Giresun Üniversitesi Türkçe Topluluğu

Türkiye'den erişim engeli nedeniyle yeni adresimiz: turkcetoplulugu.weebly.com

Nar Ağacı
Nazan Bekiroğlu
(%25 İndirimle)
Beyaz Türkler K.
Alev Alatlı
(%25 İndirimle)
turkcetoplulugu.weebly.com Topluluğumuzun yeni adresi
Kendini Açma
B. Çetinkaya

    ERTELENEN SEVDAM

    Paylaş

    01001100077

    Mesaj Sayısı : 1
    Kayıt tarihi : 13/12/10
    Yaş : 25

    ERTELENEN SEVDAM

    Mesaj  01001100077 Bir Paz Ara. 19, 2010 1:04 pm

    ERTELENEN SEVDAM
    1.BÖLÜM
    Herekol dağlarının etekleri ta Şırnak dan başlar.Şırnak dan Siirt’in Pervari ilçesine kadar uzanır.Bir de bu Herekol dağının kıyılarını döven ak köpüklü Botan çayı vardır.Kıyıları dümdüz, cilalanmış gibi düz killi toprak haline getirmiştir.Herekol’ den Botan’ dan sonra Pervari’nin merkezine doğru ilerledikçe köyler başlar.Dolu Salkım, Söğütlü, Aşağı Balcılar,Yukarı Balcılar….
    Örülmüşçesine Nar ağaçları, Böğürtlenler, Üzüm bağları, Ceviz ağaçları, Fıstık ağaçları daha çeşit çeşit meyve ve sebze bahçeleri ile dolu, ucu bucağı belirsiz alanlardır bunlar .Geceleri karanlık bir ormandan daha yabani,daha karanlık…
    Bir başka taraftan, Kubik, Orman dalı köyünü geçip Güleçler köyüne gidilecek olur ise; asıl asma bahçelerine, asıl Nar ağacı bahçelerine rastlanılır. Köye tepeden bakıldığında manzara o kadar güzeldir ki, insan gözünü alamaz. Alamaz alamamasına da hemen dipten geçen boklu derenin kokusu pek müsaade etmez, o güzelim Nar bahçelerini, Üzüm bağlarını seyretmeye.
    İşte bu köy de geçildikten sonra, kayalar başlar. İnsan birden ürker. Kayalar da geçildikten sonra, gece görüntüsü ile güzelim Pervariye, gündüz görünümü ile Pervari açık hava mahpushanesine hoş geldiniz…
    Pervari’nin ilçe olduğuna bakmayın. Köyden farkı; bir iki dükkan ile belediyesinin oluşu.Belediyeye kimin geleceği belli olduğu için, hiçbir zaman gerçek bir seçim yapılmaz,yani kimseye fikri sorulmaz.Ağalar kendi arasında anlaşır ve bir dönem bir ağanın, sonraki dönem ise ikinci ağanın istediği adam başkan olur.Belediye başkanı, kaymakam vs bunların hiçbir hükmü yoktur. Kimse ağalar ile ters düşmek istemez çünkü,en son ters düşen kaymakamdan hala haber alınamadı.
    Pervari de halkın hemen hemen hepsi topraksızdır.Cümle toprak Duran ağa ve Salih ağanındır.Pervari Türkiye’nin dışında, kendine göre apayrı kanunları, töresi olan bir dünyadır.
    Ağaların evleri ilçenin en güzel yerlerindedir. Birinin evi güneşin ilk ışıklarından faydalanmak için en yüksek tepeye kuruludur.Tepe dediğim, ilçenin içerisindeki birkaç kayanın birleştirilmesiyle oluşmuş olan bir çıkıntıdan ibarettir.Ama yine de güneşin ilk ışıkları işte o evde toplanır.Hatta etrafındaki diğer bütün evlerden yüksek olduğundan, diğer evlere günün hiçbir saatin de güneş girmezdi.Diğeri ise evini ilçenin tam göbeğine,merkezine kurmuştur.





    2.BÖLÜM
    O gün yağmur bardaktan boşanırcasına yağıyordu.Kamer, pencereden sokaklara akan çamurları seyrederken, ilçenin girişinde siyah bir araba fark etti ve içi cız etti.Korkuyordu çünkü ilçeye kolay kolay araba gelmez, geldi mi de bütün herkesin keyfini kaçıracak bir haber verir geri dönerdi.Mesela bir önceki bir önceki gelişinde Şırnak da şehit düşen iki askerimizin haberini ailelerine ulaştırdı.Zaten hemen ardından da askeri araçlar ile cenazeleri getirilmişti.
    O günü kimse kesinlikle bir daha yaşamak, görmek hatta hatırlamak bile istemezdi. Çünkü, şehitler iki kardeşti. Yan yana, omuz omuza, aynı cephede o lanetli teröre karşı savaşan iki kardeş. Biri Hasan diğeri Hüseyin.
    Araba iyice içeri doğru yanaşınca Kamer de evden fırladı ve çarşıya, arabanın yanına doğru koştu. O yetişene kadar bir başka kötü haber yayılmış; ağlanılmaya, küfür edilmeye, teröre lanetler okunmaya başlanılmıştı bile. Evet bu sefer de kötü haber getirmişti araba.Bu sefer Hakkari de görev yapan Kasım şehit edilmiş, şahadet şerbetinden içmişti.
    Kamer, yerde kıvranan Kasımın babasını görünce dayanamadı ve ağlamaya başladı.Daha fazla o görüntüye dayanamayıp eve geri döndü.Sanki burada,Çemikari yaylasında,Herekol de,Bestler deresinde verdiğimiz şehitler yetmiyormuş gibi birde dışarı da vatani görevini yapan ağabeylerimiz in şehit olduğu haberlerini alıyoruz.
    Onlar belki de muratlarına eriyor, şahadet şerbetinden içiyorlardır ama yine de bu halkın, bu devletin o lanet teröre karşı duyduğu kin, nefret hiç bitmeyecekti.En azından Kamer’in içinde hiç ama hiç bitmeyecekti…












    3.BÖLÜM
    Kamer, o gün her zaman ki gibi gün ağarırken kalkmış, ailesi için odun toplayıp gelmişti. İlçe de daha ailesi uyurken, odun topladıktan sonra eve dönüp sobayı onlar için yakan, evi ısıtan sayılı gençlerden biriydi.
    Kamer ‘RENÇBER’ idi. Ağanın toprakları ile sürekli uğraşmak zorundaydı o da köyün diğer bütün halkıda. Bunun yanında sürekli odun toplamaya çıkardı.Arkadaşları ile veya yalnız başına.Ama daha çok tek başına çıkardı.Çünkü Kamer yalnızlığı ve düşünmeyi seven bir insandı.
    Son iki üç haftadır sürekli tek başına çıkıyordu odun toplamaya. Çünkü, bir karar vermişti ve onu yapacaktı. Kamer on dokuz yaşındaydı ve hayatında hiçbir şeyi bu kadar istememişti. Kafasına koymuştu, yapacaktı. Aslında istediği şey için ağaların birinden izin alması gerekiyordu ama babasını, kısaca ailesini ağalar ile yüz göz etmek istemiyordu.
    Bugün odun toplarken yine iyice düşünmüş kararını vermişti. Köye gelecek olan ilk arabaya atlayıp kaçacaktı. Ama arabaya ilçe de binemezdi, kimsenin görmemesi gerekiyordu. Bunun için biraz yürümesi gerekiyordu.Daha araba ilçeden çıkmadan o ilçenin dışına doğru yürüyecekti ve araba geldiğinde binip kaçacaktı.Nereye mi? Önce ile, daha sonra da İstanbul’a.Taşı toprağı altındır denilen şehir, İstanbul’a.Düşüncesi bile içini kıpır kıpır ediyordu.Araba çıkacak Kamer’i alacak o da kaçacaktı.En azından Kamer’in hesaplamaları öyleydi.
    Sobayı yaktı, namaza kalkıp geri uyuyan annesi ve babasını uyandırdı. Daha sonra da kardeşlerini kaldırdı. Altı kardeştiler. Beşi kız bir erkek. Yani Kamer evin tek erkek çocuğuydu. Babası onu çok seviyor, diğer beş kız kardeşinin üzerinde tutuyordu.
    Her ne kadar bu durum Kamer’i rahatsız etse de bu böyle idi. Öyle ki onu kaçmaktan onu caydırabilecek olan tek şey bu idi. Ya babası bunu kaldıramaz ise, ya onun hıncından annesine, kız kardeşlerine zarar verirse işte bu korkutuyordu Kamer’i. Aslında evden kovulsa içi rahat bir şekilde kaçacaktı ama o da imkansız görünüyordu.
    Kahvaltı sofrası kurulmuştu. Herkes sofraya toplandı. Sofra da bir otlu peynir kokusu vardı ki, Kamer işte o kokuya bayılırdı. Peynirin yanında da ağa için ürettikleri hakiki Kara Kovan balının artıkları… Artık olup görüntüsü pek iç açıcı olmayan bal ile, yine kendi yapmış oldukları yağı ekmeklerine sürüp de yediklerinde ağızlarında dehşet bir tat kalıyordu.Yalnız sofraya her gün inmezdi Kara Kovan bal artıkları.Ogün en lezzetli kahvaltılarını yapıyorlardı.
    Kahvaltısını yaptıktan sonra arkadaşları ile, çarşıda ki Çınar ağacının altında kurulmuş olan çay ocağının önüne gittiler.Duran ağanın torunlarından bir ikisi de orada idi.Etraftakilerle dalga geçip duruyorlardı. Kamer’in gözü sürekli üzerlerindeydi. En son olarak yaşlı bir adama sataştıklarını gören Kamer kafasını çevirdi ve arkadaşları ile sohbet etmeye başladı.


    Önündeki tahtadan yapılmış,bir ayağı diğerlerinden kısa kalıp altına bir karton parçası sıkıştırılıp dengede kalması sağlanan masanın üzerindeki kaçak çay kokusu, burnuna vurdu ve ağzına bir kesme şeker alarak çayı yudumladı.İlk yudumunu alıp çay bardağını geri masaya bırakacaktı ki, ağzının tam ortasına yumruğu yedi.Neye uğradığını anlayamamıştı.Ağzında ki şeker kırılmış ve kırılırken de dişinden bir parça koparmıştı.Hiç kafasını kaldırmadan yere tükürdü.Başta arkadaşı şaka yaptı sandı.Fakat tükürüğünün içindeki kanı fark edince, büyük bir hiddet ile ayağa kalktı ve karşısında Durmaz ağanın torunu Botan’ı kahkaha atar iken gördü.Yumruğunu kaldırdı.Vuracaktı ama vuramadı.Çünkü, korkuyordu.Botan’a zarar verir ise, Duran ağa babasına zarar verecek hatta ailesinin köyden kovacaktı.
    Başını öne eğdi ve sesini çıkarmadan oturdu.Arkadaşları da aynı onun gibi deliye dönmüşlerdi.Hani Kamer bir yumruk atsa da hep beraber Botan’ın üzerine çullanmak için bekliyorlardı.Ama Kamer sesini bike çıkarmadı.Kamer’in ses çıkarmadığı bir şey söylemediğini gören Botan,Kamer’e tekme atıp aynı anda ;
    -Lan köpek, sen nasıl ormandan odun toplarsın?Ağandan izin aldın mı? Senin ben ….diye küfür edip,hakaret etmeye başlamıştı ki,Kamer dayanamayıp Allah ne verdi ise,var gücü ile yumruğunu sıkıp Botan’ın suratına indirdi.Tabi Kamer’den hamle bekleyen arkadaşları da fırsattan istifade Botanın üzerine çullandılar.Botan’ı bayağı dövdükten sonra küçük kardeşi ile beraber eve yolladılar.Yolladılar yollamasına da Kamer ne yapacaktı bundan sonra.Bunları düşünmeye başlamıştı bile.Ağa ya onu öldürür ya da ailesi ile beraber köyden kovardı.

    Gerçi köyden kaçsa, ağa da bişey yapamazdı, çünkü köyün hemen hemen bütün gençleri dövmüştü Botan’ı.Bütün köyü mü kovacaktı…Bu vesileyle eline kaçmak için iyi bir sebep geçmiş oldu.
    Ağzındaki kanı temizledikten sonra eve gitti.Kan bulaşmış olan naylon üstünü değiştirip geri çıktı.Kapı da sinir küpü olup,son sürat ile eve doğru yürüyen babası ile karşılaştılar.Babası direk:
    -Ne yaptın ulan sen? Diye sordu.Kamer de önce babasını içeri alıp sonra her şeyi birebir anlattı.
    -Ah be oğlum keşke vurmasaydın.
    -Baba, küfür etti.
    -Yine de oğlum.Ağanın oğlu,ne gelir elden.
    -Baba!
    -Tamam oğlum, haklısın.
    Aralarında bu ufak konuşma geçerken ezan okudu.Kalkıp abdest aldılar ve namaz kıldılar.Öğle yemeği vakti de gelmişti zaten.Namazdan sonra oturup annesinin yapmış olduğu tarhana çorbası ile, evlerinin önünde yetiştirdikleri iki baş soğanı yedikten sonra kalkıp tarlaya,ağanın tarlasına çalışmaya gittiler.
    İki üç saat oluyordu çalışmaya başladıkları.Babası yorulmuş oturuyordu ama Kamer hala daha yeni başlamış gibi çalışıyordu.Babası Kamer’e:
    -Gel babam gel, dinlen biraz.
    Kamer:
    -Yok baba,tamamlayalım bir an önce şu pisliğin tarlasını da kurtulalım.
    Aslında kafasında kaçmak vardı ya, bu son günlerinde babasına ne kadar yardım etse o kadar kar idi babası için.
    Akşama kadar hiç durmadan çalıştı Kamer.Karanlık çökünce onlarında herkes gibi evlerinde olması gerekiyordu.Çünkü, etrafta eşkıyalar vardı.Ne zaman, nerede çıkacakları hiç belli olmuyordu.
    Babası ile beraber tarladan dönüp eve doğru yürüyorlardı.Bir süre çalılıklardan yürüdüler.Kamer, çalılıkların arasında birinin onları takip ettiğini her ne kadar hissetse de arkasına defalarca bakmasına rağmen kimseyi fark edemedi.
    Evin önüne elli metre kala hiç de yabancı olmayan bir ses:
    -KAMER! Diye bağırdı.Kamer arkasını döndü ve Duran ağanın oğlu Botanı elinde iki tabanca, her iki tabancanın da namlusunun Kamer’e doğrulttuğunu gördü.Botan hiç de konuşacak gibi değildi.Her ne kadar üstteki dudağını alttaki dudağına bastırıp kanın akmasını engellemeye çalışsa da engel olamıyor kan dudaklarının arasından sızıyordu.Kamer bunları seyreder iken Botan tetiğe bastı.Botan’ın tetiğe bastığı anda Kamer’in babası önüne atladı ve Botan’ın tabancasından çıkan ilk iki kurşun Kamer’in babasının göğüs kafesine saplandı.
    Kamer, herkes gibi babasının da silah taşıdığını biliyordu.Babasının belindeki silahı çekip, namlunun ucuna mermiyi verdikten sonra bütün şarjörü Botan’ın bedenine boşalttı.Kamer’in babası ellerinde öldü.Kendini kaybetmişti.Ne yaptığını bilmiyordu.Deliler gibi ortalıkta dolanıyordu.O sese jandarma en geç on dakikaya gelirdi. Birden verdiği kararla eve koştu.Annesine ve kardeşlerine hiçbir şey söylemeden onlardan helallik isteyip kaçtı.
    Silah sesini duyup zaten korkan annesi, bir de Kamer çıkarken üzerinin kanlı olduğunu fark edince iyice korktu ve korkudan bayıldı.Kızları annesini soğan,sarımsak koklatıp kendisine getirene kadar tüm halk olay yerine toplanmıştı.Daha ne Kamer’in annesinin ne de kız kardeşlerinin haberi yoktu babalarının öldüğünden.
    Birden kapı çaldı ve karanlıkta pekte yüzü fark edilmeyen, ama Kamer’in annesinin sesinden tanıdığı Derviş:


    -Emine ana!Emine ana! Hele bir dışarı gel ana.
    -Ne oldu Derviş oğlum?
    -Ana…
    -Allah’ını seversen söyle oğlum Kamer’ime bir şey mi oldu?
    -Yok ana.
    -Oh.Allah’ıma binlerce kez şükürler olsun.
    -Ana Ahmet amcam!
    -Ne diyorsun sen? Ahmet’e ne oldu?çabuk söyle.Ne oldu Ahmet’ime?
    -Duran ağanın oğlu Botan, Ahmet amcamı vurdu…
    -Oy başımıza gelenler! Diye bağırdıktan sonra oturup ağlamaya, dövünmeye başladı Emine ana.Bir süre ağladıktan sonra:
    -Derviş!
    -Efendim ana,
    -Kamer nerede oğlum?
    -Bilmiyorum ana.Yok ortalıkta.
    Derviş,Emine ana daha fazla üzülmesin diye Kamer’in Duran ağanın oğlu Botan’ı vurup kaçtığını söylemedi.Yalnız ne fayda.Aradan on dakika bile geçmeden yan komşusu geldi ve olanı biteni pencereden izlediği gibi anlattı.
    Bir hafta boyunca ağıt sesleri eksik olmadı o evden.Sürekli ağlayıp, kendinden parçalar kopardılar Kamer’in annesi de kız kardeşleri de.
    Aradan bir hafta geçmişti ve Kamer den hala bir haber yoktu.Ağa, Emine anaya baskı kurmuş, ‘Ya benim olacaksın yada bu köyden defolup gideceksin’ diyordu.
    Bir iki hafta derken ağa baskısını iyice arttırmış Kamer’in geride kalan ailesine.Öyle ki, Ahmet’i o kadar çok seven Emine ana daha fazla dayanamayıp,ağanın olmayı kabul edecek hala gelmişti.Yani oturup kabul ettiğini söylemeyi düşünüyordu.Evet, kabul edecekti.Ağa ile evlenecekti.Daha küçük olan beş kızını da beslemek, büyütmek için.Ağa evlerini de almıştı ellerinden.Onlara ilçenin bir diğer girişinde ahır vermiş,burada yaşayacaksınız demişti.
    O gece Emine ana oturup kara kara kabul edeceğini düşünürken birden ahırın kapısında bir tıkırtı duydu ve kocasından kalma eski püskü silahın ağzına mermiyi verdikten sonra namluyu kapıya doğrulttu.Yine ağa geldi sandı.Tıkırtıların artmasıyla iyiden iyiye korkan Emine ana, nihayet çok düşük bir ses tonu ile :
    -Kimdir o? Diyebildi.Aynı sessizlikte bir ses:
    -Benim ana.Kapıyı aç.
    Dedi.Ses hiç de yabancı gelmiyordu. Ama ahırdaki hayvanların uyurken çıkardığı seslerden dolayı sesi ayırt edemedi.Yani sesi tanımadı.Belki de o an en çok gelmesini istediği kişi Kamer olduğu için:
    -Kamer oğlum sen misin? Diye sordu.
    -Evet ana benim dedi dışarıdaki ses.
    İşte o an Emine ana eski olan kapıya var gücü ile asılıp bir hamlede kapıyı geri çekip açtı.Kamer’i karşısında gören Emine ana heyecandan bayıldı.
    Kamer, annesini ayıltıp olanları bir bir anlattı.Meğerse, babasının vurulduğu gece Kamer yürüyerek ile kaçmaya çalışmış.Tam ilin girişine varan Kamer’i eşkıyalar kaçırmış, kaldıkları mağaraya götürünce de baş eşkıyalarının Kamer’in babası Ahmet’in arkadaşı çıkmış.Kamer’i görür görmez tanımış:
    -Kamer,Ahmet’in oğlu sen hoş geldin.Nasılsın?İyi misin?Baban nasıl?diye sormuş.Kamer de başına gelenleri anlattıktan sonra baş eşkıya Memed, Kamer’in annesini rahat bırakmayacaklarını anlayınca bütün eşkıyaları toplamış geri köye gelmişler.Şu anda ilçenin etrafını sarmış durumdalar.
    Yolda gelirken Memed sürekli Ahmet’den söz etmiş, anılarını,arkadaşlıklarını,Kamer’lerin evinde nasıl saklandığını anlatmış.
    İşte böyle.Kamer annesine her şeyi anlattıktan sonra:
    -Ana bundan sonra ben burada olmayacağım. Dedi.
    -Nasıl yani oğlum?
    -Gideceğim ana,İstanbul’a kaçacağım.
    -Gitme oğlum, bizi burada öldürürler,babanda yok biz burada ne yaparız?Hele ben, hele ben sensiz ne yaparım oğul?
    -Merak etme anam.Bu gece her şeyi halledip gideceğim.Kimse ama kimse sizin kılınıza bile zarar veremeyecek bundan sonra.
    -Gitme oğlum.
    -Hakkını helal et ana…Helal et…
    Kamer,son sürat ahırdan çıktı ve ağanın evine doğru bir grup eşkıya ile yürümeye başladı.
    Son olarak bu konuşma geçti annesi ile aralarında ve annesini bir daha görmedi.Göremeyecekti bir daha zaten…
    Ağanın evine geldiler.Kamer, içeri girip Duran ağa ve iki çocuğu ile birlikte toplam sekiz kişi vurdu ve oradakilere:
    -Ben bundan sonra bu bölgenin eşkıyasıyım.Bir kişinin bile benim aileme sadece ters bir söz söylediğini duyayım ahdım olsun geri döner onu öldürürüm.
    Dedi ve çıktı.Aslında buralardan gidecekti.Bir daha geri gelmeyecekti ama annesini, kardeşlerini rahat bıraksınlar diye bunları söylemek zorundaydı.
    İşi bitmişti.İstanbul’a geçmek için ile yürümeye başlayabilirdi artık.Yani ile geçebilirdi artık.Ama bir dakika en önemli şeyi unutmuştu,Miran’ı…
    Bir çift mahmur gözü unutmuştu.Daha ilçeden çıkmadan bir de onların evine gitti, Miran ile vedalaşmak için.Miran’ın babası Halef her ne kadar izin vermese de zorla kızı dışarı çıkardı ve sımsıkı sarıldı.O sırada aralarında ufak bir konuşma geçti:
    -Kamer,bana beni sevdiğini söyle, ömrümün sonuna kadar seni bekleyeyim…
    -Bundan sonra ben olmayacağım Miran.Bensiz hayatın çok güzel olacak.
    -Ne olur Kamer, bir çift söz,sadece bir çift söz.
    -Kendine iyi bak Miran,Miranım,her şeyim…
    -Kamer bir şey söyle ne olur? Seni seviyorum de.Bak ben söylüyorum seni canımdan çok seviyorum…
    Bu konuşma kimisine göre kısa, kimisine göre uzun.Ama Miran, ‘seni çok seviyorum’ cümlelerini sarf ederken, Kamer çoktan cevap vermeden kaybolmuştu bile.Cevap verememişti çünkü ileride gelip gelmeyeceği belli değildi.
    İki gün yürüdükten sonra ilin girişine vardılar.Eşkıyaların hepsi ile vedalaştı.Daha iki haftadır tanışmalarına rağmen hepside Kamer’i çok sevmişti.Kamer son olarak Memed ile de helalleştikten sonra ile giriş yaptı.








    4.BÖLÜM
    Kamer, daha önce ile yani Siirt’e babasıyla gelmişti.Az çok biliyordu Siirt’i.En azından dolmuş durağına nasıl gideceğini biliyordu.Memed’in anlattığı gibi; kimse ile konuşmayacak, kimseye gerçek kimliğini açıklamayacak, direk ilk dolmuşa binip kaçacak,uzaklaşacaktı bu topraklardan.Dolmuş durağına varana kadar sürekli arkasını kolaçan ediyordu.Her on adımından sonra arkasına dönüp, takip eden var mı diye bakıyordu.
    Durağa geldi.İlk dolmuşa atlayıp,en arkadaki koltuklardan birine oturdu.Boynundaki puşu ile yüzünü sarmıştı,kimse tanımasın diye.Fakat böyle daha bir dikkat çekiyordu.
    Nihayet dolmuş hareket etti.Dolmuş hareket etmeye başladığı anda Kamer, hayaller kurmaya başlamıştı.İstanbul’a gittiğini,para kazandığını, hem de çok para kazanıp ardından Pervari’ye döndüğünü hayal ediyordu.Zengin olduğu haberi ondan önce Pervari’ye ulaşacaktı ki geldiğinde bir ağa gibi karşılansın.
    Kamer, böyle derin bir hayale dalmıştı ki; şoför muavininin:
    -Kardeşler,paraları alalım. Sesi ile irkildi ve daha Siirt’e giriş yapmadan Memed ile helalleştiği sırada Memed’in ona verdiği bir tomar paradan iki kağıt uzattı.Kamer için o bir tomar para, hiçbir şey anlam ifade etmiyordu.Çünkü,paraları tanımıyordu.Kamer için elindeki bir tomar para, bir tomar kağıttan ibaretti.Evet Kamer’in okuma-yazması bile yoktu…
    Evet bu hikaye; okuma-yazması bile olmayan bir adamın zengin olma pahasına verdiği mücadeleyi, ertelediği sevdasını anlatıyor…
    Herkes paralarını uzattıktan sonra yolculuk yine aynı sessizlikte sürüyordu.Karanlık bastırmıştı.Dolmuştakiler uyumaya başlamıştı.Kamer de uyumak istiyordu ama içindeki anlam veremediği sıkıntısı yüzünden gözlerini bile yumamıyordu…
    Biraz daha zaman geçtikten sonra Kamer biraz rahatladı ve tam uyuyacaktı ki birden patlama sesi duydu.Arabada ki herkes uyandı.Evet o bir silah sesiydi.Silah patlamıştı.Dolmuştaki kadınlar ağlamaya,çığlık atmaya başlamıştı ki, dolmuşun önüne doğru büyük bir ağaç düştü.Şoförün üç seçeneği vardı; ağaç a vurup kaçmayı denemek,uçurumdan direk kısa yoldan hepimizi öldürmek ya da durup birilerinin gelip bizi soymasını beklemek.
    Şoför beklemek en iyisi dedi ve arabayı durdurdu.Biraz sonra arabanın etrafı sadece gözleri görünecek şekilde puşu başlamış kişiler tarafından sarıldı.İşte o an Kamer içindeki anlamsız huzursuzluğa anlam verebildi.Ama bunları düşünecek vakti yoktu.Bunlara yakalanmadan kaçması gerekiyordu.
    Kamer nasıl kaçacağını düşünürken,arabadakiler ide bu sırada birer birer indirip,üzerlerinde ne var ne yoksa aldıktan sonra yüzleri dolmuşa dönük bekletiyorlardı.Kadınlara bile çok sert davranıyorlardı.Herkesi indirmişlerdi.Sadece Kamer kalmıştı ki; Kamer dolmuşun kapısına geldiği anda İnce Memed ile aralarında geçen bir konuşmayı hatırladı ve yüksek bir ses ile :
    -İnce Memed’in sizlere selamlar var! Dedi.
    Bunu duyan adamlar, Kamer’i yanına çağırdılar ve:
    -Anlat bakalım, Memed nerede?Nereli?Adamlarının adları ne?gibisinden sorular sormaya başladılar.Çünkü; Kamer’in doğru söyleyip söylemediğinden emin olmaları gerekiyorlardı.Yani Kamer’i test ettiler bir nevi de Kamer her şeyi onlara anlattı.Adamların adlarını bırak, adamlarının nereli oldukları bile saydı.
    Kamer,eşkıyaları inandırmıştı kendine.Eşkıyalar, herkese eşyalarını geri verdikten sonra Kamer ile birlikte hepsini arabaya bindirip serbest bıraktılar.Dolmuş hareket edip uzaklaştıktan sonra geride kalan eşkıyalar arasında ufak bir konuşma geçti:
    -Neden sadece Memed’in selamını getirene eşyalarını geri vermedik ki?
    -Deli misin sen? Memed’in selamı gelmiş o dolmuşta.Memed sayesinde biz böyle serbest değil miyiz?Bu bölgeyi o vermedi mi bize?Bırak gitsinler.Bırak da selamına bile ne kadar saygı duyduğumuzu fark etsin.
    Eşkıyalar bunları konuştukları sırada dolmuş iyice uzaklaşmış, içindekiler Kamer’e teşekkür edip,ne kadar minnettar olduklarını dile getiriyordu.Kamer soğukkanlılığından bir nebze de olsa ödün vermeyip,ciddiyetini bozmadan:
    -Şoför daha hızlı götüremez misin bizi? Diye sordu.
    Dolmuştaki herkes,Kamer’in kimse ile konuşmak istemediğini anladı ve sustu.Ortalık çok sessizdi.En azından kimse konuşmuyordu.Bir de bu beyin kemirici dolmuş motorunun sesi olmasa olacaktı da.Dolmuştakiler yine uyumaya başlamıştı.Kamer de uyku ile uyanıklık arasındaki bağda dolanıyordu.Yani, rüya da görüyor,dolmuşun içini de fark edebiliyordu.Bir süre böyle yarım yamalak uyuduktan sonra, derin deliksiz bir uykuya daldı ki gözlerini şoförün:
    -Şu köprünün güzelliğine bak! Laflarıyla açtı.Daha önce deniz görmemişti Kamer.Köprüye,İstanbul ‘a şimdiden hayran kalmıştı.Bayağı heyecanlandı ve kalp atışları git gide hızlandı.Kalbi yerinden çıkacak gibiydi.
    Böylesine güzel, böylesine muazzam bir şehir karşısında, her sabah uyanıp pencereden dışarı bakan İstanbul’ lu her ferdin de kalbi böyle çarpıyor muydu acaba?
    Dolmuş köprünün üzerinden geçene kadar Kamer denizi seyretti.Zaten köprü geçildikten on dakika sonra da inecekleri yere varmış oldukları için arabadan indi ve yine denize doğru yöneldi.
    Bir haftadır yolda olan Kamer, deniz manzarasının karşısında adeta kendini,yorgunluğunu,hayallerini, her şeyi unuttu ve sadece denize kilitlendi.O gün akşama kadar denizi seyretti.Karanlık çökmeye başlar iken, kendine gelebildi Kamer.
    Cebinde daha bir tomar parası vardı.Önce, annesinin pişirdiği sert tandır ekmeğe benzeyen simitlerden iki tane aldı ve karnını doyurdu.Simitlerini aldığı sırada simitçiye en yakın oteli sormayı da unutmamıştı tabi ki.
    Otelin kapısından içeri girdi.Üstü başı yırtık diye Kamer’i dışarı çıkardılar.Kamer, gururlu bir çocuktu.Sert, gözü yaman olduğu kadar da yufka yürekli,duygusal bir gençti.Otelin kapısına oturup başladı ağlamaya.Hayatı boyunca hep İstanbul’a gelmek istedi.İstanbul’daki ilk anısı da bu olmuş oldu.
    Oturduğu yerden kalktı ve ayaklarının götürdüğü yere derler ya, aynı öyle yürümeye başladı.Yürüdü,yürüdü,yürüdü ve yine yürüdü…En sonunda halsiz bir şekilde önüne çıkan ilk parkın banklarından birine uzandı ve uzandığı gibi de uykuya daldı.
    Sabah,kamyonlardan atılan kasa sesleri ile uyandı.Ogün o sokakta Pazar kurulacaktı.Kamer uzandığı yerde,doğruldu.Dün yemiş olduğu simitler hoşuna gitmiş olacaktı ki, önün den geçen simitçiden iki simit daha aldı ve simitleri yerken,pazarcıları izledi.
    Simitlerini yedikten sonra, parkın ortasında,süs için yapılmış olan fıskiyeli çeşmeden kana kana su içti.Elini yüzünü yıkadıktan sonra kalktı ve geldiği yoldan geri yürümeye başladı.Bayağı yürüdü.Kendi memleketinde ki gibi giyinen birini görse hemen yanına gidecek konuşacaktı.Yardım isteyecekti.Ama kimse yoktu.En azından onun köylüleri gibi giyinen kimseyi göremedi.O gün dayanamayıp yine denizin kenarına gitti.Akşama kadar denizi,martıları,İstanbul boğazını seyretti.
    Akşam olunca yine iç taraflara doğru yürüdü.Bu sefer soluğu köy evlerine benzer evlerin bulunduğu bir sokakta aldı.Sokağın başındaki evin ışığı yanmıyordu.Yanındaki evin ışığına baktı ki Kamer, ışık yanıyordu.Hemen evin kapısına geldi.Bahçe kapısından içeri girer iken demir kapının çıkardığı ses ile ev halkı birilerin geldiğini anlıyor.Daha gelen kişi ev kapısına varmadan, evin giriş kapısı açılıyor.Misafir bekleniyordu.
    Kamer, bu evdekilerin de onun gibi köylü olup olmadığını nasıl anlayacağını çok iyi biliyordu.Evin kapısına geldi ve karşısında olgun kırk beş elli yaşlarında bir adam açtı.
    -Buyur evladım?
    -Hacı dede, otel ne tarafta?
    -Evladım gidecek yerin yok mu?
    -Yok hacı dede, ben memleketimden yeni geldim, ne iz bilirim ne de yol,böyle ortada kaldım.
    -Gel içeri evladım,gel.
    Yaşlı dedenin Kamer’i içeri alması,Kameri çok ama çok sevindirmişti.Kamer’lerin memleketinde de böyleydi.Kim otel, kalacak yer sorar ise, o gece sorduğu evde misafir olurdu.
    Eve girdiler ve Hacı dede içeri seslendi:
    -Hanım!Hanım!
    -Buyur bey!
    -Sofraya bir tabak daha koy,misafirimiz var.
    -Tamam bey, kimmiş misafirimiz? Deyip içeri Kamer’lerin oturduğu odaya girdi.Kamer’in yanına gidip elini öptürdüğü sırada:
    -Hoş geldin oğlum.
    -Allah razı olsun anacım.
    Kamer ile Hacı dede tam sohbet etmeye başlayacaktı ki, yemek hazırlanmıştı.Hemen sofraya oturdular.Yemekte babası ile beraber son yedikleri Tarhana çorbası vardı.Çorbayı bir iki kaşıkladıktan sonra dayanamadı ve sofradan kalkıp dışarı çıktı.Kendini kapının önüne attı.Göz yaşlarına hakim olamıyordu.Sürekli; ağlıyor, ağlıyor ve yine ağlıyordu.Ne olduğunu anlamayan Hacı dede ve hanımı dışarı Kamer’in yanına koştular.Kamer’in ağladığını görünce:
    -Ne oldu evladım?Niye kaçtın bizden?
    Kamer ise hiç cevap vermeden, sessizce ağlıyordu.Böyle derin, içten ağladığını gören Hacı dede de daha fazla dayanamadı ve Kamer’i olduğu yerden kaldırmaya çalıştı.Kaldırdıktan sonra içeride ki divanın üzerine oturttu ve konuşmaya,konuşturmaya çalıştı.
    -Anlat bakalım evladım, neler oluyor? Kamer hiç cevap vermiyor kendi halinde ağlıyordu.
    -Hadi evladım konuş,konuş ki rahatla,için ferahlasın biraz.
    Bu sırada hanımına da sen yukarı çık işareti yaptı.Hanımı yukarı çıktıktan sonra yine soru sordu sürekli Kamer’e. Bu sefer başarılı oldu.Kamer konuştu.Hem de sabaha kadar konuştu, hiç susmadan.Hiç aralık vermeden.Sanki ömrü boyunca bütün kelimelerini toplamıştı bu geceye.Daha önce hiç konuşmamış, içini dökmemiş kimse ile dertleşmemiş gibiydi.Ger.i haksız da sayılmazdı sabaha kadar konuşmakla.Geldiği yerde fikri hiçbir zaman sorulmadı ki, konuşmasına hiç ama hiç izin verilmedi iki.
    Sabaha kadar köylerini, düzenlerini, ağaları, babasının nasıl vurulduğu anlattı. Her anlattığını saatlerce tekrar ediyordu.Yalnız bir şeyi sürekli atlıyordu.O da ağayı, ağanın çocukları,torunları nasıl vurduğunu.Çünkü, korkuyordu.
    Dede sabaha kadar ayakta kalmış, onu dinlemişti.Kamer’in hala susmaya niyeti yoktu.Dede fırsatını kolluyordu konuşmak için ama Kamer ona o fırsatı vermeyecek gibiydi.Kamer,babasının vurulduğunu anlatıyordu ki derin bir nefes çekti bir daha başlamak için,tam o sırada Hacı dede girdi araya:
    -Evladım bak ben seni dinledim sabaha kadar.Şimdi beni dinliyorsun ve uyuyorsun.Bende odama çıkıp uyuyacağım.Uyanınca ne yapacağımı kararlaştırırız.Hadi uyumana dinlenmene bak sen.
    Bunları Kamer’e söyleyip yukarı odasına çıktı Hacı dede.Yatağına girdiği an içi geçmişti.Kamer de aşağıda başını yastığa koyar koymaz uykuya daldı.
    Yatsı ezanı sesiyle Kamer uyandı.Hayatı boyunca bu süre aralığında uyumadığı için bedeni yorgun düşmüştü.Zaten hava değişimi halsizleştirmişti onu, bir de bu uyku düzeni bozulunca iyice hastalandı.
    Yataktan kalktı.Masanın üzerinde onun için hazırlanmış olan kahvaltı tepsisi vardı.Kurt gibi de açtı.Masanın kenarında ki sandalyeye oturdu.Şaşırmıştı.Çünkü, kahvaltı sofrasında domates ve salatalık vardı.Böyle peynir de ilk defa görüyordu.Beyaz idi.Üzerinde ot yoktu.Eli ile peynirden bir parça aldı ve ekmeğinin üzerine koydu.Tam ağzına götüreceği sırada Hacı dede aşağı indi.
    -Uyandın mı evladım?
    -Evet Hacı dede.
    -İyi bakalım.
    Kamer, kahvaltısını yaptıktan sonra Hacı dede başladı konuşmaya:
    -Okuma-yazman var mı Kamer?
    -Hayır.
    -Okula gitmedin mi sen?
    -Biz sürekli çalışırız Hacı dede.Çoluk çocuk ağanın toprağında çalışırız Hacı dede.Biz kimiz ki okuyalım.
    -Anladım.Peki o zaman sana önce okuma-yazmayı öğretelim olmaz mı?
    -Essah mı diyorsun Hacı dede?
    -Essah tabi. Deyip gülümsedi Hacı dede.
    -Allah senden razı olsun,Allah ne muradın varsa versin. Diyerek ağlamaya başladı.Evet o da tıpkı ağa çocukları gibi okuyabilecekti.Sevinç göz yaşlarına hakim olamıyordu.Bu haber Kamer’i oldukça sevindirmişti.Kamer’in böylesine sevindiğini gören Hacı dede, iç taraftaki odaya girdi ve içeriden bir defter ve bir kalem ile geri döndü.Kamer, Hacı dedenin elinde defter ve kalemi görünce iyice heyecanlanmıştı.Kamer,Hacı dedeye okumak istediğini o kadar belli etmişti ki Hacı dedeye, Hacı dede hemen başladı ona okuma-yazma öğretmeye.Kamer, hastalığını unutmuş kendini okumaya-yazmaya vermişti.
    İlk gece harfleri öğrendi Kamer.O kadar istekle, can kulağı ile dinliyor olacaktı ki Kamer, sadece üç gün içerisinde okumayı da yazmayı da söktü.Hacı dede ona ne sunsa hemen öğreniyordu.Kamer o üç gün içerisinde sadece günde bir defa olmak üzere toplam üç defa dışarı çıkmıştı.Geriye kalan bütün süre içerisinde okuma-yazmaya vermişti kendini.O çıktığı zamanlar da sokağın diğer başında ki manava gider, ev için meyve ve sebze alırdı kendi parasıyla.Geriye kalan süreler de, eline geçirdiği, gözüne çarpan bütün yazıları; bağıra, çağıra okuyordu.



    5.BÖLÜM
    Kamer, okuma-yazmayı sökmüş o gün iş bulmak için sabah sekizde kendini çarşıya salmıştı. Saat on ikiye geliyordu.Sabahtan beridir altı yere iş başvurusuna gitmiş ama altısından da boynu bükük ayrılmıştı.Son bir yerde daha şansımı deneyeyim dedi Kamer ve önüne çıkan ilk şirket kapısından içeri girdi.Oradan da ne yazık ki boynu bükük ayrıldı Kamer.Son işe de baktıktan sonra kendisini bir parktaki bankların üzerine attı ve düşünmeye başladı.Acaba niye işe alınmıyorum? Diye. Üzerine baktı ve İstanbul’a ilk geldiği gün otel den atıldığında elbisesi ile dalga geçildiğini hatırladı ve kaçırdığı işlerin sorumlusu elbiseleri olduğuna kanaat getirdikten sonra, önüne çıkan ilk giyim dükkanına girdi ve yeni elbiseler aldı kendine. Aslında bu yeni aldığı elbiseler içinde hiç de rahat değildi ama, bu şekilde hemen iş bulabileceğine inandırmıştı daha doğrusu böyle şartlandırmıştı kendisini ta ki elbiselere alışana kadar.
    Elbiseleri giydikten sonra, bir iş başvurusuna daha gitti. Ama be yazık ki oradan da boynu bükük ayrıldı.Eve geri döndü.Bir haftadır Hacı dedenin evinde kalıyordu.Hacı dede ile bayağı samimi olmuştu.Aralarında baba-oğul ilişkisi gibi sıkı bir bağ oluşmuştu.Yalnız Kamer, Hacı dedeye de daha fazla rahatsızlık vermeden bir an önce bir iş bulup kendi bir başına eve çıkmak istiyordu.
    Evin kapısına geldiğinde Hacı dede ile karşılaştı. Beraber içeri girdiler. Yorgun olduğunu gören Hacı dede iyice üzüldü Kamer’in durumuna.İçeri geçip oturdular. Kamer’in oturduğu yerde içi geçiyor başı sağa sola düşüyordu.Bir ara Hacı dedenin:
    -Kamer! Diye seslenmesiyle kendine geldi.Gidip lavaboda elini yüzünü yıkadıktan sonra gelip yine aynı yerine oturdu.Kamer’in yeri belli idi.Tam kapının karşısında olan koltuğun sol köşesi.Yani Kamer’in köşesiydi orası.
    Hacı dede Kamer’in az da olsa kendine geldiğini görünce, Kamer’in eline bir kağıt verdikten sonra başladı konuşmaya:
    -Kamer evladım, bak bu kağıt da bir adres yazılı.Yarın bu adrese gidiyorsun ve Ayşe hanımı buluyorsun.Size Hacı dedemden bol bol selam getirdim diyorsun.Tamam mı oğlum?
    -Tamam Hacı dedem, emrin başım gözüm üstüne. Dedikten sonra Hacı dede kalktı ve:
    -Haydi Allah rahatlık versin oğlum. Deyip, yukarı odasına uyumaya çıktı.
    Kamer Hacı dede çıktıktan sonra bir daha kağıt da ki adrese baktı ve kağıt da adresin altında bir de şirket isminin yazdığını fark etti.Şirket ismini de fark ettikten sonra, iyice merak etti ne için selam götüreceğini.Acaba şirket sahibi Hacı dedenin arkadaşı mı? Tanıdığı mı? Sabaha kadar bunları düşünüp, şirket ismine bakıp durdu. Bir süreden sonra sabah çıkmadan Hacı dedenin ağzını arayacağını, arkadaşı veya tanıdığı ise ondan kendisi için iş ayarlamasını rica edecekti.Gece bunları düşünürken uykuya dalmış, rüyasında Hacı dedenin verdiği adrese gidip iş bulduğunu ve bir süreden sonra zengin olduğunu görüyordu. O kadar güzeldi ki rüyası hiç uyanmak istemiyordu.
    Sabah, Hacı dedenin çay kaşığının şakırtısı ile uyandı. Dibinde uyuduğu pencerenin perdelerini araladı ve bir süre dışarıyı izledi. Mevsim sonbahar olmasına rağmen hava bugün çok güzeldi.Güneş, yine süslenmiş, tüm güzelliği ile tepeden insanlara bakıyordu.
    Sokağın bir ucunda ki simitçiyi bir süre izledikten sonra, gözü sokağın öbür ucunda oturmuş kara kara düşünen çocuğa takıldı. Acaba o çocuk ne düşünüyordu?bir defa bunu kendisine sorduktan sonra, pencereyi tümü ile açtı ve mis kokulu havadan derince bir nefes aldıktan sonra içeri elini yüzünü yıkamaya girdi.Kamer farkında değildi ama şimdiden çok değişmişti.El-yüz yıkama alışkanlığını bile burada kazanmıştı.
    Elini yüzünü yıkadıktan sonra sofraya geldi ve Hacı dede ile Hanımının tam ortasına oturdu.Lafları ile Hacı dedenin nabzını tutuyordu lakin bir türlü istediği yanıtı alamamıştı.Kamer’in soru yağmuruna daha fazla dayanamayan Hacı dede:
    -Yeter ama Kamer gidince göreceksin zaten ne için seni yolladığımı. Deyip susturdu Kamer’i.
    Kamer kahvaltı yaptıktan sonra, kendisi için yeni almış olduğu elbiseleri giydi ve elinde ki adrese doğru koşar adımlar ile yürümeye başladı.Hacı dedenin:
    -‘Gidince görürsün’ lafı sürekli beyninde dolanıp duruyordu.En sonunda yazılı olan şirketin önüne geldi ve soluklanıp kafasını yukarı, binanın en üstünü görebilmek için kaldırdı. Ama bir türlü göremedi.
    Soluklandıktan sonra içeri girdi.Karşısına ilk çıkan masa da oturan adama Ayşe hanımı sordu
    -Beni takip edin. Cevabını alan Kamer, önünde yürüyen adamın peşine takılıp, merdiven çıkmaya başladı.Bir süre merdivenlerden çıktıktan sonra önde yürüyen adam:
    -Burada bekleyin. Dedi. Kamer beklediği yerde bulunan kırmızı ile sarı renklerinin karışımı bir renk desenli koltuğa tam oturacaktı ki,adam kapıyı açtı ve:
    -Ayşe hanım sizi bekliyor, lütfen içeri buyurun. Dedi. Kamer oturamadığı yerden doğruldu ve içeri girdi.Kamer içeri girmişti ki, karşısında güzel mi güzel bir hanım efendi ile karşı karşıya kaldı. Kapı da bir süre duraksadı. Çünkü,bayağı etkilenmişti Ayşe hanımdan.Ayşe hanım:
    -Hoş geldiniz. Diyerek Kamer’i masanın önünde duran koltuklara davet etti.Ayşe hanımın güzelliği karşısında heyecanlanan Kamer, iyice bir heyecanlanmıştı. Çünkü, ilk defa biri Kamer’e ‘Efendim’ diyordu.Ürkek ve biraz da titrek bir ses ile:
    -Hoş bulduk. Diyebildi.
    -İsminiz neydi?
    -Kamer.
    -Babam mı yolladı sizi?
    -Anlamadım!
    -Babam mı yolladı? Dedim. Bu soruya karşılık Kamer bir süre düşündükten sonra:
    -Baban mı bilmiyorum ama, beni Hacı dede yolladı ve size bol bol selam söylemem gerektiğini söyledi.
    Her ne kadar belli etmese de Ayşe hanımda Kamer den bayağı hoşlanmıştı ilk görüşte.Ayşe hanım da tıpkı Kamer gibi titrek bir ses ile konuşuyordu.Çünkü, Ayşe hanımda Kamer gibi heyecanlıydı,hayatında ilk defa herhangi bir erkeğe karşı bir şeyler hissetti.
    Ayşe hanım feminist bir kişiliğe sahipti. Bayanların özgür olduğunu ve evlenmek gibi bir zorunluluklarının olmadığını vurgulayıp, çevresinde ki çoğu bayanı evlenmemeye teşvik ediyordu.Ama feminist düşünceleri bitmiş tükenmiş olacaktı ki Kamer karşısında, kendine engel olamıyor,daha ilk defa gördüğü bir adamı evinin erkeği gibi hayal etmeye başlamıştı bile.Ayşe hanım derin hayallere dalmış iken Kamer bütün cesaretini topladı ve:
    -Ayşe hanım! Diye seslendi.
    -Efendim. Dedi Ayşe hanım, baygın bir ezgi ile.,
    -Bir şey konuşmamız gerekiyorsa konuşalım,yoksa benim gidip iş aramam gerekiyor.
    -Babam size bir şey söylemedi mi?
    -Hayır sadece size selam getirmemi istedi o kadar.
    Kamer’den hayır cevabını alan Ayşe hanım söylenmeye başladı:
    -Bir kere de söyle be babacım. Diye.
    -Neyi söyle? Diye araya girdi Kamer.
    -Tabi ki size burada iş imkanı sağlandığını.
    -Kimin Hacı dedenin mi?
    -Tabi ya, başka kimin olacak.
    -Ne yani şimdi burası Hacı dedenin mi?
    -Evet onun.Yani babamın.
    -Peki, yaklaşık bir iki haftadır onun evinde kalıyorum neden bana hiç söz etmedi buradan?
    -Senden önce gelenlere de hiç söz etmemişti ki.
    -Benden önce gelenler mi?
    Aslında Hacı dede, sürekli sokaklarda gördüğü kimsesiz gençleri, tıpkı Kamer gibi evine alıp, iyice tanıdıktan sonra, kendi şirketine sanki bir ahbabının şirketiymiş gibi yollayıp, iş imkanı sağlıyordu.
    O gün Kamer de kendinden önce gelenler gibi şaşırmış, bir an önce işinin başına geçmek için sabırsızlanıyordu. Yalnız Kamer’i diğerlerinden ayıran bir şey vardı; Ayşe hanımın Kamer’e karşı hissettikleri…


    6.BÖLÜM
    Aradan iki gün geçti.Kamer ile Hacı dede, yeri Hacı dedenin tarif ettiği bir antika eşya satan dükkanda buluştular.Kamer içeri girdiğinde tek başına oturuyordu.Yanına yaklaştığında, gülümsemesinden tanıdı Kamer onu. Çünkü, iki gün öncesine kadar evde gördüğü adamla uzaktan yakından alakası yoktu.
    Kırışık ceketin yerinde siyah krovaze bir ceket ve gri bir pantolon vardı.Ceketin yaka cebine kabartma gül desenli bir mendil iliştirilmişti.Evde ki yaşlı adam gitmiş yerine dinç bir aristokrat gelmişti.
    Gaz lambasının ışığında sigarasını tüttürüyordu.El oyması ceviz bir koltuğa oturmuştu.Sırtını dayadığı duvarda, üzerinde iç içe geçmiş geometrik şekillerin olduğu el dokuması bir kilim vardı.Bütün bölge tarihi eser kapsamında olduğu ve sit alanı ilan edildiği için, antikacı dükkanı da tarihten geldiği gibi duruyordu. Tahta kapılı, tahta merdivenli,tahta sundurmalı.
    İki katlıydı,küçük ve tavanlar basıktı.Boyunuz biraz uzun olur ise; eğilerek yürümek zorunda kalıyordunuz.
    İki gündür Kamer işe başlamış ve yeni bir eve yerleştirilmişti.Belki de Kamer farkında değildi ama Hacı onu çok seviyor, ona bayağı güveniyordu.Normalde sokaktan evine aldığı kişileri en fazla iki gün evinde tutup şirkete yollayan Hacı, Kamer’i çok sevmiş iki hafta kendi evinde barındırmıştı.Hacı’nın hiç erkek çocuğu yoktu.Ayşe’den önce bir oğlan çocuğu olmuş, oğlunu tam on dokuz yaşında kaybetmişti.Yani oğlu ölmüştü.Belki de Kamer’i oğlu yerinde görüyordu.Belki de Kamer onun oğluna benziyordu…
    Kamer, Hacı da ki iki günlük değişime anlam verememiş, hayretler içerisinde Hacı’nın konuşması,bir şeyler söylemesini bekliyordu.
    -Gel bakalım Kamer. Diye yanına çağırdı Hacı Kamer’i.Hacı’nın yanına yanaşan Kamer:
    -Buyur Hacı dede. Dedi şaşkın bir ses tonu ile.
    -Öncelikle, Hacı dede yok artık Kamer. Hacı bey.İkincisi de; benim hakkımda az çok fikir sahibi olmuşsundur, kim olduğumu,nasıl biri olduğumu umarım anlamışsındır.
    -Evet.
    -İyi o zaman.Bundan sonra sürekli olarak bizim şirkette çalışacaksın.Şimdilik var mı bir derdin sıkıntın?
    -Yok, Allah razı olsun beyim.
    -Cümlemizden Allah razı olsun. Yalnız, senin bir şeyler öğrenmen lazım.Ayşe ile konuştum, senin için özel hocalar tuttu.Onlar sana her şeyi öğretecekler. Olman gerektiği gibi olacaksın.Tam bir İstanbul beyi yapacak hocaların seni tamam mı?
    -Tamam beyim, sen nasıl uygun görürsen.
    Aslında Kamer, köylü Kamer olmaktan mutluydu.Ama para kazanması gerekiyordu.Para kazanıp, köyü zalim ağanın elinden alması gerekiyordu.Köyü alıp bütün toprakları halkına dağıtacaktı.Her şeyden önemlisi de gidip Miran’ı alması gerekiyordu.Kamer bunları düşünürken:
    -Peki, madem anladın ne yapacağını şimdi şirkete git.Hocaların hemen bugün gelsinler. Dedi Hacı Kamer’e.
    -Tamam beyim, sen nasıl istersen. Diye cevap verdikten sonra, kapıda bekleyen arabaya binip şirketin yolunu tuttu.
    Kamer’in her türlü ihtiyacı karşılanmıştı.Evi,arabası her şeyi.Özel şoförüne kadar her şeyi vardı.Aslında bütün bunların yanında bir de; Kamer’den hoşlanan Ayşe hanım vardı.Buda Kamer’in gözünü korkutuyordu.Kamer, Miran’ı unutamıyor çok seviyordu.Bir yandan Ayşe’ye karşılık vermezsem, Ayşe beni babasına kötüler, babası da beni kovar diye düşünürken, bir yandan da karşılık verirsem yine Hacı’nın haberi olur ise yine hakkında kötü düşünürler diye düşünüyordu.Yolda bir süre bunu düşündükten sonra ne yapacağı konusunda karar verdi.O da Ayşe’ye karşı bir şeyler hissettiğini Ayşe’ye fark ettirecekti.Çünkü, Hacı bunu duysa bile Ayşe’den dolayı bir şey diyemez karışamazdı ilişkilerine.En azından Kamer öyle sanıyordu.
    Şirkete vardılar.Kamer arabadan indi ve direk Ayşe hanımın odasına yöneldi.Hacı’nın söylediklerini aynen iletti.Ayşe hanım:
    -Bende seni bekliyordum Kamer. Dedikten sonra, hazır olan çantasını aldı ve Kamer ile beraber dışarı çıktılar.Dışarı da bekleyen Kamer’in şoförüne:
    -Sen arabayı şirketin arka kısmına al.Kamer benim ile gelecek. Dedikten sonra Kamer’i de kendi arabasına bindirip kendi tek kaldığı eve doğru yola çıktılar.
    Şirketten evin önüne gelene kadar, arabada tek bir kelime bile konuşmadılar.Yağmur bardaktan boşanırcasına yağıyordu.Arabadan inip,evin kapısına gelene kadar sırılsıklam olmuşlardı bile.Ayşe hanım önden girdi ve içeri davet etti Kamer’i.Kamer, içeri ayakkabı ile girilip girilmediğini anlamadan ayakkabılar ile girdi içeri.Direk oturma odasına geçtiler.Kamer’in evini Ayşe düzenlemişti ki, kendi evinin oturma odasında bulunan eşyalar ile aynı eşyalar vardı.Hatta dizilişleri bile aynıydı.Tam kapının karşısına koca bir televizyon konulmuştu, televizyona karşı sırtı kapıya dönük bir şekilde konulmuş olan büyük bir koltuk.
    Ayşe hanım Kamer’i oturttuktan sonra hiç konuşmadı.Yan tarafta ki kapıdan içeri girdi.Bayağı olmuştu gireli ama bir türlü ne çıkıyor ne de konuşuyordu.Kamer de Ayşe de birbirlerini bekliyorlardı konuşmak için.Yani Kamer Ayşe’yi bekliyordu konuşmak için,Ayşe de Kamer’i.Ama bir türlü hiç biri konuşmaya başlayamıyordu.Kamer, Ayşe hanımın ne yaptığını merak ederken birden yere düşen bir bardak sesi geldi.Herhalde bardak kırıldı diye bir hamle de ayağa kalktı ve Ayşe’nin girmiş olduğu kapıdan içeri girdi.Kapıya geldiğinde Ayşe’yi eğilmiş, yere düşüp kırılan bardak parçalarını toplar iken gördü.Hemen yanına gitti ve o da parçaları toplamaya başladı.Ayşe her ne kadar:
    -Tamam Kamer ben toplarım. Dese de,Kamer yine de parçaları toplamaya devam etti.Mutfak dar bir koridor gibiydi.Kamer ile Ayşe zar zor yan yana durabiliyorlardı.Yerde olan bütün parçaları toplamış,son bir parça kalmıştı ki, Kamer ile Ayşe aynı anda ellerini uzattılar ve elleri birbirine çarptı.Çarptıktan sonra Kamer her ne kadar elini çekmeye çalışsa da,Ayşe Kamer’in elini tutup çekmesine izin vermedi.Kamer Ayşe’nin gözlerine ne yapıyorsun? Der gibi bakar iken Ayşe konuşmaya başladı:
    -Kamer, biliyor musun bugüne kadar babam kime, kimlere güvenip işe soktu ise,kendi yanında çalıştırdı ise,hepsi bizden bir şeyler çalmak için,para almak için uğraştı.Hepsinin de gizli yüzleri ortaya çıktı ve şu an hiç biri şirketin önünden bile geçemiyor.Aslında bunu sana söylememem gerekirdi ama ne bileyim içimden geldi.
    Ayşe’nin bu söylediklerinden sonra:Kamer Ayşe’nin gözlerinin içine baktı ve :
    -Allah boğazımdan haram lokma geçtiği an emanetini, bu canı benden alsın.Diye yanıt verdi ve elini Ayşe’nin ellerinden çekti.Ayşe yirmi sekiz yaşında, Kamer ise, daha on dokuz yaşında idi.Aradaki fark hiç ama hiç fark edilmiyordu.Çünkü Ayşe, daha on dokuz yaşında gibi görünüyordu.Yani hiçbir erkeğin reddetmeyeceği, reddedemeyeceği bir bayandı.
    Kamer,tekrar içeri geçip koltuğa oturdu.Ayşe de gelip hemen yanına oturdu ve belki de hayatlarının bundan sonrasının nasıl yürüyeceğini çizecek olan soruyu sordu:
    -Kamer, sana bir şey soracağım.Ne olur bana doğru söyle.Tamam mı?
    -Tamam.Sor Ayşe.
    -Sevdiğin var mı…?
    Bu sorudan sonra eve derin bir sessizlik çöktü.Kamer bir süre ne demesi gerektiğini düşündükten sonra:
    -Hayır yok Ayşe. Diyebildi.
    Ayşe bu cevaptan bayağı mutlu olmuştu ki, adeta gözleri parlıyordu.İstediği cevabı aldıktan sonra Kamer’e gelecek olan hocaların neleri öğreteceklerinden söz etmeye başladı. İlk başta iyi bir dil hocasının gelip, kelimelerin telaffuzu konusunda olsun,yazım konusunda olsun,dil ile ilgili her türlü konuda kendisine yardımcı olacaktı.Ardından iyi bir cebir hocası gelip ona işlemleri öğretecekti.Başka bir hoca; ona İstanbul’daki hayatı vs bir sürü hoca gelip her türlü konuda kendisine yardımcı olacaktılar.Aslında Kamer bir ara,neden benim evime gelip de ders vermiyorlar diye düşündü.Kafasına takılan tek soru bu idi de bir türlü soramıyordu. Bir süre bunlardan konuştuktan sonra, Ayşe yine Kamer’in ellerini kendi avuçlarına aldı ve:
    -Ne olur artık benden utanma Kamer!
    -Utanmıyorum.
    -O zaman neden hala bana ilk günden beridir bana benden hoşlandığını söylemiyorsun.Yoksa yanılıyor muyum?
    Aslında Ayşe’nin bu söyledikleri karşısında Kamer bayağı şaşırmıştı.Şöyle bir hafızasını yokladı.Acaba bir yerde ondan hoşlandığımı mı belli ettim? Diye.Ama bir türlü hatırlayamadı.Herhalde Ayşe hayatı hızlı yaşamak isteyenlerden biri olacaktı ki, Kamer bunları düşünürken,Kamer’in göğsüne başını dayamış, gözlerini kapatmıştı.Yaklaşık beş dakika böyle kaldılar.
    Sessizlikleri Ayşe’nin birden ayağı fırlayıp:
    -Kamer hadi kalk! Demesiyle bozuldu ve Kamer’in elinden tutup ayağa kaldırmaya çalıştı.
    Kamer ayağa kalktı ve Ayşe’nin peşinden yürümeye başladı.Alt kattan üst kata merdivenlerden çıkıyorlardı ki, yağan yağmurun evin çatısında çıkardığı sesi duydu Kamer ve eve girerken sırılsıklam olan elbiselerinin üzerinde kuruduğunu fark etti bir an.Ayşe Kamer’i çatı kapısının yanına getirdi, kapıyı açtı ve yukarı doğru terasa çıkmak için adım atacaktı ki bir an Kamer duraksadı.Ama Ayşe kendisi çıktıktan sonra Kamer’i de bir hamle de yukarı çekti ve son basamağı atmasını sağladı.İkisi de saha bir dakika geçmeden bile sırılsıklam olmuşlardı.
    Kamer, etrafta ki güzel evlere dikkat eder iken, onları izlerken Ayşe Kamer’i izliyor.Gözü ondan başka bir şeyi görmüyordu.Kamer,Ayşe’nin onu izlediğini fark edince o da Ayşe’nin gözlerine bakmaya başladı.Bir süre birbirlerinin gözlerinin içine baktıktan sonra,Ayşe Kamer’in dudağına yapıştı.Kamer, köy çocuğu olduğu için etraftan birileri görür diye utandı ve Ayşe’yi itti.Aslında Kamer’in amacı ne yapacaklar ise, içeride yapmak idi.Ama Kamer’in bu davranışını yanlış anlayan Ayşe içeri koştu ve odasına girip kapısını kilitledi.Kamer de Ayşe’nin peşinden koştu tabi.Kapısında Ayşe’ye kendisini yanlış anladığını, itmesinde ki asıl amacının ne olduğunu anlattı:
    -Ayşe, yanlış anladın.Ben içeri geçelim diye ittim seni. Dediği an, sanki o lafı duymayı bekliyormuş gibi anında kapıyı açan Ayşe, bir daha Kamer’in dudaklarına yapıştı.Islak paltolarını çıkarıp yere attılar.Ayşe ıslak paltoların üzerine uzanıp,Kamer’i üzerine çekti…




    7.BÖLÜM
    Günler günleri kovaladı, haftalar haftaları,aylar, yıllar derken Kamer şirkette, Kamer bey oldu,Ayşe ile evlendi.Kamer’i civar da tanımayan kalmadı.Çünkü, şirkette aldığı ihaleler ile elde ettiği başarılar sayesinde namı bayağı yayılmıştı.Okuma-yazması olmayan Kamer gitmiş yerine; bilgili bir İstanbul beyi gelmişti.
    Kamer hayalinde ki hemen hemen her şeyi elde etmişti. Yalnızca bir şey kalmıştı o da; Miran…
    Her ne kadar, mutlu olsa da Ayşe ile, hakim olabileceği şeylerin hepsine hakim iken; bir türlü Miran’ı unutamıyordu.Sürekli gidip Miran’ını bulacağı, onun ile konuşacağı, gelmediği her gün için özür dileyeceği günü düşünüyordu.Aslında Kamer gitmeyi çok istiyordu ama bir türlü gidemiyordu.Çünkü, Ayşe’nin babası ile annesi vefat etmiş bütün yük ona kalmıştı.Bir de tabi ki…Küçük Ahmet…Evet bir de Kamer’in Ayşe den bir çocuğu vardı…
    Kimse Kamer’i kolay kolay şirket dışında bir yerde göremezdi.Çünkü Kamer, evden şirkete gider,şirketten de eve dönerdi.Başka bir yere uğramazdı.Sabah şirkete gittiğinde önce günün gelen siyah beyaz baskılı gazetesini okur sonra başlardı işine.Yani gündemi çok iyi takip ediyordu.İşi gereği öyle olması gerekiyordu zaten.
    Ogün yine erkenden şirkete gelip gazetesini okuyordu ki, kapısı çaldı ve köyden Murat diye bir arkadaşının geldiğini, onu görmek istediği haberini aldı.Kamer, başta duyduğuna inanamadı ama yine de ayağa kalktı ve kapıya yöneldi.Kapıda Pervari’den Murat’ı görünce iyice bir efkarlandı ve Murat’a sarılıp ağlamaya başladı.Murat’ı tıpkı sevdiği kız ya da annesi gibi kokluyordu.Neden mi? Çünkü, Murat’ın üstü Pervari kokuyordu…Memleket kokuyordu…
    Bir süre böyle bekledikten sonra,Murat’ı odasına aldı ve konuşmaya,dertleşmeye,eski günleri anmaya başladılar.
    -Murat, kardeşim.Nerden buldun beni?Nasıl buldun?
    -Ooo… Kamer, namını duymayan mı var.
    -Nasıl yani?
    -Köyün hepsi çalkalanıyor Kamer zengin oldu diye.Hatta şey bile diyorlar.
    -Ne diyorlar?
    -Şey…
    -Ne Murat ne?
    -Kamer zengin oldu bizi unuttu.Anan da beni bunu için yolladı Kamer.
    -Ne için?
    -‘Git.Git Kamer’e anan yeter gelsin artık diyor de’ dedi.
    -Ah anam…Ben özlemedim mi sanıyorsunuz…
    -E o zaman daha ne Kamer? Gel gidelim anan hastalandı garibim,senin adını sayıklayıp duruyor.
    -Gelemem Murat, gelemem.Ama mutlaka bir gün geleceğim mutlaka.Söyle anneme oğlun mutlaka geleceğini söyledi de şimdi değil.Belki bir aya belki de seneye…
    -Tamam Kamer sen bilirsin. Ben üzerime düşeni yaptım.Geldim,sana ilettim ananın sana dediğini.Bundan sonrası sana kalmış.
    Kamer, koltuğunun arkasında ki kasayı açtı.İçinden iki deste para çıkardı ve Murat’a uzattı.
    -Al Murat.Kardeşim, bunlardan birini anneme verirsin.Öbürü de senindir.
    -Allah razı olsun Kamer.
    -Hadi selametle kardeşim…
    Annesinin hasta yatağında adını sayıkladığını öğrendikten sonra iyice bir kötü hale gelmişti Kamer.Gitmek istiyordu ama gidemiyordu.Belki de gidip dönememekten, Ayşe’nin, Ahmet’inin sahipsiz, kimsesiz kalmalarından korkuyordu.Sonuçta Ayşe’yi de Hacı son nefesini verirken Kamer’e emanet etmişti.
    Kamer bunları düşünürken boğazı karıncalandı ve bir anda mendilini çekip öksürdü.Kapı da içeri girmek için bekleyen Ayşe, öksürüğün sesini duyunca telaşlandı ve hemen Kamer’in yanına geldi.
    -Kalk Kamer, hemen doktora gidiyoruz.Yeter artık ya, tam bir yıldır böyle kötü öksürüyorsun.Beni doktora gittiğini söyleyerek kandırıyorsun.Doktora giden adam hiç mi iyi olmaz ya.Hep kötüye mi gider?
    Kamer:
    -Tamam Ayşe abartmaya gerek yok.Sadece arada bir oluyor zaten. Sürekli değil ki.
    Diye cevap verirken kafasını Ayşe ye doğru çevirdi ve farkında olmadan kanlı mendili Ayşe’nin fark etmesine sebep oldu.Ayşe kanlı mendili görünce deliye döndü ve Kamer’in kolundan tutup:
    -Kalk!Kalk! diye bağırmaya başladı.


    Ayşe kalk diye bağırdığı sırada Kamer’in masasındaki telefon çaldı.Kamer cevap verdi.Konuştuğu sırada:
    -Kaç derece?
    -Evde misiniz?
    Kamer’in konuşma sırasında bu soruları sorduğunu duyan Ayşe korkmaya başladı.Kamer telefonu kapattıktan sonra:
    -Hadi Ayşe gidiyoruz.Ahmet hastaymış,bakıcı aradı.O hastaneye geçiyor biz de buradan geçeceğiz.
    -Ne Ahmet mi hasta?
    -Evet.Hadi hadi, acele ol,koş çantanı al çıkalım hemen.
    Birlikte koşa koşa şirketten çıkıp evlerinin yakınındaki hastaneye gittiler.Hemen Ahmet’i bulup yanına gittiler.Sandıkları gibi kötü bir şey yokmuş aslında.Sadece ateşi biraz yükselmiş o kadar.Buz tedavisi yapıp,iğne vurduktan sonra eve yollayacaklardı küçük Ahmet’i.Ahmet’in buz tedavisi bitip, iğne vurdurulduktan sonra,Ayşe bir de Kamer’i doktora göstermek için Kamer’e ısrar edip duruyordu.Karar vermişti, Kamer’in muayene olduğunu görmeden hiçbir yere gitmeyecekti.
    Her ısrarında hayır cevabını alan Ayşe, hastane koridorunda ki sandalyelerden birine oturdu ve
    -Sen git ben gelmiyorum. Dedi.
    Ayşe’nin inadı ile başa çıkamayacağını anlayan Kamer bir de kendisi muayene oldu.Ama muayene odasına Ayşe’nin girmesine izin vermedi.Çünkü hastalığını ,daha önce hastaneye geldiği için kendisi de biliyordu.Doktorun odasına girdi ve hastalığının ne olduğunu zaten bildiğini ve kapıda ki eşine bir şeyinin olmadığını sadece biraz üşüttüğünü söylemesini rica etti.Doktor başta kabul etmese de, Kamer’in ısrarlarına daha fazla dayanamadı ve dediği gibi dışarı çıktı ve eşine yani Ayşe’ye Kamer’in bir şeyinin olmadığını söyledi.Doktor her ne kadar bir şeyi yok dese de Kamer için, Ayşe’nin içi rahatlamıyor, inanmıyordu bir şeyinin olmadığına.Zaten doktor ile Kamer’in samimi bakışmaları da Ayşe’yi iyice şüphelendirmişti.Doktor, ilaca da gerek olmadığının sadece bir nane-limon içmesinin yeterli olacağını söyleyince,Ayşe bayağı anladı yalan söylediklerini.Fakat Kamer’in yanında sesini çıkarmadı.
    Hastaneden çıkıp eve gittiler.Kamer Ayşe’nin,evde kalmasını ve Ahmet’e bakmasını söyledi.Aslında Kamer, Ayşe’yi şirkete götürmeyip, kendisinin gizliden gittiği başka hastanede ki başka bir doktorun yanına gidecekti.
    İstediği gibi Ayşe evde kaldı ve o da rahatça kimseye söylemeden her zaman gizliden gittiği doktorun yanına gitti.Tahlillerini yaptırdıktan sonra doktorun odasına girdi ve dünyasını yıkan, bütün her şeyi alt üst eden haberi bizzat doktorun ağzından aldı:
    -Kamer bey,nasıl söylesem,
    -Lütfen doktor bey buyurun, her şeyi eksiksiz bir şekilde anlatın bana.
    -Kamer bey,anlatılacak pek bir şey kalmamış aslında…Bundan sonra ki her gününüzü son gününüzmüş gibi yaşayın.Üzgünüm.
    -Hiç mi şansım kalmadı?
    -Maalesef…
    Kamer, kanser olduğunu bir yıldır biliyor, sürekli gizliden ilaç kullanıyordu.Onun hastalığının başka bir çaresi de yoktu zaten.Son bir aydır durumu gittikçe kötüye gidiyordu.Aslında Kamer, son bir aydaki ilerlemenin hayra vesile olmayacağını çok iyi biliyordu.Ama doktorun, her gününü son gününmüş gibi değerlendir demesini de beklemiyordu…
    Bir süre doktorun odasında anlamsız bir şekilde tahlil sonuçlarına baktıktan sonra hastaneden çıktı ve deniz kenarına geldi.Tıpkı ilk geldiği gün gibi bakıyordu denize. O gün, kimse bu güzelliğin farkında değil mi? Diye düşünürken, bugün ise bu güzelliğe doyamadan bırakıp gideceğim diye düşünüyordu…Karanlık bastırdı.Kamer, arabasına binip eve gitti.Her zaman yaptığı gibi,çok sevdiği şairin, Bahattin Karakoç’un en çok sevdiği şiirini,Ihlamurlar Çiçek Açtığı Zaman şiirini,evin girişinde çerçeveletmiş ve duvara astırmış olduğu şiirii bir kez daha okudu…Ama bu sefer daha içten okudu.Çok ayrı bir ezgi ile;
    Dilimde sabah keyfiyle yeni bir umut türküsü
    Kar yağmış dağlara bozulmamış ütüsü
    Rahvan atlar gibi ırgalanan gökyüzü
    Gözlerimi kamaştırsa da geleceğim sana
    Şimdilik bağlayıcı bir takvim sorma bana
    IHLAMURLAR ÇİÇEK AÇTIĞI ZAMAN.

    Ay, şafağa yakın bir mum gibi erimeden
    Dağlar çivilendikleri yerde çürümeden
    Bebekler hayta hayta yürümeden
    Geleceğim diyorum, geleceğim sana
    Ne olur kesin bir takvim sorma bana
    IHLAMURLAR ÇİÇEK AÇTIĞI ZAMAN.
    Beklesen de olur beklemesen de
    Ben bir gök kuruşum sırmalı kesende
    Gecesi uzun süren karlar-buzlar ülkesinde
    Hangi ses yürekten çağırırsa beni sana
    Geleceğim diyorum,takvim sorma bana
    IHLAMURLAR ÇİÇEK AÇTIĞI ZAMAN.

    Bu şiir böyle doğarken dost elin elimdeydi
    Sen bir zümrüd-ü ankaydın, elim tüylerine değdi
    Sevda duvarını aştım, sende ki bu tılsım neydi?
    Başka bir gezegenden de olsa dönüşüm hep sana
    Kesin bir gün belirtemem, n’lur takvim sorma bana
    IHLAMURLAR ÇİÇEK AÇTIĞI ZAMAN.


    Eski dikişler sökülürde kanama başlarsa yeniden
    Yaralarıma en acı tütünleri basacağım ben
    Yeter ki bir çağır beni çiçeklendiğin yerden
    Gemileri yaksalar da geleceğim sana
    On iki ayın birisinde,kesin takvim sorma bana
    IHLAMURLAR ÇİÇEK AÇTIĞI ZAMAN.


    Bak işte, notalar karıştı, ezgiler muhalif
    Hava kurşun gibi ağır,yağmursa arsız
    Ey benim alfabemdeki kadim Elif
    Ne güzellik, ne de tat var baharsız
    Güzellikleri yaşamak için geleceğim sana
    Geleceğim diyorum,biraz mühlet tanı bana
    IHLAMURLAR ÇİÇEK AÇTIĞI ZAMAN.



    Ihlamurlar çiçek açtığı zaman;
    Ben, güneş gibi gireceğim her dar kapıdan
    Kimseye uğramam ben, sana uğramadan
    Kavlime sadığım, sadığım sana
    Takvim sorup hudut çizdirme bana
    Ben, sana çiçeklerle geleceğim
    IHLAMURLAR ÇİÇEK AÇTIĞI ZAMAN.
    Bahattin Karakoç







    Şiiri okuduktan sonra iyice bir içlendi ve kapıda ağlamaya başladı.Banyoya gidip, duş aldıktan sonra yatak odasına geçti.Ayşe uyuyordu.Kamer de uyumaya çalışıyordu lakin bir türlü uyuyamıyordu.Aklına anası gelince birden yataktan fırladı.Yan odaya, çalışma odasına geçti.Aklına Pervari’ye gidip annesini, topraklarını son bir kez görmek gelse de bir türlü icraata dönüştüremiyor, yerinden bile kalkamıyordu.
    Eline bir kağıt kalem aldı ve bir şeyler karalamaya başladı…








    8.BÖLÜM
    Ayşe, Ahmet’in ağlama sesi ile uyanmış,Ahmet’in odasına doğru koşuştururken, yatakta Kamer’in olmadığını fark etti ve herhalde şirkete gitmiştir diye pek aldırmamıştı.Ahmet’i susturup geri odasına dönen Ayşe masada bir kağıt olduğunu fark etti.
    Hemen alıp okumaya başladı…

    SEN
    Bir gülüşünü esirgeyip,
    Bir bakışını çok görecek kadar cimri.
    Ben ise;
    Sevgimi itiraf edecek,
    Gözlerine bakamayacak kadar korkak.
    Ve sen;
    Gerçekleri saklayacak kadar yalancı,
    Bir bebek gibi masum,
    Herkesi delirtecek kadar güzel,
    Eşi bulunmayacak kadar değerlisin…
    Ben de ;
    Sana ölecek kadar gözü dönmüş,
    Seni bin yıl hiç kırpmadan izleyecek kadar serseri,
    Her dediğini yapacak kadar deli,
    Sürekli seni hayat edecek kadar aptalım.
    Sen her ne kadar;Cimri,Yalancı olsan da,
    Ben;Gözü dönmüş,Serseri,Deli,Aptal olsam da,
    Ama bilirim en sonun da ; MÜLTECİYİM BEN SANA…
    Şiimin gizli öznesi.

    Ayşe, ön sayfayı okuduktan sonra arka sayfayı da okumaya başladı.
    Arka sayfa da ise şöyle ufak bir not vardı:
    -Ayşe, ben Pervari’ye gidiyorum…En geç bir haftaya dönerim…Kendine ve Ahmet’e sahip çık…Allaha emanet ol…

    Ayşe, bu notu okuduktan sonra kağıdı buruşturup yere attı,çok küçük de olsa tebessüm etti.Kamer’in gelmeyeceğini yada gelemeyeceğini biliyordu.Kendi kendine:
    -Demek vakti geldi… dedi.
    Aslında Ayşe nin her şeyden haberi vardı.Kamer’in elinden düşürmediği günlüğünden birkaç sayfa okumuş,doğum için arkadaşımın yanına gideceğim dediği zaman Ankara’ya arkadaşının yanına değil de, Pervari’ye, Kamer’in memleketine,Kamer’in annesinin yanına gitmişti ve annesine her şeyi anlatmıştı.Kamer ile evlendiğini de, nasıl bir hastalığa yakalandığını da … Her şeyi ama her şeyi anlatmıştı annesine.Zaten Kamer’in annesi,Kamer’in hastalığı için,ne zaman ne olacağı belli olacağı belli olmadığı için Kamer’i son bir kez olsun onu görmek istemiş, onun için Murat’ı Pervari’den yanına yollamıştı.
    Ayşe, Kamer’in günlüğünün her sayfasında yer verdiği kişiyi de sormayı da unutmamıştı…
    Kamer’in günlüğünün sonunu aslında Ayşe biliyordu, ama bir türlü Kamer’e söyleyemiyordu…Evet Ayşe, günlüğün sonunu,Kamer’in hayatının hiçbir sayfasından eksik etmediği Miran’ın öldüğünü, çok önceden biliyordu…
    Ayşe, bir süre düşündükten sonra,Kamer’in çalışma odasına geçti ve günlüğünü oradan çıkarıp,kalemin arasında olduğu sayfayı açtı ve okumaya başladı:

    Onun pahasına bugüne kadar bütün yaşadıklarımı, çabalarımı silmek istediğim hayatta geri dönmek istediğim tek andan başlatmak istiyorum her şeyi…
    Çünkü;orada o kararı vermemiş, verememiş olmanın pişmanlığını ömrüm boyunca yaşadım ben ve bütün olanlardan yıllarca sonra içime bir yumruk gibi oturan, bunu yazmama sebep olan şey, yaşadığım o öykü, bir doktorun gözlerimin içine baka baka, hayatımın sonlanmak üzere olduğunu söylemesiydi.Evet yola çıkışımın sebebi, doktorumun her günümü son günümmüş gibi yaşamamı istemesiydi benden.Tatile çık dedi bana, tatil,dünya turu, görmediğin yerleri gör,hiç biri değil,dünyayla vedalaşırken görmek istediğim en önemli hesabım Miran.Hayatım boyunca hiç kimseyi sevmediğim kadar sevdiğim o kadını bulup onu sevdiğimi söylemekti.Ona o gün söylemediğim her şeyi, içimde büyüyen o yumruğu anlatmak.Belki bu son anımda sarılmak…Şimdi kendimi buna hazırlıyorum.Belki bu bile ertelemek. Ama artık bu son durak biliyorum, hazır olacağım ve karşısına çıkacağım.Hayatım boyunca ona gitmeyişimin sebebi,küçük karanfillerimi kaybetmek istememekti beklide.Oysa o kararı verseydim daha önce, sağlığımda gitseydim belki

    Admin
    Admin

    Mesaj Sayısı : 61
    Kayıt tarihi : 20/03/09

    Geri: ERTELENEN SEVDAM

    Mesaj  Admin Bir Ptsi Ara. 27, 2010 6:38 pm

    Oysa o kararı verseydim daha önce, sağlığımda gitseydim belki de bütün ömrümce çektiğimden çok daha az acı çekerdim.
    Oysa hepsinin ötesindeki en büyük hatam, kafamda bitirdiğim ve bir gün mutlaka söyleyeceğim dediğim şeyi ertelemekti.Ertelemek.Sanki yarınınızdan eminsiniz gibi verdiğiniz o karar.Kafanda bir şey varsa bugün yapmalısın.Bugün yapmalıydım.Bildiğim tek bir şey var ki, onu bulduğumda bir an bile ertelemeyeceğim.
    Hep sonraya ertelemek,hep bir sonrakine…Yarının ne getireceğini bilemeden bir daha bu duyguyu yaşayıp yaşamayacağını bilmeden.Hangi sonraya?Sonra diye bir şey yok.Bu gün var, belki yarın yok.Onun için gidiyorum, sırf ona onu sevdiğimi söylemek için.Aslında daha önce gitmeliydim oralara.Biliyorum.Hep başka bir gün dedim.Bugün söyleyemediklerimi hep yarına bıraktım.Doktor son gününmüş gibi yaşa demişti bugünü.Ertelemek.Yüzünü bir daha görüp görmeyeceğini bilmemek…







    Şiirimin gizli öznesi

      Forum Saati Paz Kas. 19, 2017 10:34 am