Giresun Üniversitesi Türkçe Topluluğu

Türkiye'den erişim engeli nedeniyle yeni adresimiz: turkcetoplulugu.weebly.com

Nar Ağacı
Nazan Bekiroğlu
(%25 İndirimle)
Beyaz Türkler K.
Alev Alatlı
(%25 İndirimle)
turkcetoplulugu.weebly.com Topluluğumuzun yeni adresi
Kendini Açma
B. Çetinkaya

    BAŞARININ YOLU

    Paylaş

    1001100043

    Mesaj Sayısı : 1
    Kayıt tarihi : 18/11/10

    BAŞARININ YOLU

    Mesaj  1001100043 Bir C.tesi Ara. 18, 2010 9:52 pm

    Güneş yeşilin bin bir tonu olan tepelerin ardından yavaş yavaş doğmaya başlıyordu. Ben ise sıcak yatağımda yatmış uyuyordum. Öyle çok uykum vardı ki bir bilseniz? Uykumun çok olmasının sebebi ise dün tarlada çok çalışmamdı. Annem odaya girerek
    - Ramazan hadi oğlum kalk tarlada işlerimiz var. Kahvaltımızı yapalım ve hemen gidelim.
    - Anne ben bugün tarlaya gelmesem çok uykum var.
    - Hadi oğlum öğlene kadar işimiz var geldikten sonra uyursun.
    Zorlada olsa o sıcak yataktan kaktım ama hala ayakta uyuyorum. Lavaboya gidip elimi yüzümü yıkadım ve içeriye girdiğimde annem çoktan kahvaltıyı hazırlamıştı bile…
    Yere serilen sofrada fırından yeni çıkmış buğday ekmeği, yanında tereyağı, vişne reçeli, köy peyniri ve zeytin vardı. Annem ise küçük ince belli çay bardaklara çayları koymaya başlamıştı. Babam ise çoktan üstünü başını giymiş sofranın baş köşesine oturmuştu.
    Bende hemen sofraya oturdum ve o fırından çıkan sıcak ekmekten bir parça alıp tereyağı içine sürüp yemeğe başladım. Ondaki o lezzet bir başka oluyor doğrusu
    Hemen kahvaltımızı yatık ve annemle birlikte tarlanın yolunu tuttuk. Babam ise hayvanları ahırdan çıkarıp onları dağa götürmeye çalışıyordu. Tarla evimize yaklaşık iki kilometre ilerideydi. Tarla yolunda bulunan o yeşil dağlardan gelen bütün köylünün ihtiyacını sağlayan bir çeşme vardı. Bu çeşmenin adı Çobankaya Çeşmesi’ydi. Çok meraklı olduğumdan anneme bu çeşmeye neden Çobankaya Çeşmesi adının verildiğini sordum.
    - Bir dur oğlum anlatırım sonra.
    - Hadi anne anlat ne olursun
    - Tamam. Anlatacağım şu ellerimizdeki mısırları tarlaya geçirelim iki soluklanalım.
    - Tamam. Anne
    Tarlaya ekmek için yaklaşık olarak elli kilograma yakın mısır vardı. Kim bilir bu elli
    kilogram mısır çuvalının içinde ne kadar mısır tanesi vardı. Belki elli bin belki yüz bin.
    Ben buları düşünürken sonunda yol kenarında bulunan az eğimi olan Çoban kaya Çeşmesi’nden gelen suyun önünden geçtiği yaklaşık olarak üç dönüme yakın olan tarlamız geldik. Tarlanın kenarın bulunan iki tane irice palamut ağaçlarının altına oturduk. Biraz dinlendikten sonra annemin kucağına yatarak bu hikâyeyi anlatmasını söyledim. Annem ise bu hikâyeyi anlatmaya başladı.
    Bir tarih Uludağ’ın şu yada bu yamacında yeşilliklere gömülmüş bir kulübecik varmış. İçinde de bir ihtiyar anne ve çoban bir genç oğlu varmış. Çoban gencinde sarı bir ineği bu ineğinde bir memesinden süt, bir memesinden bal akarmış. Altın saçlı uzun boylu genç çoban bir gün ahıra sarı ineğin yanına inmiş. Sütünden ve balından almak için. Bu sırada derinden inler gibi dokunaklı bir ses duymuş.
    - Çoban, çoban! Ha geldim ha geliyorum. Ağlayarak mı geleyim, çağlayarak mı? Demiş.
    Genç çoban ürpermiş, titremiş, soğuk soğuk terler dökmüş ve koşa koşa annesinin yanına gelmiş ama çoban hüngür hüngür ağlıyormuş. Başından geçenleri annesine bir bir anlatmış.
    Annesi:
    - Bu ses boşuna değil var bir hikmeti. Bir daha duyarsan cevap ver. Bakalım ne olacak demiş.
    Genç çoban ertesi gün korka korka ineğin yanına inmiş. Çevresine bakmış kimsecikler yok… Derken bir uğultu bir gürültü aynı ses
    - Çoban, çoban! Ha geldim ha geliyorum. Ağlayarak mı geleyim, çağlayarak mı? Demiş.
    Çoban zorda olsun toparlamış kendini ve
    - Çağlayarak gel. Demiş.
    Bunun üzerine kayalar çatlamış, taşalar yarılmış. Bir su bir su çoğalmış ki köpük köpük önünde durulmaz olmuş. Çoban bu suya kapılmış ve hayatını kaybetmiş.
    O gün bu gündür oğlum bu su dağdan buraya kadar gelmektedir. Köylüde bu suyu herkesin kullanabilmesi için bir çeşme yapmış ve adını da Çobankaya Çeşmesi vermişler.
    Annem bu hikâyeyi anlattıktan sonra dünden tarlaya ekmeye başladığımız mısır tohumlarını bugünde ekmeye başladık. Annem kazmayı toprağa vurarak çukurlar açıyor. Ben ise belime bağlamış olduğum torbanın içinden birkaç tane mısır tanesini bu çukurlara atarak üstünü kapatıyorum. Böylece annemle birlikte çok hızlı iş çıkarıyorduk. Annemin Öğlene biter dediği iş akşamı bulmuştu.
    Eve geldiğimizde babam hayvanları dağdan getirmiş, sobayı yakmış, yemekleri sobanın üstüne koyarak onları ısıtıyordu.
    - Kolay gelsin baba
    - Sağol oğlum.
    Hemen içeri koşarak iş elbiselerini değiştirdim. Elimi, yüzümü yıkayarak babama yardım ettim. Hep birlikte sofrayı hazırladık ve bir güzel karnımızı doyurduktan sonra bir güzelde üstüne demli çay içtik.
    Yorgunluktan çekyatın üstüne doğru uzanmıştım ki orada öyle uyuya kalmışım. Babam beni alıp yatağıma götürmüş hiç haberim bile olmamıştı.
    Ertesi sabah güzel bir uyku çektikten sonra uyandım. Babam havyaları tekrar dağa otlatmaya götürmüştü. Kahvaltımı yaptım ve arkadaşlarımla buluşmak için etrafı demir parmaklıklarla korumaya alınmış, koca çınar ağacının bulunduğu köy meydanına geldiğimde arkadaşlarım köy kahvehanesinin bahçesinde oturduklarını gördüm ve yanlarına gidip çay içtim. Onlarla bir iki muhabbet ettim.
    Günlerden pazartesiydi ve okullar bugün açılıyordu. Ben daha lise bire geçmiştim. Okul hayatımda çok başarılı bir çocuktum ve öğretmenlerim tarafından çok sevilirdim. Yeşil Yurt Köy’üne yani bizim köyümüze en yakın lise yetmiş kilometre ilerideki Günece kasabasındaydı. Buradaki Osmangazi Lisesi’ne yaklaşık olarak yirmi beş yirmi altı köyden öğrenci gelmekteydi. Okula gitmek için köy meydanından servis kalkıyordu. Köyde on beşe yakın lise, otuza yakın ise ilkokul öğrencisi vardı.
    Üzerimde gri pantolon, beyaz gölek, kırmızı kravat ve kırmızı bir ceketten oluşan okul kıyafetimi bugün giymiştim. Annem ve babam beni böyle görünce çük sevindiler. Kahvaltımı yapıp köy meydanında beklemekte olan servise bindim ve benim gibi diğer arkadaşlarda servise binmişlerdi. Onlarda benim gibi çok heyecanlıydılar.
    Yetmiş kilometrelik biraz kıvrımlı, biraz bozuk etrafı yeşilliklerle dolu olan yolu yaklaşık olarak bir saat içinde bitirdik ve Günece kasabasına vardık.
    Etrafına üçer metre arayla çam ağaçları dikilmiş. Büyük bir oyun alanı, dört katlı, girişinde küçük bir bekçi kulübesi olan Osmangazi Lisesi’ne geldik. Bizim köyden olan arkadaşım Ahmet ile hangi sınıfta olduğumuzu öğrendik ve okulun bahçesinde sıraya girdik. Burada İstiklal Marş’ımızı okuduk. Müdür bey bir iki konuşma yaptı. Daha sonrada ikişerli sıralardan oluşan sınıflarımıza girdik. Sınıf mevcudu otuz ikiydi. İlk dersimize kısa boyu, hafif şişman, saçlarını yana taramış, bıyıklı sıska bir öğretmen geldi. Kendini bize tanıttı.
    - Tekrar merhaba arkadaşlar. Adım Hakan Kılıç bu seneki matematik dersinize gireceğim. Haftada dört dersimiz var arkadaşlar sizinle bu dört dersin ikisinde konu, birinde soru çözeriz. Kalan son dersimizde ise muhabbet ederiz, eğleniriz, sorularınız olursa onları çözeriz, bir sorunu olan olursa da onunla birlikte sorunların üstesinden geliriz. Şimdi de sizlei tanıyalım arkadaşlar.
    Sınıftaki herkes sırayla kendini tanıttı. Tanışma safhası bittiğinde okuldaki ilk ders bitmişti. Hoca dersten çıkmış fakat kimse teneffüse çıkmamış sınıfta oturuyordu. Sınıftakiler ilk günün heyecanın etkisiyle etrafa şaşkın şakın bakınıyordu. Tabi ki ben de şaşkın şaşkın etrafa bakıyordum.
    Zil çaldı ve ikinci ders başladı. Adını sonradan öğrendiğimiz Türkçe öğretmeni Ayşe Yılmaz’ın rahatsız olduğunu öğrendik. Dersimiz boş geçmişti ve dışarıya çıktık. İlk gün çok sıkıcıydı doğrusu kimseyi tanımadığımdan ve okula da yabancı olduğumdan tek başıma okulun bahçesinde dolaşıyordum. Dışarıda beden eğitimi dersine çıkmış öğrenciler top oynuyorlardı. Bende sahanın kenarında bulunan bankete oturarak onları seyrediyordum. İçlerinden biri vardı ki çok güzel, fırtına gibi top oynuyordu. Takımı sanki o yönetiyordu. Maç bittiğinde onun takımı galip gelmişti.
    Bu boş ders saatinde okulu epeyce bir tanıdım. Öğretmenler odasını, müdürün odasını, kantini ve daha bir çok yerini öğrendim. Ders bitiş zili çaldığında Ahmet’in yanına gittim. Okulun ilk gününün nasıl geçtiğini sordum. Oda aynen benim gibi çok sıkıcı olduğunu kimseyi tanımadığını söyledi. Ahmet’in yanından ayrıldım ve üçüncü ders girdim. Sınıfa bir yetmiş eş boyları a esmer, gözlüklü bir erkek öğretmen geldi. Hep birlikte ayağa kalktık,
    - Merhaba arkadaşlar
    - Sağol. Dedik ve yerlerimize oturduk.
    Oda öğretmen masasına gidip oturdu. Önce yoklama aldı sonra
    - Ben tarih öğretmeni Hüseyin Tanrıverdi.
    O kadar güzel bir konuşması vardı bu hocanın hemen dikkatimi çekti. Elindeki tarih kitabını gösterdi.
    - Bu yıl bu kitaptan ders işleyeceğiz herkeste bu kitaptan olmasını istiyorum arkalaşalar.
    Tahtaya bu kitabın adını ve yazarını yazdı.
    - Arkadaşlar bu ders bir şey işlemeyeceğim, önümüzdeki hafta kitaplarınızı getirdiğinizde başlarız. Şimdi serbestsiniz.
    Okulda diğer derslerimizde böyle tanışma ile geçti Ders çıkışında köy servisleri bahçesine sırayla dizilmişti. Bizim köy servisi ise sağdan yedinci sırdaydı. Çıkışta okulun giriş kapısında Ahmet’i bekledim ve onunla birlikte servise bindik ve yine o kıvrımlı, bozuk, etrafı yeşillikle dolu olan yola girdik.
    Okulumuz gündüz eğitimi olduğu için sabah saat dokuzda başlayıp saat üçte bitmekteydi. Okulun eve gelmem saat beşi bulmuştu. Evde annem yemek hazırlıyordu. Babam hayvanları otlatmadan yeni gelmişti. Hemen babama yardım ederek hayvanları ahıra soktuk ve sularını da önüne koyduk. Oklu kıyafetlerimi üstümden çıkarmamıştım.
    Baban;
    - Oğlum okul kıyafetlerini çıkarsaydın ya madem yardım edecektim.
    - Bir şey olmaz, baba
    - Sen bilirsin
    - Ee nasıl geçti okulda ilk günün anlat bakalım.
    - İyiydi baba, hocalarla falan tanıştık ama kimseyle daha arkadaşlık kuramadım. Bu nedenle de çok sıkıcıydı.
    - Daha ilk gün oğlum dur. Arkadaşlık kurarsın sonra
    - İnşallah baba
    Hayvanları ahıra soktuktan sonra babamla birlikte eve çıktık. Üstümüzü değiştirdik. Hep birlikte akşam yemeğimizi yedik ve sofrayı yine birlikte topladık. Ardından yarım saat veya bir saat geçti. Mehmet dayım ve ailesi bize misafirliğe geldiler. Onlara ikramlarda bulunduk, güzel sohbetler yaptık ve saat on bir buçuk oluyordu.
    Dayım babama;
    - Saatte geç oldu biz artık kalkalım.
    - Burada kalın yatarız.
    - Yok, sağolun biz gidelim.
    - Tamam, siz bilirsiniz.
    Onlara evin bahçe kapısına kadar eşlik ve eve girip yataklarımıza yatıp uyuduk. Çünkü sabah babam hayvanları tekrar dağa otlatmaya ben ise okula gidecektim.
    Sabah annem beni uyandırdı ve kahvaltımı yapıp köy meydanında beklemekte olan okul servisine bindim ve oklun yolunu tuttum. Okula geldik ve bugün de ilk dersimize girdik. İlk dersimiz müzikti. Dersimize uzun ince boylu, kurma bir bayan hoca girdi. Çokta sert bir hocaya benziyordu. Masasına oturdu, yoklamayı aldı ve kendini tanıttı.
    - Ben müzik öğretmeni Neslihan Güneş, evliyim bir küçük kızım var. Daha sonra bizlere
    - Müzikten hoşlanan var mı? Veya herhangi bir müzik aleti çalabilen var mı? Diye sordu.
    Sınıfın en arkasından bir çocuk
    - Hocam benim adım Ali ben bağlama çalabiliyorum.
    - İi o zaman Ali sen bir dahaki müzik dersinde bağlamanı al gel ders
    - Tamam hocam
    - Başka müzik aleti çalabilen var mı?
    Kimseden ses çıkmıyordu.
    - Herhalde yok başka. Arkadaşlar şimdilik serbestsiniz. Ben dışarı çıkıyorum, sizde çıkabilirsiniz ama koridorlarda gürültü yapmayın. Dedi.
    Sınıfa yavaş yavaş ısınmaya başlamıştım. Önümde oturan Hasan ve Ümit ile tanıştım. Hasan çok yavaş ağır ağır konuşan, sarı saçlı, mavi gözlü biriydi. Ümit ise siyah gözlü, biraz şişman, saçları siyah ama dik olan biriydi.
    Öğle arasında Ümit, Hasan, ben ve Ahmet’i de yanıma çağırarak kasabaya biraz dolaşmaya, dolaşırken de bir şeyler atıştıralım. Dedik ve okuldan ayrıldık. Okulun üç yüz metre ilerideki dönerciye gittik. Orada karnımızı döner ile doyurduk ve ayrıldık. Dört arkadaş kasabanın tarihi çarşısı olan Uzun Çarşı’yı dolaşmaya çıktık. Çarşı adındaki gibi uzun bir yolu olan eski tarihi taşların boy gösterdiği, karşılıklı eski tarihi dükkânların olduğu bir yerdi. Burada ihtiyacımız olan her şeyi bulmak mümkündü. Zamanımız kısıtlı olduğundan çarşıyı fazla gezemeden tekrar geri dönerek oklu dersimize girdik.
    Bugün okulda haftanın son dersini işledik ve dışarıda sıra olup İstiklal Marş’ımızı okuduk. Daha sonra okul servislerine binip okuldan ayrıldık. Kasabadan birkaç kilometre ayrıldık. Sonra yüksek bir sesle kulaklarımız çınlatmış sanki bomba patlamıştı. Serviste herkeste bir panik oluştu. Birinci sınıfa giden öğrenciler bu patlamanın sesiyle ağlamaya başladı.
    Servis şoförü:
    - Çocuklar korkmayın arabanın lastiği patladı. Dedi.
    Sonra aramızdaki büyük abla ve ağabeyler küçük çocukları teselli etti. Ve abradan aşağı indik. Arabanın sağ arka lastiği kabak gibi açılmıştı. Servis şoförü gerekli önlemleri alarak isletmeyi ve krikoyu çıkardı, arabanın altına krikoyu yerleştirdi ve arabayı kaldırarak lastiği değiştirdi. Tekrar servise binerek köyün yolunu tuttuk. Bugün köye her zamanki gibi aynı saatte gelmemiştik. Malum lastik patlamıştı eve gittiğimde
    Annem:
    - Neden geç kaldınız. Dedi.
    - Anne servisin lastiği patladı yolda giderken çok korktuk sanki bomba patlamıştı.
    - Peki, bir şeyiniz var mı?
    - Yok, anne herkes çok iyi servis şoförü hemen durdu lastiği değiştirdi buda biraz zaman aldı o yüzden geç kaldık
    - Tamam oğlum
    Bugün günlerden cumartesiydi okulda yoktu. Sabah erken kalkarak kahvaltımızı yapıp babamla birlikte hayvanları ahırdan çıkarıp dağa otlatmaya götürüyorduk. Köy meydanından hayvanları geçirerek kahvehanede oturan köylülere selam verdik ve hayvanları köy çıkışındaki Çobankaya çeşmesinin yanına sulamak için yapılmış kürüne götürerek onların su içmesini sağladık ve dağın yolunu tuttuk.
    Hayvanları köyden iki üç saatlik uzaklıktaki dağın arkasındaki Kirazlı yaylaya kadar götürmüştük. Buraya varmamız saat onu bulmuştu. Havadan olsa gerek karnımda öyle bir acıktı ki babama karnımın acıktığını söyledim.
    Babam:
    - Şu ileride bir su var oraya gidelim, orada suyun başında bir şeyler atıştırırız. Dedi.
    - Tamam baba
    On dakika sonra suyun başına gelmiştik. Babam heybesinden yiyecekleri çıkardı ve güzel bir sofra oluşturdu. Burada karnımızı doyurduk ve hayvanlarda biraz dinlenmiş oldu.
    Bugün kirazlı yayla da çok güzel bir hava vardı. Kasaba da arabası olan aileler buraya piknik yapmaya gelmişti. Aileler burada mangalını yakmış, sofralarını oluşturmuş afiyetle getirdikleri yemekleri yiyordu. Kimi anne de küçük çocuklarını bu temiz havada dolaştırıyordu. Benim yaşımdaki kimi çocuklarda arkadaşlık ortamı oluşturmuşlar top oynuyorlardı.
    Kirazlı yaylanın yukarısında bulunan babamın hafta sonu burada kaldığı kulübesine geldik. Babam elindeki erzakları bu kulübenin içine yerleştirdi. Bu kulübenin içinde ağaçtan yapılmış bir ranza, ortasında küçük bir odun sobası, küçük bir lavabosu ve küçük bir mutfağı vardı. Babam bu kulübeyi çok güzel şekilde yapmıştı.
    Babam:
    - Oğlum git biraz odun toplada gel akşam burada kalacağız üşümeyelim.
    - Tamam, baba balta nerede
    - Kapının arkasında
    Baltayı alıp ormana doğru yol aldım. Ormanda nerdeyse her çeşit ağaç vardı. Ama yüksek kesimlerde daha çok çam ağacı vardı. Bu ağaçlar yaklaşık üç katlı bir ev boyunda altmış, yetmiş santim civarında bir kalınlığa sahipti. Ben kışın kardan dalları kırılmış ağaçların kuru dalları budayarak sobaya girecek şekilde balta ile kestim. Ve iki saatlik odun kesme işinden sonra epey odun çıkarmıştım. Ama birde bunları kulübeye taşıması vardı. Neyse ki odunları kulübeye taşıdım ama çok yorulmuştum.
    Babam ise hayvanlar için yaptığı kulübenin ahırını temizliyordu. Hayvanlar ise kaldığımız yerin aşağısında otlanıyordu. Başlarında babamın kasabadan aldığı Sivas kangalı Karabaş duruyordu. Babam onu o kadar güzel alıştırmıştı ki hayvanlara gözü gibi bakıyordu. Karabaş insanlara asla saldırmazdı. Neyse ki bugün de kendine akşam karanlığına bırakıyordu. Kirazlı yayladaki piknik yapan aileler geri dönüyordu. Bizde bura da diğer köylerden gelen çobanlarla baş başa kalmıştık. Onlar da bizim gibi hayvanları için buradaydı. Onlarında burada kulübeleri vardı.
    Buradan güneşin batışını seyretmek çok güzel oluyordu. Babamla birlikte hayvanları ahıra soktuk ve kulübeye gelerek güzelce bir ateş yaktık. Sonrada lezzetli bir çorba pişirip babamla afiyetle yedik. Biraz dinlendikten sonra kulübenin önüne güzel bir meydan yaktık. Babam içeriden semaveri alıp geldi ve düzel bir çay demledi.
    Babam:
    - Oğlum git diğer çoban arkadaşlara haber ver gelsinler çay içelim.
    Karabaş’ı da yanıma alarak gaz lambası elimde diğer çobanlara haber verdim, sonra Karabaş’la oynaya oynaya babamın yanına geldik.
    Kulübenin içine girerek mutfaktaki çay bardaklarını ve meydan ateşinin başına geçtim. Biraz sonra diğer çoban arkadaşlar geldi. Oturduk ateşin başına başladık muhabbet etmeye. Ben çayları koyup çaban arkadaşlar dağıttım. İçlerinden sarı saçlı, uzun boylu Hasan çoban babama,
    - Halil usta kışın buraya karatavuk vurmaya gelelim
    - İyi olur.
    - Biliyorsun çok güzel eti olur.
    - Evet biliyorum.
    - O zaman kışın nasip olursa geleli
    - İnşallah
    Bu konuşmadan sonra çok meraklanmıştım. Acaba havada uçan bir kuşu nasıl vuruyorlar. Nasılda ayarlıyorlar o tüfeği kuşu vurmak için…
    Çobanlar çaylarını içtikten sonra yanımızdan ayrılıp hayvanlarının başlarına gittiler. Bende boş bardakları toparladım, onları güzel bir şekilde yıkadım. Babam da bu arada ateşi kontrol altına aldı ve sönmesini sağladı.
    İlk defa babamla birlikte dağda kalıyordum saat on ikiyi geçmişti içimde bir şey vardı ve bini sürekli ürkütüyordu. Herhalde bu ürkmemin sebebi dışarıdaki kurtların uluma sesleriydi. Çok korkmuştum, korktuğumu babama söylememiştim. Korkudan nasıl uyuduğumdan haberim bile yoktu. Sabah olmuştu. Yine güneş parlaklığıyla günü aydınlatıyordu.
    - Günaydın baba
    - Günaydın oğlum. Bugün iyi uyudun ha
    - Çok mu uyudum? Baba
    - Eh işte biraz fazla uyudun. Önemli değil. Kalkta kahvaltımızı yapalım.
    - Baba ben çayı yaparım.
    - İyi o zaman yap çayı
    - Tamam. Baba akşam şu Hasan çoban vardı ya
    - Ee
    - Hani dedi ya kışın karatavuk vururuz. Bana da nasıl vurulduğunu öğretirmisin?
    - Kahvaltımızı yapalım birkaç atış yaparız seninle
    Babam tavaya dört yumurta kırmıştı ve sofraya getirdi. Bu arda çay demlenmişti. Bende koştum çayları doldurdum ve sofraya getirdim. Temiz havada kahvaltı yapmak insanın iştahını arttırıyordu. Kahvaltımızı yaptık ve sofraya bir güzel topladık sonrada dışarı çıkarak babam kulübede asılı olan tüfeği alıp yanıma geldi.
    - Oğlum bak şimdi. Tüfeğin sapını omuz ile boynunun arasındaki boşluğa daya ve tüfeği sıkı bir şekilde tut. Şimdi birkaç atış yaparak sana göstereyim.
    - Tamam baba
    Babam tüfekle üç el ateş etti. Ormanda bir ses yankılanmıştı çok şaşırmıştım. Yanında durduğum için kulaklarım öyle bir çınlıyordu ki
    - Al oğlum gösterdiğim gibi yapacaksın
    Babam tüfeği bana verince önce ürkmüştüm, sonra cesaretimi toparlayıp babamın dediğini bir bir yaptım ve sıra ateş etmeye, tetiğe basmaya gelmişti. Derin bir nefes aldım ve havaya doğru bir el ateş ettim. Ateş ettim ama tüfek beni geri tepti ve kulağım öyle bir çınlıyordu ki. Sonra birkaç el daha ateş ettim.
    Babam:
    - Bugünlük bu kadar yeter
    - Neden? Baba
    - Mermimiz azaldı. Bakarsın karşımıza ayı, kurt, çakal çıkar. Ne olur ne olmaz
    - Bu hayvanlar bizim hayvanlar zarar verir mi?
    - Orası belli olmaz. Bakarsın bizimkilere bakarsın başkasının hayvanlarına zarar verir. Bundan birkaç yıl önce Hasan çobanın bir koyununu kurtlar ahırda öldürüp sürükleyerek ormanın derinliklerine götürüp onu bir güzel midelerine indirmişlerdi. O yüzden bu tüfekleri yanımızda taşırız.
    - Anladım
    - Baba akşam bir süre uyuyamadım
    - Neden uyuyamadın?
    - Bu kurtların sesinden çok korktum ondan
    - Neden bana söylemdin?
    - Söyleyecektim bir ara nasıl olduysa uyumuşum
    - Ben buradayken korkma oğlum. Sen şimdi git havyaların yanına bak ne yapıyorlar yürü bakalım
    - Tamam baba
    Karabaş’ı da yanıma aldım ve oynaya oynaya hayvanların yanına gittim. Hayvanların yanında Karabaş ile oynarken epey bir ilerlemişti. Babam yanımıza geldi.
    - Oğlum hadi gitme vakti geldi.
    - Nereye gidiyoruz?
    - Bu da soru mu oğlum. Yarın senin okulun var
    - Doğru ya ben okulu hepten unuttum.
    - Git şimdi kulübeden eşyalarımızı al, kapısını da güzel bir şekilde kapata gel.
    Koşarak kulübeye giderek eşyalarımızı aldım ve kapıyı da güzel bir şekilde kapattım. Tekrar babamın yanına geldim ve birlikte köyün yolunu tuttuk. Dağdan inerken o gördüğüm doğal manzaralar çok harikaydı.
    Eve geldiğimizde akşam karanlığı çökmeye başlamıştı. Annem bizi görünce çok sevindi. Hep birlikte hayvanları ahıra soktuk ve eve çıkıp annemin hazırladığı o lezzetli yemeklerden yedik ve sofradan kaktım.
    Annem:
    - Oğlum nasıldı dağda kalmak?
    - Anne çok güzelde ama
    - Ama ne..
    - Şey akşam yattığımda kurtların sesinden çok korktum ve uyuyamadım.
    - Endişelenme oğlum kulübenin içindeyken bir şey olmaz.
    Sabah olmuştu. Okul kıyafetlerimi giydim kahvaltımı yapıp okulun yolunu tuttum. Okula vardığımda okulun yüz metre ilerisindeki Çağla kırtasiyesinden babamın bana verdiği para ile okul ihtiyaçlarımı karşıladım.
    Bugün lisede ilk defa ders işleyecektim. Dersimiz matematikti. Hocamız içeri girdi ve hep birlikte ayağa kalktık.
    - Günaydın arkadaşlar
    - Sağol
    - Oturun arkadaşlar
    Hakan hoca masasına geçti ve sınıf defterini açarak yoklama yaptı. Okulun ilk haftaları olduğundan bazı kişiler daha gelmemişti. Hoca yoklamayı aldı ve
    - Arkadaşlar bugün inşallah derse başlayacağız. Şimdi çıkarın defterlerinizi bakalım.
    Hep birlikte defterleri çıkardık
    - Arkadaşlar şimdi ilk konumuz olan kümelerden başlayacağız.
    Hoca bir iki tanım yazdırdı ve konuyu güzel bir şekilde anlattı, sonrada bu konu ile ilgili örnekler çözdü. Daha sonrada bu konuyla ilgili tahtaya sorular yazdı.
    - Arkadaşlar bu soruyu kim çözecek.
    Konuyu hoca çok güzel anlatmıştı ve çok güzel bir şekilde konuyu kavramıştım. Hiç tereddüt etmeden elimi kaldırdım
    - Oğlum senin adın neydi?
    - Ramazan hocam
    - Hadi bakalım Ramazan çöz bu soruyu
    - Tamam, hocam çözeyim
    Tahtaya kalktım ve soruyu hocanın anlattığı gibi çözdüm.
    - Hocam çözdüm. Cevabı doğru mu?
    - Aferin Ramazan güzel anlamışsın konuyu
    Sonra yerime oturdum ve diğer sorular için Hakan hoca başka arkadaşları kaldırdı. Onlarda soruları güzel bir şekilde çözdü. Okuldaki ilk dersim çok güzel geçmişti doğrusu
    Birinci ders bitmişti ve ikinci ders başlamıştı. Geçen hafta rahatsız olan Türkçe hocamız olan Ayşe Yılmaz bu hafta dersimize girmişti. Oda sınıfa geldi ve her hocanın yaptığı gibi bize selam verip masasına oturdu sonra yoklamasını aldı ve kendini bize tanıttı.
    Türkçe dersimiz de çok güzel geçmişti. Buradaki hocalar çok cana yakındılar. İlkokuldaki hocalar hiç cana yakın değildiler. Son iki dersimiz benden eğitimiydi.arkadaşlarla soyunma odasına gidip beden kıyafetlerimizi giydik, sonra dışarı çıkarak futbol sahasının kenarında boy sırasına göre dizildik.hocamız yoklama aldı
    - Merhaba arkadaşlar
    - Sağol
    - Arkadaşlar saha kenarında beş tur atacağız, sonrada ısınma hareketleri yapacağız. Şimdi sağa dön.
    Hep birlikte sağa dönerek
    - İleri marş.
    Hoca böyle deyince bir an askerdeyim sandım kendimi. Saha kenarında önce yavaş bir tur attık, sonrada yavaş yavaş hızlandık ve son turda epey bir hızlı koştuk. Aramızda soluk soluğa kalanlar, koşuyu bitiremeyenler bile vardı. Neyse ki ben iyiydim.
    Hoca bizi kendi etrafında büyük bir çember oluşturdu. Bize birkaç ısınma hareketleri yaptı ve aramızdan bir arkadaşı spor odasına göndererek.
    - Bir voleybol, bir futbol ve birde basketbol topu alda gel, hadi bakalım. Arkadaşlar oyun oynamak isteyenler oyun yerlerine geçsinler.
    Benim de o gün acayip maç oynayasım vardı ki, koşa koşa sahanın bulunduğu yere gittim. Hocamız yanımıza gelerek bizi iki takıma ayırdı. Takımlarda sekizer kişiden oluşuyordu ve takımda kimseyi tanımıyordum. Maç sayesinde arkadaşlar ısınmaya başlamıştım. Şu zaman kadar oynadığım en iyi maçlardan birini oynamıştım. Maçta dört gol atmıştım ve maçı sekiz, altı almıştık. Hocamız düdüğünü öttürerek
    - Arkadaşlar zilin çalmasına on beş dakika var hadi üstünüzü giyinin
    Hocamız beni yanına çağırarak
    - Oğlum senin adın ne
    - Ramazan
    - Aferin Ramazan çok güzel top oynuyorsun
    -Teşekkür ederim hocam
    - Seni istersen okul takımında oynatayım ne dersin
    - Bilmiyorum hocam
    - İstersen bir ailen ile konuş
    - Tamam hocam
    - Hadi iyi günler
    - İyi günler hocam
    Okul zili çalmıştı, soyunma odasına gidip üstümü değiştirip eşyalarımı alıp okul servisine bindim. Bugün ellerim çok doluydu. Eve geldiğimde annem dışarıdaki taş fırında ekmek pişiriyordu.
    - Oğlum hoş geldin
    - Hoş bulduk anne
    - O elindekiler ne öyle
    - Okuldaki ihtiyaçlarımı aldım
    - Bir sürüde eşya almışsın. Bunları nasıl getirdin buraya kadar?
    - Ahmet sağ olsun yardımcı oldu
    - İyi iyi… hadi geç içeride elini, yüzünü yıka, üstünü değiştir. Sen terledin mi?
    - Evet, anne son dersimiz beden eğitimiydi. Maç yaptıkta biraz koştum.
    - Hadi hadi biraz koşmuşmuş. Oğlum sırılsıklam olmuşsun. Git içeriden üstüne yeni bir şeyler giy
    - Anne babam gelmedi mi?
    - Gelir şimdi. Sen içeri geç bakalım hasta olacan şimdi.
    - Tamam anne
    İçeri geçtim ve elimdeki eşyalarımı odama yerleştirdim sonrada güzel bir duş aldım.
    Annem:
    - Ramazan sofrayı kurdum gel yemek yiyelim
    - Geliyorum
    İçeriye girdiğimde babam gelmişti. Sofraya oturdum ve yemeğe başladım
    Annem:
    - Halil Bey senin bu oğlun varya eve bugün sırılsıklam geldi.
    - Niye?
    - Okulda maç yapmışta biraz koşmuş.
    - Hanım bırak biraz okulunun keyfini çıkarsın.
    - Sonra hasta olacak.
    Annemin kötü bir niyeti yok ya. Ana yüreği işte evladının hasta olmasını ister mi? Hiç
    - Baba bugün son dersimiz benden eğitimiydi. Bir maç yatık tam dört gol attım.
    - Aferin iyi..
    - Hocamızda benim maçtaki performansımı çok beğendi. Beni yanına çağırdı. “Okulun takımında oynamak istermisin?” dedi. Bende “bilmiyorum “. Hoca “istersen bir ailenle konuş” dedi. Baba bu konuda ne diyorsun
    - Oğlum ne diyeyim en oynamayacağım ki sen oynayacaksın, sen ver kararını
    Babamın böyle demesini hiç beklemiyordum.
    - Baba ben düşündüm oynayayım diyorum
    - Tamam, oğlum karar senin
    Annem:
    - Bey girmesin okul takımına falan, sonra terli terli gelip buraya hasta olur valla
    - Hanım bir şey olmaz inşallah.
    Bu karara çok sevinmiştim. Yemeği yedim ve odama giderek bu gün işlediğimiz dersleri tekrar ettim, sonrada okuduğum kitabımı elime alıp ve yatağa girdim. Burada kitabı okurken uyuya kalmışım. Annem sonradan gelip uyuduğumu görmüş. Kitabı elimden almış ve ders masasının üstüne koymuş. Bir güzelde üstümü örtmüş. Bundan haberim bile olmamıştı. Sabah kaktığımda annem bana bunu söylemişti.
    Bugün ilk dersimiz müzikti. Daha önce de söylediğim gibi sert bir hocaydı kendisi. Geçen hafta bize “aranızda müzik aleti çalabilen var mı? “ en arka sırda oturan Ali’de “ben bağlama çalabiliyorum” demişti. Hocada “iyi o zaman bir dahaki derse sen getir bağlamanı” demişti
    Ali’de bu haftaki derse bağlamsını getirmişti. Müzik hocamız derse girdi ve bize selam verdi, yerine oturdu. Sınıfın yoklamasını aldı.
    - Ali burada mı?
    - Buradayım hocam
    - Ali bağlamayı getirdin mi?
    - Evet hocam
    Hoca yoklamayı aldı ve
    - Ali sen şimdi buraya gel bakayım
    Hocamız sandalyesini tahtanın ortasına koydu.
    - Ali sen şimdi burada otur, bende senin yerine geçeyim, sen çal bağlamanı bakalım
    Ali bağlamsını kılıfından çıkardı ve bir iki akort ayarı yaptı. Başladı çalmaya. Ali çok güzel çalıyordu. Maşallahı vardı. Ali bağlamanın notalarında sanki parmaklarıyla dans ediyordu. Çok güzelde ses çıkıyordu.
    Bende türkülere çok meraklıydım. Radyoda türküleri çok dinlerdim. Hatta onlardan bir ajanda oluşturdum, türküler bu ajandaya yazıyordum.
    Ali hem çalabiliyor hem de söyleyebiliyordu. Bunu yapmak çok zor olsa gerek ama Ali bunun üstesinden gelmişti. İlk türkü olarak bize Âşık Veysel’in yazmış olduğu “Uzun İnce Bir Yoldayım” türküsünü söyledi.

    Uzun ince bir yoldayım
    Gidiyorum gündüz gece
    Bilmiyorum ne haldeyim
    Gidiyorum gündüz gece

    Dünyaya geldiğim anda
    Yürüdüm aynı zamanda
    İki kapılı bir handa
    Gidiyorum gündüz gece

    Şaşar Veysel işbu hale
    Gah ağlayan gahi güle
    Yetişmek için menzile
    Gidiyorum gündüz gece

    Aşık Veysel Şatıroğlu

    Ali bu türküyü söyledikten sonra onu alkışladık.
    Hoca:
    - Aferin Ali çok çalıp söyledin
    - Teşekkür ederim hocam
    - Aranızda türkü söylemek isteyen var mı?
    İçimde bir ses vardı, bir söyle diyor, bir söyleme diyordu bana, sonra kendimi toparladım ve elimi kaldırdım.
    - Evet, Ramazan sen mi türkü söyleyeceksin?
    - Tabiî ki hocam, müsaade ederseniz
    - Ayıp ediyon Ramazan müsaade senin
    Ali’ye dönerek;
    - Arkadaşım Musa Eroğlu’nun söylediği “Yolun Sonu Görünüyor” türküsünü biliyor musun?
    - Evet biliyorum
    Ali başladı bağlamayı çalmaya, Ali gerçekten mükemmel çalıyordu. Sonra türküyü söylemeye başladım.

    Yolun Sonu Görünüyor

    Bana ne yazdan bahardan
    Bana ne borandan kardan
    Aşağıdan yukarıdan
    Yolun sonu görünüyor

    Geçtim dünya üzerinden
    Ömür bir nefes derinden
    Bak feleğin çemberinden
    Yolun sonu görünüyor

    Azrailin gelir kendi
    Ne ağa der ne efendi
    Sayılı günler tükendi
    Yolun sonu görünüyor

    Bu dünyanın direği yok
    Merhameti yüreği yok
    Klavuzun gereği yok
    Yolun sonu görünüyor

    Azrailin gelir kendi
    Ne ağa der ne efendi
    Sayılı günler tükendi
    Yolun sonu görünüyor

    Geçtim dünya üzerinden
    Ömür bir nefes derinden
    Bak feleğin çemberinden
    Yolun sonu görünüyor

    Azrailin gelir kendi
    Ne ağa der ne efendi
    Sayılı günler tükendi
    Yolun sonu görünüyor

    Musa Eroğlu


    Türküyü bitirdiğimde sınıftakiler bir alkışlıyordu ki , bu nedenle yüzüm kızarmıştı.
    Hoca;
    - Ooo Ramazan sen neymişsin ya
    - Teşekkür ederim, hocam
    - Bakıyorum da ses var sende
    Tekrar hocama teşekkür ettim ve hocamız
    - Birde ben söyleyeyim o zaman olur mu? Arkadaşlar
    Bu sert hocanın böyle demesine şaşırmıştık. Oda bize meşhur “kara tren” türküsünü söyledi.


    Gözüm yolda gönlüm darda
    Ya kendin gel yada haber yolla
    Duyarım yazmışsın iki satır mektup
    Vermişsin trene halini unutup

    Kara tren gecikir belki hiç gelmez
    Dağlarda salınırda derdimi bilmez
    Dumanın savurur halimi görmez
    Gam dolar yüreğim gözyaşım dinmez


    Yara bende derman sende
    Ya kendin gel yada bana gel de
    Duyarım yazmışsın iki satır mektup
    Vermişsin trene halini unutup

    Kara tren gecikir belki hiç gelmez
    Dağlarda salınırda derdimi bilmez
    Dumanın savurur halimi görmez
    Gam dolar yüreğim gözyaşım dinmez

    Hocamız türküyü bitirmişti. Hala inanamıyordum bu sert hocanın türkü söylemesine güzel de sesi vardı. Hocamızı o gün derste alkış yağmuruna tuttuk. Teneffüs zili çaldı. Beden eğitimi hocamızın yanına giderek,
    - Merhaba hocam
    - Merhaba Ramazan ne var ne yok.
    - İyilik hocam siz nasılsınız?
    - İyim bende
    - Hocam şey diyecektim.
    - Ne diyecektin?
    - Hani dün bana demiştinizya okul takımında oynarmısın? diye
    - Evet. Yoksa ailen izin vermedi mi?
    - Verdi hocam onu söylemeye geldim
    - Bir an korktum Ramazan dedim kendi kendime kesin izin vermemişlerdir diye. Neyse ki endişelenecek bir şey yok
    - Hocam ders zili çaldı ben derse çıkıyorum
    - Tamam Ramazan çıkabilirsin. Bu arada ben sana haber veririm maçlar başladığında
    - Peki hocam size iyi dersler
    - İyi dersler Ramazan
    Sınıfa çıktım ve sonra yerime oturdum sonra Ali yanıma geldi ve
    - Merhaba Ramazan seninle tanıştığıma tekrar memnun oldum
    - Bende Ali
    - Sen az önce teneffüse çıktığında müzik hocamız yanıma geldi ve bana “Ramazan ile seni müzik korosuna alıyorum” dedi. Ben gelirim hocam ama Ramazan’ı bilmem gelir mi ki , oda “ sen söyle gelir büyük ihtimal” dedi. Bende şimdi sana söylüyorum. Ne düşünüyorsun bu konuda
    - Valla Ali bilmiyorum. Beden eğitimi hocamızda beni okul takımına aldı. İkisini birlikte nasıl yürütürüm bilmiyorum.
    - Ramazan zaten maçlar okul sonlarına doğru başlıyor. Biz maçlardan önce koroda birlikte iyi şeyler çıkarabiliriz.
    - O zaman iyi koroya katılırım.
    - Bak arkadaşım ben inanıyorum ki seninle çok iyi şeyler başaracağız.
    - İnşallah bir şeyle başarırız, arkadaş
    - Neyse ders başlıyor, ben yerime geçiyorum
    - Tamam Ali
    Eve geldim anne ve babama bu konudan da bahsettim.
    Annem;
    - Bu çocukta he gün bir şeylere giriyo.. Bey bu çocuk hasta olacak yaa, oralarda yorgunluktan
    Babam;
    - Aslan oğlum şimdi de türkücü mü? Olacan
    - Yok baba ne münasebet
    - Peki futbol işi ne olacak
    - Baba okulun maçları okul sonlarına doğru oluyormuş
    - İyi o zaman oğlum ama derslerini aksatma
    - Olur baba
    Hafta sonu gelmişti. Bu haftada okulda iyi vakitle geçirmiştim. Çobankaya Çeşmesi’nin ilerisindeki tarlamıza ektiğimiz mısırlar yaklaşık üç, üç buçuk metre yüksekliğe ulaşmıştı. Bu gün onları toplamaya gittik. Birlikte tarlaya girdik ve mısırları toplamaya başladık. Akşama doğru mısırları toplama işimiz bitmişti.
    Babam;
    - Ramazan git muhtar amcaya haber ver de traktörle şu mısırları evin oraya götürelim.
    Koşa koşa muhtar amcanın yanına gittim. Muhtar amca köyün kahvehanesinde hem köylülerle konuşuyor hemde çayını yudumluyordu. Önce içeri girdim herkese
    - Selamın aleyküm.
    Selamımı köylüler almıştı. Bu yüzden köydeki insanları çok seviyordum. Küçük büyük fark etmez. Herkese çok iyi davranırlardı. Muhtar amcanın yanına giderek
    - Muhtar amca beni babam yolladı. Biz bugün tarlada mısırları topladık. Onları evin önüne götüreceğiz de. Babam rica etti. “Traktörle mısırları evin önüne götürelim” dedi.
    - Olur, Ramazan çayımı bitireyim hemen geliyorum.
    - Teşekkür ederim, muhtar amca
    Tekrar koşarak babamın yanına gittim.
    - Baba muhtar amca gelecek
    Babam sevinmişti
    - peki oğlum
    Aradan on, on beş dakika geçti. Çobankaya Çeşmesi’nin oradan bir ses tır, tır, tır… diye. Birde baktık muhtar amca yanımıza geliyordu. Yanımıza geldi
    - Kolay gelsin Halil usta
    - Sağolasın muhtar, hoş geldin
    - Eyvallah
    - Allah razı olsun
    Muhtar amca traktörü tarlaya çekti ve tarlanın belirli yerlerine yığdığımız mısırları traktörün römorke doldurmaya başladık. Muhtar amca da bize yardımcı oldu.
    En son beşinci römokü doldurduk ve römorke atlayıp evin oraya geldik. Bu son römork diğer mısırlardan ayrı bir yere boşalttık. Çünkü bunu evdeki kendi ihtiyacımız için ayırmıştık diğerleri ise satılacaktı.
    Muhtar amcayı eve davet ettik. Ona güzel bir sofra hazırladık ve hep birlikte yemeğe başladık.
    Muhtar;
    - Halil usta Ramazan çok çalışkan ve başarılı bir çocuk
    - Evet, biraz öyle muhtar amcası
    Muhtar amca biraz kızmış gibi
    - Ne biraz öyle bunda birazdan fazlası var ,
    Muhtar amca yemeğini yedi ve bizden müsaade istedi. Evden çıkarken de babam muhtar amcanın cebine bir miktar mazot parası sıkıştırdı. O almak istemedi ama babam zorlada olsa cebine bu parayı sıkıştırdı.
    Bu hafta sonunu da böyle aileme yardım ederek geçirdim. Bugün günlerden yine pazartesi olmuştu. Okula gitme günüydü. Dün yine tarlada çok çalışmıştım. Bu sabah yataktan annem zorla kaldırmıştı.
    Annem;
    - Hadi oğlum Ramazan kalk okula geç kalacaksın.
    - Anne beş dakika daha uyuyayım.
    - Hadi oğlum okuldan geldikten sonra yatarsın
    Okul servisinin yanına uyuklayarak gelmiştim. Esnemekten ağızım yırtılacaktı. Okula geldiğimde de serviste uyuyordum. Ders başlamıştı. Derste hocamızda bunu fark etmişti.
    - Ramazan neyin var oğlum?
    - Bir şeyim yok hocam iyiyim biraz uykum varda
    - Ne oldu da uykun var?
    - Hocam afta sonu bizim tarlanın hâsılatını topladık da ondan biraz yorgunum, biraz da uykusuzum.
    - Anladım oğlum. Sen yine kendine dikkat et. Fazla yorma kendini
    - Peki hocam
    Eve geldiğim de bizimkilere bile selam vermeden odama çıkıp üstümü değiştirdim ve hemen yattım. Annem yemeğe çağırmış onu bile duymamışım.
    Sabah uyandığımda soluksuz uyuduğumu fark ettim. Bu uykunun dünden beri üstümdek etkisi neydi ne hikmetti bende anlamadım.
    Babam;
    - Neyin var oğlum
    - Bir şeyim yok baba iyim
    - Akşamda bizi görmeden hemen yattın merak ettik seni iyice
    - İyim iyim bugün
    Bugün okula gittiğimde müzik hocamız beni gördü.
    - Ramazan ne haber oğlum
    - İyim hocam teşekkür ederim. Siz nasılsınız?
    - Bende iyim. Ramazan Ali sana söyledi mi? Seni müzik korosuna aldığı mı?
    - Evet söyledi
    - Sana söylemeden seni koroya aldım. Bu konuda sana danışmam gerekiyordu Ramazan kusura bakma
    - Estafurullah hocam. Ben zaten Ali ile konuştum. katılacam koroya
    - Bak şimdi çok sevindim Ramazan
    - İnşallah güzel çalışmalar çıkarırız, hocam
    - İnşallah. Bu hafta sonu ben müzik korosunu toplayacağım. Sen Ali’ye haber ver olur mu?
    - Olur, peki hocam nerede toplanacağız?
    - Şu Uzun Çarşı’nın arkasında bir arkadaşımın yeri var orda çalışmalarımızı yaparız.
    - Peki hocam.
    Bu hafta sonu okulda güzel günler geçirdim. Hafta sonu sabah erkenden kalktım.
    Bizimkilere;
    - Hocamızla çalışmalarımız var kasabaya gidiyorum. Dedim
    Köy meydanından kasabaya saat başı kalkan servisler bindim. Hocamızla daha önceden anlaştığımız için okulun önünde buluşacaktık. Okulun önüne gittiğimde kimsecikler yoktu. Yarım saat falan bekledikten sonra sırtında bağlamsıyla Ali yanıma geldi. Hemen ardından hocamız geldi. Diğer arkadaşlar ortada yoktu. Burada üçümüz on, on beş dakika bekledik. Kendi aramızda muhabbet ettik sonra diğer arkadaşlar geldi ve hep birlikte gideceğimiz yerin yolunu tuttuk.
    Hocamız bana daha önceden söylediği gibi Uzun Çarşı’nın arkasında bir yer demişti. Toplamda sekiz kişiydik. Uzun Çarşı’ya girdiğimizde çarşı bugün çok kalabalıktı. Hafta sonundan olsa gerek, herkes alış verişe çıkmıştı. Bizde böyle çarşıya kalabalık bir şekilde girdiğimizden aklıma sanki biz bir çeteymişiz gibi başımızda büyük bir biri çarşıda dolaşıyoruz.
    Uzun Çarşı’dan biraz daha ileri gittik ve ara dar bir sokaktan geçtik ve önümüzde kocaman bir alan oluştu. Şaşırmıştım sonra hocamızın arkadaşının yerine geldik. Arkadaşı müzik aletlerini satan bir esnaftı. Kendi atölyesinde bu ürünleri yapıp burada sattığını öğrendim. Hocamız arkadaşı ile bizleri tanıştırdı. Kendisi çok sıcak kanlı biriydi, sonra bizi dükkanın arka tarafındaki kendisinin beste yaptığı stüdyosuna götürdü.
    Hocamızın arkadaşı;
    - Arkadaşlar burada çalışmalarınızı yaparınız. Dedi
    Burası süper bir yerdi. Stüdyoda a’dan z’ye neredeyse her şey mevcuttu. Sanki bir ufak tiyatro sahnesi gibi bir sahnesi vardı ama çok küçüktü. Tabiî ki burada tiyatro oynanmazdı.
    Ali burada kendi bağlamasından başka işlemeli bir bağlama görünce arkadaşın sanki yüzüne nur inmişti.
    - Ali ne oldu? Yüzün birden ışıl ışıl oldu.
    - Ya şu bağlamaya bak çok güzel ya…
    Ali böyle deyince gülme krizine girdim. Ama onun adına çok sevindim. Hocamız arkadaşıyla bir şeyler konuştu ve arkadaşı bize;
    - Kolay gelsin arkadaşlar inşallah güzel çalışmalar yaparsınız. Dedi.
    Sonrada aramızdan ayrıldı. Ali’nin gözü hala bağlamadaydı. Hocamızdan izin aldı ve bağlamayı eline alıp çalmaya başladı. Ali sınıfta çaldığından burada bir başka daha güzel çalıyordu. Bu sesin etkisinden etkilendim.
    Ali’ye;
    - Kardeş Engin Nurşani’nin “karagözlüm” türküsünü çal da söyleyeyim.
    - Tamam kardeş
    Ali başladı çalmaya, bende söylemeye,



    Karagözlüm sana şimdi
    Ne söylesem yalan olur
    Birde beni terk eylersen
    İşte bana olan olur

    Bilemezsin yazı kışı
    Gelemezsin ona karşı
    Adilerden yersin taşı
    Alıp alıp çalan olur

    Tutunacak dalın olmaz
    Yürüyecek halın olmaz
    Koca dünya malın olmaz
    Bir gün her şey yalan olur

    Düşürürler dilden dile
    Her fırsatta bindir hile
    Nurşani de olsa bile
    Bir bakarsın yalan olur

    Bu türküyü söyledikten sonra hocamız bizi ayakta alkışlıyordu. Hocamızın gözleri dolmuştu. Ben her defasında bu sert hocanın bu kadar duygusal olmasına şaşırıyordum. Kendi kendime inanamıyordum. Bu arada bizim diğer arkadaşlarda bizi alkışlıyor, ıslıklar çalıyorlardı.
    Hoca;
    - Arkadaşlar size tekrar teşekkür ederim. Şimdi burada yaptığımız çalışmalarla hem okulumuzda çeşitli etkinlikler yapacağız hem de ben sizler için şehir merkezinde beklide şehir dışında müzik konserleri oluşturacağım. Tabiî ki bu işi başarabilirsek ama ben sizlere güveniyorum. Kesinlikle çok iyi çalışmalar ve başarılar kazanacağız inşallah.
    Hepimiz çok şaşırmıştık. Biz bu çalışmaları sadece okluda yapacağımızı sanıyorduk ama hocamız bizim için başka yerler planlıyormuş. Düşündüm de kendi kendime bence biz bu işin üstesinden geliriz, eminim ki başarırız.
    Bugün burada hocamız sayesinde çok güzel çalışmalar elde ettik. Aramızdaki diğer arkadaşlardan müzik aleti çalabilenler vardı. Kimi darbuka, kimi org v.s. gibi. Hocamızın bu ekip ile başaramaması imkânsızdı. Hocamız tam turnayı gözünden vurmuştu.
    Yanımızdaki diğer arkadaşlardan şehir merkezinde oturup da sonradan Günece kasabasına yerleşenler vardı. Onlar şehir merkezinde çeşitli kurslara giderek bu müzik aletlerini çalmayı öğrenmişlerdi. Bende bir müzik aleti çalmak isterdim ama mağlum köyde oturuyorsun elinde imkânların yok. Olsun ama ben hiç üzülmüyordum, benimde sesim vardı. Çalışmamız bugün burada bitmişti. Bugünün anısını hiç unutmayacağım çok güzel bir şekilde eğlemiştik. Hocamız bize tekrar teşekkür etti ve hep birlikte evin yolunu tuttuk. Eve geldiğimde olanları anne ve babama anlattım.
    Babam;
    - Oğlum birde burada bir türkü söyle de dinleyelim.
    Önce biraz çekindim babamdan sonra babam ısrar etti. Bende babama karşı mahcup olmayayım dedim ve türküyü söylemeye başladım.

    Kurban olam kalem tutan ellere
    Katip Arzuhalım yaz yare böyle
    Şekerler ezeyim şirin dillere
    Katip Arzuhalım yaz yare böyle
    Güzelim ey, güzelim ey, habibim ey

    Sivas ellerinde sazım çalınır
    Çamlı beller bölük bölük bölünür
    Yardan ayrılmışam bağrım delinir
    Katip Arzuhalım yaz yare böyle
    Güzelim ey, güzelim ey, habibim ey


    - Aferin oğlum çok güzel
    - Baba hocamızda çok beğendi.
    - Hocanızla aranız nasıl?
    - Çok iyi baba. Hocamız çok sert gibi görünüyor fakat bu sert görünüşün altında çok sakin, çok duygusal bir kalp var
    - İyi o zaman oğlum. İnşallah güzel işler başarırsınız.
    - İnşallah baba
    - Oğlum bir işi başarmak için o işe çok sıkı sarılman, ondan kopmaman gerekir.
    - Anladım. Baba
    Babam böyle deyince akşam yattığımda çok düşündüm ve bu işi çok iyi bir şekilde başaracağıma inandım.
    Hafta sonlarımızı artık hocamız başımızda ve arkadaşlarla çalışmayla geçiriyordum. Çalışmalarımızı elimizden geldiğince gayret gösteriyorduk. Üç, dört hafta sonu bu şekilde çalışmalarla geçti. Hocamız bir gün okulda dersimize geldi.
    - Arkadaşlar ilk küçük konserimizi okulumuzda vereceğiz. Bu yüzdem şimdi grubumuza bir isim bulalım ve bende davetiyelerimiz çıkartayım.
    Hocamız bunu dedikten sonra arkadaşlarla toplandık ve bir grup ismi bulmaya çalıştık. En sonunda grubun ismini “Grup Sefalet” oyduk. Bunu hocamıza söyledik. Oda,
    - Arkadaşlar ben şimdi bu grup adına güzel bir davetiye çıkartayım ve sizlere bu davetiyeleri getireyim sizde okulda bunları dağıtın.
    Ertesi hafta hocamız davetiyeleri getirmişti. Bende bu davetiyeleri hocamızdan aldım ve arkadaşlarla birlikte okulda dağıtmaya başladık. Bu küçük konserimiz hafta sonu olacaktı çokta heyecanlanmıştım.
    Küçük konsere üç gün kalmıştı. Davetiyelerimizin hepsini dağıttık. Arkadaşlarla grubu topladık ve son çalışmalarımız bu gün okulda tamamladık. Fakat ben evde bile hala çalışmalarıma devam ediyordum. Artık evde türkü söylememden annem rahatsız olmuştu.
    - Oğlum yeter sesini burada fazla zorlama konserde lazım olacak.
    - Bir şey olmaz anne
    - Benden söylemesi
    Annem beni uyarsa da ben yine devam ediyordum. Nihayet günlerden Pazar olmuştu. Bugün okulda ilk konserimiz verecektik. Sabah erkenden kalkmıştım. Heyecandan akşamda gözüme uyku girmemişti. Bugün çok güzel bir kahvaltı yapmıştım. Annem ve babam konsere gelmek istemese de onları zorlada olsa ikna ettim. Provalar için evden erken çıktım. Konser saat on bir de okulun bahçesin de olacaktı.
    Okula gittiğimde grubumuzla toplandık ve gruptaki herkes yapacaklarını son kez gözden geçirdi. Okulun önü yavaş yavaş kalabalıklaşıyordu. Kalabalık arttıkça bizdeki heyecan daha çok artıyordu. Sonunda saat on biri bulmuştu ve konser başladı. Üst sınıftan bir arkadaş konserin sunucusuydu. Çok güzel bir konuşması vardı. Önce herkesi biraz konuşması ile eğlendiren bu arkadaş yavaş yavaş sahneye gelecekleri çağırıyordu. İlk önce bir arkadaş güzel bir şarkı söyledi. Herkes onu alkışladı ve birkaç arkadaş daha sahneye çıktı, onlarda milleti çok güzel eğlendirdi. Sunucu arkadaş sonunda bizim grubu sahneye davet etti. Grubumuz sahneye çıktığında herkes bizi alkışlıyordu. Bizim gruptaki arkadaşlar birkaç şarkı çaldı ve sonra Ali ve ben sahneye çıktım. Ali güzel bir şekilde bağlamasının akordunu ayarladı ve çalmaya başladı. Ali çalarken herkes onu öyle alkışlıyordu ki… Ali sonra Arif Sağ’ın “Yağmura sığmadım sele sığmadım” türküsünü çalmaya başladı ve bende türküyü söylemek için mikrofonu elime aldım ama çok heyecanlıydı. Zorlada olsa heyecanımın geçmesini sağladım ve türküyü söylemeye başladım.


    Yeter gönül yeter senden çektiğim
    Avuca sığmadın ele sığmadın
    Ömür boyu gözlerimden döktüğüm
    Yağmura sığmadın sele sığmadın

    Gönül senin ile gitmek zor imiş
    Seni adım adım gütmek zor imiş
    Seninle yolculuk etmek zor imiş
    Dağlara taşlara yola sığmadın

    Sen yoldaş değil de esir aradın
    Esirin de oldum kusur aradın
    Emellerin için asır aradın
    Mevsime sığmadın yıla sığmadın

    Sen bitmedin de ben artık bittim
    Sazımla beraber peşinden gittim
    Onu da derdine amade ettim
    Perdeye sığmadın tele sığmadın

    Hizmet ettim sana hizmet herşeyle
    Sonunda kocalttın Arif’i böyle
    Destan mı yazmadım şiir mi söyle
    Kaleme sığmadın dile sığmadın

    Türküyü söyledikten sonra bir ıslık, bir alkış herkes çok sevmişti. Bu türküden sonrada Esat Kabaklı’ dan “dağlarına kar olurum” türküsünü söyledim. Ali ine çalmaya başladı bende söylemeye



    Sen baharsan bende yazım
    Başkasına geçmez nazım yar
    Beni sensiz çalamazsın
    Sen mızrabsın bende sazım yar

    Dağlarına kar olurum yar
    Aşkına bahar olurum yar
    İstersen yar olurum yar olurum yar

    Ağaç olsan dal olurum
    Çiçek olsan bal olurum yar
    Gurbet olsan yol olurum
    Seni benden alamazsın yar

    Dağlarına kar olurum yar
    Aşkına bahar olurum yar
    İstersen yar olurum yar olurum yar

    Sen zirvesin bende bulut
    Al beni koynunda uyut yar
    Bilki senden vazgeçemem
    Sende bensizliği unut yar

    Dağlarına kar olurum yar
    Aşkına bahar olurum yar
    İstersen yar olurum yar olurum yar


    Bu türküyü söyledikten sonra birkaç tane daha türkü söyledim. Konser bizden sonrada biraz devam etti. Sonra konser sona erdi. Herkes çok eğlenmişti, bizleri tebrik ettiler.
    Eve geldiğimde annem ve babam beni görünce çok sevindiler ve beni tebrik ettiler. Anne ve babamın yüzü güldüğü için bende çok mutlu olmuştum.
    Bu konserden sonra hocamız birkaç tanede diğer okullarda da konserler düzenledi, bu konserlere gittik. Burada da çok iyi çalışmalar elde ettik. Her seferin de arkadaşlarla birlikte başarılarımıza başarı katıyorduk. Bu başarıları elde etmemizde hocamızın çok emeği vardı.
    Lise hayatım boyunca böyle çalışmalarla hem kendimiz geliştirdik hem de karşımızdakilere bir şeyler kazandırdık. Demek ki bir işi kendi isteğimiz doğrultusunda ve gönülden bir itsel ile yaparsak başaramayacağımız iş yoktur.

      Forum Saati Paz Kas. 19, 2017 10:32 am