok erken yaştayız her ikimizde.
    _Yarın evlenelim demiyorum. Bu niyetle tanımaya çalış beni diyorum. Bir umudum olsun buna dair, bana yeter. Sen her şekilde her halinle benim kabulümsün zaten.
    _Ne niyetle olursa olsun seninle görüşmem mümkün değil. Ben ancak arkadaşım dediğim insanlarla görüşürüm. Seninde o niyette olmadığın gayet açık. İyi akşamlar.
    Başka bir şey söylemeden kapattı telefonu Cemre. Kalbinin hızla çarptığını fark etti o an. Git gide gerçekliğine inanıyordu onun sevgisinin. Bakışları, sesi sanki mecnuni bir sevdayı anlatıyordu. Düşündü! Acaba gerçekten her duygunun sahte olduğu bir zamanda bu kadar gerçek bir sevda olabilir miydi? O zamanlarda ki gibi büyük aşklar olur muydu? Acaba Mert’in ki ne kadar büyüktü? Üzülmüştü onun için. Konuşurken bile sesi titriyordu. Bu kadar çok mu seviyordu gerçekten? Ama yine de tavrının doğruluğundan şüphesi yoktu. Hep acımıştı günü birlik sevgili değiştirenlere yada okumayıp erken yaşta evlenenlere. Bunun kendi durumuyla pek alakası yoktu ama yinede bunları düşünüyordu. Ertesi gün okulda pencereden kendisine bakarken gördü yine Mert’i. Hiç tereddütsüz taa içine bakıyordu gözlerini yakaladığı anda. Herhangi bir kıza değil de bir mucizeye bakıyordu sanki. Ne bir televizyon filminde ne de etrafında kimsede görmemişti sevdiğine böylesine içten bakan birini. Bir büyüydü sanki bakışları ve her yakalanışında biraz daha etkisine giriyordu bu muazzam büyünün. Bu olmadı başkası olur demeden, hiç vazgeçmeden, gurur yapıp pes etmeden seven biri vardı karşısında ve ister istemez bir hayranlık uyandırıyordu bu Cemre’de. Ama sonu yoktu işte. Okul bitince karşısına çıksaydı ya! Şimdi nerden çıkmıştı ki bu Mert? Okulda başka güzel kız mı yoktu sanki? Nasıl vazgeçirecekti onu? Bir an acaba diye düşündü. Acaba kendi vazgeçebilir miydi hayatının kanunlarından? Ya da bu kadar çok sevdiği babasının tasvip etmeyeceği bir şeye kalkışabilir miydi? Nasıl bakardı babasının yüzüne? Silkindi birden. ‘Hayır, Asla olmaz!’

    Dağları delebilse belki, hiç korkmadan yapacaktı. Ya da çöller aşması, zindanlarda yatması gerekse. Ama hiç biri işe yaramazdı. Dinlememişti bile, ne yapsa boştu. Elinden gelse vazgeçecekti ama ne kadar uğraşsa da olmuyordu. Tek sırdaşıydı sigarası. Derince içine çekerken o zehri, gözlerinden boşalansa aşkın zehriydi. Birini bitirip ötekini yakarken kar yağmaya başlamıştı. Gittikçe hızlanan karı izlerken bu gidişle yarına her yer bembeyaz diye geçirdi içinden. Tam o sırada çok güzel bir fikir gelmişti aklına. Onun için bir şey yapabilecek olmanın heyecanıyla yeni yaktığı sigarasını söndürüp içeri girdi. Yüzü gülüyordu bu kez. Annesi takıldı en çok sevdiği evladına:
    _Hayırdır oğlum, gömü mü buldun bahçede?
    ‘Benim için daha iyisini buldum annelerin sultanı…’ diyerek sarılır annesine:
    _Gelinini kandırmanın yollarını arıyorum bana biraz taktik versen ya güzel annem. Sen anlarsın bu işlerden.
    _Defol, eşek sıpası seni! Birde dalga geçiyor anneyle.
    Annesini kızdırmayı çok seviyordu Mert. Her zaman takılır, şakalaşırlardı. Arkadaş gibiydiler. O akşamda annesiyle biraz daha kafasını dağıttıktan sonra uyumak için odasına geçti. Ertesi günü iple çekiyordu yine. Umarım bu da öbür seferki gibi hüsran olmaz diye geçirdi içinden.
    Karlıdağ’da herkes bembeyaz bir örtüye açtı gözlerini. Yılın ilk karıydı bu. Her yer ve her şey bembeyazdı. Ağaçlar gelinliğini giyinmiş, toprak ak pak bir yorgan çekmişti sanki üstüne. Bütün gece yağmıştı. Sabah kalkıp perdeyi açtığında karı gören Cemre sevinçten çığlık attı. Bir an önce çıkabilmek için çabucak hazırlandı. Zeynep çağrı atınca da çıktı. Bu aralarında bir işaretti. Demek ki Zeynep’te hazırdı. Hemen çıktı evden. Köşede Zeynep’i görür görmez bağırmaya başladı:
    _Zeyneeep kara bak kızım ya süperrr!
    _Dondum Cemre hadi koş.
    _Tamam geldim işte. Çok eğlenceli geçecek bugün.
    Gülüşerek beraber yürümeye başladılar. Yolda hiç rahat durmadılar. Kar toplarından kaça kovalaya giderken, okula da yaklaşmışlardı. Saate baktıklarında geç kaldıklarını fark ettiler. Koştura koştura derse yetiştiler. Dersten sonra teneffüse çıktıklarında tanıdık tanımadık herkes Cemre’nin yüzüne bakıp sırıtıyordu. Birkaç kişi gelip pencereye koş demiş, ne penceresi demeye kalmadan gitmişti. Merve vardı yanında:
    _Merve ne diyor bunlar Allah aşkına? Ne penceresi, hangi pencere?
    _Bende anlamadım ki canım. Hadi yukarı çıkıp bakalım.
    Yukarıya çıkarken Sude’yle karşılaştılar. ‘ Cemre koş, sana bir şey göstereceğim.’ diyip kolundan çekiştirmeye başladı. U şeklindeki binanın iç tarafına bakan bir pencereye götürdü. Aşağıya baktığında Mert’i gördü. Onun gözleri pencerelere toplanmış insanlar arasında Cemre’yi arıyordu zaten. Bulduğunda yine garip garip bakıp gitmişti. Önce anlamadı Cemre ne olduğunu. Sonra dikkatini aşağıya verince anladı. Hiç çiğnenmemiş karın üzerinde kocaman SENİ SEVİYORUM yazıyordu. Gayri ihtiyari gülümsedi. Deli bu çocuk diye geçirirken içinden telefonuna mesaj geldi. ‘Delirdiğimi düşünebilirsin. Ama seni gördüğümden beri aklım değil sadece kalbim çalışıyor. Onunda pek düzenli çalıştığı söylenemez, seni gördükçe tekliyorSeni gerçekten seviyorum. Biraz konuşabilir miyiz? Lütfen! ’ Ne yapacağını şaşırmıştı artık Cemre. Yok demek zor geliyordu artık. Onu incitmekten korkar olmuştu. Bunları düşünürken cevabını çoktan yazmıştı.’ Tamam’
    O öğle arası okulun bahçesinde konuştular. Ama ne Cemre’de nede Mert’te değişen bir şey olmuştu. Biri aşkından biriyse inandığı değerlerinden vazgeçmiyordu inatla.

    Kış geçmiş karlar erimişti. Cemrenin toprağa düşme zamanı gelmişti çoktan. Bununla birlikte ölü toprak hayat bulmuştu. Cemre toprağa düşünce hayat bulan sadece toprak olmamıştı. Bütün doğa hatta insanlar bile yeniden doğmuşçasına canlanmıştı. Nasılda uyum sağlıyordu insanoğlu doğaya. Kışla sessizleşiyor, baharla kıpır kıpır oluyordu. Mert ise kışın getirdiği sessizliği koruyordu hala. Onun baharı Cemre’ydi. Onu görebilmekti tek mutluluğu. Şimdiden okul bitince onu görmeden nasıl yaşayacağını düşünüyordu. Ne olurdu sanki inat etmese. Bir umudu olsa, arada bir görebilse yetecekti. Çok şey mi istiyordu ki ondan? Şimdiyse uzaktan uzağa izliyor, arada bir mesaj atıyordu. Bazen dayanamıyordu her an artan ama hiç azalmak bilmeyen bu sevdaya. Erkekler ağlamaz diyen Mert ağlıyordu artık sessiz ve kimsesiz bulduğu her köşede. İçine kan olup akan yaşlar gözlerinden boşalınca rahatlıyordu biraz daha. Öyle gecelerden biriydi. Uyuyamıyor, uyumakta istemiyordu. Rüyalarında bile rahat bırakmıyordu onu bu lanet olası aşk. Her sabah onu ilk gördüğü o an ile uyanıyordu uykusundan. Nasıl olupta bu kadar bağlandığını bir türlü anlayamıyordu. Dayanamayıp bir sigara yaktı yine. Bir yandan da eline telefonu aldı. Uzunca bir süre bir şeyler yazdı ve Cemre’ye gönderdi.
    Cemre de uyuyamamıştı o gece. Pencerenin önüne oturmuş dışarıyı izlerken müzik dinliyordu. Telefonu çalınca sıçradı birden. Alıp baktı. Mert’in numarasıydı. Henüz kayıtlı bile değildi. Mesajı açıp okumaya başladı. ‘ bir ömür seyre dalsam o kara gözlerini, yine söndüremezsin bu aşk ateşini. Gözlerimin günahıdır bir an gözlerine dalmak. İşte bunun bedelidir uğrunda bir ömür yanmak.’
    Dakikalarca düşündü Cemre ne cevap yazacağını. Yazıp yazıp siliyordu. Ama bir türlü diyecek bir şey bulamıyordu. Ne diyebilirdi ki? Henüz kendine bile itiraf edememişken nasıl diyecekti bende seni seviyorum diye. Hem dese ne değişecekti ki. Offf Rabbim yardım et bana diye yakardı. İyice daralmıştı, pencereyi açtı. Yağmur yağıyordu. Zifiri karanlıktı dışarısı ve sicim gibiydi yağmur. Toprak kokusu yayılmıştı her yana. Daha iyi alabilmek için hayatında en çok sevdiği bu kokuyu, iyice ciğerlerine çekti gibi havayı.
    Mevsimlerden en çok ilkbaharı severdi. Yağmur ve bu toprak kokusu çok rahatlatmıştı onu. Yüzüne bir tebessüm kondurup pencerenin kasasına oturdu. Yağmuru izliyordu. Sonra eline telefonunu alıp içinden ne geliyorsa yazmaya karar verdi. Bir süre mesajlaştılar:
    _Yağmur yağıyor görüyor musun?
    _Evet, yağmuru izliyorum bende.
    _Canım sıkkındı biraz önce. Yağmuru görünce penceremi açtım. Toprak kokusunu çektim içime. Bütün sıkıntımı aldı. Seni düşündüm sonra. Acaba ne yapıyordur diye. Senin derdine çare olamam. Ama arkadaşın olarak derdini paylaşabilirim. Ben çok mutluyum şu an bu muazzam kokuyu içime çekerken. Pencereni aç derin bir nefes al ve sende benim mutluluğumu paylaş.
    Cevap gelmemişti Mert’ten. Uyudu herhalde diye düşündü Cemre. Yağmur kesilmemişti, hala aynı hızla devam ediyordu. Cemre de aynı hayranlıkla izlemeye devam ediyordu. Bir karartı belirdi gibi geldi aşağıda. Mesaj geldi sonra. Tabi ki yine Mert’ti. ‘Aşağı bak.’ yazıyordu. Dikkatlice baktı Cemre. Şok olmuştu. Mert’ti aşağıdaki karartı. Bardaktan boşanırcasına yağan yağmurun altında öylece durmuş Cemre’ye bakıyor bir yandan da telefonu elinde arıyordu. Cemre telefonu açınca konuşmaya başladı:
    _ Seni seviyorum Cemre. Sevdam yağan şu yağmur tanelerinden daha çok.
    _Çok ıslandın git artık.
    _Sabaha kadar ıslansam da fark etmez. Seni görüyorum ya bu yeter bana.
    _Git artık evine Mert. Hasta olacaksın. Neden anlamıyorsun beni? Üzmek istemiyorum seni ama olmaz. Vazgeç artık. Unut. Daha güzellerini daha iyilerini bulursun. Ne var bende bu kadar vazgeçilmez olan?
    _Var mı senden daha güzel ya da daha iyisi? Sen benim en güzelim en vazgeçilmezimsin. Senin sevginle yanmak bile güzel. Lanet etsem de kimi zaman, kör olupta görmeseydim o güzel gözlerini desem de yalan hepsi. Ben seni sevmeyi de, sensizliği de sevdim. Seni özlemeyi, hasretinden küllere dönmeyi de sevdim. Vazgeçmem sevdamdan ama dayanamam üzülmene. Doya doya bakayım son kez o gül yüzüne, kara gözlerine. Bir daha rahatsız etmem seni. Gözlerindeki ışık hiç sönmesin. Hoşça kal!
    Kapandı birden telefon. Mert konuşurken ağlamamak için zor tuttu kendini Cemre. Aşağıya baktığındaysa Mert zaten ağlıyordu. Tutamadı kendini daha fazla Cemre. Hemen içeri girdi ve hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Hayatında ilk defa bir erkeğin ağladığını görüyordu. Daha kötüsü sanırım hayatında ilk defa âşık olmuştu. Onu öyle görmek ciğerine işlemişti Cemre’nin. Günlerce toparlayamadı kendini. Her zaman etrafında görmeye alışkın olduğu Mert hiç dolaşmıyordu artık çevresinde. Okul çıkışlarında arkasındanda gitmiyordu. Günler geçiyor tek bir mesaj olsun atmıyordu. Sudan çıkmış balık gibi hissetmeye başlamıştı Cemre. Her geçen gün daha da içine işliyordu ona duyduğu sevgi. Alışkanlık işte diye geçiştirmeye çalışıyordu. Görmezsem unuturum diyordu ama olmuyordu. Gözü hep onu arıyordu okulda. İyi olduğunu bilse hiç üzülmeyecekti aslında. Ama korkuyordu. Son halini unutamıyordu. Bir ihtimal daha vardı tabi. Unutmuş olabilir miydi? Yalan olabilir miydi onca şey? Keşke diyordu içinden, acıdan kıvranmasındansa unutmasını tercih ederim.

    Artık acı çekme sırası Cemre’deydi. Aklından bir türlü atamıyordu onun hayalini. Düşünüyordu. Mert hep gözlerini anlatıyordu Cemrenin. İlk görüşte âşık olmuştu gözlerine. Cemre’yse zamanla sevmişti. Bakışlarının içtenliğine, temizliğine âşık olmuştu. Mert’in cismine değil, yüreğine sevdalanmıştı. Kimselere anlatamıyordu. Ne bir arkadaş nede bir dost. Arada bir dalıp gidiyor, Zeynep’le Merve soruyorlardı ne olduğunu. Ama bir türlü itiraf edemiyordu. Kabullenmek istemiyordu. Merve biraz anlamış gibiydi. Bir gün öğle arası yalnız kaldıklarında sordu Cemre’ye:
    _Cemre neyin var senin? Çok durgunsun son zamanlarda.
    _Sana öyle gelmiştir canım, iyiyim bir şeyim yok.
    _Mert aramıyor mu artık? Onu da göremiyorum kaç zamandır.
    _En son konuşmamdan beri aramıyor. Anladı sonunda.
    _Neyi anladı?
    _Onu sevmediğimi ve sevemeyeceğimi.
    _Emin misin? Seviyorsun bence. Artık aramadığı içinde üzülüyorsun şu anda.
    _Saçmalıyorsun Merve.
    _Neden kızıyorsun Cemre. Belli halinden, tavrından. Adam akıllı aşık olmuşsun işte. Neden inkar ediyorsun ki?
    _Müneccim misin kızım sen? Nerden uydurursun böyle şeyleri bilmem ki. Sil kafandan bu saçmalıkları. Kimseye âşık falanda değilim ben. Sadece üzülüyorum onun için o kadar. Kafandan hikayeler uydurma bir daha. Zaten canım burnumda, iyice sinirimi bozma benim.
    _Aman tamam kızım ya. Dövseydin birde istersen. Sen devam et böyle inat etmeye. Mert içinde söylemiştim, o zamanda kızmıştın. Bak haklı çıktım. Sen ört bas etmeye çalışıyorsun ama anlarım ben. Bakışın, duruşun bile değişti. Böyle miydin sen önceden? Yerinde duramazdın, gözünün içi gülerdi hep. Işığın söndü, rengin bile bembeyaz.
    _Ay içimi kararttın iyice Merve. Hayal görüyorsun sen, yok öyle bir şey. Gayet iyiyim ben. Hadi sınıfa gidelim çaktırmadan. Sıraya falan giremem şimdi hiç.
    _E hadi gidelim bari. Senin keçiler indi dağdan yine baksana. Şimdi biri bir şey der sen bu sinirle hocalara da sararsın.
    _Sen bugün her şeyi ne kadar abartıyorsun Merve ya. Sinir ettin beni. Konuşmada gidelim sessizce.
    _Tamam, söylenme geliyorum işte.
    Sınıfa gittiklerinde birkaç kişi daha oradaydı. Dersin başlamasına neredeyse yarım saat vardı. Biraz havadan sudan konuştular. Git gide daralıyordu Cemre. Belli etmemeye çalışıyordu ama boğulduğunu hissediyordu artık. Merve’nin sözleri de iyice tuz biber olmuştu. Daha fazla duramadı yanlarında:
    _ Ben gidiyorum arkadaşlar. Daraldım.
    Sonra Merve’ye döndü:
    _ Derse girmeyeceğim Merve. Biraz dolaşıp eve giderim. Hiç çekemem şimdi Namık Hoca’yı. Benle uğraşmadan duramaz şimdi o.
    _Tamam, hadi git sen. İyi görünmüyorsun zaten. Dinlen güzelce yarın seni böyle görmeyeyim.
    Gülüşüp sarıldılar:
    _Tamam kuzum. Kusura bakma bugün biraz heyheylerim üstümdeydi. Alınmadın bana değil mi?
    _Yok canım benim. Olur arada böyle. Takma kafana hiç bir şeyi. Dediğim gibi yarına toparlanmış gel, böyle leyla gibi değil.
    _Tamam, hadi öptüm.
    Okuldan kendini zor attı dışarıya Cemre. Yalnız kalmaya ihtiyacı vardı. Ne kimseyi görmek ne de kimseyle konuşmak istiyordu. Bir an önce bahçeden de çıksa başka bir şey istemiyordu. Sonra ayakları nereye götürürse oraya gidecekti. Öyle de oldu. Nereye gittiğinin ve ne yaptığının farkında olmadan saatlerce dolaştı. Sanki çok değerli bir şeyini kaybetmiş zavallı biri gibi dolaşıyordu. Yağmur başlamıştı. Yağmurla birlikte irkildi. Nerede olduğunun bile farkında değildi. Nasıl gelmişti, kaç saattir yürüyordu, hiçbir şey bilmiyordu. Etrafına bakındı iyice. Daha önce hiç görmediği yerlerdi. Ama Karlıdağ küçük yerdi. Mutlaka tanıdık bir yerlere çıkardı biraz bakınırsa. Yanından geçen birine nerede olduklarını sordu, sanki yabancıymış gibi. Evden epeyce uzaktaydı. Bir süre sonra yolu buldu ve evine gitti. Sırılsıklam olmuştu. Annesinin ve ablasının sorularına aldırmadan yatağına gömüldü. Uyumak, hiç bir şey düşünmeden hep uyumak istiyordu. Aklına Necip Fazıl’ın bir şiiri geldi uyumak deyince. Çok severdi Necip Fazıl’ı. Hayranlıktan öte, idolüydü Necip Fazıl. Şiirlerinin büyük bir kısmını ezbere bilirdi. Yatağının içinde yorganı kafasına çekmiş o muazzam mısralardan mırıldanıyordu:

    İki yıldız arası göğe asılı hamak …
    Uyku, uyku… Zamansız ve mekansız, uyumak.
    Uyumak istiyorum; başım bir cenk meydanı
    Harfsiz ve kelimesiz düşünmek Yaradanı!
    İlgisizlik, her şeyden kesilmiş ilgisizlik;
    Bilmeyiz ki, en büyük ilme denk bilgisizlik.
    Usandım boş yere hep gitmeler gelmelerden;
    Bırakın uyuyayım, yandım kelimelerden!
    Göz kapaklarımda gün, kapkara bir kızıllık;
    Kulaklarımda tarihin çıkrık sesi bin yıllık.
    Bir yurt ki bu, diriler ölü, ölüler diri;
    Raflarda toza batmış peygamberden bildiri.
    Her gün yalnız namazdan namaza uyanayım;
    Bir dilim kuru ekmek; acı suya banayım!
    Ve tekrar uyuyayım ve kalkayım ezanla!
    Yaşayadursun insan hayat dediği zanla…
    Dedi ve kapandı yorgunluktan bitap düşen gözleri. Günler günleri kovalıyordu. Her gün bir sızıyla uyanıyordu kâbuslarla dolu uykularından. Her gün biraz daha bitap düşüyordu yüreği. Kimseler anlamasın diye, yüzüne sahte bir gülücük kondurup çıkıyordu sabahları evden. Kendini daha çok gezmeye tozmaya vermişti artık. Hep bir şeylerle uğraşıyor, onu unutturacağını düşündüğü ne varsa yapıyordu. Ama nafile. Öyle bir yer edinmişti ki kalbinde ve zihninde, bir an olsun uzaklaştırabilmek mümkün değildi.
    Birkaç defa karşılaşmışlardı ama hemen gözlerini kaçırıyordu Mert. Üzgün ve çok kırgındı. Hüznüne hüzün ekleniyordu sanki her geçen gün. Unutamıyordu bir türlü Cemre’nin söylediği sözleri. Zehirli bir ok gibi saplanmıştı kalbine o gece duyduğu o sözler. Ciğerinden bir parça kopmuşçasına canı yansa da aramıyor sormuyordu artık. Okulda sınıftan çıkmıyordu karşılaşmamak için. Ama yinede özlemine dayanamıyor, o fark etmeden uzaktan uzağa izliyordu sevdiğini. Okuldan mezun olmasına çok az kalmıştı. Son günleriydi hatta. Herkes izin alacaktı ders çalışmak için, gelmeyeceklerdi son sınıflar. Ama Mert Cemre’yi uzaktan bile olsa görmeden nasıl dayanacaktı ki? Günler geçiyor, birer ikişer azalıyordu arkadaşları. Ama o her sabah kalktığında istemese de ayakları okula sürüklüyordu onu. Böylece son güne kadar gitti okula. Cemre farkında değildi ama her an izliyordu onu. Son gündü artık. Okulun son günü. Ama Mert için dünyanın sonu gibiydi. Nasıl nefes alacaktı onu görmeden. ‘Allah’ım dayanamıyorum al şu canımı artık n’olur. Onsuz geçirdiğim her an ızdırapken, şimdi birde uzaktan bile göremeden nasıl yaşayacağım. Bugün son gün. Onunla aynı istikamette yürüyebileceğim son gün bugün.’ diye içi kan ağlayarak çıktı evden. Ayakları Cemre’nin evine götürmüştü onu. Uzakta bir köşede çıkmasını bekledi. Bir sigara yakmıştı ki Cemre’nin çıktığını gördü. İleride bekleyen Zeynep’in yanına gitti ve beraber yürümeye başladılar. Arkalarından gidiyordu Mert’te. Bütün gün Cemre’ye fark ettirmeden peşinden dolaştı durdu. En son merasim ve karnelerin dağıtılmasından sonra hocalarla helalleşti Mert. Vedalaşanlar, sarılıp ağlayanlar vardı bahçenin ortasında. Kalabalığın içinde Cemre’yi arıyordu Mert’in gözleri. Göremeyince korkmuştu, evine mi gitmişti yoksa? Tam o sırada arkasından gelen bir sesle irkilip döndü:
    _Mert!
    Cemre’ydi bu. Dönüp baktığında gözlerine inanamadı. Dili tutulmuş gibiydi. Cevap veremedi. Öylece bakıyordu sadece karşısında duran o kara gözlere. Bir daha görebilecek miyim acaba diye içlendi yine. Cemre tekrarladı:
    _Mert iyi misin?
    _Pardon dalmışımda. İyiyim ben ama sen çok iyi görünmüyorsun. Hasta mısın yoksa?
    Hemen telaşlanmıştı Mert. Ama Cemre sakindi:
    _Hayır iyiyim ben Mert, telaşlanmana gerek yok. Vedalaşmak için geldim sadece. Bir de …
    Susmuştu Cemre. Devam etti Mert:
    _Bir de ne?
    _Bir de helalleşmek istedim. Bana hakkını helal edebilecek misin Mert?
    _Tabiî ki de helal olsun Cemre. Neden etmeyeyim ki? Asıl sen helal et hakkını. Rahatsız ettim, üzdüm seni.
    Kaşları çatılmıştı Cemre’nin Mert bunları söyleyince:
    _Rahatsız etmedin sen hiç beni. Ama üzüldüm sadece. Seni üzdüğüm için üzüldüm.
    _Boş ver beni Cemre’m. Sen üzülme o yeter bana.
    _Seni tanıdığım için çok mutluyum. Hakkım sonuna kadar helal olsun. Benden daha iyilerine layıksın. Ömrümün sonuna kadar dualarım seninle olacak. Mutlu olman, iyi olman için.
    Acı acı gülümsedi Mert:
    _Senden daha iyileri mi? Dediğin gibi olsun. Ama şunu bil ki; şu gözlerim bir başkasını sevemez artık, ömrümün sonuna kadar tek duam sen olacaksın. Kendine çok iyi bak. Hep böyle kal, benim seni sevdiğim gibi. Hoşça kal Cemre’m!
    _Hoşça kal Mert.
    Arkasını döndü ve gitti Mert. Cemre’nin Mert’i bu son görüşüydü. O yaz hiç haber alamadı ondan. Sonra yurtdışına gittiğini duydu. Nedenini niçinini öğrenememişti. Bir parçasıydı artık Mert onun. Aklına da kalbine de mıhlanmış gibiydi. Onun hayaliyle yaşıyordu. Sesi kulaklarında çınlıyordu her gece. ‘Hoşça kal Cemre’m!’

    Mertle son konuşmalarının üstünden tam üç sene geçmişti. Üç sene boyunca hiç değişmemişti Cemre’nin duyguları. O eski Cemre’den eser kalmamıştı. Şımarık, kendini beğenmiş… Bütün sıfatlarını almıştı Mert ondan. Tek bir sıfat kalmıştı hakkıyla taşıyabildiği. Âşık! Gelmiş geçmiş bütün âşıklardan daha da âşık. Hasretini, sevdasını kalbine gömmüş; senelerdir yüreği cayır cayır yanan ve bir nebze olsun ferahlığı yalnız onun hayalinde bulan bir âşık.
    Okul bitmiş üniversite sınavlarına girmişti Cemre. Rabbinden ve ettiği dualardan aldığı güç olmasa çoktan geçmişti canından. Hiç bir şeyden zevk alamaz yüzü gülmez olmuştu. Allah’ın huzurunda huzur bulabiliyordu sadece. Bir tek onunla dertleşiyor, ona anlatıyordu çektiği ızdırabı. Saatlerce ağlıyor, yakarıyordu: ‘ Rabbim ölüyorum yardım et! Her an her saniye bin kere ölüyorum. Seneler geçti ama bu ateş sönmedi. Cehennem ateşi gibi yaktı, dağladı gönlümü. Allah’ım çok seviyorum. Çok özlüyorum. Bir haber, bir iz olsun ona dair. Yeter ki iyi olduğunu bileyim. N’olur yardım et!.’ Sabah ezanları okunuyordu dua ederken, yine bütün gece ağlamıştı. Kalkıp abdest alıp namazını kıldı. Birden bir huzur doldu içine. Sanki milyonlarca yıldır yanmaktaydı yüreği ve birden serin bir su serpilmişti. Penceresini açıp içine çekti mis gibi havayı. Yine pencerenin kasasına oturup güneşin doğuşunu seyredecekti her zaman ki gibi. Aşağıya kaydı bir an gözleri. Biri oturuyordu kaldırımda. Gördüğüne inanamadı. Mert’ti oracıkta oturmuş sigara içen. Hayal gördüğünü sanıp gözlerini ovuşturdu. Evet oydu. Üç sene olmuştu görmeyeli, çok değişmişti. Omuzları çökmüş, yüzündeki çizgiler iyice belirginleşmişti. Sigarayı onun gibi içen birini hiç görmemişti. Öyle bir çekiyordu ki içine, geri nefeslendiğinde duman çıkmıyordu. Ağlamaya başladı sevinçten Cemre. Hayatında hiç böyle bir mutluluk yaşamamıştı. Kalbi duracaktı sanki. Çığlık atmamak için zor tuttu kendini. Eli ayağına dolaştı birden, aşağı düşecekti neredeyse. Hemen içeri atladı pencereden. Aklı durmuş, kalbiyse sanki göğsünden ayrılmak istercesine hızla çarpıyordu. Ne yapacak ne diyecek bilmeden koşmaya başladı. Evin kapısından nasıl çıkıp merdivenleri üçer beşer atlayarak nasıl indiğini bilemedi. Apartmandan hızla kendini dışarı atıp Mert’in yanına yürümeye başladı. Yanına vardığında ne diyeceğini bilemedi. Dili tutulmuştu sanki. Mertse henüz fark edebilmişti Cemre’yi. Kafasını kaldırdı ve işte yine Cemre’nin yüreğini yakıp kavuran, içine işleyen o bakışlar. Sanki o an zaman durmuştu. Her yer karardı ve bütün sesler sustu. Kim bilir ne kadar zaman öylece bakakaldıktan sonra Mert’in titreyen dudaklarından bir şiir dökülmeye başladı:

    Gün senden ışık alsa da bir renge bürünse
    Ay secde edip çehrene yerlerde sürünse
    Her şey silinip kayboluyorken nazarımdan
    Yalnız o güzel gözlerinin nuru görünse

    Ey sen ki kul ettin beni onmaz yakışınla,
    Ey sen ki gönüller tutuşur her bakışınla
    Hançer gibi keskin ve çiçekler gibi ince
    Çehren bana uğrunda ölüm hazzı verince

    Gönlümde ki azgın devi rüzgarlara attım
    Gözlerle günah işlemenin zevkini tattım
    Gözler ki aynasıdır sende ilahın
    Gözler ki senin en katı zulmün ve silahın

    Vur şanlı silahınla gönül mülkü düzelsin
    Sen öldürüyorken de, vururken de güzelsin
    Bir başka fusun fışkırıyor sanki yüzünden
    Bir yüz ki, yapılmış dişi kaplanla hüzünden

    Hasret sana, ey yirmi yılın taze baharı
    Vaslınla da dinmez, bağrımda ki ağrı
    Dinmez! Gönlümün, aşkın sesidir bu
    Dinmez! Ebedi özleyişin bestesidir bu!

    Hasret çekerek uğruna ölmek kolaydı
    Görmek seni ukbadan eğer mümkün olsaydı
    Dünyayı boğup mahşere döndürse denizler
    Tek bendeki volkanları söndürse denizler!
    İkisi de ağlıyordu artık. Cemre bu kez mutluluktan ağlıyordu. Üç sene sanki üç asır gibi gelmişti ona. Senelerden sonra ilk defa nefes alıyordu sanki. Ne kadar da güzel gülümsüyordu Mert, gözünden akan yaşların farkında bile değildi sanki. Cemre’yi görmeden geçen yılların özlemiyle gözünü kırpmadan bakıyordu ona. ‘Ağlama n’olur!’ diyebildi sessizce. ‘Bak ben geldim. O güzel gözlerini görmeye geldim!’ Hıçkıra hıçkıra ağlıyordu Cemre. Hala inanamıyordu. Sesini duyduğuna, içini ısıtan bakışlarını gördüğüne inanamıyordu. Öylece ağlıyordu sadece. Durduramıyordu bir türlü gözyaşlarını. Mert dayanamadı daha fazla Cemre’nin ağlamasına: ‘Ağlama sevdiğim, n’olur ağlama! Senin gözyaşın akmasın diye kanımı akıtırım ben. Sen yeter ki ağlama! ‘ diyerek gözyaşlarını sildi Cemre’nin. Ama elleri hala yanaklarındaydı, bir türlü bitmiyordu gözünden akan yaşlar. Tam o sırada Mert’in ellerini yanaklarından alıp sımsıkı tuttu Cemre. Mert heyecandan titriyordu. Rüyada olduğunu sandı bir an. Evet, ancak rüya olabilirdi bu. Gerçek olması imkansızdı. Cemre de sevmişti onu demek. O da özlemişti. Cemre Mert’in ellerini daha da sıkı sıkıya tuttu ve gözlerini Mert’in gözlerine çiviledi:
    Bundan tam üç sene önce
    Karanlık gibi çöktü sevdan yüreğime.
    Acıdan kıvranarak, yüreğim kavrularak;
    Leyla gibi sevilirken
    Mecnun gibi başımı alıp gitmek istercesine sevdim seni.
    Milyon kere tatmışken ölüm acısını
    Hiçte yabancısı olmadığım ölüme
    Düğünüme koşar gibi koşmak istedim.
    Sen gitmiştin
    Ve giderken koca bir yalnızlığa bırakmıştın yerini.
    Sevdan karda bile yandırdı yüreğimi
    Terk edişini düşünmek ağustosta titretti bi çare gönlümü.
    Neler geçip gitti de şu hayatımdan
    Bir sendin kalbimin sultanı
    Ben bir senden vazgeçemedim
    Ben bir seni böylesine yürekten sevdim.
    Öylesine yanık bir sevda ki bu;
    Haykırsam dağlara,
    Kıyameti bekleyebilirler miydi paramparça olmak için,
    Başımı kaldırsam da göklere haykırsam;
    Yüreğimin ateşini söndürmek için sonsuza kadar gözyaşı dökerdi bulutlar
    Peki söndürebilirler miydi sanki bin yıldır yanan bu sevda ateşini
    Hangi ilaç derman olur kalbimdeki bu eyyubi yaralara
    Kim anlayabilir ki;
    Çilemi, kederimi, hüznümü,
    Yüreğimi parçalayan bu büyük aşkı kim anlayabilir ki senden başka
    Kim tek başına bu kadar büyük yaşayabilir sevdasını.
    Hasretini yaşarken gözlerinin; hayalini düşleyerek sevdim ben seni…

      Forum Saati Cuma Mayıs 26, 2017 11:16 am